Aylık arşivler: Eylül 2011

YENİ LİDERLİK STANDARDI

YENİ LİDERLİK STANDARDI
Türkiye’de siyaset alanı dardı, siyasetçiler ve hükümetler günlük işleri yapardı. Müesses nizam üzerine yürümek, onun özüne dair radikal değişiklikler yapmak sözkonusu değildi. Bu tür işleri yapmak bir tarafa bunları düşünen hükümet bile gelmedi ülkeye. Siyasetçiler ise, radikal değişiklikleri rüyalarında görse, kabus diye uyanırlardı. Ordu Ankara’nın göbeğinde oturur ve asla sınır ötesine bakmazdı. TBMM’nin karşısında mevzilenen Genelkurmay karargahı tüm dikkatiyle meclise ve iç siyasete bakar, izler bunları yaptığını da meclis ve hükümete bazen ihsasen bazen aleni olarak ifade ederdi. Ülke, ordunun zaptı ve işgali altında nefes bile alamadan yaşar aslında ise yaşıyor gibi yapardı. Yaşar gibi yapardı çünkü dünyadan en az bir asır gerideydi. Düşünün ki yirminci asrın son çeyreğinde (1980 lerin başında), ülkenin siyasi ve idari başkenti olan Ankara ile ticari ve kültürel başkenti olan İstanbul arasında otomatik telefon görüşmesi yoktu. Ankara-İstanbul arasında uçakla gidip gelmek, telefon açmaktan daha kısa sürede gerçekleşiyordu. Bütün bunlara rağmen hükümetler, temel konularda planlama yapamaz, radikal adımlar atamaz, büyük değişimleri düşünemezdi bile…
İşin enteresan tarafı, halk da hükümetlerin bu kadar güdük, zayıf ve etkisiz olduğunu bilirdi. Hükümetlerden boylarını aşacak işler talep etmezlerdi. Nasıl bir psikolojik çukur oluşmuştu öyle? Halk hükümetlerden sisteme dönük radikal adımlar atmasını talep etmediği gibi bununla mesul olmadıklarına da inanmıştı. Çünkü ordunun müsaade etmeyeceğini biliyordu ve talep etmek bir tarafa, talep edenlere “ordu zaten müsaade etmez ki” diye en baştan kendisi itiraz ediyordu. Bir müddet ordunun ülkeyi işgal ettiği zannedildi. Oysa ordu, milletin ruhunu işgal etmişti.
Değişimin içinde yaşarken fark edilmiyor. Değişim ne kadar hızlı olursa olsun yine de alışılacak kadar yavaş gerçekleşiyor. Veya insan aklının intibak mahareti sınırsız… Son otuz yıla panoramik olarak bakınca, hadiseler ne kadar net anlaşılıyor. Asla olmayacağına inanılan işler oldu, asla yapılamayacağına inanılan işler yapıldı.
Statükoya karşı ilk “huruç” hareketi Özal hükümetleri zamanında başladı. Özal’ın yalnız adam olmasından dolayı onu öldürdüler ve tehlikeyi atlattılar. İkinci huruç hareketi Erbakan’ın koalisyon hükümetinde yapıldı fakat hazırlıksız yapılan huruç hareketi kuşatıldı. Fakat üçüncü huruç hareketi, ilk ikisinden edindiği tecrübeyle hedefe hiç olmadığı kadar yaklaştı.
*
Üçüncü huruç hareketi, Akparti hükümetleriydi. Milletin, ülkenin ve devletin üzerine çökmüş olan tüm karabasanları kaldırmaya başladı. Başbakanın kaç defa ifade etmek zorunda kaldığı haliyle “kefenlerini giymiş halde…” üzerine yürüdü sistemin… Akparti ve hükümetlerinin gerçekleştirdiği en büyük hamle ve bu millet için en büyük kazanç, içerideki “kuvvet merkezlerinin” tasfiye edilebilirliğidir. Medya, iş dünyası ve ordunun, etkili ama sorumsuz pozisyonlarının imha edilebileceği anlaşıldı. Bu sebepledir ki milletin ve ülkenin ufku bir anda yırtıldı ve genişledi. Bundan sonra ülkede hiçbir siyasetçi bırakın herhangi bir general karşısında, genelkurmay başkanı karşısında eğilip bükülemez. Öyle olduğunda bilir ki ilk seçimde tasfiye olacak. Çünkü halkın ruhu işgalden kurtuldu. Artık ülkede, Tayyip ERDOĞAN standardı var. Mahareti, hacmi ve cesareti Erdoğan’dan düşük olan hiçbir siyasetçi, siyaset yapamaz. Hangi partiden olursa olsun, hangi siyasi görüşe mensup bulunursa bulunsun…
Milletin ülke içinde kazandığı ruh, tabii olarak ülke dışında mecrasını arıyor. Erdoğan, cumhuriyet döneminde dünyada bu kadar sevilen ilk liderdir. Sevilen ve çekinilen… Halkların ölümüne sevdiği, rejimlerin ise ölümüne çekindiği lider… Eğer Erdoğan ve hükümeti, dış politikada attıkları adımların ciddi bir kısmında başarı kazanırsa, bu millet, dünyada da kendi mecrasını bulacak ve bundan sonra asla zapt edilemeyecektir. Bundan önce İsrail’e yan gözle bakamayan liderler, ABD ve AB’ye iki çift laf edemeyen siyasetçiler, dünyada kimsenin adını bile öğrenmeden devirleri biten Türk devlet adamları, ruhu işgal edilmiş halk tarafından garip görünmüyordu. Türkiye, kendi sınırlarından dışarıya dürbünle bile bakmaktan korkan bir ülkeydi. Halka empoze edilen bu ruh hali, silik liderlerin normal görünmesine sebep oluyordu. Artık onların devri bitti. Türkiye’deki siyaset adamları eğer bölgesinde liderlik yapacak çap ve tesire sahip olamazlarsa, halk onları mezardan önce sandığa gömecektir. Bilenler bilir, siyasetçiler için sandığa gömülmek, mezara gömülmekten daha ağır bir müeyyidedir.
*
Bütün bunlar ne demek? Konunun şahısları aşan bir boyutu var. Asıl dikkat çekmek istediğimiz husus o… Tayyip ERDOĞAN’IN başlattığı ve “mümkün olduğunu” gösterdiği bu standart, ülkeye ve millete bir ruh üfledi. Artık insanlar başka türlü hissediyor, başka türlü düşünüyor. Artık milletin ufku çok geniş ve kendine itimadı fevkalade yüksek. Erdoğan’ın başına bir iş gelse veya siyaseti bıraksa bile halkın ufku Tayyip ERDOĞAN çapında liderler çıkarır. Veya onun gibisini bulana kadar arayışını devam ettirir ve ondan küçük olanların hiçbirinde karar kılmaz. En az Erdoğan çapında lideri bulduğunda üst üste iktidarı verir aksi halde ikinci dönemi rüyalarında bile göremezler.
Halka üflenen bu ruh, mümin bir kalpten kaynaklandığı için de Türkiye’de artık “dindar” olmayan bir liderin iktidar olma şansı yok. Halkın bedeninde yuvalanmaya başlayan ruh, muhtevasında İslam’ı yoğuruyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

LİDER BOŞLUĞU VE ERDOĞAN’IN LİDERLİĞİ

LİDER BOŞLUĞU VE ERDOĞAN’IN LİDERLİĞİ
Allah her şeye kadir… Gerçekleşme zamanı gelen hadisenin vukuuna mani olacak bir güç, kainatta yok. Bir hadisenin gerçekleşme zamanını tayin eden, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde mahfuz bulunan, meşhur adıyla “kader”dir. Allah’ın kudreti sonsuz olduğu gibi ilmi de sonsuzdur. İlmi ile her şeyi bilaistisna ihata etmiştir.
Sünnetullah ve kader, umumiyetle makul çerçevede (anlaşılabilir şekilde) zuhur ediyor. Allah, makul çerçevenin çok üstünde ve anlaşılamaz şekilde hadiselerin cereyanına da müsaade (veya onları emr) ediyor. Bunun anlaşılabilir hikmeti de (Allahu alem) insanlara Allahlığını hatırlatmaktır. Her şey determinizme uygun olarak cereyan etse, zalim, cahil ve nankör olan insan tabiatı, Allah’ı hatırlamaktan uzaklaşıyor.
Anlaşılan o ki, Allah bir hadisenin zuhurunu murat ettiğinde, o hadisenin gerçekleşme şartlarını da yaratıyor. Böylece insanlar hadiselerin sebep-netice münasebetini anlayabiliyor ve tavır alabiliyor.
Bu giriş, Erdoğan merkezinde gelişen hadiselerin çerçevesini tespit için. Şimdi, Erdoğan, Türkiye ve kader arasındaki münasebeti kısaca hikaye edelim.
Erdoğan İstanbul büyükşehir belediye başkanı olduğunda, şehri yönetmek için fevkalade başarılı çalışmalar yaptı. Yani kendine düşen sorumluluğu yerine getirdi. Fakat bu kafi değildi çünkü İstanbul’un sadece su meselesini çözmek bile kısa vadede imkansızdı. Yıllarca yağmur yağmayan İstanbul’a tüm barajları dolduracak kadar yağmur (hatırladığım kadarıyla) kısa süre içinde yağdı. Hangisi hangisini celp ediyor, teşhis etmek zor. Erdoğan kendi mesuliyetini yerine getirdiği için mi Allah ona yardım etti ve yağmur gönderdi yoksa Allah, Erdoğan’ın liderliğini murat ettiği için mi hem şartları uygun hale getirdi hem de ona mesuliyetini yerine getirecek maharet ve gayreti verdi, bilinmez. Bilinebilir olan galiba, hadiselerin toplamına bakıldığında, Erdoğan ile kaderin aynı istikamete yönelmiş olmasıdır.
Erdoğan ile ilgili tüm hadiseleri anlatmak kabil değil, ana başlıklarla sıralamaya devam edelim. Fazilet partisinin kapatılması, ayrı bir parti kurmak için uygun bir vasatı doğurdu. Koalisyon hükümetini oluşturan partiler arasındaki ihtilaf, erken seçimi getirdi. Hem de iktisadi krizin yaraları sarılmamışken… Enteresan… Erdoğan hükümeti kurduktan sonra dünyada müthiş bir likidite bolluğu oluştu ve bu paraların ciddi bir kısmı da Türkiye’ye aktı. 11 Eylüldeki eylemden sonra Arapların ABD deki nakit rezervleri daha güvenli ülkeler aramaya başladı ve ciddi bir kısmı da adres olarak Türkiye’yi seçti. Tüm bu gelişmeler içinde Akparti hükümeti de doğru adımlar attı ve ülkenin yatırım için ihtiyaç duyduğu döviz ihtiyacı kafi miktarda karşılandı. Her hadisede temel iki boyut hiç gözden kaçmıyor. Hükümet (ve Erdoğan) kendi mesuliyetini yerine getiriyor, kader ise yollarını açıyor.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, batının ayakta kalmak için kendi dışındaki dünyadan açık veya kapalı şekilde yardım dilendiği bir dönem… Bakmayan kamuoyu önünde bazı batılı liderlerin hala tafra sattığına, kapılar kapanır kapanmaz dilenciliğe başlıyorlar. Kaderin cilvesine bakın ki, Erdoğan Türkiye’de ne kadar güçlenirse batı alemi o kadar zayıflıyor. Türkiye batının çöküşünü tetikleyecek kadar büyük bir iktisadi, siyasi ve askeri güç değil tabi ki… Birbirinden büyük nispette bağımsız olarak güçleniyor ve zayıflıyorlar. Öyleyse denklem şu; Akparti mesuliyetini hakkıyla yerine getirip Türkiye’yi güçlendirdikçe, kader de batıyı çöküşe doğru aynı hızda itekliyor.
Erdoğan’ın son hamlesi olan İsrail’e karşı aldığı tavır, İsrail ve ABD de şaşkınlıkla karşılandı. Aslında AB’de öyle oldu ama onlar hala meseleyi kendileriyle ilgili değilmiş gibi davrandıklarından ses vermiyorlar. Bu hadisenin de aslında tüm şartları oluşmuştu. Türkiye Mavi Marmara hadisesinden dolayı tartışmasız şekilde “haklı” durumdadır. Hak, hala dünyada geçer akçedir ve haklı olan Türkiye’ye karşı dünya tavır alamıyor. Tabi ki durum bundan ibaret değil. İsrail tarihinde hiç olmadığı kadar batı için ağır ve taşınamaz bir yük haline geldi. Türkiye ve Arap dünyasındaki gelişmeler, İsrail’in batıya maliyetini çok kısa sürede birkaç misline çıkardı. Artık İsrail’in batıdaki “rayiç değeri” sıfıra yakın. Almanların, Yunanistan’ın hovardalığının (bu kendi tabirleri) bedelini neden biz ödeyelim diye isyan etmelerine bakılırsa, İsrail’in (en hafif tabirle) şımarıklığının bedelini, kapalı kapılar ardında, neden biz ödeyelim demeye başladıklarından emin olabiliriz.
Buraya kadar her şey anlaşılabilir. Fakat bunların hiçbiri, kaderin, Erdoğan için hazırladığı esas imkanı göstermiyor. Kaderin Erdoğan’a altın tepsi içinde sunduğu imkan, dünyadaki lider boşluğu… Evet… Sadece Türkiye’de değil, sadece Arap coğrafyasında değil, sadece İslam aleminde değil, tüm dünyada… Şu anda dünyadaki hiçbir lider, kendi ülkesinde Erdoğan kadar güçlü ve karizmatik değil. Keza hiçbir lider, ülkesinin de içinde bulunduğu çevre coğrafyada Erdoğan kadar güçlü, etkili değil. Yine hiçbir lider dünyada bu kadar geniş bir coğrafyada ve bu kadar büyük bir nüfus üzerinde etkili değil. Bir liderin gücünün ve etkisinin en büyük alameti, muhalifleri ve düşmanları tarafından da takdir edilmektir. Erdoğan, Türkiye’de muhalefetin de gizliden gizliye takdir ettiği bir liderdir. Diğer taraftan Yunanistan medyasındaki “bize de bir Erdoğan lazım” manşetini hatırlayanlar ne demek istendiğini anlarlar.
*
Çok zeki olabilirsiniz, harikulade işler yapmak için istidatlarınız da olabilir. Hakikaten başarılı işler yapabilir ve insanların gönlünü fethedebilirsiniz. Fakat bölgenizde ve hatta dünyada başka liderlerin çıkmasını engelleyemezsiniz. Dolayısıyla sizden başka başarılı, etkili, güçlü ve karizmatik liderler olabilir. Üç beş tane daha Erdoğan çapında lider olduğunu düşünün, Erdoğan’ın bölgedeki tesiri aynı olur muydu?
Onlarca ülkede, milyonlarca halk kitleleri, Erdoğan’ı liderleri olarak görüyor. Bu nasıl bir şey böyle? Bir taraftan bakıyorsunuz, olacak iş değil. Planlanamaz bir durum… Öngörülemez gelişmeler… Dahiyane şekilde planlasanız bile hangisini gerçekleştirebilirsiniz ki? ABD ve AB’nin içine düştüğü iktisadi krizi gerçekleştirmeye gücü yetecek bir merkez (güç) var mı dünyada?
Gelişmelere bakınca, zannedersiniz ki kader önce Türkiye’ye iniyor ve buradan dünyaya dağılıyor. Tarih, bu tür bir hadiseye çok az sayıda şahitlik yapmıştır. Hayret ve haşyetle seyretmekten başka bir şey yapamıyor insan. Böyle bir manzara karşısında ne söylemek gerekir?
Sadakati, pazarlıksız, ivazsız, tereddütsüz Allah ve Resulüne olan bizim gibi insanlar, şahsa bağlanmayacakları için galiba şunu söylemelidirler.
Recep Tayyip ERDOĞAN… Zirvelerde dolaşıyorsun, yükseklerin rüzgarı sert olur, dengesi hassas olur, dikkat et. Allah tüm dünyayı senin için uygun hale getirdi, öyleyse Allah’ın muradını keşfet. Milyonlarca Müslüman’ın ve mazlum insanın dertleriyle ilgileniyorsun, Allah yardımcın olsun. Bu imkan ve iktidar kime verilir de “istikamet üzere” olur ve kalırsa bil ki, cennet sağ elini uzattığında ulaşacağı mesafededir. Fakat o kadar büyük bir imkan ve iktidar sahibisin ki, “istikamet üzere kalamazsan” cehennemin alevleri sol elini yalayacak kadar yakın. Bulunduğun zirve o kadar yüksek ki, “küçük bir dengesizlikte” düşersin ve o yükseklikten düşeni dünyada ve ahirette kurtaracak kimse yok. İşinin ne kadar zor olduğu malumumuz, biz de zaten zorluğunu hatırlatalım dedik, o kadar zor ki, kesintisiz uyanık olman lazım.
En-netice; “olman gereken kişi ol”, “yapman gereken işi yap”… Bunlar, Allah’ın muradında mahfuz, hatırında olsun. Fakat unutma ki, Allah’ın muradında “laiklik” yok. Var diyen, Şanı Yüce Allah’a iftira etmiş olur ki, O’na iftira etmek, iftiraların en büyüğü ve en alçağıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MEDENİYETLERİN ÇÖKÜŞ TECRÜBESİ YOKTUR

MEDENİYETLERİN ÇÖKÜŞ TECRÜBESİ YOKTUR
Hiçbir medeniyet diğerine benzemez, münhasırdır. Münhasır olması, hem inşa süreci hem de çöküş sürecinde kendini gösterir. Münhasır olmasının tabii neticelerinden birisi, tekrarlanamaz, kopyalanamaz ve ihya edilemez olmasıdır. Bu sebeple bir medeniyetin kuruluşundaki süreçler takip edilerek tekrar kurulamaz. Başka bir medeniyetin çöküş süreçlerine bakılarak, medeniyetin çöküşü durdurulamaz. Dolayısıyla hiçbir medeniyetin çöküş tecrübesi yoktur.
Çöküş tecrübesi olmayan medeniyet, çökmekten kurtulamaz. Zaten bir medeniyet çökmeye başladığında her şey altüst olur. Altüst oluş o kadar derindir ki, hayatı korumanın ve devam ettirmenin kaygısı ve çabası, medeniyetin çöküş süreçlerinde meydana gelen tecrübeyi muhafaza etmeyi imkansız kılar. Hayat her şeyden öncedir ve kıymetlidir. Hayatın altyapısı çökmeye başladığında, insanlar başka hiçbir konu ile ilgilenemezler.
Devletlerin ve özellikle de imparatorlukların (bir manada büyük devletlerin) çöküş süreçlerine dair çok sayıda araştırma bulunabilir. Fakat medeniyetlerin çöküş süreçleriyle alakalı fazla bir çalışma (kitap) bulmak kabil olmaz. Medeniyetlerle alakalı araştırmalar, işin özüne yönelemez, çevresinde dolanır durur. Özellikle de bir medeniyet mensubu ilim ve fikir adamının başka bir medeniyet ile alakalı çalışma yapması fevkalade zordur. Hiçbir medeniyet başka bir medeniyeti hakkıyla anlayamaz. Medeniyet çerçevesinde yapılan araştırmaların kahir ekseriyeti, farkında olsun veya olmasın, üzerinde çalıştığı medeniyeti değil o medeniyeti temsil eden devleti araştırmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan neticeler şu cinsten olur; maliyenin bozulması, eğitimin bozulması vesaire… Oysa bunlar ve benzeri hadiseler, medeniyetin çöküşünün sebebi değil, neticesidir.
Medeniyetin kendisini görmek mümkün değil. O ruhlara nüfuz etmiş bir mana demetidir. Ancak neticelerinden ve eserlerinden fark edilir. Özünü (ruhunu) ince ve derin idrak sahibi fikir, ilim ve sanat adamları ancak anlar. Bunlar bile biraz “sezgi” yardımıyla idrak eder. Zira “medeniyet terkibi” o kadar girift ve hacimlidir ki, herhangi bir “akıl terkibi” onu ihata edemez. Araştırmacılar konuyu önlerine aldıklarında işin müşahhas ciheti olan devleti ve biraz da cemiyet nizamını araştırmak durumunda kalırlar.
*
Evet… Batı medeniyeti çatış çatır çöküyor. Fakat bu çöküş, iktisadi kriz sebebiyle değil. İktisadi kriz sebebiyle batı medeniyetinin çöküşte olduğunu düşünenler fevkalade yanılıyorlar. Diğer taraftan batının yaşadığı krizin sadece iktisadi kriz olduğunu zannedenler de fena halde yanılıyorlar. İktisadi kriz bir medeniyeti çökertmez. Bu sebeple batının krizini sadece iktisadi kriz olarak görenler, batı medeniyetinin çökmekte olduğuna kanaat getiremiyorlar. İktisadi krizin batı medeniyetini çökertmekte olduğunu düşünenler de, bu kadar basit bir sebebin medeniyet çökertebileceğine inanmakla hata ediyorlar.
Batı medeniyeti yeni çökmeye başlamadı. 20. Yüzyılın başından başından itibaren çökmeye başlamıştı fakat ne batı ne de dünyanın başka bir yerinde çöküş sürecinin başladığı fark edilmedi. Bunu fark eden sadece Türkiye’deki bir adamdı. Necip Fazıl Kısakürek… Batının öz tefekkür kaynağı ve mecrası olan felsefenin tıkandığını ve kuruduğunu yirminci asrın ortalarında söylemişti. Kaynağın kuruması, bedenden ruhun, damarlardan kanın çekilmesidir, o noktadan sonra ancak iskeletle ayakta durulur. Bu günkü çatırtılar, iskeletin sesleri…
Türkiye ve İslam dünyası, Necip Fazıl Kısakürek’in teşhislerine kıymet vermemekle, elli ila altmış yıl kaybetti. Çeşitli kitaplarında serpilmiş halde bulunan batı ile ilgili değerlendirmeleri, kendinin dehasıyla mütenasip olarak çok derindi. Dehaların geç anlaşılmasından kaynaklanan zafiyet, ümmete yarım asırdan daha fazla bir zamana mal oldu. “Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu” isimli eserinde ise felsefenin ufkunu göstermişti. Üstad felsefenin ufkunu gösterdiği zamanlar, felsefe zaten ufkuna ulaşmış ve geri dönmüştü. Tabii batı medeniyeti de çökmeye başlamıştı.
Batı medeniyetinin çökmekte olduğunu iddia ederken, iktisadi kriz gibi hadiselerden bahsetmiyoruz. Biz elli altmış yıldır batı medeniyetinin çökmekte olduğunu zaten görüyorduk. Batının cüssesinin büyüklüğüne bakanlara (aklı gözünde olanlara) bunu anlatmak zor oldu tabii. Fakat bu gün batı medeniyetinin çöküşünü koro halinde konuşanlar, yanlış teşhisler üzerinden gidiyorlar. Dolayısıyla (artık mümkün değil ama) batı iktisadi buhranı bir şekilde çözse, medeniyetin yıkılmakta olduğu düşüncelerinden vazgeçecekler.
Evet… Çöküyor. Batının tüm felsefi müktesebatı bu çöküşü durdurmak için bir tedbir üretemez. Üretemez çünkü medeniyetin çöküş tecrübesi yok. Yok çünkü medeniyet bir defa çöker. Bir defa çöker çünkü her medeniyet münhasırdır. Münhasır olduğu için çöküş tecrübesini çökerek üretecek. Çöküş tecrübesini ürettiğinde ise çökmüş olacak.
Dikkat edin, hala düşünce (felsefe) krizinden bahseden bir kişi yok batıda. Veya bu meseleyi kendine dert edinenler varsa, sesleri duyulmuyor. Duyulmaz çünkü iktisadi kriz o kadar derin ki, tüm sesleri bastıracak kadar büyük gürültü çıkarıyor. Tecrübesizliğin nasıl bir şey olduğu anlaşılıyor mu? Çöküşün kaynağı felsefi kriz ama o konuda kalem oynatan yok veya kimse onları umursamıyor.
Felsefi kriz fark edilse ve o konuya yoğunlaşılsa çöküş durur mu? Hayır. Zira felsefi krizin bir asırlık tarihi var. Bu sürede meydana gelen boşluğu dolduramazlar. Dolduracak olsalar bile o arada medeniyet çöker. Hatırlayın, Osmanlının son birkaç asrında “gaale, yeguulü” diye başlayan şerhleri… Kimsenin fikri yok. Sadece tarihteki büyük insanların ne söylediğiyle ilgileniyorlar. Şerh geleneği mutlaka çok kıymetlidir ama tefekkür ve ilim faaliyeti sadece şerh faaliyeti haline gelmişse, çöküş başlamış demektir. Batının şimdilerde yaptığı da aynısı. Şu filozof şöyle demişti, bu filozof böyle demişti. Tamam da sen ne diyorsun? Anlaşılıyor mu, Hz Mevlana’nın, “Dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” vecizesi. Hz. Mevlana bu sözüyle derin bir teşhis yapmış ve tefekkürün donmakta olduğunu göstermiş ve yeni bir ruh üflemişti. O ruh zaman içinde inkişaf ederek Osmanlı medeniyetine can verdi.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İslam’a Muhatap Olan Akl-ı Selim’dir

İSLAM’A MUHATAP OLAN AKL-I SELİMDİR
İslam, insanı, bulduğu hal üzerinde muhatap alır. İslam’ın insanı muhatap almasının ön şartı yoktur. Çünkü İslam yoksa hiçbir “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” yoktur. İslam’a muhatap olmamış insanda bunlardan herhangi birini ön şart olarak istemek, İslam’ın muhtevası ile mütenasip değildir. Bu manada İslam, fahişeyi, katili veya en zararlı insanı bile bulduğu hal üzere muhatap alır. Muhatap almasında ön şart koymaması, aynı zamanda tüm insanlığa hitap ettiğini gösterir.
İslam, her insanı her halde muhatap alır ama asla muhatap aldığı (bulduğu) hal üzere bırakmaz. Zaten bulunduğu hal “güzel” olsa, İslam’a ihtiyaç kalmaz. Öyleyse İslam, her insanı her halde muhatap aldığı gibi muhatap aldığı insan kim olursa olsun onun bulunduğu hali mutlaka değiştirir ve geliştirir. Değiştirmeyecek ve geliştirmeyecekse insanı muhatap alması gerekmez.
Problem şu; İslam’ın her insanı her hal ve şartta muhatap alması, insanların da her halleriyle İslam’a muhatap olabileceği zannını oluşturuyor. Bu zan (ki aslında vehim) büyük felaketleri davet ediyor. İslam’ın kendinde değiştirmek istediğinin neler olduğunu öğrenmeden ve anlamadan, İslam’ın kendinde inşa etmek istediğini anlamadan ve inşa etmeden, İslam’a muhatap olan(!), olduğunu zanneden kişiler, İslam’a muhatap olmadan önceki zihni evrenleri ve akıl terkipleriyle, İslam’ın sağını solunu kırmaya başlıyor.
İslam, insana muhatap olduktan sonra onda, kendine muhatap olacak “idrak merkezini” inşa etmek ister. Çünkü kendi insana muhatap olmakla, insanın da kendine muhatap olmasını talep ve kabul eder. İnsanın kendine muhatap olma çerçevesini ise kayıtsız şartsız kendisi tayin eder. İslam’ın insana “cüz’i irade” bile tanımadığı ender bahislerden biridir, muhatap olma çerçevesi… Bu çerçevenin ismi ve muhtevasıdır, Akl-ı Selim…
Akl-ı Selim gibi kavrayışta ileri, idrakte derin, ihata etmede hacimli, mukavemette kavi, fikir (mana) istihsalinde cevval bir idrak merkezine sahip olmak bir tarafa, bazıları, kadimden beri bilinen “usul ilmini” bile unuttu. Usul olmadan esasa varılmayacağı, varılan bir yer olursa oranın neresi olduğunun bilinmeyeceği anlaşılmaz oldu. İslam’ın on dört asırdır “usul ilminde” devasa bir külliyat oluşturmasına rağmen…
*
Ciddiye alınması gereken bazı insanların makalesini okuyorsunuz, İslam’da recm cezasının olmadığını söylüyor. Hem de aynı makale içinde, İki Cihan Serveri (SAV) Efendimizin bu cezayı tatbik ettiğini, tatbik misalinin de birden fazla olduğunu söyledikten sonra recm cezasının bulunmadığını iddia ediyor. Makaleyi dikkatle tetkik ettiğinizde görülüyor ki, batılı anlayışın cezalarda, “insanilik”(!) esasından etkilenmiş. Dünyadaki recm cezasına karşı oluşan tepkinin tesirinde kalmış. Tamam da be adam, her şeyden etkilendiğin kadar İslam’dan da etkilenir misin lütfen. Allah ve Resulü’nün beyan ve tatbikatları her şeyin en doğru ve en mütekamil hali değil midir? İman da zaten tam olarak bu değil mi, buna inanmak değil mi? Sen Allah ve Resulü’nden daha merhametli olmak iddiasında mısın ki “merhamet” bahsi etrafında oluşan sapkınlıklardan hareketle “recm cezasının olmadığını” iddia edebiliyorsun?
Maalesef akıl her şeyden etkilenir. Etkilenmemesinin yolu, kendini kilitlemektir. Kilitlediğinde ise donar ve ahmaklaşır. Kendini kilitlemediğinde de nelerden etkilenip nelerden etkilenmemesi gerektiğini bilmez. Akl-ı Selim kaynak olarak sadece İslam’dan etkilenir, İslam’dan etkilenmesi ise sınırsızdır. İslam’ın dışındaki herhangi bir kaynaktan etkilenme istidadına sahip olan akıl terkibi, İslam’ı asla doğru anlamaz. Akl-ı Selimin sadece İslam’dan etkilenmesi, hayatta karşılaştığı varlık ve vakıalardan etkilenmeyeceği manasına gelmez. Akl-ı Selim, İslam’dan devşirdiği ve istidat haline getirdiği idrak melekesi ve usul anlayışı ile hayata bakar, onda gördüğü her şeyden etkilenir. Etkiyi, İslam’ın süzgecinden (yani Akl-ı Selimin süzgecinden) geçirmekle, etkilenmenin muhtevasını tayin eder. Mışıl mışıl uyuyan çocuğunu seyreden baba, merhametinden ve sevgisinden dolayı çocuğunu sabah namazına kaldırmadığını söyleyemez. Bunu söylediğinde, merhametin ne olduğunu bilmediği gibi merhamet sahibi olmadığı da anlaşılır fakat en vahimi aynı zamanda Akl-ı Selim sahibi olmadığının anlaşılmasıdır. Merhamet ve sevgi zannettiğinin ise zulüm olduğunu bile bilmez. Recm cezasının merhamete aykırı olduğunu zannetmek gibi… Ve o adam, hasta çocuğunu, elinde neşterle gelen doktordan da merhamet(!) ve sevgisinden(!) dolayı korur ve öldürür. Akl-ı Selim sahibi olmayan Müslümanların İslam’ı anlamaları böyle bir şeydir.
*
Akl-ı Selim sahibi olmadan, Kur’an-ı Kerim’e muhatap olmaya çalışanlar, O’nun dilinin Arapça olduğunu zannediyor. Arapça olduğunu zannedince, mealini açıyor ve Türkçesinden (Türkçesi olabilirmiş gibi) okumaya başlıyor. Dil bahsinin bile ne olduğunu anlamayan adam tabii olarak “dil” bahsi ile “lisan” bahsini birbirine karıştırıyor. Oysa Kur’an-ı Kerim’in lisanı Arapçadır, dili değil… Dil ile lisan bahsini bile birbirinden tefrik edemeyenlere, Kur’an-ı Kerim’in dilinin Arapça olmadığı nasıl anlatılabilir? Kur’an-ı Kerim, Arap lisan havzasında yeni bir dil inşa etmiştir. Öyle ki, Kur’an-ı Kerim’in ilk yaptığı işlerden biri, kendi dilini inşa etmek olmuştur. Lisanın tercümesi, o da kırık dökük ancak olur ama dilin tercümesi asla olmaz. Hususi manada Kur’an-ı Kerim’in dilini, umumi manada İslam’ın dilini öğrenmeden, anlamadan, şuurlaştırmadan (yani Akl-ı Selimi inşa etmeden) Kur’an-ı Kerim’e muhatap olan insanlar, O’nu anladığını zannediyorlar. Cahil cesaretinden kaynaklanan bir de iddiaları var ki, Allah muhafaza…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ÇERÇEVE

Bir fotoğraftan bakıyoruz
Kocaman bir merak ve iştahla
Nedensiz ölünen şu yaşanılası dünyaya
Neresinden tutsan bir acemilik
Hengâmımızda taframızda
Masumiyet çocuklukla mukayyet
İstanbul aramızda

Buluşmuşuz
Bizi sürükleyen ırmakların birleştiği burgaçta
Herkes gibi olmanın yabancısı
Üstümüzde bizi anlatmayan kelimeler
Sevmeye teşne, iki kırık çeşme
Hep kaybeden… Mutlaka!
Bir bahar güneşi parıldıyor
Bizi tanımlayan,
Bizi tamamlayan gönül yaramızda
Battığı yerden çıkartıyoruz güneşi
İstanbul aramızda

Yaşamak dedikleri biraz buymuş
Ağlamak dedikleri bu olsa gerek
Baban ölmemiş olsa da
—Hayır, ağlamıyorum, gözüme çöp kaçtı yalnızca
İnsan biraz da çaresizlik demek…
Bu tasvirde bir tek cennet eksik
Onun için ölüyoruz
İçimizde hep oraya ait bir sonsuz bahar
Üstümüzde ahengi bozan bir kelebek
Güzel olan ne varsa artık hatıramızda
Yaşımız yirmiyi bulmamış daha
İstanbul aramızda

Ömer Karayılan

TÜRKİYE’NİN AFRİKA’DAKİ ÜSSÜ, SOMALİ

TÜRKİYE’NİN AFRİKADAKİ ÜSSÜ, SOMALİ
Somali, kuraklığın, açlığın ve belki de en kötüsü iç savaşın kavurduğu ülke… O kadar fakr ve acz içindeki, değil problemlerini kendi kendine çözmek ve ihtiyaçlarını karşılamak, düşünmeye bile mecali yok. Bir ülke bu hale gelebilirmiş…
Ülkenin içinde bulunduğu durum duyulur duyulmaz Türkiye yerinden sıçradı. İnsiyaki olarak sivil toplum kuruluşları harekete geçti. Hükümetin ve başbakanın hususi alakası ise ülkede seferberlik havası oluşturdu. Gerçekten âlicenap ve asil bir millet.
Bütün bunlar ve çok daha fazlası kamuoyunda biliniyor, bizim konumuz başka…
*
Hükümetin Somali’ye gösterdiği alaka, yardımdan ibaret değil. Çok daha fazla konuyu ihtiva eden bir alaka görüyoruz. Büyükelçilik açmak, TOKİ ile ülkeyi imar etmek, yatırımlar planlamak, iç savaşı sona erdirecek teşebbüslerde bulunmak ila ahir. Meseleye sathi bir kavrayışla (yani Kemalist açıdan) bakıldığında para ve emeğin boşa harcanacağını söylemek mümkün.
Dış ticaretinizin sıfıra yakın olduğu bir ülkeye büyükelçilik açmak hangi gerekçeyle izah dilebilir? Ülkenin ciddi stratejik bir değeri olduğunu da söylemek kabil olmadığına göre… TOKİ tarafından inşa edilecek olan meskenleri maliyetinin altında bile satmak mümkün olmayabilir. Zaten ülke ekvator kuşağında olduğundan dolayı çadırda bile yaşamak mümkünken ve en önemlisi insanlar gıda gibi birinci derecede zaruri ihtiyaçlarını dahi karşılayamazken mesken almaları beklenmez değil mi? İç savaşın olduğu bir ülkede ise yatırım yapmak, bırakın karlılığı, akıl karı değil. Ne kaldı geriye? Laikler ve Kemalistler için koca bir hiç… Müslümanlar içinse Allah rızası…
Durum gerçekten böyle mi yoksa hükümetin alakasının bu gün için görünmeyen başka bir nihai hedefi mi var? Kabinede arkadaşımız olmadığına ve dünyadaki büyük istihbarat teşkilatlarından birinin de başında bulunmadığımıza göre hükümetin nihai hedefini bilme imkanımız yok. Öyleyse Türkiye ile Somali arasındaki münasebetlerin stratejik seviyeye çıkarılmasını mümkün kılacak ihtimalin peşine düşelim. Görebildiğimiz kadarıyla iki ihtimal var. Birincisi, Somali’yi Afrika kıtası için üs haline getirmek, diğeri ise dışarıda bir model inşa etmek…
*
Somali’yi Türkiye’nin Afrika’daki üssü haline getirmek… Somali’nin içinde bulunduğu olumsuzluklar, üs yapılmak için fevkalade imkanlar oluşturuyor. Türkiye’nin ve başbakanın İslam coğrafyasındaki itibarı en büyük sermayedir. Türkiye ciddi bir çalışmayla Somali’deki iç savaşı bitirebilir. Türkiye’nin iç savaşı bitirmesi, ülkeye sahip olması demektir.
Yatırım maliyetlerinin düşük olması, ülkenin imar edilmesini kolaylaştırır. Başka herhangi bir ülkeye yapılacak yardımın onda biri Somali’ye yapıldığında, hesaplanamaz tesirleri olur. Bu güne kadar yapılan ve bundan sonra yapılacak olan yardımlar, Somali halkını Türkiye’ye kalbinden bağlar. Kalbi bağlılık, karındaşlıktan bile ileri ve sağlamdır. Türkiye, Somali’yi biraz kendine getirdiği anda, Afrika’da ilk eyalet oluşmuş demektir. Bu kadar az maliyetle bu kadar büyük netice alınabilecek şu anda başka bir ülke yok. Afrika’ya bir Afrika ülkesi ile girmek doğru bir stratejidir. Somali’nin üs haline getirilmesi ve bir model inşa edilmesi, Afrika’da, Türkiye için hayal bile edilemeyecek ufuklar açar.
*
Hususi olarak Afrika’ya, umumi olarak da dünyaya sunulacak olan bir model inşa etmek. Büyük devlet olmak, dünyayı veya dünyanın büyük bir bölgesini idare etmek iddiası, kendi ülkesinde emsal teşkil edecek bir model inşa etmeyi gerektirdiği kadar, kendi dışında da emsal alınacak bir model inşa etmeyi gerektirir. Başka bir ülkede model inşası daha önemlidir. Zira kendi ülkesinde güzel bir model(!) üreten ülkelerin başka ülkelerde sadece müstemleke modelleri ürettiğine son birkaç asırlık zaman laboratuarı şahitlik etmektedir.
Büyük devletlerin tamamının “harici ülke modeli” var. “Harici model” dünyaya sunmak istediği her şeyi sergilediği fuardır. Siyaset, hukuk, ilim, sanat, fikir, model, medeniyet, kültür, hayat hatta adab-ı muaşeret… (Yerimiz dar, az sözümüz çok anlaşılsın).
Zamanın çok hızlı aktığı bir çağdayız. Ve bu çağın, devasa değişimlerin hamilelik sürecindeyiz. Türkiye, harici modelini inşa etmek için kendi içindeki problemlerin bitmesini bekleyemez. Her iki cephede de seferberlik ilan etmelidir.
Somali, “harici model” inşası için fevkalade müsait. Yazının girişinde saydığımız olumsuz durumlar, yeni bir model inşası için fırsat. Ülkenin tamamında bir hükümet yok. Her bölgede bir yönetim… Türkiye Somali’ye ciddi ve büyük bir projeksiyonla gittiğinde tüm tarafları aynı iklimde buluşturabilir. Hem iç savaşı bitirmiş olur hem de savaşın taraflarını barıştırmanın hacimli çerçevesini oluşturur. Afrika, aklı gözünde olacak kadar acz içinde. Güzel bir model inşa etmek, Afrika’yı fethetmektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSRAİL İLK DEFA KUŞATMA ALTINDA

İSRAİL İLK DEFA KUŞATMA ALTINDA
Türkiye Mavi Marmara hadisesi ile ilgili BM raporuna karşı tavrını koydu. Malum olduğu üzere Türk Hariciyesi 5 maddelik müeyyide listesini açıkladı. ABD ve İsrail, Davudoğlu’nun açıklamasının ikinci gününde hala dilini yutmuş gibi, yutkunup duruyor. Anlaşılan o ki, İsrail ve ABD, Mavi Marmara hadisesinden dolayı Türkiye’nin bu kadar sert tepki göstereceğini hesaplayamadı. Aylardan beri Davudoğlu’nun bahsini ettiği B planı, görüldüğü kadarıyla ciddiye alınmamış. Netice olarak; İsrail, Türkiye’nin Mavi Marmara hadisesi ile ilgili taleplerini karşılamamakla, Türkiye-İsrail arasındaki tüm bağların çözülmesine sebep oldu.
Açıklanan BM raporu, net olarak söylemek gerekirse Türkiye’nin aleyhine… İsrail, muhtemelen tüm lobi imkanları ve sair güçleri ile bu rapor üzerine abandı ve böyle bir raporu çıkarttırdı. Raporun bu şekilde çıkması, ilk bakışta, İsrail’in lehine gibi görünüyor fakat değil. Geniş bir perspektiften bakıldığında, Türkiye (muhtemelen) ilk defa bir BM raporunu “yok hükmünde” saydı. Türkiye’nin bu tavrı, bağımsızlaşması istikametinde atılmış en büyük adımdır. Böylece İsrail, Türkiye ile arasındaki münasebetleri düzeltmek istediğinde BM çerçevesini de kaybetmiş oldu. Oysa rapor, İsrail’e karşı Türkiye’nin biraz daha lehinde olsaydı İsrail hükümeti, Türkiye ile münasebetlerini düzeltmek için bir bahaneye sahip olurdu.
Türkiye’nin açıkladığı müeyyideler listesinde bulunan “Doğu Akdeniz’deki seyrü sefer güvenliğini temin etmek için istediği tedbirleri alacağına” yönelik madde, muhtemelen iki ülke deniz kuvvetlerinin çatışmasına sebep olacaktır. Eğer İsrail önümüzdeki süreçte Türkiye’nin taleplerini kabul etmezse ve Türkiye aynı kararlılıkla devam ederse, iki ülkenin savaşması kaçınılmaz hale gelebilir. İsrail ile Türkiye’nin savaşmasının anlamı, İsrail-NATO savaşıdır. Böyle bir ihtimalde Türkiye, NATO’DAN gereğini yapmasını talep ettiği takdirde ne olacak? NATO, İsrail’e karşı savaş mı açacak? NATO’NUN İsrail’e savaş açmayacağı malum. NATO sorumluluğunu yerine getirmediğinde Türkiye’nin ne yapması beklenir? NATO’DAN çıkmak ve ülkedeki üslerin kapanmasını talep etmek… Türkiye-İsrail arasındaki savaş hatta savaş ihtimali, zannedildiğinden çok daha büyük neticeleri olacak bir gelişmedir. NATO İsrail’e savaş açsa da Türkiye kazanır, açmasa da… İkinci durumda Türkiye NATO’dan da bağımsızlaşır ve NATO’dan çıkması mümkün hale gelir.
Bu gelişmeler karşısında en zor durumda olan ise ABD. ABD, bir taraftan NATO’daki askeri müttefiki, NATO dışında ise siyasi ve askeri müttefiki olan Türkiye ile her türlü ittifaka sahip olduğu İsrail arasında preslenmiş durumda. ABD, iki müttefiki arasındaki ihtilafları çözemediği için fevkalade itibar kaybına uğrayacaktır. Türkiye, tavrında ve siyasetinde ısrarlı ve dayanıklı olursa, ABD’nin ihtilafı çözme çabaları, Türkiye perspektifi dışındaki tüm ihtimallerde başarısız olur. Bu süreç işlerken ABD Türkiye’ye baskı yapacak olursa (İsrail’in ümidi bu istikamette) Türkiye, ABD’den de bağımsızlaşma sürecine hızlıca girer.
Türkiye üç kuvvet tarafından muhasara altında tutuluyordu. ABD, AB ve İsrail… Bunların tesiriyle bir de BM sayılabilir. İsrail, rapor ile bir fayda elde etti. Bu doğru… Fakat Türkiye’nin bu hadise dolayısıyla girdiği yeni dış politika mecrasında fevkalade zarar etti. Çünkü Türkiye bu hadise ve İsrail’in yaklaşımı sebebiyle girdiği yeni dış politika mecrasında, BM, ABD, İsrail ve NATO’dan bağımsızlaşma sürecine girmiştir.
Bu ihtimallerin hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, Türkiye kazançlı çıkar. Bunun temel sebebi ise zamanın istikametinin İslam’a yönelmesidir. Zaman yanınızdaysa, her ihtimal sizin faydanızadır. Zaman… Anlayanlar bilirler, zamanın diğer adı, kaderdir.
*
Türkiye’nin bahsi geçen kuşatma hatlarından kurtulması ve bağımsızlaşması, son iki asırdan beri ilk defa bu kadar mümkün hale gelmiştir. AKPARTİ’NİN bu imkan ve fırsatı anladığı ve sonuna kadar kullanmaya niyetli olduğu anlaşılıyor.
Türkiye’nin bağımsızlaşmasının birçok neticesi var. Konuyla ilgili olan neticesi, İsrail’in muhasara altına alınmasıdır. Türkiye bağımsızlaşırsa İsrail bağımsızlığını kaybeder. Türkiye muhasaradan kurtulursa İsrail muhasaraya alınır.
İsrail karadan büyük nispette muhasara altına alınmıştı. Özellikle Mısır’daki ebedi müttefiki Mübarek rejiminin yıkılmasından sonra kara muhasarası aşağı yukarı tamamlanmıştı. Nefes aldığı kapı, Akdeniz sahiliydi. Türkiye açıkladığı müeyyideler içinde bulunan “Doğu Akdeniz’de seyrü sefer güvenliğini sağlama” maddesiyle, İsrail’i denize açılan kapısında muhasara altına alacaktır. İsrail’in Akdeniz kapısının, Türkiye’nin hava ve deniz kuvvetlerinin “faaliyet alanı” haline gelmesi, öncelikle “psikolojik muhasara” manasına gelir. Başlangıç olarak bu hamle kafidir.
*
Bağımsız Filistin devletinin kurulması, BM nezdinde tanınması, İsrail’in muhasara altına alınmasının en ciddi adımlarından biri olacaktır. Bağımsız Filistin devletinin Gazze’ye Türk Askeri istediğini düşünün bir an. Ortaya çıkacak tablo, harikulade olur.
ERDOĞAN’IN Gazze’ye şu şekilde gittiğini de ekleyin kompozisyona… Tüm İslam coğrafyasına çağrı yaparak kendine katılmalarını istediğini ve Refah sınır kapısının bir kilometre yakınında arabasından indiğini, arkasına takılacak milyonlarca insanla beraber Gazze’ye yürüyerek girdiğini… Türkiye Başbakanını korumak için de bir tugay komando birliği ile ona muadil özel hareket polis birliğinin refakat ettiğini… Bu hadiseleri topladığınızda nasıl bir manzara izliyor olursunuz?
Bütün bunların olmayacağını mı düşünüyorsunuz? Bir müddettir ne “imkansızlar” mümkün hale geldi. Davos’taki küçük bir çıkışın İslam coğrafyasındaki yankılarını gördük. Bu hadiselerin gerçekleşmesi halinde İslam coğrafyasında zuhur eden “dalga”nın boyu, tsunamilerin meydana getirdiğinden çok yüksek olur.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

TÜRKİYE’NİN YENİ İSRAİL STRATEJİSİ

TÜRKİYE’NİN YENİ İSRAİL STRATEJİSİ
Türkiye’nin İsrail’e dönük yeni stratejisi, göründüğünden çok daha derin. Mavi Marmara merkezinde geliştiği intibaı veren hadiseler, tabii ki o hadiseyle sınırlı değil. Mavi Marmara ile ilgili Türkiye’nin talepleri İsrail tarafından kabul edilse ve gereği yapılsaydı dahi münasebetlerin eski derinliğe ve sıcaklığa kavuşmayacağı malumdu. Zaten bu husus İsrailli yetkililerin bile bildiği bir gerçekti ve İsrailli yetkililer birçok açıklamalarında bunu ifade ettiler. Zaten Mavi Marmara hadisesindeki Türkiye taleplerinin karşılanması halinde münasebetler eskiden olduğu gibi “stratejik derinliğe” kavuşacak olsaydı İsrail bunu yapardı.
Hükümet İsrail ile ilgili stratejisini oluştururken hangi merkeze oturdu? İki ihtimal görünüyor; İsrail’i gözden çıkardı veya İsrail ile eski münasebetlerin devam ettirilmesini mümkün görmedi. Her iki ihtimalde de İsrail ile münasebetlerin sıfıra yakın seyretmesi istikametine yöneldi. Hangi ihtimalin geçerli olduğu bir tarafa Türkiye’nin içine girdiği yeni dış politika mecrası İsrailsiz bir strateji ihtiva ediyor. Fakat “İsrailsiz dış politika” ile “İsrail’e karşı dış” politika birbirinden farklıdır. Açıkça göründüğü üzere Türkiye, “İsrail’e karşı” bir dış politika stratejisi geliştiriyor.
Filistin ve Gazze meselesinin “iç mesele” haline getirilmesi ve “milli dava” tarifi ile ifade edilebilir seviyeye çıkarılması, Hükümet kadrolarının şahsiyetleri göz önüne alındığında “manevi Saiklerle” yapıldığı zannını uyandırabilir. Bu hususun gözden ırak tutulması mümkün değil ama yalnız başına İsrail politikasını izaha kafi gelmez. Eğer hükümetin İsrail politikasını sadece hükümeti teşkil eden kadronun şahsiyet terkibiyle izah etmeye kalkışırsak, AKPARTİ kadrolarının mümin ama “akılsız” olduğu neticesine ulaşmış oluruz. Doğrusu bu hükümetin ve partinin yaptığı işlere bakıldığında, “akıl ve idrak” zafiyeti içinde olduğunu söylemek, söyleyenin “akılsız ve idraksiz” olduğuna delil teşkil eder. Öyleyse Filistin ve Gazze meselesinin “milli dava” haline getirilmesindeki stratejik derinlik boyutunu yani “akıl” boyutunu görmemiz gerekiyor. Nedir bu boyut?
Arap devletleri, Kudüs ve Filistin meselesinde İsrail karşıtı bir dış politikayı sadece kamuoyu önünde uyguluyorlar. Bu durum son otuz yıldır böyle. Bir kısmı açıktan büyük bir kısmı ise kapalı kapılar arkasında gizli görüşme ve anlaşmalarla İsrail’in müttefikidirler. Mübarek rejimindeki Mısır açıktan İsrail’i desteklerken diğer birçoğu gizli anlaşmalar yoluyla mevcut durumun (statükonun) devamından fayda devşiriyorlardı. Böylece İsrail ve onun vasıtasıyla batı nezdinde kendi siyasi rejimlerini de muhafaza altına almış, keyif sürüyorlardı.
Türkiye Filistin ve Gazze meselesinde açık bir politika izlemeye başladı. Şimdi Arap devletleri bu politika karşısında tavırlarını ortaya koymak durumundadırlar. Artık İsrail ile Arap rejimleri arasındaki “gizli ittifaklar” devrini tamamladı.
Hükümetin ve Erdoğan’ın hamleleri, aslında İsrail’den önce Arap rejimlerini hedef almaktadır. Hamleler tetkik edildiğinde görülecektir ki, Arap rejimleri için birer turnusol kağıdı mahiyeti taşıyor. Mesela Erdoğan’ın açıkladığı Gazze ziyareti Mısır hükümetinin tavrına bağlı. Mısır, Erdoğan’a müsaade etmediğinde Başbakan Gazze’ye gitmeyecek. Gitmeyecek ama gitmemesinin sebebi ve sorumlusu olarak tüm İslam alemi Mısır’ı görecek. Türkiye’nin İsrail ile ilgili dış politikasındaki her adım, Arap ve diğer İslam ülkelerinin yönetimlerini İsrail’den önce etkiliyor.
Türkiye’nin Filistin ve Gazze konusundaki hamleleri, aslında, İsrail ile gizli anlaşmaları olan Arap rejimlerinin umurunda olmaz. Fakat Arap coğrafyasının içine girdiği yeni süreç, “halk ayaklanmaları” devridir. Türkiye İsrail ve Filistin konusundaki dış politikasını aynı istikamette ve dirayetle sürdürürse, Arap rejimleri ya yıkılacak veya Erdoğan’ın arkasında saf tutacak…
Türkiye’nin İsrail ile Arap (ve İslam) coğrafyasına dönük dış politikası, tek politikadır ve tahtıravelli misalinde olduğu gibidir. İsrail’e karşı ne kadar haşin ve cezalandırıcı olursa, İslam ve Arap coğrafyası ile o kadar derinleşen dış münasebetler kuracaktır. Münasebetlerin derinleşmesi ya mevcut rejimlerin Türkiye arkasında saf tutması veya rejimlerin devrilerek yeni yönetimlerle ittifak kurulması şeklinde olacak. Bu noktada üzerinde durulması gereken husus, Arap rejimlerinin devrilmesi hedefinin (veya ihtimalinin) yakınlığı veya uzaklığıdır. Zira Türkiye, bu hedefe yönelmekle batı dünyasını da az veya çok karşısına almaktadır. İslam ülkelerinin lideri olan Türkiye’nin batıya karşı direnebileceğini düşünmek mümkün ama aksi ihtimalde ve bugünkü şartlarda batıya karşı direnmek mümkün olmaz.
“Arap baharı” nam süreç netice alarak hızla devam ediyor. Sürecin başında değiliz, ortalarına doğru hızla ilerliyoruz. Bu güne kadar alınan neticeler ise çok büyük. Sadece Mısır kalesinin düşmüş olması bile sürecin ne kadar önemli neticeler aldığını göstermeye kafi. Lakin süreçte bir yavaşlama olduğu da doğru. Türkiye’nin İsrail politikalarındaki gelişmeler ise tam olarak bu yavaşlamayı hedeflemiş durumda. “Yavaşlayan sürecin “yakıt” ihtiyacı nasıl karşılanır?” diye sorulacak sorunun en iyi cevabı galiba “Türkiye’nin İsrail’e dönük dış politika hamleleridir”. Yavaşlayan “Arap Baharı” sürecinin ikinci ateşleyicisi hamlesini Türkiye temin ediyor. Sürecin bundan sonra başlayacak ikinci safhasının yakıtı, Türkiye-İsrail münasebetleri olacak.
Arap baharı sürecinin ateşlenmesi ve hızlanması, Türkiye’yi Batı dünyasından koruyacak hızda gerçekleşir mi? Son yıllardaki gelişmelerin hızına bakıldığında bu ihtimal yok değil fakat zayıf. Türkiye, İsrail merkezli Ortadoğu politikası ile batıya karşı kafi derecede sağlam bir kalkan oluşturamayabilir. Bu ihtimal sözkonusu olduğunda Türkiye’nin İsrail dış politikasından kaynaklanan batı taarruzuna (tehlikesine) karşı nasıl bir dış politikası var?
Füze kalkanı misalinde görüldüğü üzere Türkiye, batıya, “bu işin sizinle alakası yok, sizinle münasebetlerim aynı şekilde devam ediyor” mesajı veriyor. Yani Türkiye, İsrail’e dönük politikasını batıdan ayrıştırmaya çalışıyor. Dış politikadaki “dengelerin” takip edilmesi zarureti, bu politikayı gerektiriyor. Buradaki esas soru, batının bu ayrıştırmaya rıza gösterip göstermeyeceği… Başka bir dille ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin Gazze meselesini “milli dava” ilan etmesine karşı batının da İsrail’i “milli dava” ilan edip etmeyeceği… Galiba ABD ve AVRUPA’NIN, Türkiye’nin İsrail’e dönük hamlesinin karşısında hala suskun kalması, kendi içlerinde de bu soruyu cevaplamakta zorlandıklarını gösteriyor. İsrail’in resmi suskunluğu ise ABD ve AB’NİN suskunluğundan kaynaklanıyor. İsrail’in batı ile münasebetleri göz önüne alındığında mezkur sorunun cevabı batı için belli. İsrail batının “milli davası”dır. Teorik olarak cevap böyle ama yeni şartların pratiği cevabın bu şekilde verilmesine mani oluyor.
Neden? Anlaşılan o ki Türkiye, İsrail ile batıyı birbirinden ayrıştırmaya çalışırken aynı zamanda bu bölgede ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Yani batı İsrail’i milli dava ilan eder ve ona göre politika geliştirirse, İslam coğrafyasındaki batı menfaatlerinin de aynı akıbete uğrayacağını gösteriyor. Bu ihtimal vaki ise Türkiye, batı ile birçok alanda müşterek politikalarına bir müddet daha devam edecektir. Batı ise içinde bulunduğu zor durum da göz önüne alındığında, İsrail ile kendi menfaatleri arasında sıkışacak ve büyük ihtimalle kendi menfaatlerini tercih edecektir. Bu politika çerçevesinde Türkiye’nin batı operasyonlarına ne kadar dahil olacağını yakın gelecekte göreceğiz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Anayasayı İdeolojilerden Arındıralım, Fikirden değil…

ANAYASAYI İDEOLOJİLERDEN ARINDIRALIM, FİKİRDEN DEĞİL
Yirminci asır, ideolojik anayasalar devri oldu. Dünya, komünist, sosyalist, faşist, nasyonalist gibi batı kaynaklı ideolojilere dayalı anayasa yaptığı gibi Kemalist, laikçi, baasçı gibi doğu ve Ortadoğu’da tatbik edilen ideolojik anayasalar da gördü. İdeolojik anayasaların tüm dünyada ürettiği tecrübe, ülkelerini temerküz kampı haline getirmek oldu. Batı menşeli ideolojilerin hepsi aslında “totaliter” ve “otoriter” mahiyet taşıyordu. Doğu ve Ortadoğu menşeli ideolojiler ise batı menşeli olanların kötü birer kopyasıydı. Dünya son birkaç asırdır batılı ideolojiler ve batı taklidinden ibaret ideolojimsi siyasi kavrayışla hazırlanan anayasaların zulmü altında inledi.
İdeolojik anayasaların tüm ülkeyi temerküz kampına çevirmesi ve bütün halkı devletin (aslında siyasi rejimin) hizmetkarı-kölesi-bendesi haline getirmek gibi ağır, yoğun, sürekli zulüm mekanizmaları üretmiş olması, insanların ideolojilerden kaçmasına sebep oldu. Öyle ki hem münevver camia hem de halk kesimleri ideolojilerden hızla soğudu ve uzaklaştı. Ne var ki ideolojilerden kaçış, batıda felsefe, doğuda ise hikmet ve tefekkür ile araya mesafe koymak şeklinde tezahür etti. Çünkü ideolojiler, varlık, insan ve hayat bahislerindeki toplu fikir yumaklarıydı. Felsefe ve tefekkür, bazı ülkelerde milyonları, bazı ülkelerde ise yüz binleri katletmenin meşruiyet kaynağı olarak kullanıldı. Felsefe ve tefekkürün büyük hacimli sistemleri olan ideolojiler, milyonları katletmeyi mümkün kılan zihni ve ruhi evreni inşa etti. Ruh, akıl, vicdan, milyonlar katledilirken, ideolojik çerçevelerin zırhından dışarı çıkamadı ve siyasi rejimlere isyan edemedi.
Felsefe ve tefekkür, yirminci asırda, insanı yaşatmak yerine öldürmek, hür kılmak yerine köleleştirmek gibi neticeler verdi. Felsefe ve tefekkürün maksadına aykırı olan bu neticeler, insanları, haklı olarak dehşete düşürdü. Doğru… İdeolojiler çağı kapandı. Fakat insanlık ideolojileri tasfiye ederken, felsefe ve hikmeti de yok etti.
İnsanlar artık kısa ve parça düşüncelerle meşguller. İlliyet irtibatını takip etmiyorlar, tezat teşkil edip etmediğine bakmıyorlar, çözüm diye ileri sürdükleri düşünce kırıntılarının aslında daha büyük problemlerin kaynağı olup olmadığını dert edinmiyorlar. Aslında ise düşünmüyorlar. Sadece tecrübe ediyorlar. Bir “düşünce parçası” tatbikatta yanlış neticeler veriyorsa ondan hemen vazgeçiyor ve yerine yine zahmetsizce akıllarına ilk gelen “zırvayı” düşünce diye beyan ediyorlar. Sistematik düşünce mahareti tamamen zafiyete uğradı. En pahalı öğrenme metodu olan “deneme-yanılma” yolunda ilerliyorlar. Bir yanlıştan kaçarken, başka bir yanlışa düşmelerini önleyecek hiçbir mikyasları yok. Mütemadiyen yanlış düşüncelerle yaşadıkları hayatta sürekli zayiatlar veriyorlar. İdeolojilerin verdiği hasar toplu olduğu için göze görünüyordu, fakat yanlış düşünce parçalarının verdiği zararlar küçük küçük gerçekleştiği için dert edilmiyor. Oysa yanlış düşünce kırıntılarından meydana gelen zayiatın toplamı, ideolojilerin toplu zayiatlarından daha az değil.
Anayasaları ideolojilerde arındıralım. Doğru… Lakin çok ucuz kullanılan bu doğru, ideolojilerden arındırırken “fikir” ve “hikmetten” de arındırmak neticesini vermesin. Anayasa, bir ülkedeki en büyük teşkilat olan devletin nizamnamesi olarak, fikirsiz ve hikmetsiz şekilde hazırlanabilir mi? Fikir ve hikmetten kaçarsak, varlık, insan ve hayat ile ilgili çerçeveyi nasıl oluşturacağız? Anayasa, ülke, halk ve devlet arasında bir çerçeve oluşturma çabası değil mi? Bu kadar büyük meselelerde çerçeve oluşturmak, “parça fikirler” veya “fikir kırıntıları” ile gerçekleştirilebilir mi? Komik bir duruma düştüğümüzün farkında değil miyiz?
Farkında olalım veya olmayalım, fikir ve hikmetten yoksun bir anayasa yapma süreci içindeyiz. Kimsenin bunu istemeyeceği açık ama ideolojilerin yüksek maliyeti akabinde zihni savruluşlarımız bizi böyle bir noktaya getirdi. Çok ciddi bir problemin eşiğindeyiz ve büyük ihtimalle bunun farkında değiliz.
“Her önüne gelen temel hak ve hürriyetleri teminat altına alan bir anayasa hazırlanmalıdır” diyor. Fakat her nedense “temel hak ve hürriyetlerin” kaynağı bile konuşulmuyor. Mesele kaynağından da ibaret değil. İçtimai hayatta hürriyetlerin sınırının ne olacağına dair doğru dürüst bir yazı hatırlamıyorum. Oysa hürriyetlerin sınırı denilen mesele, insanlık tarihinin en çetin konusudur. Bilinen ve ezber şeklinde tekrarlanan tek şey hürriyetlerin teminat altına alınması düşüncesi… Tamam, ama hangi hürriyetin sınırı nedir? Fikir ve hikmetten uzaklaşan zihni organizasyonların altından kalkacağı bir bahis değil ki bu… Şu serbest olsun, bu serbest olsun, ha o da serbest olsun… Aynı bu kıvamda seyrediyor yeni anayasa meselesi.
Dünya hala hürriyet ile emniyet çelişkisini çözemedi. “Tamam, o da serbest olsun” türünden fikir serkeşliği ile anayasa yapılabilir mi? Sadece hürriyet-emniyet çelişkisi geçmişte ne dehaların beynini patlattı. Kaldı ki ferd ile cemiyet arasındaki hürriyet sınırı nerede? Ferd nedir, çalışmamışız, cemiyet hangi insan kalabalığına denir, bilmiyoruz, devleti ise kutsamakla yok saymak arasında patinaj yapıyoruz. Bu seviyesizlikle mi anayasa yapacağız?
Piyasadaki yeni anayasa isteyenlerin seviyelerine bakılırsa, küçük bir dernek tüzüğü bile yapılamaz. Kemalistlerin zihni ve fikri seviyesizliğini biliyoruz da, yeni anayasacıların ciddi fikri donanımla piyasayı işgal etmeleri gerekmez mi? TBMM’nin bu döneminde olmasa bile, ülkede artık yeni bir anayasa yapma imkanının oluştuğu malum. Bu imkanın dernek tüzüğü bile hazırlayamayacak olanlar tarafından çarçur edilmesi tarihi bir hata olmaz mı? Yapılacak yeni anayasanın birkaç yılda tökezlemesi halinde ne olacak?
Yeni anayasa yapma konusunda “batılı devletlerin anayasalarını” referans alanlar, batının her şeyiyle çöktüğünü fark etmeyenlerdir. Ortadoğu’da ve ülkemizde başlayan yeni anayasa çığırının, batıda başlamayacağını zannedenler fena halde yanılıyorlar. Yakın gelecekte batıda da hızlı bir anayasal reform çığırı açılacak. Biz batılı anayasaları referans alarak yeni anayasayı yaptıktan kısa bir müddet sonra batıda anayasal reform süreci başladığında ne yapacağız?
Bu ülkenin bir anayasa problemi var. Fakat yeni anayasa hakkıyla yapılamazsa, bu ülkenin sürekli anayasa problemi olacak. Ne yapmaya çalışıyoruz? Anayasa meselesini halletmeye mi çalışıyoruz yoksa anayasa meselesini kangrenleştirmeye mi uğraşıyoruz?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MAZLUM PSİKOLOJİSİ VE SURİYE İRAN HATTI

MAZLUM PSİKOLOJİSİ VE SURİYE İRAN HATTI
Bir ülkede yanlışlıklar, haksızlıklar, kanun ihlalleri olabilir. Fakat bunların telafi edilebileceği, çözülebileceği, merciler, usuller, şahıslar da olur. Haksızlığa uğrayan insanlar idarecilere başvurur, yetkililerden gerekli hassasiyet ve faaliyeti görmediklerinde mahkemelere başvurur ve haklarını alır, problemlerini çözer. Nihai çözüm mercii olan mahkemelerden haklarını alamıyorsa, orada klasik türden bir problem değil, sınırları aşmış ve mahiyeti değişmiş bir problemden bahsedilmeye başlanır. Zulüm…
Zulüm umumiyetle yanlış anlaşılır. İdarenin (iktidarın, yetkililerin) baskısı, hak ihlali, veya yanlış tatbikatı zannedilir. Oysa her ülkede ve her siyasi sistemde iktidarın keyfi uygulamalara meyledeceği bilinir. Zulüm, idarenin hak ihlallerine mahkemelerin dur diyememesidir. Mahkemeler idarenin hak ihlallerini neden önleyemezler? Bu sorunun tek bir cevabı var. Ülkedeki kanunlar, idarenin haksızlıklarına uygundur. Zulmün tarifi de zaten tam olarak burada ortaya çıkar. Zulüm, hukuk marifetiyle yapılan sistematik haksızlıklardır. Yani mevzuat zulüm üreten bir muhtevada hazırlanmıştır. Buna hukuk denmeli midir, sorusu ise ayrı bir bahistir.
Bir ülkede hak ihlalleri için müracaat edilecek mercii yoksa o ülkede zulüm vardır. Özellikle de temel hak ve hürriyetlerin ihlalleri karşısında başvurulacak merciin olmaması, zulmün derinleştiğini ve müesseseleştiğini gösterir.
*
Düşünün ki polis, babanızı bir gece yatağından kaldırıyor ve götürüyor. Sabahleyin babanızı aramaya çıkıyorsunuz fakat semt karakolundan başlamak üzere hiçbir yerde bulamıyorsunuz. Öyle ki babanızın ne dirisine ne de ölüsüne ulaşamıyorsunuz. Şikayet ediyorsunuz, fakat şikayetiniz ile ilgili hiçbir işlem yapılmıyor veya yapılan işlem babanızı bulamıyor veya sorumluları cezalandırmıyor. Bu durumun yıllarca devam ettiğini ve bu ıstırapla büyüdüğünüzü tasavvur edebiliyor musunuz?
Düşünün ki oğlunuzu çarşının ortasında vuruyorlar. Kimin vurduğu şahıs olarak görülüyor. Vuranların sivil polis veya jandarma olduğuna dair çok sayıda rivayet dinliyorsunuz. Şikayet ediyorsunuz, eşkali bile belli olan katiller bulunamıyor. Israrla katilleri aramaya devam ettiğinizde bir gece tehdit ediliyorsunuz ve o hadisenin peşini bırakmanız isteniyor. Yapabileceğiniz tek şey, çocuğunuza bir cenaze töreni düzenlemek…
Düşünün ki, bir gün birkaç tane adam geliyor ve işyerinizi elinizden alıyor. İtiraz ederseniz oğlunuzu öldüreceklerini söylüyorlar. Tecrübenizle biliyorsunuz ki dediklerini yapacak cinsten adamlar. Yine de şikayet ediyorsunuz. Fakat şikayetinizden birkaç gün sonra çocuklarınızdan birini öldürüyorlar ve işyerinizi işgal etmeye devam ediyorlar. Bir de not kapınızda; “bu işin peşini bırakmazsanız diğer çocuğunu da öldürürüz”. Ülkedeki siyasi ve hukuki düzene itimat etmenizin bedelini bir çocuğunuzun canı ile ödüyorsunuz ve diğer çocuğunuz ile işyeriniz arasında tercih yapmak durumunda kalıyorsunuz.
Binlerce çeşidi olan hak ihlalleri karşısında müracaat edeceğiniz bir mercii yok. Öyle ki siyasi (ve tabii ki hukuki) rejim, toplu katliamlar dahi yapabiliyor. Düşünün ki, bir şehri, isyancıların kimler olduğunu umursamadan ve seçmeden tanklar ve toplarla bombalıyor.
Neler hissedersiniz? Psikolojik dünyanız ne hale gelir? Gerçeklik kavrayışınız hangi merkezde oluşur? Hayatı nasıl anlamaya başlarsınız? Mesela ülkenizin bağımsızlığı hakkında ne düşünürsünüz? Ülkenin bağımsızlığı, sizin için daha fazla zulüm anlamına gelmeye başlamışsa, bağımsızlık taraftarı olmaya devam eder misiniz?
*
Zulmün sistematik şekilde tatbik edildiği ülkelerdeki halkların psikolojisi hakkında araştırmalar yapılmıyor. Bu tür araştırmalar yapılsaydı, ortaya çıkan neticeler akılları patlatırdı.
Libyalı muhaliflerin Nato müdahalesini talep etmesi karşısında emperyalizm karşıtı olduğunu iddia edenlerin yüksek perdeden tenkitleri, cahillik ve idraksizlikten başka bir şey değil. Mazlum psikolojisi, hiçbir psikolojik duruma benzemez. Hiç kimse değerlendirmelerinde mazlum psikolojisini denklemin içine katmıyor. Cahillik ve idraksizlik ağır şekilde efkar-ı umumiyeyi kaplamış durumda.
*
Mazlum psikolojisi tek gerçekliğe kilitlenir. Zulüm… Zulmün bitmesi için gereken şey ne ise onu özlemle bekler. Zaten mazlum psikolojisi ilk olarak “gerçeklik kavrayışını” kaybeder. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamaz hale gelir. Gerçeklik kavrayışının akabinde “zaman kavrayışını” kaybeder. Orta ve uzun vadeli düşünme imkanı sıfırlanır. Kendini zulümden kurtarmak isteyen güçlerin daha büyük zalim olması bile dikkatine çarpmaz olur. Zaman kavrayışı anlık hale geldiği için, içinde bulunduğu zulümden kurtulmaktan başka bir şey düşünmez. Gerçeklik ve zaman kavrayışı çökmüş olan bir zihni evren için tüm sınırlar ehemmiyetini kaybeder. Ülke sınırlarıymış, yabancı müdahaleymiş, her şey bir anda manasızlaşır. Tek mana zulümdür, tek gerçeklik zulümden kurtulmaktır, tek an ise içinde yaşanılan andır. İdrak melekesi bunların dışındaki her şeye kapalıdır. Artık ülke dış müdahaleye ve yabancı işgaline açıktır. Bunun suçlusu ise mazlum halk ve muhalefet değil, zalim iktidarlardır.
*
İran, Suriye’de, zalim iktidarın yanında yer alıyor. İran’dan ısrarla beklediğimiz Esad rejimine karşı tepki, bir türlü gelmiyor. Aksine, gelen haberlere bakılırsa, Beşşar Esad’ın zalim rejimini devam ettirmesi için muhtelif yardımlar yapıyor. Bütün bunlardan sonra da pişkin pişkin, yabancı müdahalesine karşı olduğunu söylüyor. Suriye’de, yabancı müdahale için tüm şartların oluşmasına ve olgunlaşmasına katkıda bulunan İran, prensipli davranarak(!) yabancı müdahalenin karşısında olduğunu göstermeye çalışıyor.
Eğer İran, zalim rejime destek vermediği takdirde, Suriye’deki mevcut zulüm ve katliamlar duracak ise (yani İran desteği bu kadar önemliyse), Beşşar Esad’ın tüm suçlarından İran yönetimi de aynı oranda sorumludur. Açıktır ki İran ile Türkiye beraber hareket etse ve zalim rejime baskı yapsa, Suriye’deki bu katliamlar gerçekleşmez. Öyleyse Suriye’deki zulüm, katliam ve sair tüm suçların sanıkları olarak, Suriye yönetimi ile beraber İran yönetimi de sanık sandalyesine oturtulmalıdır.
Libya’daki Nato müdahalesinin Libya halkına siyasi, iktisadi ve askeri maliyeti göz önüne alındığında, İran’ın Suriye’deki zalim iktidara verdiği desteğin ne kadar büyük bir mesuliyet olduğu anlaşılır. İran gibi İslam Devleti olduğu iddiasındaki bir ülke, Suriye’deki zalim rejime verdiği destekle, hem oradaki katliamın mesuliyetini hem de muhtemel bir yabancı müdahalesinin mesuliyetini üstleniyor demektir. Bütün bunların İslam ile izah edilebilir bir tarafı yok. Hiçbir Müslüman, İran’ın Suriye’deki zalimi desteklemesini açıklayamıyor. İran sempatizanları dahil… Öyleyse İran, Suriye siyasetini izah etmek için İslam dışında bir kaynak bulmalıdır. Hem de acilen…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

HAKİKAT VE GERÇEK

HAKİKAT VE GERÇEK
Kulak belli bir ses aralığını duyuyor, göz belli bir mesafeyi görüyor, insan belli bir aralıktaki acıları hissediyor, akıl belli bir aralıktaki varlık ve vakaları anlıyor. Her şeyde bir parantez var. İnsan için hazırlanmış bir parantez… Hayat bu parantezlerde meydana geliyor ve yaşanabiliyor. İşte “gerçek” dediğimiz şey tam olarak bu. Hakikat ise, parantezin dışında… Hakikat, insan ve hayat parantezine sığmıyor, sıkıştırılamıyor.
Parantez bazen zıt kutuplardan meydana gelir. Zıt kutupların birbirini itmesi veya çekmesi neticesinde oluşan muvazene, bir alan oluşturuyor, bu, insanın “hayat alanıdır”. Parantez bazen çift kutuplardan meydana gelir. Çift kutuplulukta her unsur varlığını diğeriyle terkip ederek gerçekleştirir. Bu durumda hayat, “birliğe” veya “terkibe” ihtiyaç duyar. Kadın ve erkek misalinde olduğu gibi…
*
Hakikat, zıddı olmayan varlıktır. Varlığını zıddına veya çiftine (eşine) borçlu olmayan yani zıddı ve eşi ile kaim olmayan varlık… Gerçek ise zıddı veya eşi olan ve varlığını zıddına veya eşine borçlu olan varlıktır. “Mutlak varlık”, aynı zamanda mutlak ihata edicidir. Mutlak ihata edici olanın zıddı veya çiftinin olması muhal…
Kur’an-ı Kerim, zıddı olmayan, zıddı teşkil ve inşa edilemeyen hakikattir. Beşeri düşüncelerin her biri veya toplamı, Kur’an-ı Kerim’in zıddı değildir. İnsanlık, Kur’an-ı Kerim’in zıddını oluşturamaz. Zıddını oluşturamazlarsa O’ndan bağımsızlaşamazlar. Ürettikleri her düşünce O’nun çerçevesindedir, yaptıkları her iş O’nun tatbikatına dairdir. Küçük günahlardan büyük günahlara kadar hepsi bu çerçeveye dahildir. Sevaplar, emir, teklif ve tavsiyelerin tezahürü, günahlar ise, nehiylerin tezahürüdür. Tüm varlığın sahibi Allah, tüm varlık ve hadiselerin izahı ise O’nun kelamında mahfuz. Dikkat… İzah… İzah başka şey, emir veya nehiy başka şey… Her şeyin izahı Kur’an-ı Mübin’de… Müspet ve menfi… Faydalı ve zararlı… Güzel ve çirkin… Doğru ve yanlış… İyi ve kötü… Her şey, zıddı veya eşiyle beraber O’nda izah edilmiş halde. İzah edilmiş olması, emir veya tavsiye edildiği manasına gelmez. Nehyetmek için de izah gerekir.
Tüm insanlığın ürettiği her şey, doğrusu yanlışı ile iyisi kötüsü ile güzeli çirkini ile faydalısı zararlısı ile müspeti ve menfisi ile izahını Kur’an-ı Kerim’de bulur. Bu sebeple tüm insanlık Kur’an-ı Kerim’i şerh eder. Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e riayet ettiklerinde onda mevcut olan doğru, güzel, iyi ve faydalı olanı tecrübe ederler. Kafirler Kur’an-ı Kerim’e riayet etmedikleri için onda izah edilen yanlış, çirkin, kötü ve zararlı olanı tecrübe ederler. Müslümanlar, nehiyleri tecrübe edemeyecekleri için anlamakta zorlanabilirler. Kafirler, Kur’an-ı Kerim’in nehiylerini tecrübe ederler. Böylece bilgi yekunu ortaya çıkar ve hikmet sarayı tamamlanır.
Allah ve O’nun kelamının zıddı yoktur. Zıddı olmadığı için zatını idrak, beyanını “mutlak idrak” mümkün değildir. O’ndan bağımsızlaşmak muhaldir. O’nun kelamından da bağımsızlaşmak muhaldir. O’nun ihata ediciliği de mutlaktır. Mutlak varlıktan sadır olan mutlaktır. Hakikatten sadır olan hakikattir.
Hakikat, insanın yaşaması için gereken, aynı zamanda da mahkum olduğu “hayat alanına” sığmaz. İnsan, ruhi-kalbi mecradan kendine bir geçit bulamazsa, hakikate vasıl olamaz. Hayat alanı dediğimiz parantezi ne kadar geniş (veya hacimli) tutarsa tutsun, mahduttur. Akla düşen pay, mahdut alanda hakikatin aranmayacağını anlamaktır. Ve akla düşen vazife, kendinin dışında bir “geçit” olduğunu kabul etmektir. Aksi halde, kendisi, gerçeklikle (bahsini ettiğimiz parantezle) ihata edildiği için sahibini de (insanı da) o gerçeklikte mahpus, mahsur, meyus bırakır.
İşin kötüsü akıl gerçeklik parantezinden çıkmaya pek meyilli değil. Zira kendi tabiatı, gerçeklik parantezine daha yakındır. İnsan, kendi ruhuna ulaşamazsa, aklının sınırlarında debelenir durur. Aklı, akılla aşmak yollardan biridir ama zor olanıdır. Aklı, ruh ve kalb ile aşmak ise daha kolaydır. Ne var ki ruha ulaşmak zor… Her iki halde de aklımızın parantezinde sıkışmış durumdayız.
Akıl gerçekliğin, ruh ise hakikatin temsilcisidir. Her ikisi de insanda mevcut. Birini tercih mi etmeliyiz? Hayır… Zira hayatı yaşamak akılla mümkün, hakikate vasıl olmak ruh ile… Maharet ve marifet, ikisi arasındaki muvazeneyi kurmak ama tam kıvamında kurmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com