Aylık arşivler: Ekim 2011

YENİ BİR ÇALIŞMA KONUSU “AKIL İNŞASI”

İlköğretim süreci, yüzde doksan akıl inşası sürecidir. Fakat ülkede bu konunun adı bile zikredilmiyor. İlköğretimde akıl inşa edilmiyorsa, sadece okuma yazma öğretiliyor demektir. Üstüne biraz da bilgi veriliyor.
*
Akıl meselesinde yayınlanmış bir tane ilmi(!) eser yok ülkede. Dolayısıyla kalın tarifi bile yok. Ülkenin haline bakınız. Aklın ne olduğu, nasıl oluştuğu, terkip unsurlarının neler olduğu bilinmiyor. Nasıl çalıştığı, ne işe yaradığı üzerinde düşünülmüyor. Fakat herkes akıllı… Hem de en akıllı… Ne kadar komik…
*
Eğitim meselesinin akıl inşası ile ilgilenmemesi neyle açıklanır? Akıl konusu ile ilgilenmeyen eğitimin adı, başka bir şey olmalı değil midir?
*
Haki beyin ısrarla üzerinde durduğu bu konu, her nedense bir türlü gündeme gelmiyor.
*
Bu günden itibaren, Haki beyin eserlerini merkeze alarak AKIL İNŞASI konusu üzerinde çalışmalarımı paylaşmak istiyorum.

İSYAN GÜNLÜKLERİ(29.10.2011)

Terörist saldırılar, Van depremi gibi ağır gündem maddeleri medyayı işgal etti. Küresel isyan aslında ivme kazanarak devam ediyor ama Türk medyasında yer almıyor.
ABD deki isyan birçok eyalete yayıldı ve geçtiğimiz hafta eyaletlerden birinde göstericiler üzerine yürüyen polis birini yaraladı. ABD de ilk defa gösterilerde kan aktı. Akan kanın da tesiri ve ateşlemesiyle isyancılar önümüzdeki günlerde büyük gösteriler organize etmekle meşguller.
AB iktisadi krizden çıkış yolunu Çin den destek ve yardım almakta buldu. ABD zaten Çin’den yıllardır yardım alıyordu. Çin’in ABD tahvillerini satın alarak ABD deki krizi bir müddet ertelediği malumdu. Şimdi AB de Çin’den aynı şekilde yardım talep etmeye başladı.
Sömürme yollarını (mesele borç vererek kaynakları kontrol etme yolunu) dünyaya batı öğretmişti. Şimdi batı, doğu tarafından aynı şekilde sömürülmeye başlanacak. Fakat bir farkla, batı hala zengin… Tarihte ilk defa zengin ve güçlü ülkeler sömürüyle karşı karşıya kaldı.
Bütün bunlar batının psikolojik süreçlerde yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Üstünlük psikolojisini batı kaybetmeye doğu ise kazanmaya başladı. Bu bir miladdır.
Bunları neden anlatıyorum? Küresel isyan dalgasını tahrik edecek gelişmelerdir bunlar… Batılı halklar önceki dönemlerde, “üstünlük psikolojisinden” dolayı, “bizimkiler problemi çözer” kanaatine sahip olduklarından dolayı psikolojik dünyalarında isyanın mayalanmasına fırsat vermemişlerdi. Artık kendi yöneticilerinin “beceriksiz” oldukları tescillenmiş olduğu için isyanın dalga boyu yükselmeye devam edecektir. Batı sadece parasını (zenginliklerini) kaybetmiyor, daha önemli olan kültürel üstünlük duygusunu kaybediyor. Bunun halklara yansıması beklenmedik gelişmeleri tetikleyecektir.
Söyleyeceğimiz son söz nedir? Batıya zor gelsin…

DEPREM İLE İLGİLİ BİR TESPİT

DEPREM İLE İLGİLİ BİR TESPİT
Van depreminde vefat edenlere Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınlarını kaybedenlere sabr-ı cemil tavsiye ederek başlayalım. Deprem vesilesiyle bazı meseleler tekrar gündeme geldi. Maalesef konular yine sathi bir idrak ve tefekkürle tartışılıyor. Tefekkür zafiyeti öyle bir illettir ki, en mühim konudan en kıymetsizine kadar her meseleyi kuşatıyor.
İnşaatların denetimi ve depreme dayanıklı yapılmasını temin etme vazifesi çok mühim mutlaka. Bu hususta en küçük bir tereddüt ve taviz bile sözkonusu edilemez. Hükümetin, devletin, meslek kuruluşlarının ve denetimle görevli şirketlerin mesuliyetlerini hassas şekilde yerine getirmesi gerekir. Aksine davranan her müessese ve şahıs için soruşturma açılması hususunda savcılıkların dikkatli ve itinalı olması şart. Bu konudaki tenkitler yerden göğe kadar haklı ve vicdan sahibi herkes feveran içinde. Fakat konu bundan ibaret değil. Mesele sadece bu boyutuyla konuşulur ve tartışılırsa, bir müddet sonra bu depremi de unutacağız ve yeni bir depreme (Allah korusun) kadar gündemimize almayacağız. Malum olduğu üzere bundan öncekiler aynen böyle oldu. Marmara depreminden daha ağırı yaşandı mı? Onu bile bir müddet sonra unuttuk. Çünkü konunun tüm boyutlarını konuşmuyoruz. Tüm boyutları konuşulmayan, tartışılmayan bir mesele, çözüme kavuşturulamaz. Çözüme kavuşturulamayan her mesele, “nisyan ile malul olan hafıza-i beşere” terkededilir.
Meselenin fazla konuşulmayan ama çözüme engel teşkil eden bir boyutu var. İnşaatın depreme dayanıklı yapılması maliyeti yükseltiyor. Çok katlı ve çok meskenli binaların maliyetinin artması, önemi de dikkate alındığında problem değil. En şiddetli cezalar ile zapt altına alınmalı ve en sıkı şekilde denetlenmeli. Fakat tek katlı (özellikle gecekondu) binalardaki proje, ruhsat ve depreme dayanıklı inşaat, binanın maliyetini çok yükseltiyor. Sadece ruhsatın on bin lira gibi bir maliyetinin olduğu düşünülürse, gecekondu veya müstakil ev yapmak isteyenler için altından kalkılacak bir yük değil. Zira gecekonduların maliyetleri zaten ruhsat bedelinin en fazla bir veya iki katıdır. Binanın toplam maliyetinin yarısı veya üçte biri gibi bir maliyet, o insanlar için katlanılır gibi değil.
Ucuz düşünce (sathi düşünce) sahiplerinin hemen “zaten gecekondu yapmak yasaklansın istiyoruz” türünden itirazlarını duyar gibiyim. Bunlar az sabretsin, yazının devamını beklesinler.
Öncelikle gecekondu denilen hadise büyük şehirlerde başka Anadolu şehirlerinde başka manaya gelir. Büyük şehirlerde gecekondu meselesinin bir de rant boyutu var. Fakat Anadolu da gecekondu, fakir insanların ev sahibi olmalarının tek yolu… TOKİ bu hususta ciddi çalışmalar yapıyor tabii ki ama hala ihtiyacın tamamını karşılamaktan çok uzak. Öyleyse fakir insanların mesken ihtiyaçlarını karşılama meselesini diğer inşaat meselelerinden tefrik etmek gerekiyor. Konu bina olunca tüm binaların problemi aynıymış gibi düşünülüyor. Sathi düşüncenin misallerinden biri daha…
Fakir insanların mesken ihtiyacının karşılanması meselesinin iki boyutu var. Bir taraftan fakir insanların mesken sahibi olmasının yolu açılmalı diğer taraftan güvenli ve sağlam mesken inşaatı mümkün kılınmalı. Bu iki boyut birbiriyle çelişir. Tek katlı binalardaki problem bu çelişki üzerinden tartışılmalıdır.
Bir problem çözülmezse, hayat o problemi, ölüme rağmen çözüyor yani bir şekle sokuyor. Depremin sıcaklığında konunun değerlendirilmesi mümkün olmuyor. Fakat kışın sokakta kalan bir ailenin reisi, çocuklarını sokaktan kurtarmak için bırakın deprem yönetmeliğine uygun ev aramayı, çatlakları açıkça görünen binaya bile sokuyor. Böyle bir durumla karşılaşmayan bilmez. Büyük şehirlerdeki rant kavgası bir tarafa, Anadolu’daki gecekonduların maliyetini yarı oranında artırarak bu işi çözmeyi düşünenler, vicdanlarını tatmin etmek için bazı işleri yapıp bir müddet sonra da mecburen unutulmaya terk ediyorlar.
Oysa yapılması gereken çok basit… Yıllardır halledilemeyen problemin çözümünün basit olması anlaşılır gibi değil ama basit. Neden çözülemiyor öyleyse? Çünkü birkaç noktaya kafayı takıyoruz ve konuyu tüm boyutlarıyla düşünebilme maharetine kavuşamıyoruz. Nedir yapılması gereken?
Müstakil ev yapmak isteyen (villa değil, mütevazı ev) insanlar için belediyeler, beş on adet proje hazırlatır ve kendine başvuranlara bunları sunar. İnsanlar bunlardan birini seçer ve evi ona göre yapar. Belediyeler proje bedeli olarak küçük ücretler talep eder. Hem belediyeye gelir getirir hem de vatandaşın inşaat maliyeti yükselmez. Bu binaların denetim işini de belediyeler veya başka bir kamu kurumu takip eder. Proje bedeli bir havuzda toplanır ve denetim işinin maliyeti buradan karşılanabilir. Bu formülle hem fakir insanlar gecekondudan kurtulur hem de ucuza mesken ihtiyacını karşılar.
*
Hayatın kalitesini artıran üç unsur var. Ahlak, akıl, para… Paranın azlığı ahlak ve akıl ile telafi edilebilir fakat yokluğu telafi edilemez. Ne var ki Türkiye’de az olan para değil, ahlak ve akıl…
Ahlak insanları içtimai varlık haline getirir. Bir arada yaşamayı mümkün kılar. Bir arada yaşamayı problem kaynağı haline getirmez aksine yardımlaşma formuna sokar. Ahlakın gerilemesi, ferdileşmeyi artırır. Ferdileşmenin artması bir noktadan sonra hayatın ve cemiyetin çözülmesini ilzam eder. Ferdileşmenin neticesi buysa, ona karşı savaş açılmalıdır. (Liberallere duyurulur). Ferdileşmenin bir noktaya kadar lazım ve faydalı olduğu doğru ama cemiyeti ve hayatı çözecek noktada durması şart. Bu noktada duran ferdileşme cemiyeti ve hayatı geliştirir. Daha ileri gittiğinde ise imha eder.
Sathi düşünme alışkanlığı tüm ülkeye şamil… Ferdi oluş ile içtimai oluş (cemiyetin oluşu) hangi noktada dengelenmelidir? Veya şöyle soralım, ferd ile cemiyetin mütekamil denge kıvamı nedir? Bu sorular tartışılmadan liberali de gevezelik yapıyor sosyalisti de… İslamcısına gelince, ferd ile cemiyet arasındaki en mütekamil denge kıvamı İslam’da olmasına rağmen onlarda ülkedeki zihni hastalıklarla malul.
Bunları niye anlatıyoruz? Ferdileşmenin ne olduğu, nereye kadar olması gerektiği bilinmeyince insanlar bir arada yaşayamaz hale geliyor ve içtimai mesuliyet sıfırlanıyor. Ülkenin kafi miktar parası var ama kafi derecede ahlak ve aklı yok. Ahlak ve akıl zafiyeti devam ettiği müddetçe, zenginleşmenin devam etmesi, mesuliyetsiz ferdileşmeyi artıracaktır. Bu, tam bir felaket…
Ahlak ve akıl kafi derecede olsa, gecekondu yapacak kadar parası olan on on beş kişi bir araya gelir sağlam ve sağlıklı binalar yapar. Ama içtimai altyapı seksen yıldır çökertildi. Herkes paranın peşinde, parayı kazandıkça da ferdileşme artıyor, ferdileşme arttıkça da içtimai altyapının çözülmesi derinleşiyor. Seksen yıldır Kemalist rejim bu çözülmeyi gerçekleştirdi, şimdi de liberaller ne yaptıklarını bilmeden bu süreci gönüllü devam ettiriyorlar.
Cahil insanları ayakta tutan ahlaktır. Akıl azaldığı nispette ahlaka ihtiyaç artar. Aydın insanı ayakta tutan ise akıldır fakat ahlakı ilzam eden bir akıl… Cahillerinde akıl yok, ahlakta ellerinden alındı. Aydın insanlarındaki akıl da ahlak üretmek bir tarafa ahlakı kuşanacak çapta yok, onlar da bu şekilde ahlaksızlaştı. Nasıl çıkacağız işin içinden?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

EVET, KARDEŞLİK KOKUYOR, HERŞEYE RAĞMEN

EVET, KARDEŞLİK KOKUSU, HERŞEYE RAĞMEN
Selehattin Demirtaş’ın, Van’daki depremzedelere yapılan yardımlar hakkında söylediği sözler ilham vericiydi. Müspet ve menfi ilhamlar…
Türk ve Kürtler ortalama bin yıldır kardeş. Tarih okumamak alışkanlık mı oldu yoksa Kemalist rejimin yalan olduğunu dünyanın anladığı resmi tarihine abone mi olundu?
Selahattin Demirtaş’ın, yardımlar hakkında söylediği, “kardeş kokusu geliyor” sözü, yeni keşfettiği bir vakıa ise yuh olsun onun ve onun gibilerin ham ervahına! Yok eğer, günün manasına uygun olan söz budur cinsinden söylediyse, aferin onun aklına! Çünkü tekrarında fayda var, mütemadiyen tekrarlanmasından usanmamak gerek.
Bin yıllık kardeşliğin 1923 yılından itibaren Kemalist rejim tarafından “Türkçü”, ırkçı, faşist uygulamalardan sonra Türkler ile Kürtler arasında husumetin meydana geldiği malum. Daha önceki bin yıla yakın beraberlikte hiç misali olmayan bu tür “nevzuhur” akılsızlık, Türkçü olmakla Türklere faydalı olmamış fakat Kürtlere fevkalade zararlı olmuştur. Hiçbir faydası olmayan ama zararı mutlak olan bir uygulama ancak “Kemalist akıl”dan zuhur edebilirdi. Yanlışlığı aşikar olan Kemalist uygulamalara karşı isyan ederken haklı olan Kürtler, Türkçülerin karşısına Kürtçü kimlikle çıkmak yanlışına nasıl düştüler? Aynı yanlışı kendi cephelerinde nasıl oldu da kanıksadılar. Her ikisi de mahiyet olarak aynı yanlış değil mi?
Problemin kaynağının açıkça Kemalizm olduğu belliydi. Öyleyse Kemalizm’e karşı birlikte mücadele edebilecekken, Kemalistlerin “Türkçülük” yanlışına aynı mahiyette olmak üzere “Kürtçülük” yanlışı ile mukabele eden Kürt Siyasi Hareketi, ülkedeki tüm akıl, vicdan ve fikir sahibi insanların tepkisini çekti. Bir yanlışa isyan etmek meşrudur. Fakat yanlışın “yanlışlığına” isyan etmek gerekir. İsyan ederken de doğru cephede bulunmak şarttır. Evinizi soyan hırsızın evini soymak, meşru isyan değildir. Bu olsa olsa sizi de hırsız yapar. Belki biraz indirim alırsınız ama yaptığınız işin hırsızlık olduğu gerçeğini değiştirmez. Kemalistlere, onların düşünce ve uygulamalarından (faşistliklerinden) dolayı isyan ederseniz, meşru isyan hakkınızı kullanmış olursunuz. Faşistliği sabit olanlara karşı faşist bir mücadele yürüttüğünüzde, meşru isyan hakkını kullanmış olmadığınız gibi isyan ettiğiniz ile “düşman kardeş” olursunuz ve aynı sebeple gayrimeşru duruma düşersiniz.
Türkiye’de düşünce zafiyeti olduğu için, meseleler derinliğine düşünülmez ve tartışılmaz. Satıhta kalan düşünceler ve tartışmalar, aslında hiçbir problemi çözemez fakat mutlaka yeni problemler çıkarır veya mevcut problemi derinleştirir. Kürtçülerin durumu da Türkçülerin durumundan farklı değil. “Ama bize zulmediliyor, şunlar şunlar yapılıyor bu sebeple bizde isyan ediyoruz” türünden gerekçelendirmeler, okuma yazma bilmeyen birilerinin de etkilenebileceği bir düşünce kırıntısıdır. Yapılan tüm zulümlerde yanlarında olacak milyonlarca insanı umursamadan, kendi küçük coğrafyasında ve kendi küçük nüfusu içinde üreteceği ahlaksız ve çapsız bir meşruiyet anlayışına iltica eden ve onunla iktifa eden “akıl”, Kemalist akıldan bir gram daha gelişmiş değildir.
Meselenin, Türk-Kürt parantezinde ortaya konmasının birinci sebebi Kemalistlerdir ama ikinci sebebi de Kürt siyasi hareketidir. Ülkenin aynı akıl bünyesine ve çapına sahip olan bu iki siyasi hareketi tasfiye etmesi gerekiyor.
Selahattin Demirtaş’ın, “yardımlarda kardeş kokusu var” ifadesini tabii ki müspet anlıyoruz. Dahası müspet anlaşılması gerektiğini düşünüyoruz. Her ne kadar kendilerinin müktesebatı bu ifadenin müspet anlaşılmasını mümkün kılmasa da…
Evet, kardeş kokusu var. Fakat koku organı hasta olmayan insanların hepsi, yaklaşık bin yıldır bu kokuyu alıyordu zaten. Son seksen yıldır pis kokuların yayıldığı kaynak ise halk değildi. Halktan hala kardeş kokusu geliyor. Kemalist siyasi rejimin yaydığı pis kokuları halk hiçbir zaman kendi arasına sokmamıştı. Halkın cahilliklerinden kaynaklanan bazı densizlikler ise mutlaka görmezden gelinmeliydi. Kemalist siyasi rejimin artıkları da temizlendiğinde, ülkede düşman kokusu kalmayacak. Sakın ola ki bu pis kokuyu şimdi de PKK ve BDP yaymaya başlamasın.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

KADDAFİ’NİN LİNÇ GÖRÜNTÜLERİNİ İZLERKEN…

KADDAFİ’NİN LİNÇ GÖRÜNTÜLERİNİ İZLERKEN
Bir gurup insan tarafından aralarına alınmış merhametsizce dövülüyor. Hem de yaralı halde… Ne düşünmek gerekiyor? Duygularımı kontrol ediyorum ama hiçbir şey anlamıyorum. Hangi çapta bir suçlu olması gerekir insanın o muameleye layık görülmesi için? O ortam hukuk ortamı mı diye sorasım geliyor kendime… Hukuk ortamı olmadığı malum ama içimden bir ses diyor ki, zaten hukukun manası, hayatın her noktasına kadar nüfuz etmesi değil midir? İnsanlık, hukuksuz tek bir santimetre kare alan bırakmamaktır. Hukuk sadece bir noktada geri çekilebilir ve alanı boşaltabilir. Kendinden daha naif olan ahlaka bırakabilir herhangi bir alanı… Ama daha naif olduğundan emin olunan ahlaka…
Linç eden insanları anlamak gerekir mi? Bilmiyorum… Uzun dönemdir zulüm altındaki insanların psikolojik labirentlerinde nelerin kaynaştığını kim bilebilir ki? Zulmün nasıl bir psikolojik organizasyon meydana getirdiğine dair kim araştırma yaptı? Neden bu alanda hiç araştırma yok? Dünya son birkaç asırdır batı tarafından katlediliyor, zulmediliyor, hakları gaspediliyor. Batı bizzat yetişemediği coğrafyalara sadık adamlarını kral veya diktatör olarak yerleştirip, sömürmeye ve katliam yapmaya devam ediyor. Bütün bunlara rağmen zulüm psikolojisi üzerine neden araştırma yapılmıyor? Dünyanın batı hegemonyasında olmasından mı kaynaklanıyor bu alakasızlık? Batı zaten zulmetmediğini ve demokrasi götürdüğünü düşündüğü için mi bu tür araştırmalar yapılmıyor? Batıyı anladık da, dünyanın geri kalanı neden, neticeleri tüm dünyayı ateşe atacak kadar ciddi olan bir konuda araştırma yapmayı düşünmez?
Hiçbir izaha dayanmaksızın zannediliyor ki, zulme uğrayan insanın iç aleminde “adalet” yeşerir. Oysa zulüm ilk olarak adalet duygusunu imha ediyor. Zulüm, insanın psikolojik evreninde o kadar ağır bir etkidir ki, bırakın adalet gibi hassas bir duyguyu her şeyi yerle bir ediyor. Siyasi tarih, zalimlerin hiçbirinin normal bir şekilde ölmediğini gösteriyor. Çok vahşi ve insanlık dışı şekilde öldükleri tarihin kayıtlarındadır. Bu bazen halkın elinde parçalanarak ölmek şeklinde tezahür ediyor bazen ise Allah’ın bir musibet vererek aylarca “böğürerek” ölmesi şeklinde tezahür ediyor.
Dünyanın ve özellikle de batının her şeyi yeniden düşünme vakti geldi. Bunu yapmak için de fazla bir vakti yok. Hem kendi vatandaşları hem de dünyanın batı ve batılılaşmış insanlarla çok ciddi hesapları var. Müthiş bir öfke ve kin birikimi var. Bölge bölge patlamaya başlayan bu birikim, küresel dalga haline gelip batılı halkları da sokaklara dökmeye başladı. Batı dünyası yakın zamana kadar dünyanın her tarafında yaptığı büyük katliamları şimdi kendi halklarına karşı yapmak zorunda kalacak. Batı bir an önce kendini rehabilite etmez ve dünyaya “özür manifestosu” yayınlamazsa, EL-KAİDE’YE gerek kalmadan kendi halkı tarafından kafaları ezilerek katledilecekler veya kendi halklarını milyonluk kitleler halinde katledecekler.
Dünyanın hızlı bir şekilde normalleşmeye ihtiyacı var. Bunun ilk ve en önemli şartı, batının köpekler gibi kendi halkından ve dünyadan özür dileyerek kendini affettirmesidir. Normalleşme ihtiyacı ve özür dileme lüzumunu hala anladığına dair bir işaret yok. Batı, hızlı bir şekilde çok kötü bir sona doğru gidiyor.
Zulme uğramış insanlara iktidarı vermemek lazım. Fakat zulme uğrayan insanların tüm haklarını vermek ve zulmedenleri de en ağır şekilde cezalandırmak şartıyla… Böylece mazlumlar rahatlayıp, normalleşip hayata devam edebilsinler. Bu yapılmadığı takdirde mazlumlar, büyük patlamalarla kendi ülkelerini işgal edecek ve sorumlu gördükleri şahısları feci şekilde öldürecek, müesseseleri ise yakıp yıkacak. Dünya içinde bulunduğu ağır şartlardan sonra böyle bir yıkımı kaldıramaz. Batı bunu yapar mı? Asla… Öyleyse niye yazıyoruz? Tarihe kayıt düşmek için…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKPARTİ TENKİDİ-3-PKK MESELESİ

AKPARTİ TENKİDİ-3-PKK MESELESİ
Seksen yıldır süren Kürt Meselesi, Otuz yıla yakındır süren PKK meselesi ülkeye çok pahalıya maloldu. Kemalist rejimin seksen yıldır biriktirdiği ve kangrenleştirdiği Kürt meselesi herhangi bir hükümet tarafından çözülemez hale gelmişti. Yakın zamana kadar kurulan hükümetler, Kürt meselesini doğuran anlayışa mensup oldukları için onların problemi çözmesi değil ancak derinleştirmesi beklenirdi ve öyle de oldu. Özal ve Erbakan dışında Kürt meselesini çözmeyi düşünen bir hükümet çıkmadı. Özal ve Erbakan’ın ise ne gücü ne de ömrü kafi geldi.
Akparti girdiği üç genel seçimden de oylarını artırarak çıkmanın yanında ülkedeki Kemalist siyasi rejim merkezlerini (eski tabirle “zinde güç merkezlerini”) ilga, iptal, işgal ve başka yollarla etkisiz hale getirdi. Bu süreç hala bitmedi ama büyük mesafeler katedildi. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Kürt meselesinin çözülebilmesi için şartlar büyük oranda uygun hale geldi.
Kürt meselesinin çözümünün ilk şartı, Kürt meselesi ile PKK meselesini birbirinden tefrik etmekti. Hükümetin ve kamuoyunun bu konuda kafi derecede hassasiyet sahibi olmasına rağmen her nedense birbirinden ayrılamadı. Muhalefetin bu konudaki hassasiyet yığınağı ve istismar iştiyakı iki meseleyi birbirinden tefrik etmenin siyasi ve içtimai altyapısını dinamitledi. Fakat hükümet, muhalefetin yaklaşımlarını bahane olarak kullanma lüksüne sahip değil.
Konu hangi noktada tıkandı?
Ülkede bir müddettir yerleşik hale gelen bir “kanaat” var. “Bu mesele silahla çözülemez”. Bu kanaatin doğru olduğunu söylemek mümkün ama koordinatlarını doğru tespit etmek şartıyla… Silahla çözülemez hale gelen “Kürt Meselesi”dir, PKK meselesi değil… Kürt meselesinin silahla çözülmesi ne kadar imkansızsa PKK meselesinin de silahtan başka çözümü yok.
“Silahla çözülemez kanaatinin” yaygın ve yerleşik hale gelmesi, PKK ile silahlı mücadelenin tüm psikolojik kaynaklarını tüketti. Devlet, PKK ile silahlı mücadele için ihtiyaç duyduğu psikolojik kaynakları bulamaz oldu. PKK nın her baskınından ve her şehit haberinden sonra devletin silahlı tüm birimlerinin bu işi halledemeyeceği, PKK nın neredeyse “yenilmez” olduğu, silahlı mücadelenin beyhude bir çabadan ibaret bulunduğu istikametinde haber ve yorumlar kamuoyunu işgal ediyor. Bu kanaat yanlış değilse ve durum gerçekten böyleyse zaten tek çözüm kalmış demektir. PKK ne istiyorsa vermek… Ve durum gerçekten böyle ise orduyu lağvetmekten başka bir yol yok demektir. PKK ile mücadele edemeyecek bir ordunun ülke sınırlarını korumasını veya ciddi savaşlara girmesi beklenmez. Bari ekonomik maliyetine katlanmayalım.
Aslında ordu otuz yıla yakın zamandır bir arpa boyu yol alamamakla bu kanaatin yerleşik hale gelmesinin tek sebebidir. PKK nın varlığını devam ettirmesi ordunun iç siyasetteki ağırlığını korumasına yardım ettiği doğru. Subayların iç siyasetteki ağırlıklarını korumak için PKK yı bitirmediği, bitirmek istemediği hatta zaman zaman yardım ettiği istikametinde sayısız haber çıktı. Karakol baskınlarının kamuoyuna saçılan bilgileri dikkatle tetkik edildiğinde bu düşünceleri besleyen ciddi deliller olduğu da vaka… Fakat insan böyle bir şeyin olmasını mümkün göremiyor. Binlerce subay kadrosunun üç kuruşluk yetki ve menfaat için PKK yı bitirmek bir tarafa onlara yardım bile edecek kadar alçak olabileceği ihtimali insanın havsalasını patlatıyor.
Sebepleri ne olursa olsun ordudaki zafiyet, PKK nın yenilmezliği kanaatini yerleşik hale getirdi. Yirmi birinci asırdaki teknik imkanlar, üç-beş bin silahlı adamı olan PKK nın varlığını devam ettirmesini izahsız kılıyor. Objektif olarak bu mümkün değil. Fakat bir türlü mesafe alınamaması, PKK nın gücünden değil ordunun zafiyetindendir. Başka sebep aramak mümkün görünmüyor.
Akparti hükümeti nerede yanlış yaptı?
Terörle mücadele birimlerini Başbakanlık bünyesindeki tek merkezde topladı, terörle mücadele hususundaki istihbarat birimlerini tek merkezde topladı, profesyonel sınır birliklerini kurmaya başladı, polis özel harekat birimlerini canlandırdı, merkezi Irak hükümeti ve kuzey Irak yönetimi ile PKK yı ablukaya almaya başladı. Tüm bunlar doğru hamlelerdi, Akparti hükümetini bu hamlelerden dolayı kutlamak gerek.
Fakat yukarıda zikrettiğimiz “yaygın ve derin” hale gelen kanaat, ülkenin terörle mücadele gücünü tüketti. Bu gün PKK nın üzerine yürümek ve imha etmek için tüm alt ve üst yapı hazırlıkları tamamlanmış ve planın uygulanmasına başlanmış olmasına rağmen, kamuoyunda mücadele için gerekli psikolojik kaynakların tükendiği görülüyor. Yenebileceğinize inanmadığınız bir düşmanla savaşma şansınız yok ki… Tabii ki psikolojik kaynakları tüketen Akparti değil bizzat orduydu. Bu meselede Akparti’ye düşen pay, bu kanaatin üzerine uzun müddet gitmemek oldu.
Neden? Bazıları doğru bazıları yanlış olan sebepleri vardı. Ordunun Kürt meselesinde siyasi (hukuki) çözüme yanaşmasını temin etmek gerekiyordu. Zira ordu PKK meselesini ya çözemedi ya da çözmek istemedi. Gerçekten çözemediyse, nasıl çözüleceğine de karışmamalıydı. Çözmek istemediyse suç işliyordu ve çözümün dışına atılmalıydı. Bunun gibi haklı sebepleri vardı, Akparti’nin…
Anlaşılmayan nokta ise şuydu; yetmiş beş milyonluk bir ülkenin psikolojik kaynaklarını kurutmak dehşetengiz bir hadisedir. Ordu ve Kemalist kafalar bunu otuz yıla yakın süredir yaptı. Umursamadan ve neticelerini anlamadan yaptı. Onların mesuliyet duyguları, bir köyü bile idare etmeye kafi gelmeyeceği için artık tenkide değmez. Fakat Akparti, ileri görüşlü olduğu anlaşılan kadrolar tarafından yönetiliyor. Orta vadede bu hususun ciddi zafiyetler meydana getireceğini görmeliydi. PKK nın yenilmezliği kanaatini yıkmalı ve silahla PKK meselesinin çözüleceği düşüncesini canlı tutmalıydı.
Akparti’nin unutmaması gereken nokta şu; PKK yı son silahlı adamına kadar öldürecek, çatışma dışında kendiliğinden teslim olanları serbest bırakacak ve Kürt halkının tüm haklarını tanıyacak. Öyle ki, Kürtlerin talep etmediği haklarını bile “senin bir de şu hakkın var, onu da kullan” diyecek kadar ileri seviyede tanıyacak. PKK ile müzakere veya pazarlık yapmak bu meseleyi çözmez, çözemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

KÜRESEL İSYANDA YENİ AŞAMA

KÜRESEL İSYANDA YENİ AŞAMA
Arap baharı ile başlayan ve bizim baştan beri küresel isyan olduğuna inandığımız “büyük isyan”, öngörülerimiz istikametinde hızla gelişiyor. Arap coğrafyasının dışına taşması büyük isyanın ikinci safhasıydı ve sabırsızlıkla beklediğimiz bir hadiseydi. Önce batı dünyasını vuracak sonra doğuya dönecek demiştik. Batıdaki hedeflerini yerle bir etmeden doğuya da yöneldi. Artık isyanın çapı, “küresel”…
Arap isyanı “dilini ve mecrasını” çabuk bulduğu için hedeflerini gerçekleştirmeye başladı. Batıya sıçrayan ve küresel hale gelen isyan, dilini ve mecrasını bulmakta zorlandığı için bir müddet patinaj yaptı. Hala büyük oranda patinaj yapmaya devam ettiğini de tespit etmek gerekiyor. Fakat nispeten de olsa dilini ve mecrasını bulmaya başladı. Dilini ve mecrasını bulmaya başladığından beri de hızlı şekilde büyümeye ve ilerlemeye başladı.
Küresel isyanın bu gün yalpalayarak da olsa bulduğu hedef, özelde finans kuruluşları ve büyük şirketler genelde ise kapitalizmdir. Batı dünyasında şekillenen bu hedefin dünyaya yayılmasına biraz daha zaman var. Batıda yerleşik hale gelmesi gerekiyor. Batıyı sarıp sarmalamadan dünyanın diğer bölgelerine yayılması zor görünüyor. Doğuda başka gerekçelerle isyanın büyümesi mümkün ama kapitalizm hedefine yoğunlaşabilmesi için batıdaki isyanın bu istikamette mesafe alması gerekir.
Batıdaki isyanın kapitalizm hedefine kilitlenmesi ve derinleşmesinin göstergesi, işgal, çatışma ve büyük sayılarla gözaltıların gerçekleşmesidir. Bir parkta çadır kurarak devam etmesi başlangıç için iyiydi ama ivme kazanması için kafi değil. İsyanın ilan ettiği hedefe yürümesi gerekiyor. Yürüyecek mi? Şüphesiz… Fakat ne zaman? Yakında…
Siyasi tarih göstermiştir ki, bir isyanda kan akmadığı müddetçe, o isyanın hedefine doğru kararlı şekilde yürümesi mümkün olmamıştır. Kan akmayan isyanlar bir müddet sonra yavaşlamaya ve küçülmeye başlamıştır.
ABD deki isyanın üzerine yürünmesi, müdahale edilmesi ve kan akıtılması, halkın, zenginlerin menfaatlerinin korunması için insanların canlarına da kast edileceğini gösterecektir. Bu nokta psikolojik süreçlerin en tehlikeli virajıdır. Bu güne kadar halkın ciddi bir kısmının isyan için sokaklara dökülmediği malum. Fakat kan akmaya ve can yanmaya başlandığında halkın psikolojik dünyası savrulacak ve mevcut sistemin ne kadar “vahşi” olduğu ortaya çıkacaktır. Kapitalizmin vahşiliğini tüm dünya biliyor ama kendi halkının kanını dökmeye başlaması bambaşkadır.
*
Batıdaki halkın aşamadığı zihni (ve psikolojik) bariyerlerden birisi, demokratik siyasi sistem meselesidir. Demokrasinin muayyen periyotlarla halkın önüne koyduğu seçim sandığı, “beğenmediğin hükümeti indir, niye isyan ediyorsun” mesajıdır. Gerçekten insanlar seçim yoluyla hükümetleri değiştirmektedir. Bu durum isyanın önündeki en önemli engeldir.
Demokratik ülkelerde özellikle de batılı ülkelerde seçimin sadece hükümeti değiştirdiği fakat asla sistemi değiştirmediği konusu uzun süredir tartışılsa da, halkın bu düşünceye itibar etmediği görülmüştü. İşte kırılma noktası burası. Şimdi halk, hızlı şekilde, seçimlerin sistemlerin değiştirmediği, meselenin seçimle halledilecek kadar sathi olmadığı, sistemin hükümetlerin üzerinde veya daha derininde mevzilendiği, hangi hükümet gelirse gelsin sistemin olduğu gibi devam ettiği hususlarına yönelmeye başladı. Batıda isyanın önündeki en büyük engel olan demokrasinin, bir illüzyon olduğu kısa sürede anlaşılacaktır. ABD deki isyanın gidişine bakılırsa bu hususun anlaşıldığı, kabul edildiği görülür. Çünkü isyan, ABD deki hükümeti hedef almıyor. Çünkü hükümetin bu işle ilgisinin olmadığını, hangi hükümet gelirse gelsin kendi problemlerinin aynı şekilde devam edeceğini biliyor. Hükümet aleyhine bir protesto gösterisi olsaydı, Obama’nın gitmesi (seçilememesi) ile bitmesi beklenirdi. Fakat Beyaz Sarayı hedef almadığı için seçimle bitmeyecektir.
Demokratik siyasi sistemin, “siyasi dolandırıcılık” olduğu geniş halk kesimleri tarafından kabul edilmeye başlandığı andan itibaren isyan büyük bir aşama katetmiş olacak. Seçim dışında bir yol aramaya başlayacak olan halk, görünmeyen düşmanların olduğuna kanaat getirecek. “Sistemin”, hükümetler üstü olduğuna kanaat getirmekle, düşmanlarının yeraltında (yani gizli) olduğunu düşünecek.
Halk, resmi muhatapları (hükümetleri) dışında sorumlular olduğunu kabul etmekle, büyük ekonomik gurupların üzerine yürüyecek. ABD başta olmak üzere, tüm dünyada gizli güçlerin kaynağının Yahudi olduğu kanaati, halk tarafından kabul edilebilir hale gelecek. Bu konuda yazılmış sayısız kitaba rağmen, Yahudi karşıtlığının yükselmediği dünya, halkların, izahı mümkün olmayan psikolojik evrenlerindeki ani ve dehşetengiz bir manevra ile tarihin en büyük Yahudi düşmanlığını üretecek.
Yakın zaman sonra küresel isyan, Yahudi avına dönüşecek gibi görünüyor. Dünyadaki tüm Yahudi kuruluşları basılıp yakılacak, tüm Yahudiler yaşadıkları yerleri bırakıp İsrail’e doğru kaçacak. Yahudi tarihindeki en büyük göç kısa zaman içinde başlayacak. Onlarca milyon Yahudi, İsrail’e yığılacak ama orada yaşayamayacak, barınamayacak ve boğulup gidecek.
Ne diyelim… İnsani hassasiyetimiz gereği Yahudilerin bu kadar büyük ve ağır bir durum ile karşılaşmalarını arzu etmeyiz. Ama ilahi adaletin önüne geçmek mümkün değil. Dünyayı bu hale getirenler, mutlaka ağır bir bedel ödeyecektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKPARTİ TENKİDİ-2-FİKİR, İLİM, SANAT ÜRETİMİ

AKPARTİ TENKİDİ-2-
FİKİR İLİM SANAT ÜRETİMİ
Ekonomide üretimin artırılması için çalışmalar yapılıyor, teşvikler veriliyor, katkılar sunuluyor. Başbakan işadamlarını uçaklara doldurup dış seyahatlere götürüyor. Ticari münasebetler tesis etmeleri için onlara öncülük yapıyor ve şahsi kredisini bile kullanmaktan imtina etmiyor. Bunlar yanlış değil, daha da fazla yapılmalı. Fakat kompozisyonda bir eksiklik var. Fikir, ilim, sanat alanlarındaki üretimin teşviki… Bu eksiklik o kadar önemli ki, iktisadi alanda yapılan tüm çalışmaları gölgeliyor.
Fikir, ilim, sanat faaliyetleri tüm iktisadi faaliyetlerin kaynağıdır. İktisadi faaliyetler kaynağından bağımsız olarak gerçekleştirilirse, montaj sanayiden öte gitmek kabil olmaz. Yabancı markaların üretimini (hem de yüzde yüze yakın halde) yapmaktan kurtulma yolu bulunamaz. Çünkü o yolu bulacak olan teorik (fikri) çalışmalardır.
Başbakanın yerli otomobil üretilmesi talebinin karşısındaki problem, fikri zafiyettir. Başbakan kaba bir bakışla iktisadi hayattaki gelişmelerin ulaştığı seviyeye bakınca, yerli otomobil markasının oluşturulması ve üretilmesi gerektiğini düşünüyor. Fakat Türkiye’nin son yıllardaki ciddi hamlelerine rağmen (yerli savaş gemisi, yerli tank vs) hala montaj sanayi kültüründen kurtulamadığı unutuluyor. Yerli otomobil üretimi konusundaki esas direnç, harikulade fikirler üretilememiş olmasıdır. Fikri çalışmaların yapılmadığı, desteklenmediği, itibar edilmediği bir kültür ikliminden kurtulamadık. Koç ve Sabancı gibi en büyük iktisadi gurupların yerli otomobil markası oluşturulmasına (en azından) pasif direniş göstermesinin sebebi, “fikir sahibi” olmamalarıdır. Türkiye, tatbikat alanıdır. Yabancı ülkelerde üretilen ve geliştirilen bilgi ve fikrin tatbikat alanı… Koç ve Sabancı’nın Türkcell projesine karşı nasıl burun kıvırdıkları, GSM şirketlerinin kurulmasından sonra da ne kadar pişman oldukları kamuoyunun hatırındadır. Aile şirketi olmasalardı GSM projesini kaçıran yöneticiler, şirket ortakları tarafından tartaklanarak kapı dışı bırakılırlardı. Bunların maharetleri, batılı şirketlerle yaptıkları anlaşmalarla ülkede montaj sanayi kurmaktan ibarettir. Zengin olmaları da geri kalmış ülkelere hastır. Yani kendi orijinal fikirleri yok, ithal fikirlere sahipler ve o fikir sahiplerine de her yıl kamyonla para öderler. Bu adamların ufuklarına ülkeyi teslim etmek, basiretsizliğin en derin halidir.
İyi niyetli olmak kafi değil. Başbakanın yerli otomobil üretimi için şartların hazır olduğu düşüncesi, ülkedeki teorik üretimin hacminden (hacimsizliğinden) habersiz olduğunu gösteriyor. Ülkenin önünü açmak için bu hamleyi yapıyor olduğunu kabul etmek mümkün. Yani “artık bu alanda da çalışmaya başlayın, ne gerekiyorsa yapın, bunun için fikir üretmek gerekirse üretin” gibi bir ateşleme olarak düşünülebilir. Faydalı da olabilir. Fakat insanların zihni evrenleri ve zihni organizasyon çeşitleri, üretime değil taklide ayarlı olmaya devam ettiği müddetçe, ağır rekabet şartlarının olduğu bir piyasada (otomobil piyasasında) taşıma suyla (akılla-fikirle) değirmenin dönmeyeceği unutulmamalı. Bütün bunlar, yerli otomobil üretimi konusunda başbakanın çıkışının yanlışlığını anlatmak için değil, daha derinlerde ağır bir zafiyetin bulunduğunu göstermek için. Fikir ve idrak zafiyeti… Zaten bu zafiyet olmasa, işadamları başbakanın kapısını çoktan çalmışlar ve yerli otomobil üretimine başlayacaklarını ve gerekli destekleri vermesini isterlerdi. Böyle bir düşünce yeşermediği ve böyle bir taleple kapısına gelinmediği için başbakan, işadamlarını tetikleme ihtiyacı hissetmiş olmalı. Fakat başbakan esas eksikliğin ve zafiyetin kaynağını teşhiste eksik kalmış gibi görünüyor.
Yerli otomobil markası oluşturmak için yapılması gereken fikir, ilim ve sanat çalışmalarının “tasarım” meselesinden ibaret olduğunu zannedenler yanılıyor. Böyle zannedenler meselenin sadece teknolojik alandaki ar-ge çalışmasıyla halledilebileceğini düşünür. Böyle düşünenler, fikir ve idrak zafiyeti ile kastettiğim hadisenin orijinal misalini vermiş olurlar. Sadece otomobil markası geliştirmek için bile, umumi hatlarıyla söylemek gerekirse, dünyada hayatın nereye doğru gittiğini, insanların hayatta neleri tükettiğini ve nelere açlık çektiğini, on yıl, yirmi yıl, elli yıl, yüzyıl sonra hayatın hangi mecralara döküleceğini anlamaya yönelik birçok çalışma alanının olması gerek. Bunlar ve daha birçok alandaki çalışmaların otomobil markası geliştirmek için yapılması imkansız gibi görünüyor. Mümkün olması ise ağır maliyetleri gerektirir. Öyleyse?
Mesele şu; her hangi bir alanda dünya ile rekabet etmek, ülkenin ufkunun dünyanın ufkuna ulaşması ile mümkündür. Aslında dünyanın ufkunu geçmesi gerekir ama bunu söylemek için daha erken. Ülkenin ufkunun dünyanın ufkuna ulaşması için her alanda teorik (fikri) üretimlerin yapılması ve teşvik edilmesi şart. Ülke bir kültür havzası haline gelmelidir. Her alanda yoğun bir fikir, ilim ve sanat üretiminin yapılması gerekiyor. Müteşebbisler, üretilen fikir, ilim ve sanat eserlerinden kendi işlerine yarayacak olanları toplar, terkip eder, gerekirse yeniden şekillendirir ve tatbik eder. Aksi takdirde her alanda öyle büyük çaplı çalışmalar yapmak gerekir ki, montaj sanayi dışında bir yatırıma imkan kalmaz.
Neler yapılmalı?
Meta üretimi alanındaki teşviklerin daha fazlası fikir, ilim ve sanat üretimlerine verilmeli. Düşünce kuruluşları, laboratuarlar, ar-ge merkezleri, strateji ve sistem çapında düşünce üretimleri, müessese modelleri alanlarında yapılacak yatırım ve çalışmalar desteklenmeli ve itibar edilmeli.
Fikir, ilim ve sanat çalışmaları asla ticarete kurban edilmemeli. Bu alanlardaki üretimlerin önünün açılmasını ticari piyasanın arz-talep dengesine bırakmamalı. Mesela fikir, ilim ve sanat adamlarının eserlerini basacak ve dağıtacak bir kamu müessesesi (yayınevi) kurulmalı. Ticari nitelikli yayınevlerinin ticari kaygılarla bir kitabın basımına veya basılmamasına karar vermesi tabii karşılanabilir. Fakat ticari meta kıymeti olmayan (satılmayacağı düşünülen) bir kitabın ihtiva ettiği fikrin piyasaya çıkmaması çok vahim bir hadisedir. Hangi dehanın, ticari kaygılar dışında yazmış olduğu ve dehasını yansıtan bir eser, ticari kıymete sahip olabilir ki ticari yayınevleri tarafından basılsın. Dehayı ülkede anlayacak kaç kişi çıkar ki kitapları çok satsın. Oysa insanlık tarihi açıkça gösterdi ki, geleceği inşa edenler dehalardır ve ne yazık ki yaşarken anlaşılmamış, anlaşılmadığı için de itibar görememiştir. Böylece gelişmelerin hızı da yavaş olmuştur. Dehanın eserini ticari yayınevi bile anlamaz ki, onu basıp da çok satarak kar edeceğini düşünsün. Fakat dehanın eserinin basılıp piyasaya sürülmemiş olması, ülkenin neler kaybettiğini bile hiçbir zaman bilmeyeceği manasına gelmez mi? Bir ülke, dehalarının teorik üretimlerini çöpe atıyorsa, o ülke neye müstahaktır?
Mesele sadece iktisadi alan değil. Fikir, ilim ve sanat üretimi, insani üretimlerin şahikasıdır. Paraya tahvil edilebilir olup olmaması sonraki meseledir. Bir kültür ve medeniyet havzası oluşturmak gibi yüce insani değerlerin peşinden gitmeyeceksek, zengin olmanın (iktisadi refaha ermenin) ne anlamı var. Zengin ama insani kıymetlerden mahrum bir insan topluluğu… Şok edici ifadesiyle söylemek gerekirse, “zengin hayvan” olmak için uğraşıyor olamayız. Bu manada iktisadi gelişme, kültür ve medeniyet alanındaki gelişmelerin neticesi değilse vay halimize… En azından iktisadi gelişmenin kültür ve medeniyet inşasını tetiklemesi gerekir. Son iki asırdır batıyı fikir ve kültür alanında taklit ettiğimiz için iktisadi hayatta da montajdan öte gidemedik. Montaj sanayinde gerçekleştirdiğimiz ilerlemeyi heba etmek gerekmez ama artık onun miadının dolmuş olması gerekmiyor mu?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSYAN GÜNLÜKLERİ

İSYAN GÜNLÜKLERİ
Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba… Bundan sonra isyan günlükleri tutmaya başlıyoruz.
Küresel isyan dalgası büyümeye devam ediyor. Bu dalga tüm dünyayı kavuracak. Dünyanın hiçbir ülkesi bu dalgadan kurtulamayacak. Meseleyi bu şekilde ifade eden Haki bey’in isyan dalgası ile alakalı yazılarının listesini aşağıda veriyoruz. Bu yazılar okunduğunda görülecektir ki Haki bey, çok önceden isyan dalgasının sadece Arap coğrafyasında kalmayacağını ve tüm dünyayı yakacağını defalarca ifade etmiştir. Yazılar toplu olarak okunduğunda Haki bey’in feraset ve basiretine şaşırmamak mümkün değil.
Dün, dünyanın neredeyse yarısında isyan vardı. Onlarca ülkede sayısı bellisiz insan kalabalıkları ayaklandı. Artık halk şiddet kullanmaya ve yakıp yıkmaya başladı. İstedim ki bu ayaklanmalar, Haki bey’in konu ile ilgili yazılarından toplu olarak okunabilsin. Toplu olarak bakıldığında ortaya çıkan kompozisyon daha sağlam ve ufuk açıcı…
Yazılar eski tarihten günümüze doğru sıralanmış ve linkleri verilmiştir.
*Filistin Zaferi Ya da Dünya Cehennemine Doğru
01.02.2009 https://www.fikirteknesi.com/?p=14
*İktisadi Krizin Sebepleri-1- 02.02.2009 https://www.fikirteknesi.com/?p=54
*İktisadi Krizin Sebepleri-2- 02.02.2009 https://www.fikirteknesi.com/?p=57
*Kapitalizmin Sistem Krizi (İktisadi kriz-3-)
02.02.2009 https://www.fikirteknesi.com/?p=60
*İktisadi Kriz-4-Batı Yol Ayrımında 01.03.2009 https://www.fikirteknesi.com/?p=262
*Çöküş Süreci Hızlanırken İnşa Hamlesi Geç Kalıyor
16.01.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=728
*Ümmetin Mağlubiyet Devri Sona Erdi 22.01.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=735
*Türk Yahudi Savaşı 07.06.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=832
*Büyük Çöküş-1-Giriş 19.07.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=873
*Büyük Çöküş-2-Batı Nasıl Tasfiye Edilmeli
01.08.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=878
*Büyük Çöküş-3- Müslümanların Tarihi Mesuliyeti
06.08.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=884
*Islahı İmkansız Olanın İmhası Zarurettir 13.08.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=890
*İktisadi Kriz-5- Doların Anavatanına Dönüşü
14.11.2010 https://www.fikirteknesi.com/?p=975
*Mısır Ve Tunus, Depremin Öncü Sarsıntıları
15.01.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1054
*Ayaklananlar Hemen Hükümet Kurun 30.01.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1064
*Ayaklanmalar Karşısında Türkiye’nin Bocalayışı
03.02.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1068
*İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı 05.02.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1071
*Büyük İsyan 21.02.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1137
*Dikkat! Türkiye’nin Hinterlandı Hala Ayaklanmadı
14.03.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1154
*Batının Çöküşü Neden Durdurulamaz 28.08.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1296
*Üçüncü Gazze Seferi, Erdoğan Gazze’de 31.08.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1298
*Mazlum Psikolojisi ve Suriye İran Hattı 04.09.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1324
*Türkiye’nin Yeni İsrail Stratejisi 10.09.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1330
*Medeniyetlerin Çöküş Tecrübesi Yoktur 24.09.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1355
*Küresel İsyan Dalgası Nereye Gidiyor 06.10.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1392
*Dünyanın Yeni Bir Dile İhtiyacı Var 14.10.2011 https://www.fikirteknesi.com/?p=1418

AKPARTİ TENKİDİ-1-ZEKA MERKEZİ VE ZEKA İSRAFI

AKPARTİ TENKİDİ-1-
ZEKA MERKEZİ VE ZEKA İSRAFI
Akparti kurulduğundan itibaren ülkedeki yolsuzlukları ve israfı engelleyeceğini iddia etti. Girdiği ilk seçimden bu yana ülkeyi yönetiyor ve hala aynı iddiaları yüksek sesle dillendiriyor. Devletin yönetiminde yolsuzlukları ve israfı ne kadar önledi bilmem ama başka alanlarda israf hala eskisi gibi devam ediyor. İsraf bahsini sadece para ve meta ile ilgili olarak anladığına dair ciddi tereddütlerimiz var. Zira para ve para ile ölçülebilen meselelerin dışındaki israftan hala bahsedilmediğini üzülerek görüyoruz.
Ülkedeki en büyük israf kalemi, cumhuriyet kurulduğundan bu yana zekadır. Milletin zeka kaynakları hususi bir plan çerçevesinde israf edilmektedir. Aslında yapılan israf değil, kıyımdır. Ülkedeki eğitim sistemi orta zekaya ayarlıdır. Yüksek zekaların seçilmesi ve hususi eğitime tabii tutulması gündeme bile gelmemiştir. Yüksek zekalı öğrencilerin orta zekalı öğrencilerle aynı eğitime tabii tutulması, onların kıyımından başka bir netice vermez. Orta zeka sahibi öğrencilerin bir konuyu bir ayda anladıkları kabul edilirse yüksek zeka sahibi çocuklar on beş günde, dehalar ise birkaç günde anlar. Hepsini aynı eğitime tabii tutmak, yüksek zeka ve deha sahibi çocukları on beş gün ve yirmi beş gün boşlukta bırakır. Beş günde anladığı bir konunun bitmesi için yirmi beş gün beklemek zorunda kalan çocuk ne yapar? Gevezelik… Çocuk yaşta zekasının fazla geldiğini anlaması beklenir mi? Fazla olan zekasını uygun şekilde değerlendirebilir mi? Konuyu anladıktan sonraki bekleme süresi içinde sınıfını ve çevresini rahatsız etmekten başka elinden ne gelir? Her okulda iki elin parmağı kadar ancak çıkacak olan “yüksek zekalı çocukları” seçip ayrı bir eğitime tabii tutmak neden düşünülmez? Dehalar ise orta büyüklükteki bir şehirde ancak bir elin parmakları kadar çıkar.
Sayılarının az olmasından dolayı mı özel eğitim müesseseleri kurulmaz? Oysa fikir, ilim, sanat ve teknoloji bu zekalar sayesinde bu güne gelmiştir. Tarihte kurulmuş tüm medeniyetlerin müşterek hususiyeti, zeka ve akla kafi derecede ehemmiyet vermesi ve onları özel eğitime tabii tutmasıdır. Batının da gelişmesini sağlayan, yüksek zeka ve dehalara elindeki tüm imkanları vermesidir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana yüksek zeka ve dehalara asla ehemmiyet vermemiştir. Cumhuriyet tarihi, dehalar ile siyasi rejimin hesaplaşması şeklinde geçmiştir. Siyasi rejimin yanında yer alan bir tane deha yoktur. Delirmeden hayatını devam ettiren tüm dehalar siyasi rejime muhaliftir.
Orta zekaya ayarlı eğitim sistemi ve orta zekaya ayarlı siyasi sistem yüksek zekaları ya çıldırtmış veya ülkeden kaçırmıştır. Orta zekalılar tarafından yönetilen Kemalist siyasi rejim, dehaların ikna istidadından ve eserlerinden faydalanamadığı için halkı ikna etmek imkanına sahip olamamış, halkı güç ile baskı altında tutmuştur. Yüksek zekalara dayanmayan bir siyasi sistemin ayakta kalmasının tek yolu baskı ve zulümdür. Diğer taraftan yüksek zekaların muhalefetinden korunmanın yolu da onları yok etmektir. Hayat hakkı tanımamak, yetişmelerine imkan vermemek, yetişenleri ise ülke dışına kaçırmak için her tedbiri almak… Türkiye’nin dehaları seksen yıldır ya sokaklarda deli olarak dolaşıyor ya psikiyatri servislerinde yatıyor veya batı ülkelerinin üniversite ve laboratuarlarında çalışıyor.
Siyasi rejimlerin en çok korktukları düşman, zekadır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse siyasi rejimlerin turnusol kağıdı, zekaya bakışlarıdır. Yüksek zeka ve dehaların ikna ve tatmin edilmesi orta zekalara nispetle fevkalade zordur. Yüksek zeka ve dehaları ikna ve tatmin edecek çapta olan dünya görüşleri ve bunların siyasi rejimleri, zekaya karşı hürmetlidir ve onun önünü özel metotlarla açmaktadır. Orta zekayı ancak ikna ve tatmin edebilecek dünya görüşleri ve siyasi rejimler ise zekadan, vebadan kaçtığı gibi kaçmaktadır. Kemalist siyasi rejim seksen yıldır zekaya savaş açmış durumdadır.
Şimdi soru şu; Akparti de zekadan veba gibi kaçmak niyetinde midir? Akparti de Kemalist siyasi rejim gibi orta zekaya ayarlı yeni bir rejim inşası ile mi meşgul olmaktadır? Akparti de yüksek zeka ve dehaları ikna ve tatmin edecek çapta bir fikri ve siyasi anlayışa sahip değil midir?
Akparti’nin birçok alanda devrim yaptığı söyleniyor. Farz edelim ki bu iddialar doğru olsun… Yaptığı ve yapmayı düşündüğü devrimler arasında, zekanın yolunu açacak eğitim devrimi yoksa orta zekalı bir siyasi sistem olan Kemalizm yerine, orta zekalı başka bir siyasi rejim inşa edecek demektir. Tamam da kalite ortalamasını yükseltecek olan yüksek zekadır. Bunun yolu açılmayacaksa eğer, bir kalitesizlikten başka bir kalitesizliğe dönüşmüş olmayacak mıdır? İki kalitesizlikten birini tercih etmek için bu kadar kavga neden? Bir kalitesizliği yıkıp başka bir kalitesizliği inşa etmek, devleti, yıkılan kalitesizliğin sahiplerinden alıp yeni kalitesizliğin sahiplerine vermek manasına gelmez mi? Kalitesizlik bizim kaderimiz mi?
Akparti’nin yaptığı birçok işin daha önceki sistemden daha kaliteli olduğu doğru. Fakat yapılan işler Kemalist siyasi rejimin kalitesine nispet edilirse, çok düşük bir çıta esas alınmış olur. Kemalist siyasi sistemin çürümüşlüğü çok açıktı. Bu kalitesizliği herkes görüyordu da, arkasına yığılan milyonluk ordu sebebiyle cesaret eden çıkmamıştı. Dikkat… Akleden değil, cesaret eden çıkmadı. Akparti demirin üzerindeki pası almaktan ibaret kalacaksa, bilmeli ki bizim bahsettiğimiz konu, demirin değiştirilmesi ve paslanmaz bir element kullanılmasıdır. Demirdeki pasın alınması tabii ki kıymetlidir ama sadece onunla iktifa edecekse buna devrim filan denmez. Olsa olsa pansuman türünden bir faaliyettir.
Birçok alanda Kemalist siyasi sistemden çok iyi işler yapan Akparti, şimdi esas imtihanı ile karşı karşıyadır. Akparti’nin bu gün sahip olduğu güç, mazeretleri ortadan kaldırmıştır. Artık derinliğine devrimler yapmanın veya yaptıkları gerçekten devrim ise o devrimleri derinleştirmenin zamanı geldi. Bu güne kadar yaptığı işlerle halkı ikna ettiğini, bu günden sonra da aynı istikamette yapacağı işlerle halkı ikna edebileceğini biliyoruz. Mesele sadece kafi oranda oy almak mıdır yoksa hakikaten doğru işler yapmak mıdır? Eğer doğru işler yapmaktan bahsediyorsa, halkı ikna etmiş olmak Akparti’yi ikna etmemelidir.
Acilen yapılması gereken işlerden birisi, “zeka merkezi”ni kurmaktır. Ülkenin zeka kaymağını toplamalı ve onlara özel eğitim vermelidir. Bunun hızlı şekilde müesseseleri, müfredatı, kadroları oluşturulmalıdır. Zeka, kamu malıdır, buna yapılacak yatırım en karlı kamu yatırımıdır. Maliyet ve masraf hesabı yapılmaksızın işe başlanmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BİRAZ DA AKPARTİ’Yİ TENKİT EDELİM

BİRAZ DA AKPARTİ’Yİ TENKİT EDELİM
Hiçbir şahıs ve müessesenin “dokunulmaz olmadığı” prensibi, dünya görüşümüzün unutulmaması gereken şiarlarındandır. Tenkit bahsinin de doğru anlaşılmadığı ve yapılmadığı bir piyasada yaşıyor olmak can sıkıcı bir durum. Bu sebeple faydalı işler yapan şahıs ve müesseseleri tenkit konusunda biraz temkinli davranıyoruz. “Meyveli ağacı taşlamak” gibi bir abesle iştigal etmek istemiyoruz. Doğru ve faydalı işler yapan insanların da yanlış yapabileceğini biliyoruz fakat bu insanların aynı zamanda muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Tenkidin, “kıyım” makinesi gibi çalıştırıldığı bir piyasada, önce tenkidin tenkit edilmesi lüzumunu biliyoruz.
Ölçülü davranmak mesuliyetini ihmal etmeksizin meseleye bakmak gerekiyor. Müslüman’ın bariz vasıflarından birisi, “hakperestliktir”. Hakkı teslim etmeyen hiçbir fikir, yorum ve tenkit, maksadına ulaşmaz. Zaten tenkit salahiyeti, hakkı teslim etmeyi bilenlere aittir. Bu duygu ve düşüncelerle meseleye baktım da, Akparti’yi uzun süredir tenkit etmediğimizi fark ettim. Bu kadar geniş bir müsamaha galiba doğru değil.
Akparti’nin doğruları ile beraber yanlışlarını da teşhis etmek ve kamuoyu ile paylaşmak mesuliyetimizi unutmamalıyız. Bu zamana kadar zihnimizde birikmiş olan ve fırsatını bulamadığımız (belki de yazmak istemediğimiz) meseleleri, tenkit süzgecinden geçirerek yazma zamanı geldi.
Akparti tenkit serisini başlatıyoruz. Tenkitlerimiz, mümkün olduğunca tekliflerle beraber gelecek. Fakat her tenkit konusunda bir teklifte bulunma imkanımız olmadığı malum.
Bakalım ortaya ne çıkacak?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

FİKİR ADAMI VE SİYASETÇİ

FİKİR ADAMI VE SİYASETÇİ
Fikir adamı ile siyasetçi arasındaki mukayese konularından calib-i dikkat olanı, bilgiye muhatap olmak ve onu yoğurmaktır. Siyasetçilere “gerçek” bilgi akar, öyle ki bilgiye boğulacak denli çok ve çeşitlidir. Fikir adamlarının malik olmadığı sayısız bilgi vahidi siyasetçilerin önüne, istemeseler de gelir, yığılır. “Gizli” veya “önemli” sıfatlarıyla tasnif ettikleri çok sayıda bilgiye sahiptirler. Halkın ve tabii ki fikir adamlarının sahip olmadıkları birçok bilgiye malik oldukları için “nefs emniyetleri” fevkalade gelişir. Fikir adamlarından daha fazla bilgiye sahip olmak, zihni evrenlerinde enteresan mecralar oluşturur ve garip tavırlar halinde dışarıya dökülür.
Fazla ve gerçek bilgiye sahip olmak, öncelikle “en doğru kararı” kendilerinin verdikleri vehmini besler. Bu vehim çok güçlüdür zira başkalarının sahip olmadığı bilgilere sahip olmak gibi bir imtiyaz tarafından desteklenmektedir. Bu kendisine karşı mücadele edilebilir bir vehim değildir. Muhataplarına “siz ne biliyorsunuz ki” veya “sizin bilmedikleriniz var” türünden bakışlara sebep olur. Daha az bilgiye sahip olan muhatabının daha doğru karar verebileceğine inanacak bir siyasetçinin çıkması beklenmez. Mesele, doğru karar vermek olduğunda siyasetçi ile tartışmak imkan alanından çıkar.
Siyasetçilerin kahir ekseriyetinin anlamadıkları husus, doğru karar vermek ve tatbik etmek değil, bir bahsin fikrinin üretilmesi meselesidir. Bir konunun fikrinin üretilmesi ile o konuda acil ve kısa zaman dilimleri içinde verilmesi gereken kararlar birbirinden farklı hususlardır. Anlık kararlar vermek noktasında siyasetçinin fikir adamına göre imkanları olduğu doğrudur. Fikir, kısa zaman dilimlerinde üretilebilecek bir “eser” değil, emek, dikkat, terkip ve istikamet ister. Dolayısıyla zamana ihtiyacı vardır. Siyasetçilerin acil kararlar vermek ve tatbik etmek zorunda olması, fikri ihmal etmelerine sebep oluyor. Fikri ihmal etmek, temel hata (veya vahim hata) türündendir.
*
Fikir adamlarının elinde siyasetçiler gibi taze, gerçek ve gizli bilgiler olmadığı için, günlük gelişmeler hususunda karar vermeleri mümkün olmaz. Acil konular ve kararlar fikir adamlarının mesuliyetinde değildir. Haysiyetli fikir adamlarının siyasetçilere has bu alanı onlara bırakmaları gerekir. Acil meselelerde münhasıran siyasetçilerin karar verme yetkisi olduğu bilinmelidir. Siyasetçilerin bu hususlarda yanlış karar verme ihtimallerinin de bilinmesi ve anlaşılması gerekir. Acil işlerin tabiatı, yanlış payı çok olan işlerdir. Bu hususlarda tahammüllü olmak gerekir.
Bilgisi gizli olan işler (bilgilenmek için istihbarat gerektiren işler), fikir adamlarının üzerinde çalışacakları konular değildir. En azından dolaylı çalışma alanları olduğu bilinmelidir. Siyasetçilerin iki kişilik görüşmeleri hakkında “hüküm cümleleri” kuran fikir adamları, komikleşmektedir.
Fikir adamları kendi münhasır alanlarını ve sınırlarını bilmezlerse siyasetçilerin kendi alanlarını ve sınırlarını bilmeleri gerektiğini nasıl söyleyebiliriz? Fikir adamı olarak haddini bilmemek, siyasetçilerin haddini bilmesini zorlaştırmaktadır. Haddini bilmek, en başta idrak ile mümkündür ki, bu da hassaten fikir adamlarının özellikleridir. Siyasetçi, siyasetin tabiatı gereği haddini bilmek konusunda zaten problemlidir. Siyasetçilere haddini hatırlatmak mesuliyeti fikir adamlarına ait bir iştir. Fakat fikir adamı kendi haddini bilmediğinde siyasetçiye söyleyebileceği bir sözü kalmaz.
*
Fikir hacimli bir iştir. Bir konuyu mümkün olan tüm boyutlarıyla tetkik etmeyi gerektirir. Az bilgi ve kısa zamanda bir konunun fikri inşa edilmez. Fakat fikir adamlarının üzerinde çalıştıkları alanlarda fikirleri olduğu kabul edilir. Yeni gelişmeleri, sahip oldukları fikirlerle tekrar harmanlayarak yeni terkiplere ulaşmaları beklenir. Bu sebeple fikri olan fikir adamlarının mümkün olan en hızlı şekilde fikir ürettikleri düşünülür. Türkiye’de bu çapta fikir adamının azlığı, fikir adamı ile siyasetçi arasındaki muvazenenin kurulmasına mani olmaktadır.
Bir konuda piyasadaki şablonlardan başka fikri olmayan (aslında buna fikir denmez) insanların siyasetçilere karşı merhametsiz tenkitleri, öncelikle fikir piyasasının oluşmasına mani oluyor. Aslında fikir adamı olmayan kişilerin siyasetçiler hakkında yaptıkları yorumlar ve onların kararları hakkında yaptıkları tenkitler, gücü elinde bulundurmaktan dolayı nefs emniyeti şişmiş haldeki siyasetçileri çileden çıkarıyor. Siyasetçilerin çileden çıkma lüksü ve mazereti olmadığı doğru ama bir de insan tabiatı var.
Her iki tarafın da kendi sınırlarını bilmesi ve kendi işini hakkıyla yapması gerek. Fakat ülkedeki fikir piyasası, tarafların sınırlarını tespit edecek kadar gelişmiş değil. Problemin özü galiba bu…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

DÜNYANIN YENİ BİR DİLE İHTİYACI VAR

DÜNYANIN YENİ BİR DİLE İHTİYACI VAR
Dünyanın içinde bulunduğu hali teşhis etmek için fazla çabaya gerek yok. İletişim çağında dünyanın halinin ne olduğunu hala bilmeyen ve anlamayanlara izah etmek lüzumsuz bir çaba. Dikkatleri yoğunlaştırmak için ifade edilmesi gereken nokta ise, batının insanlık tarihindeki en büyük katliamları, zulümleri, alçaklıkları yaptığı birkaç asır geçirdi dünya… Tarih hiçbir döneminde yirminci asırda olduğu kadar kanlı geçmedi. 19 ve 20. Asırda batı tarafından gerçekleştirilen sömürge, dünya tarihinin toplamındaki sömürgeyi geçti.
Batı, dünyanın ve insanlığın habis urudur. Bu kanserli hücreleri (veya organı) kesip atmaktan başka her ihtimal dünya için sömürge, katliam ve baskı demektir. Batı, mutlaka ve acilen tasfiye edilmelidir. Bu ihtiyaç, doğu ile batı arasındaki basit bir intikam savaşı değil, tüm dünyanın “insanlığı” kurtarmak için gerçekleştirmesi gereken, tarihin en asil görevidir.
Doğunun batıdan intikam alması için gelmiş geçmiş en büyük dünya savaşını bile çıkaracak kadar sebebi ve haklılığı var. Batıdaki bir avuç vicdan sahibi “insanı” bir tarafa bırakarak tüm nüfusu katletmek, Avrupa ve Anglo Amerika kıtasını okyanusa gömmek dahil en ağır neticeleri hedefleyen bir dünya savaşının bile kafi derecede gerekçesi var. Doğrusu dünya hızlı şekilde bu noktaya doğru gidiyor. Asırlardır sömürülmekten, katliamlara uğramaktan, itibarının ve şerefinin batı tarafından ayaklar altında çiğnenmesinden dolayı meydana gelen psikolojik enerji birikimi, batıda taş üstünde taş, omuz üstünde baş koymayacak kadar şiddetli bir kin oluşturdu. Fakat böyle bir hesaplaşma, doğunun tüm haklılığına rağmen, dünyanın sonu değilse de insanlığın sonu demektir.
Batının iktisadi ve siyasi çöküş sürecinde olmasına rağmen sahip olduğu askeri yığınaklar, batı ile hesaplaşabilmeyi, batıdan daha vahşi olma şartına bağlıyor. Batının insani tüm kıymetleri elinin tersiyle itmesi ve sadece kendi menfaatini düşünmesi, menfaati için milyonlarca insanı kısa sürede katledecek kadar vahşileşmesi, dünyadaki mücadele anlayışını “vahşet” merkezine taşıdı. Son birkaç asırdır dünya, mücadele dendiğinde hiçbir hukuki ve ahlaki kural ile kendini kayıtlı hissetmiyor. Dolayısıyla batıya karşı mücadele etmek isteyen tüm direniş gurupları, batı kadar vahşileşmekten başka bir çıkar yol bulamıyor.
Bu fasit daireyi kırmak gerekiyor. Batı ile mücadele etmek isteyenlerin ruhlarının ve bedenlerinin çelikleşmesi gerektiği doğru. Irak, Afganistan, Filistin, Pakistan gibi batı işgali altındaki ülkelerde ve o ülkelerden esir alarak batıya götürülen insanlara nasıl işkenceler yaptıkları malum. Batıya karşı mücadelenin, tarihin en ağır mücadelesi olduğu doğru… Büyük ve zor mücadelelerin insanlar üzerinde meydana getirdiği değişiklileri bilenler, batıya karşı oluşan direniş guruplarının (El Kaide de dahil) mecburen çelikleştiği ve hissizleştiğini, bunun sebebinin de batı olduğunu biliyorlar.
Tüm bunlara rağmen fasit daire kırılmalı… Vahşet merkezinde dönüp duran fasit dairenin kırılması istikametindeki çabaların başına gelebilecek en büyük tehlike, batı tarafından istismar edilmesi ve batıya karşı oluşan isyan ruhunun köreltilmesi ihtimalidir. Bu hususta azami dikkat ve itina gösterilmesi şartıyla söylüyorum, fasit daire mutlaka kırılmalı.
Batıya karşı askeri alanlarda yürütülen mücadelelerin sertleşmesini önlemek mümkün değil. İsrail’in 2008 yılında Gazze’ye karşı yürüttüğü operasyonlardaki vahşeti, İsrail’de yapılan kamuoyu araştırmasında halk tarafından yüzde 90 nispetinde kabul ve destek görmüştü. Batı ve batılılaşmış dünyanın vahşeti o kadar ileri safhadadır ki, sivil halk bile aynı vahşet seviyesinde kodlanmış durumda. Bu vaka karşısında direniş guruplarının çıldırmaktan ve vahşileşmekten başka ne yapabileceği düşünülebilir. Batıya karşı askeri mücadeleleri bu fasit daireden çıkarmak neredeyse hayal… Fakat bu hayalin peşini bırakmamak gerek.
Mutlaka kırılmalı bu fasit daire… Kırılabilmesinin yolu ise yeni bir dil inşası ve dünyaya sunulmasıdır.
Tayyip ERDOĞAN’IN son zamanlarda kullandığı dile bakınca ümitlenmeye başladım. Batıda herhangi bir ülkeyi hedef almaksızın fakat tüm batıyı hedefe koymaktan imtina etmeden kullanmaya başladığı bir dil var. Bazen Somali üzerinden bazen Filistin üzerinden bazen Libya üzerinden bazen tüm Afrika üzerinden bazen BM üzerinden kullanmaya başladığı bir dil… Dünyanın kaynaklarını birkaç asırdır sömüren batının hala aynı şeyi yapmaya devam ettiğini fakat açlıkla ilgili kılını bile kımıldatmadığını yüksek sesle söylüyor. Yani dünyadaki tüm insanların asgari gıda ihtiyacının tüm insanlığın mesuliyeti altında olduğunu ifade ediyor. Dünyanın kaynaklarının batılı vahşiler tarafından hala sömürülmeye devam ettiğini söylerken, her ülkede yaşayan insanların kendi ülkeleri üzerinde tasarruf sahibi olması gerektiğini dile getiriyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki veto yetkisi olan beş daimi üyenin adaletsizliğinden bahsederken, kurulacak yeni dünya düzeninde adaletin temel ihtiyaç olduğunu haykırıyor. İla ahir…
Doğu ile batı arasında kaçınılmaz olan “nihai hesaplaşma”nın ortaya çıkaracağı büyük ve tamir edilemez “yıkımı” önlemenin bir yolu olmalı. “İnsan” merkezli yeni bir dil geliştirilmeli. Tüm dünyaya hitap edecek bir dil… Tüm ülkelerin halklarına hitap edecek ve tüm insanlık tarafından kabul görebilecek bir dil… Siyasi rejimlerin ve hükümetlerin karşı çıkmalarına rağmen insanların ruhlarına nüfuz edecek bir dil…
Böyle bir dil geliştirilir ve güçlü şekilde dünyaya ilan edilirse, birçok meselenin ne kadar kolay çözüleceği görülecektir. Erdoğan’ın bir müddettir kullandığı dil, her ne kadar “anlam haritasını” daha bulamamış ve “diyalektiğini” hale oluşturamamış olsa da, ciddi neticeler verdiği malum. İsrail ile ilgili geliştirilen dilin Arap coğrafyasında bir müddettir İsrail’e karşı silahlı mücadeleyi yavaşlattığı görülüyor. Güçlü bir siyasi dil, silahı susturabiliyor. İnsanlar bu dilin peşine düşüyor ve silahlarını gömmüyorlarsa da emniyetlerini kapatıyorlar. Fakat bu siyasi dilin mütemadiyen güçlenmesi ve tesir sahibi olması gerekiyor. Aksi takdirde yeniden başlayacak silahlı mücadeleye karşı geliştirilebilecek bir tedbir olmayacak ve dünya büyük savaşa doğru hızla ilerleyecek.
Batıya karşı teyakkuza geçen ve mücadeleye başlayan “büyük isyan ruhunu” söndürmemek şartıyla, fikri-siyasi dilin geliştirilmesi, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması şart. Bu dili, dünyada üretebilecek bir kültür ve medeniyet havzası yok. Bu imkana sahip olan sadece İslam’dır ve dünyanın tek ve son şansı da odur. Türkiye, bu dilin kültür ve medeniyet havzasını oluşturabilecek “merkezi ülke”dir. Türkiye hızla bu işi yapmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

‘YAĞMUR, ZAMAN VE TOPRAK KOKUSU (EMİNE ÖZKÖSE)

YAĞMUR, ZAMAN VE TOPRAK KOKUSU (EMİNE ÖZKÖSE)

EMİNE ÖZKÖSE*
İstanbul’da bir güz yağmuru. Vakit ikindi. Yağmurda edilen dualar kabul olurmuş. Annem öyle derdi. Küçük bir dilek düşüyor kalbime. Ardından bir şükür. Kırkikindi yağmurları geliyor aklıma sonra. İstanbul’u dilediğim memleketimin kırkikindi yağmurları. Annem haklıymış. Yağmurda edilen dualar makbul dualardanmış.
İstanbul’da bir ikindi yağmuru. Zamanı düşünüyorum, akıp giden, asla geri gelmeyen zamanı. Sonra bir zaman düşlüyorum, bir zaman diliyorum, sıkışmışlık arasında bahşedilen genişletilmiş bir an kırıntısı. Avuçlarımdan kayıp giden zamana acıyorum sonra. Zamanımın boşluğuna dolu gözlerle bakıyorum. Zamansızlığıma şaşıyorum sonra.
İstanbul’da bir yağmur zamanı. Yalnız kalmak istiyorum, bir başıma yağmuru dinlemek, cama vuran damlaların dağılışını izlemek, düşünmek biraz, derinleşmek kendi içime. Ama ne mümkün? Cep telefonu çalıyor, sosyal medyadan bir bildirim takılıyor gözüme, bir mağaza indirim haberini mail atıyor, televizyondan bir siyasetçi bağırıyor ağzından tükürükler savurarak. Yalnızlığım hayal oluyor böylece.
Vazgeçiyorum, dönüyorum esaretime. Yağmur orada kalsın. Yağsın bardaktan boşanırcasına, yıkasın İstanbul’u boydan boya; başka nasıl temizlenir bu şehir, başka nasıl akar onca kir? Yalnız kalamadım ya İstanbul’a atıyorum çamuru. İstanbul’un ne suçu var? O da benim gibi, herkes gibi modern çağın zavallı bir tutsağı değil mi?
Hayatlarımızı kolaylaştıran bunca teknolojik gelişme sorumluluklarımızı da artırmıyor mu esasında? Yükümlülüklerimizin esiri olmuyor muyuz günbegün? Yalnız kalabiliyor muyuz bir an olsun? Kapayıp bir kenara koyabiliyor muyuz cep telefonumuzu, internete ‘sen bugün şöyle uzakta dur’ diyebiliyor muyuz?
Sosyal medyadaki hesabımızda geçirdiğimiz vakti iç muhasebemizde harcayabiliyor muyuz? Ya televizyonun başında harcadığımız saatler? Ya gözümüzü kırpmadan seyrettiğimiz futbol maçları, diziler?
Farkında mıyız acaba çocukluğu ve gençliği televizyon ve bilgisayar karşısında tükenmiş, hayal gücü dikdörtgen bir ekrana sıkışıp kalmış bir apartman neslin yetiştiğinin? Yaşadıkları mekân ne kadar apartmansa hayatları o kadar müstakil. O kadar yalnız bir kuşak. Erdem Bayazıt’ın dizesindeki gibi;
“Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği”
Yağmur hızlanıyor. Yalnızlık kovalıyor yine. Yakalanıyorum. Hiç itirazım yok, gönüllüyüm. Önce cep telefonunu kapatıyorum, ardından bilgisayarı. Televizyonun fişini çekiyorum. Safi sessizlik. Peşi sıra yağmur sesini algılıyor kulaklarım. Gözlerim yine pencere camında. Yağmurun yağışına ilk kez şahit oluyormuşçasına bakıyorum bu kez. Yapıştırıyorum yüzümü cama.
Çocukken de seyretmeyi severdim yağmuru. En çok da şunu merak ederdim: İnsan toprak kokusunu neden sever? Ne bir çiçek kokusuna benzer ne de esans veya parfüm kokusuna. Güzel koku ne kadar bu dünyaya bağlıyorsa insanoğlunu, toprak kokusu o denli yalnızlığını anımsatır ona. Ölümü hatırlatır. Toprağın altındaki yalnızlığını. Hani şu gündelik hayatta bir türlü vakit bulamadığı yalnızlığı.
Bizler, 21. Yüzyıl insanlığı… Teknolojiyle çepeçevre kuşatılmış, yalnızlık ve sosyallik algılarımız alt üst edilmiş bizler. Değişim şu dünyanın kaderinde var, bu muhakkak. Ahir zamanın hızına yetişmek mümkün mü bilmiyorum? Bir güne 24 saat yetmiyor. Bir saate 60 dakika az geliyor. Teknolojinin hızlanıp bize zaman kazandırmaya çalışmasına doğru orantılı bir şekilde artıyor sorumluluklarımız veyahut bizi bağlayan telaşlarımız. Teknoloji çağında her şey makineleşiyor olabilir. Ancak insan hala etten kemikten. İnsan hala toprak kokusunu seviyor. İnsan hala fiziksel ve zihinsel yalnızlığı arıyor.
Belki alıp başını uzaklara gitmek, her dünyevi kaygıyı bir kenara bırakıp inzivaya çekilmek mümkün değil. Ancak; yağmurlu bir günde yahut gecede tüm mekanik seslere kulaklarımızı tıkayabiliriz belki. Gözlerimizi yalnızca yağmur damlacıklarına odaklayıp, rahmetin dingin sesine bırakabiliriz ruhumuzu. Toprak kokusunu çekerken içimize yağmurun sesiyle birlikte ruhumuzun çığlıklarını da duyarız belki. Şükrederiz sonra Sezai Karakoç’un diliyle:
“İyi ki bilmiyor kalabalıklar
Yağmura bakmayı cam arkasından
İnsandan insana şükür ki fark var
Birine cennetse birine zindan
İyi ki bilmiyor kalabalıklar”

*EMİNE ÖZKÖSE (BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ SİYASET BİLİMLER ÖĞRENCİSİ)

GAZETELER EFKAR-I UMUMİYENİN NERESİNDE?

GAZETELER EFKAR-I UMUMİYENİN NERESİNDE?
Bir ülkenin ne büyük kıymeti, fikir, ilim ve sanat insanlarıdır. Çünkü üretilebilen en kıymetli şeyler fikir, ilim ve sanat eserleridir.
Düşünme istidadı, insanı hayvanlardan ayıran hususiyet olduğuna göre, bir ülkedeki efkar-ı umumiye, insani üretimlerin yekununu gösterir. Geri kalanı şube şube bu yekunun tafsilatı ve tatbikatından ibarettir. Ülkenin insani gelişmişlik seviyesi daha derin bir ifadeyle “insanileşme süreci” efkar-ı umumiyenin kalitesi, seviyesi, toplam üretimi ile alakalıdır.
Ülkede efkar-ı umumiye oluşmuyor, gelişmiyor, derinleşmiyorsa ilim diliyle “intihal”, teknoloji diliyle “montaj sanayi”, hayatın diliyle “taklit” var demektir. İntihal, montaj ve taklit alanlarında katedilen mesafe (uzmanlaşmak) övünülecek bir hal değil, utanılacak bir durumdur. Dünyanın en büyük ve en maharetli hırsızı olmak, hiçbir becerisi bulunmayan ahlaklı bir insandan bile daha hakir seviyede olunduğunu gösterir.
*
Çağdaş dünyadaki hayat organizasyonu, efkar-ı umumiyeyi medya çevresinde oluşturdu. Daha önceki dönemlerde efkar-ı umumiye, fikir, ilim ve sanat mahfillerinde meydana geliyordu. Hala bazı ülkelerde bu mahfillerde meydana geliyor ve medya üzerinden ülkeye yayılıyor. Bu şekilde devam etmesi aslında daha sıhhatli… Ne var ki birçok ülkede fikir, ilim ve sanat mahfilleri oluşmuyor. Gelişmekte olan ülkeler ve bu arada Türkiye’de fikir, ilim ve sanat mahfilleri medyadan bağımsız şekilde kendi hususi iklimlerini oluşturamadılar. Görüntünün asıldan, taklidin aslından, meşhur olmanın adam olmaktan daha fazla kıymet kazandığı ülkelerde, gazete köşelerini fikir adamları değil polemikçiler işgal ediyor.
*
Türkiye’deki gazeteler, efkar-ı umumiyenin oluşması, gelişmesi ve derinleşmesi için üzerlerine düşen mesuliyeti yerine getiremiyor. Gazetelerin dışında fikir piyasasının oluşmadığı ülkemizde, maalesef gazetelerin bu piyasayı geliştirdiklerini görmek mümkün olmuyor.
Gazetelerdeki köşe yazarlarının kahir ekseriyeti hiçbir konuda temelli, kapsayıcı, derinlikli fikir sahibi olmayan, aslında kendisi de fikir adamı olamamış kişilerden meydana geliyor. “Gazetecilik” mesleğini “köşe yazarlığına” da teşmil etmişler, böylece köşe yazarlarının fikir adamı olmamasını “mesele” olmaktan çıkarmışlar. Gazetecilik mesleği aslında habercilik ve yöneticilikle ilgili ve sınırlıdır.
Köşe yazarlarının fikir derinliğinin olmaması, sığ bir fikir piyasasının oluşmasına sebep oluyor. Çünkü toplumun gözü, fikir adamlarında değil, köşe yazarlarında… Köşe yazarlarındaki sığlık, ülkenin fikir piyasasının şablonunu ve ortalamasını oluşturuyor. Mesela üniversite öğrencileri, gazetede yazmayan fakat alanına ciddi bir donanıma sahip olan hocasından etkilenmiyor ama seviyesiz köşe yazarına itibar ediyor. Bu ne kadar vahim bir durum…
Gazetede yazmayan bir fikir ve ilim adamının ismi ve eseri ortalıkta görünmüyor. Meşhur olmak veya tanınır olmak, medyada görünmekle alakalı hale geldi. “Kıymet” ölçüsü medyadaki görünürlük oranıyla paralel hale gelince, meşhur olmakla kıymetli olmak aynileşti. Ülkedeki herkesin bildiği bu durum, nedense gazete yayın yönetmenleri tarafından anlaşılmamış gibi görünüyor. Anlaşılmış olması halinde, yayın yönetmenlerinin kıymetli olan fikir, ilim ve sanat adamlarına gazetelerini açmaları beklenmez mi? Sadece tanınmış olanların peşine düşmeleri nasıl açıklanabilir? Tiraj kaygısı bir açıklama olarak görülebilirse de, bütün gerçekliği izaha kafi midir? Onlarca köşe yazarını bünyesinde barındıran gazeteler, her yıl piyasayı tarayarak bir tane de olsa kıymetli fikir ve ilim adamını kadrolarına katmaları gerekmiyor mu?
Medya fikir ve ilim adamlarına kıymet vermezse o ülkenin hali ne olur? Fikir ve ilim adamlarının medyada görünmek için “saçmalamak” zorunda olduğu ülke sadece Türkiye midir? Orijinal ve aykırı bir ses vererek medyaya çıkmaya çalışan insanların nasıl saçmaladıklarına sık sık şahit olmuyor muyuz? Pekala hangisi daha hüzün vericidir? Medyaya çıkmak için saçmalamak zorunda kalan fikir ve ilim adamlarının durumu mu yoksa medyanın fikir ve ilim adamlarını saçmalayıncaya kadar gündemine almaması mı?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

PARALEL ÖRGÜTLENME VE OSMAN BAYDEMİR’İN SORGULANMASI

PARALEL ÖRGÜTLENME VE OSMAN BAYDEMİR’İN SORGULANMASI
Osman Baydemir’i KCK’nın sorguladığına dair haberler var. KCK’nın mahkeme kurduğu ve o mahkemedeki savcı ve hakim rolündeki insanlar tarafından sorgulandığı ve yargılandığını istikametindeki haberler ve iddiaların calibi dikkat olan noktası, sorgulamayı yapanların, belediye işçisi olması. Diyarbakır büyük şehir belediye başkanı olan Osman Baydemir, aynı belediyenin işçileri tarafından, adına mahkeme denilen bir yapı tarafından sorgulanıyor. Bu iddiaların doğru olması nasıl bir hadise ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir? Sorumuz bu…
Siyasi rejime muhalif olan hareketler ve örgütler, alternatif sistem teklifinde bulunurlar. Alternatif sistemin merkezi konusu ise hukuktur. Yeni bir hukuk teklif etmeyen muhalif hareketler, ihtilalci (devrimci) değil, ıslahatçıdır. Islahatçı muhalefet, sistem içinde mücadele edebilir. Sistem dışına çıkan muhalefet, ihtilalcidir ve başka bir hukuk sistemi de teklif ederler. Farklı bir hukuk sistemi teklif etmeyen muhalif hareketlerin sistem dışına çıkması, sadece diktatoryal siyasi rejimlerde sözkonusu olabilir.
Alternatif hukuk ve siyaset sistemi teklif etmek, alternatif hukuk ve siyaset müesseseleri (yeraltında da olsa) inşa etmektir. Bu türden müesseseler inşa edilebilmiş ve mer’i hukuk ve siyaset sisteminin dışında rütbeler ve makamlar ihdas edilmişse mesele derinleşmiş demektir. Diyarbakır büyük şehir belediye başkanlığı, TC hukuk ve siyaset sisteminin makamıdır. Eğer o belediyedeki bir işçi, belediye başkanını paralel örgütlenmede “savcı” rolüyle sorguya çekiyor başka biri de “hakim” rolüyle yargılama yapıyorsa, mesele ciddiyet boyutunu da aşmış ve vahim safhaya varmıştır. Yeraltındaki muhalif hareketin yerüstünde nasıl göründüğü önemli değil. İlgililer kendi alanlarına (yeraltına) çekildiklerinde makam ve rütbeleri kapıyı geçer geçmez değişiyorsa, paralel örgütlenmenin varlığı tartışma konusu olmaktan çıkmıştır.
Türkiye’de Kürt siyasi hareketi için sistem kafi derecede genişletilmesine rağmen hala yeraltında ve dağlarda devam etmekte ısrar etmesi, ihtilalci bir Kürt siyasi hareketi ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Kürt siyasi hareketi, sadece Kürtlerin haklarından bahsetmekle, tüm ülkede bir ihtilal hedefliyor olamaz. Bu sebeple de meşhur adıyla “ayrılıkçı” olarak vasıflandırılmaktadır.
Legal veya illegal Kürt siyasi hareketleri, zaman zaman ayrılıkçı olmadıkları istikametinde beyanlarda bulunuyorlar. “Demokratik özerklik” gibi talepleri dillendiriyorlar ve bu tür siyasi sistem tekliflerinin “ayrılıkçı” niyetleri taşımadığını ve o noktalara kadar gitmeyeceğini açıklıyorlar. Fakat Osman Baydemir’i yargılama misalinde görüldüğü üzere yaptıkları işler, ihtilalci siyasi hareket profili oluşturuyor. Meşhur sözü herkes bilir, “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz”. İddiaların doğru olması halinde Osman Baydemir’in bu yargılamaya razı olduğunu gösteriyor. Baydemir’in konuşma kayıtlarındaki itirazları, sisteme itiraz değil, yargılama neticesine itirazdır. Yani mahalli mahkemelerin verdiği karara itiraz ederek temyizen Yargıtay’a göndermek, sisteme itiraz değil, mahkeme kararına itirazdır. Osman Baydemir’in itirazı, mahkemeye (yani paralel sisteme) değil, mahkemenin kararına itirazdır.
*
Farklı bir hukuk ve siyaset sistemi teklif etmeyen muhalif hareketlerin sistem dışında mücadele etmekte ısrar etmesi, “teorik çarpılma” veya çarpıtmadır. Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin, legal ve illegal olmak üzere tüm şubelerinin, bu konuda karar vermesi gerekiyor.
Mevcut siyaset ve hukuk sistemindeki bazı değişikliklerle taleplerinin karşılanabileceği düşüncesine sahipseler, paralel örgütlenmelere, farklı siyaset ve hukuk sistemine ve bunların müesseselerine ihtiyaçları yok. Öyleyse KCK ve PKK ya ihtiyaçları yok. Bunlara ihtiyaç duyuyorlarsa, farklı bir siyaset ve hukuk sistemi talep ve teklif ediyorlar demektir.
Başka bir ihtimal daha var ki, çok vahim. Farklı bir siyaset ve hukuk sistemi teklif etmiyor olmalarına rağmen farklı (paralel) hukuki ve siyasi müesseseler inşa ediyor ve çalıştırıyorlarsa, çok derin çelişki içindedirler. Bu kadar derin bir çelişki içine düşmek mümkün değil. Birkaç ihtimalde bu çapta derin çelişkiler meydana gelebilir. Birincisi, hareket dış kaynaklıdır, ikincisi derin bir idrak zafiyeti içindedirler, üçüncüsü sadece iktidar (rant) kavgasıdır. Üç ihtimal de birbirinden beter ve her üçü de Kürt halkı ile ilgili değil.
KCK terör örgütü müdür değil midir sorusu bir de bu pencereden görünenlerle cevaplandırılmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SURİYE MİSALİNDE YERALTI DEVLETLERİ

SURİYE MİSALİNDE YER ALTI DEVLETLERİ
İki yıl önce Halep’te geziyoruz, çevrede ne devlet var ne de devleti temsil eden bir bina ve görevli. Birkaç milyonluk şehirde üç günlük gezimiz süresince, bir tane asker, polis veya resmi görevli olduğu zannını veren bir memurla karşılaşmadık. Sadece gömlekleri polis üniformasına benzeyen ama silahsız olarak trafiği düzenleyen görevliler vardı. Ki bunlara da halk bas bas bağırıyordu. Sadece kaleyi gezerken, surlarından adliye sarayı olduğuna kanaat getirdiğimiz bir bina gördük. Bir de önünde nöbet tutan askerin bulunduğu fakat ne olduğu anlaşılmayan bir bina…
Çok şaşırtıcı bir durum… Devlet ortada yok. İnsan ister istemez soruyor, devlet mi yok, devlet ortada mı yok? Aslında ikisi de doğru. Öncelikle devlet yok. Sonra da devlet ortada yok.
Devlet ortada yok, hayatın hiçbir noktasında devlet görünmüyor. Hayata müdahalesini sıfıra kadar indirmiş. Hayatı ve halkı tamamen kendi haline bırakmış. Hiçbir meselesiyle ilgili değil. O kadar ki, sokaklar pislik içinde. Basit bir belediye hizmeti olan temizlik işlerini bile yapmıyor. Rüzgar eser, yağmur yağarsa temizleniyor galiba sokaklar… Devletin hayatın içinden çekilmiş olması iyi gibi geliyor insana önce… İnsan kendini özgür hissediyor. Rahat bir nefes alıyor. Çünkü devletin görüntüsü bile insan üzerinde çok ağır psikolojik baskı oluşturuyor.
Başka şehirler ve özellikle de başkent Şam’ın ne durumda olduğunu bilmiyorum. En büyük ikinci şehir olan Halep’te devleti görmedik. Devletin ortada görünmemesinden dolayı, adına devlet dedikleri (aslında devlet başka bir şey) canavardan çok çekmiş bir insan olarak, fevkalade memnun oldum. Türkiye’deki militarist diktatoryadan sonuna kadar müşteki olanlar için cennet gibi bir ülke manzarası oluşturuyor. Devletin zulüm, işkence, haksızlık, yolsuzluk ve baskıdan başka bir şey yapmamış olduğu seksen yıllık Türkiye misalinin psikolojik tortularını kurşun gibi iç dünyasında taşıyan bizim gibi insanların Halep’te gördüğü manzara, tek kelimeyle müthiş… Ne var ki tam bir çöplük manzarası… Devleti adım başı görmeyince hissettiğimiz hürriyeti derin derin içimize çekme teşebbüsümüze pislik mani oluyor. Devletin hizmet için varolması gerektiği düşüncesinin en orijinal misalidir Suriye… Devlet hayattan o kadar çekilmiş ki, hiçbir hizmeti de yerine getirmiyor. Kırk katır mı, kırk satır mı?
*
Devlet ortada yok, bu doğru… Hem de tüm fonksiyonlarıyla yok. Peki devlet var mı? Hayır… Fonksiyonları yoksa kendisi de yok demektir.
Görüntüsü ve fonksiyonu olmayan devlet nerede? Yeraltında… Yeraltında çünkü Suriye’de devlet, Baas Partisi, El-muhaberat ve operasyonel silahlı birimlerden ibaret… Bunların tamamı da yeraltında… İllegal bir devlet duymuş muydunuz? Duymadıysanız bilin ki Suriye, tam manasıyla bir illegal devlettir. Hiçbir hizmet birimi olmayan, vatandaşın meseleleriyle asla ilgilenmeyen, günde bir saat bile görüntü vermeyen bir devlet… Fakat her sokakta birkaç tane muhbiri olan Muhaberat… İllegal devletin yönetici insan kaynaklarını seçen ve yetiştiren, nerde olduğu bilinmeyen Baas Partisi… Ne zaman nerde ortaya çıkacağı halk tarafından asla bilinmeyen özel silahlı birimler… Kanun yok, nizam yok, hizmet yok… Fakat Baas Partisi aleyhine rüyasında konuşan birini anında tespit ve derdest eden bir korsan örgüt. Rüyasında Baas aleyhine konuşan adam, kendisi bile konuştuğunu hatırlamadığı halde Muhaberat tarafından derdest edilip kafasına kurşun sıkılan bir ülke…
*
Diktatörlüklerin iki çeşidi görülmüştür. Birisi, yeraltındaki illegal rejimler diğeri tüm hayata nüfuz ve müdahale eden militarist rejimler… Birinde siyasi rejimi hiç görmezsiniz diğerinde siyasi rejimi her saat görmekten kurtulamazsınız. Birinde o sizi görmek istediğinde siz de onu görürsünüz diğerinde kesintisiz görüşüyorsunuz. İkisi de illegaldir ama birincisi namuslu illegaldir zira hiçbir zaman görmezsiniz. İkincisi de illegaldir ama açıktır, illegaliteyi gözünüze sokarak ve açıktan gerçekleştirir ve sizin duygu ve düşüncelerinizi hiç umursamaz. Birincisi illegal olmanın gereğini tam olarak yerine getirdiği için size hizmet etmez. İkincisi açık illegal olduğu için hizmet birimlerini kurar fakat o birimlerde hizmet üretmez.
Suriye, sahip olduğu coğrafya ve nüfus bakımından illegal devletle (ki bu devlet değil) yönetilebilen bir ülke büyüklüğündeydi. Türkiye de kurulduğu dönemde o kadar bir nüfusa sahipti ve diktatörlükle yönetilebildi. Türkiye artık illegal devlet ile yönetilemeyecek kadar büyüdü ve gelişti. O kadar ki, artık Suriye çapındaki ülkeler bile illegal devlet ile yönetilemez hale geldi. İçinde yaşadığımız çağ, illegal devletlere müsaade etmiyor. Türkiye o tür siyasi rejim denemelerini geçeli çok olmuştu fakat bunu anlamayan ahmaklar vardı ve anlama zafiyetlerinin bedelini ağır şekilde ödüyorlar. Suriye’de de bunu anlamayan ahmaklar var ve bedelini çok ağır ödeyecekler.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Küresel İsyan Dalgası Nereye Gidiyor?

KÜRESEL İSYAN DALGASI NEREYE GİDİYOR
Arap baharı başladığından beri konu mütemadiyen Arap coğrafyasıyla alakalı ve sınırlı olarak anlaşılıyor ve anlatılıyor. Israrlı şekilde meselenin Arap baharından ibaret olmadığını yazdık. Fakat akıllar gördüklerinden başka şeyi anlamadığı için gelen küresel dalganın mahiyetini ve çapını bir türlü görmedi.
Dünyanın her bölgesi ayaklanacak. Arap coğrafyasından sonraki ilk ayaklanma, batı dünyasında gerçekleşecek. Batıdan sonra tekrar doğuya yönelecek ve Çin’e kadar ulaşacak. Bu yazıda batılı halkların ayaklanması meselesi üzerinde duracağız.
Batı toplumlarının ayaklanması için şartlar oluştu. Fakat batılı ülkelerin çoğunda hala halk ayaklanmaya başlamadı. Neden? Kritik soru bu…
İsyanın şartlarının oluşması, isyanın patlaması için kafi değil. Arapların isyan şartları da yıllar önce gerçekleşmişti ama yeni patladı. İsyan için tüm şartlar gerçekleştikten sonra lazım olan şey, “isyan dili”dir. İsyan dilini bulamayan, akacak mecrayı keşfedemeyen veya açamayan halkların isyan etmesi kabil olmuyor. Arap baharındaki isyanın dilini, “hürriyet” oluşturdu. Hürriyet çok güçlü bir dil oluşturur. Merkezine hürriyeti yerleştirebileceğiniz siyasi dil, önünde durulabilecek bir güç değildir.
Batılı toplumlar, hürriyet merkezinde isyan dili oluşturamıyor. Dünyanın en özgür siyasi sistemleri batılı ülkelerde olduğu için, halk kendine isyan dili oluşturmakta fevkalade zorlanıyor. Hürriyet merkezinde isyan dili oluşturmak, filozofik çabaları gerektirmeyecek kadar kolay.
Toplumlar isyan dilini oluşturamayınca, akacak mecrayı da bulamıyor. Büyük halk kütlelerini harekete geçirebilmek için dev mecralar oluşturmak gerekir. Dili bile oluşturulamayan halk hareketlerinin akacak mecra bulabilmesini beklemek komiktir. Batılı toplumların iç dünyalarında nükleer infilaklar yaşanmasına rağmen sokağa dökülememesi (dökülmeyenler için) konuşacak dil, gidecek yol bulamamasındandır.
Yunanistan’da gösterilere katılan insan sayısındaki büyüklüklere rağmen mesafe alınamaması, dilin ve mecranın oluşamamasından kaynaklanıyor. Kalabalıklar ne diyeceğini bilemiyor, nereye gideceğini kestiremiyor. Sadece protesto etmekle iktifa ediyor. Oysa isyan bu değil…
Batılı toplumların döküleceği mecra ve sahip çıkacakları isyan dili ne olabilir? Mutlaka patlayacak ve sokakları cehenneme çevireceklerdir. Fakat hala yolunu bulamamış olmanın tedirgin duruşuna sahipler. İstikameti tayin edememenin kararsız bekleyişi… Menzil ve istikamet belli olmaya başladığında milyonları sokakta göreceğiz.
Psikolojik evrenlerinde mayalanmaya devam eden büyük isyan, hızlı şekilde patlamaya doğru gidiyor. Bu günün isyanı, sokaklarda değil, psikolojik evrenin caddelerinde cereyan ediyor. Arap coğrafyasındaki halkların hayat tarzı ile siyasi rejimlerin mahiyeti arasındaki derin çelişki, hürriyet merkezinde isyan dilinin inşasını kendiliğinden ve çok çabuk oluşturdu. Batılı ülkelerde isyanın siyasi rejime yönelememesi, patlamayı sürekli erteliyor.
Tekrar soralım. Batılı toplumların isyan dili ne olacak? Yunanistan’da kısmen pankartlara taşınan ama hala tüm halkı sarmalamayan, New York’ta ise daha belirgin olarak kendini göstermeye başlayan isyan dili büyük ihtimalle “zengin-fakir” çatışması olacak. Batılı ülkelerin içinde bulunduğu krizin özü felsefi krizdir ve iktisadi kriz de bunun neticesidir. Fakat halkın doğrudan etkilendiği kriz, iktisadi krizdir. Bu sebeple halkın oluşturacağı isyan dili, iktisat merkezli olarak başlayacak ve sonra siyasi mahiyet taşıyacak gibi görünüyor. Çünkü batılı ülkelerdeki sistemler, krizlerde zenginleri koruyor (Aslında her siyasi sistem böyledir). Zenginlerin (büyük şirketlerin) menfaatlerini korumak için halka daha fazla ıstırap çektiriyorlar.
Zengin-fakir çatışmasından başlayacak bir isyan, siyasi isyanlardan çok daha derin ve yıkıcı olur. Siyasi isyanlarda siyasi rejime yönelen halk, siyasi iktidarı ve siyasi rejimi devirdiğinde neticelenir. Siyasi kaos kısa bir müddet devam eder ve yeniden kurulur. Zengin-fakir çatışmasından beslenen isyan ise hem siyasi düzeni hem iktisadi düzeni hem de içtimai düzeni yıkar. Hayatın tüm altyapıları çöker. Neticede halk siyasi rejimle de çatışmaya başlar ama daha önemlisi halkın kendi kendine (zenginin fakire, fakirin zengine) zarar vermesidir. İçtimai nizam, hayatın nihai altyapısıdır. Siyasi sistem zannedildiğinden daha az etkilidir hayatın devamı için…
Zengin-fakir çatışmasından başlayacak olan isyanın nerede duracağı belli olmaz. Siyasi rejime kadar uzanacak kadar derinleştiği takdirde, ülke ve halk için çok vahim neticeleri olur. Ülkede her şey yıkılır ve çöker. Yeniden kendine gelmesi siyasi isyanlardakinden çok daha uzun sürer.
Muhtemel neticelerine göz atmak gerekirse… Büyük şirketlere yönelecek öfkenin ilk vuracağı hedeflerden birisi, Yahudi kuruluşları olacak. Zira batıda büyük şirketlerin ciddi bir kısmı Yahudi sermayesidir. Batılı ülkelerin İsrail’e verdikleri desteğin kendileri için ciddi bir maliyet oluşturduğu da hatırlanırsa özellikle ABD de halkın öfkesinin İsrail ve Yahudi kuruluşlarına yönelmesini beklemek fazla anlamsız olmaz. Eğer küresel isyan dalgasındaki kitlesel öfke İsrail ve Yahudi kuruluşlarını hedef seçerse, dünyadaki Yahudi imparatorluğu yerle bir olur.
İslam ülkelerindeki isyanlar siyasi mahiyet taşıdığı için hayatın altyapısına zarar vermez. İçtimai nizam isyanda bile devam etmektedir çünkü. Bu sebeple maliyeti düşük, toparlanması daha çabuk olur. Zengin-fakir çatışmasından kaynaklanıp, siyasi rejime kadar yönelen (derinleşen) isyanlar hayatın tüm altyapısını çökerteceği için maliyeti çok yüksek olur ve toparlanması ise uzun sürer.
Küresel çaptaki bu isyan dalgası bir müddet sonra tüm dünyayı aşağı yukarı eşitleyecektir. İslam coğrafyasındaki yeniden inşa dönemi daha önce başlayacağı ve daha az maliyetle atlatılacağı için küresel dalgadan karlı çıkacaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

DOSTLA SOHBET-1-

DOSTLA SOHBET -1-
İtibar ederim sözüne, fikrine, aklına… İdrak ve ufku ayrıca mühimdir benim için… Hür hissederim onun ufkunda kendimi… Engin ufuk, derin idrak, keskin kavrayış, aklın hürriyet alanını alabildiğine genişletir. Hapishane insanın içinde ya aslında, onun adı ufuk… Ufuk ne kadar darsa akıl o kadar küçük oluyor.
Fikir çilesi çeken bir dostun ıstırabını anlatacağım bu gün, becerebilirsem… Bir ukdenin hikayesi dense de olur. Bir tereddüdün, ruh labirentlerindeki bazen serazat bazen nizami arayışı mı desem? Yoksa ruh ile nefsin kavgası mı? Ama nihayetinde bir çaresizlik olsa gerek… Anlamamanın, karar verememenin, tercih yapamamanın çaresizliği… Fakat anlama zafiyetinden değil ıstırabı, bilakis derin idrakin savurduğu hakikat arayışındaki sancılar bunlar…
O günkü kadar ıstıraplı görmemiştim. Sigarayı içiyor mu yoksa yiyor mu anlamadım. Bana mı bakıyordu gözleri yoksa bedenimi geçip arkasını mı görüyordu, bilemedim. Bir ara gayriihtiyari arkama dönüp baktığımı hatırlıyorum, arkamda bir şey var mı diye… Halimin farkına varınca kendime şaşırdım. “İyi ki geldin” demişti önce. Fakat halinden, “niye geldin, mahremiyetimi bozdun, yalnızlığımı…” der gibiydi. Oturmadan kalkmak istemiştim ama doğru anladığımdan emin olamadım. Dost, dostun halinden anlayan kişidir. Anlamak lazımdı halinden ama sözüne itibar etmemek dostluğa halel getirirdi. Sıhhat ve afiyette olup olmadığını sormak istedim ama hali dışarıya taşıyordu, sormak hamlık olurdu. İçimdeki tereddüdü içime gömmüş ve karşısına sessizce oturmuştum, hiç konuşmadan… Kelam bazen ruha şifa bazen de zehirdi. “Dostluk” dedim içimden kendi kendime, “sözün şifa olduğu yer ile zehir olduğu yeri fark etmek”… Konuşmadan haliyle halleşmek istedim. Aman ne zormuş, konuşmadan halleşmek… Orda anladım ki konuşmak, ham insanların işiymiş. Ruh ruh ile temas edemeyince onun haliyle halleşemiyor ve feveran ediyor. Ruhun feveranı… Biz onu söz olarak duyuyoruz, kabul ediyoruz, razı oluyoruz. Nefs de mahirane bir manevra ile ruhun feveranını perdeliyor ve bize belagatin şehvetini sunuyor. Şehvetin çelmesine bir defa takılmaya görsün insan, dipsiz bir girdaba yuvarlanıyor.
Kendime bir çay doldurduğumu hatırlıyorum, adına “hal” denen sükunetin ağırlığından biraz sıyrılmak ve harekete iltica etmek için… Çayı doldurmak kaç saniye sürerdi ki hangi yaraya merhem olsun? Ben de semaverin kapağını kaldırıp suyuna baktım, azalmış mı diye… Şekeri ağzıma atıp çayı dudaklarıma götürürken hafif yukarı kalkan gözlerim dostun bana bakarak tebessüm ettiğini gördü. Biraz hafifledim ve rahatlım. Çay bardağını yere koyarken, “dostum, halin nicedir, dosta muhtaç mıdır?” deyiverdim. Bana birkaç saniye baktı ve başını salladı. “Evet” mi demekti yoksa “hayır” mı, anlamadım. “Dosta muhtaç olmayan dost olur mu” diye geçirdim içimden ve “evet” manasına aldım, baş sallamasını… Tekrar bir sükunet kapladı meclisi. Fakat bu defa uzun sürdürmeye niyetli değildim. Nerden başlayacağımı bilsem hiç durmayacaktım ama onu keşfedemiyordum. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” gibi anlayanın da anlamayanın da kullandığı bir atasözüyle konuya girmek çok sıradandı. “Dost, dostun derdini de bilmeli değil miydi?”. Kendime kızdım, “bir daha dost edinirsen, kafanı taşlarla ezerim senin” dedim. Aşkın çağının geçtiğini ve göklere çekildiğini bilirdik de, dostluğun hala yeryüzünde gezinebileceğini düşünürdük. Anladım ki dostluk aşktan daha zormuş. Aşkta, varlığını maşuka teslim ve feda etmek kafidir, anlamak gerekmez. Oysa anlamak, dostluğun rükünlerindenmiş. Ben, dostluk daha kolaydır diye sahip çıkmıştım. Ne büyük gaflet…
Nihayet dayanamadım ve “de hele, dillerin konuşması ruhların konuşmasından daha kolay, yorma beni” dedim. “Belanı arıyor olmalısın” der gibi baktı. Bende, “dosttan gelen başımın üstüne” dedim içimden o da bunu anladı. “Azizim”, diye başladı konuşmaya… “Birine bir şey söylüyorsun yapması gereken fakat yapmıyor, söylediğin için de, bilmemek, akledememek mazereti ortadan kalkıyor”. Sözün burasında “ne var bunda?” der gibi baktım gözlerine. O bakışımı umursamadan devam etti, daha söyleyeceğini söylememiş tavrında… “O adamın söylediğin işten mahşerde hesaba çekilmesinin sebebi sen değil misin?”. Ürperdim bir anda, tepeden tırnağa kadar. “Aman” dedim, “Dur, söylersen mesele, söylemezsen mesele…”. Derin bir nefes aldı, “evet” dedi, “işin ıstırabı da zaten o noktada”. Tüm hayatım zihnimde çalkalanmaya başladı. Yazdık, konuştuk, anlattık, akıl bile verdik. Hepsi bu mu? Okuduk, dinledik, akıl sorduk. Doğru söz söylemişsek, yapılmadığı için bizim yüzümüzden hesaba çekilecekler, doğru söz dinledik ve okuduysak, yapmadığımız için bizim yüzümüzden hesaba çekilecekler. “Hadi bakalım…” dedi muzip bir tebessümle, “her konuda bir kelamın, her soruya bir cevabın var ya, dinliyorum”. Kaç saat oturduk diz dize hatırlamıyorum. Hiç konuşmadık ondan sonra, sadece çay ve sigara içtik. Semavere birkaç defa su eklediğimi hatırlıyorum sadece. Fakat o birkaç saat içinde o kadar çok şey konuştuk ki… Aramızda bir telepati oluşmuştu sanki. Hiç kelam etmeden ciltler dolusu şey konuştuk. Sanki ilk defa konuşmadan sohbet etmekten zevk aldım. Sanki… Sanki… Sanki ruh dilini ilk defa kullandım ve sanki ruh dilini ilk defa anladım. Neler mi konuştuk? “Emri bil-maruf, nehyi anil münker” dedim içimden, o da bana içinden “spor yapmak için namaz kılarsan, şekil şartları yerine geldi diye namaz kabul olur mu?” dedi. Niyete bağlıydı her iş… “Ama” dedim ruh diliyle, “o zaman iyiliği emreden, kötülükten nehyeden kalmaz dünyada”. “İyiliği sana haber veriyorum, yapma da cehennemi boyla, edasıyla söylenen iyilik, kimi cehenneme gönderir acaba?” diye soruyla cevap verdi bana, kalbinden. Bende kalbimden, “söyleyeni de, söyleneni de” diye cevap verdim. “Oysa maksat, söyleyene de söylenene de sevap kazandırmak değil miydi?” diye sordu tekrar. Çok şey konuştuk. Bu kadar zamanda bu kadar çok şey konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum. Demek ki ruh dili bambaşka bir şeymiş. Kısa sürede ciltlerce eseri ihtiva eden konuşma yapılabiliyormuş. En son dedim ki içimden, “Dünyanın bir tarafı yıkılıyor, diğer tarafı dirilmeye çalışıyor, ortada ümmet istikamet tayinine uğraşıyor, zaman tereddüt zamanı değil”. Dedi ki kalp diliyle, “İmtihan tüm zamanların tek mesuliyeti, bahsettiğin şartlardan dolayı bu gün daha da ağır.”.
Nihayetinde “büyük insanların” hallerinden birini anladım. Sorulmayan sorunun cevabını vermezler, sorulmadan konuşmazlarmış. Sorulursa cevap vermek şart olduğundan, mesuliyeti yerine getirmek için konuşurlarmış. Ne güzel hal… Bunu anlamayı o günün karı saymıştım ama ruhum ve aklım sayısız soruyla çalkalanıyordu. Küt küt kafama vuran büyük soru ise, hangi soruyu soracağını bilmeyenlere anlatmak, mesuliyet gereği değil miydi? Bu soruyu dostumla konuşmamıştık ruh diliyle, ona sorsaydım şöyle mi cevap verirdi acaba? “Dostum, dert etme, cemiyette kafi sayıda hoyrat adam var zaten, çok konuşan…”.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL

MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL
On dokuzuncu yüzyıl batının dünyaya ve İslam’a karşı galip gelmesinin tescil asrı oldu. Asrın sonlarına doğru ve yirminci asrın başlarında batının dünyadaki hakimiyetine itiraz edecek dünyada bir güç merkezi ve kültürel havza kalmadı. Yirminci asır boyunca batı, hakimiyetini bir taraftan silah ve teknoloji ile diğer taraftan düşünce ve kültür formlarıyla tüm dünyaya yaydı. Dünyanın birçok bölgesinde yirminci asra kadar devam eden fakat mütemadiyen zayıflayan güç ve düşünce merkezleri, yirminci asrın başlarında mağlubiyeti kabul etti.
Yirminci asır, dünyadaki tüm medeniyet, kültür ve düşünce merkezlerinin batı tarafından nihai işgal ve imha asrı oldu. Dünyanın neredeyse yüzde doksanı fiili (askeri) işgale uğradı. Fakat bu kadar büyük coğrafyalardaki askeri işgalin sürdürülmesi kabil değildi. Sürdürülebilir işgal yolları arandı ve bulundu. Zihinlerin ve ruhların işgal edilmesi gerekiyordu. “Kültür emperyalizmi” olarak isimlendirilen de aslında zihinlerin işgaliydi. Zihinlerin işgaline paralel olarak başlayan ruhların işgali, zihinlerin işgalinin tamamlandığı yirminci asrın ortalarından sonra, ağırlaşarak ve derinleşerek devam etti.
Zihinlerin ve akılların işgali, batıdan (batı medeniyetinden) başka hiçbir kültür havzasının oluşmayacağı veya tefekkür faaliyetinde bulunamayacağı kanaatinin yaygınlaştırılmasıydı. Tefekkür faaliyetinin münhasıran batıya ait olduğu, dünyanın başka bir bölgesinde başka insanlar tarafından bu faaliyetin gerçekleştirilemeyeceği kanaati, “kesin inanç” olarak yerleşti. İlla birileri tefekkür faaliyetinde bulunacaksa, batının tefekkür formları ile yapmalıydı. Yani dünyanın başka coğrafyalarında fikir adamları yetişebilirdi ama batının tefekkür mecralarında yol almalıydı. Böylece batı tefekkürünün (yani felsefenin) tek tefekkür mecrası olduğu, “iman konusu” haline geldi.
Ruhların işgali ise daha derindi. Zihni işgalin “duygu” haline getirilmesiydi. Zihni işgal formlarının hissi altyapısının oluşturulması, “batıya karşı direnmenin asla mümkün olmadığına ve aslında ise direnmek yerine ona teslim olmanın şart olduğuna inanmaktı”. Batı, herkesi görür, ne yaptığını ve ne konuştuğunu bilir, adım adım izler ve mütemadiyen ensesinde gözetim altında tutardı. Bu tarifler bir çeşit “yeryüzü tanrısı” oluşturulduğunu gösteriyor. Seksenli ve doksanlı yıllarda bu “yeryüzü tanrısının” ne kadar yaygın olduğu hatırlandığında, ruhların işgalinin hangi seviyelere ulaştığı anlaşılır.
Bu noktaya kadar Müslümanlara layık görülen “hayat alanı”, Türkiye’de net bir şekilde hatırlanacağı gibi, hizmetçilik, işçilik, kölelik vesaireydi. Hani başörtülü olarak ancak çaycılık, temizlikçilik ve hizmetçilik yapılmasına müsaade edildiği yılları hatırlayın.
*
Bu gün geldiğimiz noktada durum garipleşti ve ezberlerle yol alınamaz oldu. Batının her alanda hakim olduğu dönem sona erdi ve dünyanın batı dışındaki coğrafyalarda iktisadi ve askeri güç merkezleri oluşmaya başladı. Batı ise bir müddetten beri sürekli gerileyen, krizlerle meşgul olan dünyanın “hasta medeniyeti” haline geldi. Artık dünya, batının mutlak hakim olmadığı ve bundan sonra da olamayacağı konusunda zihni mesafeler kat etti hem de fersahlarca… Batı, kendi içinde, dünya hakimiyetini sürdürebileceğine dair hiçbir psikolojik mesnet bulamaz hale geldi. Mesele halloldu mu? Hayır… Daha önceki dönemlerde cephe gerisinde kalan bir mevzie kadar geriledi ve orada tutunmaya çalışıyor. Medeniyet, kültür ve tefekkür formlarında… Yani şu; “ben iktisadi alanda zayıflayabilirim ama medeniyet, kültür ve düşünce formlarım hala dünyanın en ilerisi ve en gelişmişi, hiç kimse veya coğrafya bunlardan daha üstün değerler üretemez”… Popüler dille ifade etmek gerekirse, insan hakları, demokrasi, liberalizm filan…
Bu mevzide direnmeye çalışan batının anlamadığı ise içine düştüğü ağır ve kötü durumun sebebi iktisadi krizler değil, felsefe krizidir. Batı felsefi krize yirminci asrın başında yakalanmıştı ve Bergson’dan sonra filozof gelmedi. Düşünce krizi, en derin krizdir ve neticelerinin zuhuru uzun sürer. Bu günkü krizlerin kaynağı felsefi krizdir ve felsefi krizin siyasi ve iktisadi alanda patlaması yeni gerçekleşmiştir.
*
Batının kendi kazdığı çukurda debelenmesi dünya için elbette memnuniyet vericidir. Fakat dünyadaki batılılaşmış kafalar, kendi ülkelerinde ve bölgelerinde, batı değerlerini muhafaza etmek için “gönüllü” bir gayret içindeler. Star gazetesi yazarlarından Mustafa Akyol, 28.09.2011 tarihli “İslamcıların ‘sistem’ tutkusu” başlıklı yazısında tam olarak bunun misalini veriyor.
Öyle bir ruh hali ve zihni organizasyon içinde yazılmış ki yazı, insan neresini tenkit edeceğini şaşırıyor. İlahi sistem-beşeri sistem tasnifine “bilgiç ve ukala” tavrıyla bodoslama dalıyor. Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “devlet yapısı” ve “ekonomik sistem” bulunmadığını, sadece ilkeler olduğunu, Müslümanların bu kaynaklardan sistem olarak ürettiklerinin “beşeri sistem” olduğunu fakat Müslümanların kendi ürettikleri sistemleri kutsadıklarını ileri sürerek, ilahi sistem-beşeri sistem tasnifine karşı çıkıyor. Doğru noktadan çıkıp, yanlış noktaya varmanın harikulade misali… Öncelikle Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “esasların” mevcut olduğu doğru. Fakat esasların muhtevasında mahfuz bir nizam olmadığını veya o esaslardan bir nizam inşa edilemeyeceğini sarih veya zımnen ifade eden yazar, Aristo’nun düşüncelerinden sistem üretmenin mümkün olduğunu fakat vahiyden sistem üretmenin imkansız olduğunu söylemiş oluyor. Daha vahim olan nokta, batılı düşünürlerin herhangi bir kaynaktan sistem üretebileceğini fakat Müslümanların vahiyden bile sistem üretemeyeceğini söylemiş oluyor. Bu nasıl bir hakarettir böyle… Diğer taraftan, Müslümanların Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye dışındaki kaynaklara kutsallık atfedilmediğini de bilmiyor. Müslümanların tarihte yaşamış ve hala yaşayan “alimlerine”, “ariflerine” ve bunların tefekkür faaliyetlerine hürmet etmeyi, kutsallık zannediyor. Hiçbir hususiyeti olmayan adamların “kanun” yapmasını mümkün gören yazar, İmam-ı Azam hazretlerinin içtihatlarına Müslümanların hürmet etmeleri ve onları hayatlarında tatbik etmelerini “kutsallık” olarak tavsif ediyor. İslam ilim ve irfan geleneğinden haberi olmadığı anlaşılan yazar, kendi kafasında yanlış ve eksik bilgilerle oluşturduğu vehimlerle Müslümanları tenkit ediyor. Ne var ki, aslında kendi vehimlerini, dolayısıyla kendini tenkit ettiğini fark etmiyor.
Yakın zamana kadar Müslümanları hizmetçi, işçi gibi konumlarda istihdam eden ve tabiatıyla onları tahkir eden içtimai ve siyasi düzen iktidar gücüyle ortadan kalkınca, Müslümanlara biçilen rol, tefekkür faaliyetinden uzak durmak… Zımnında, Müslümanların tefekkür faaliyetini gerçekleştirme maharet ve kemaline sahip olmadığı manasını taşıyan bu iddia, ya batının “hususi misyonu” ile savunulabilir veya küçük akılların sığ idraklerinde mayalanabilir.
Yazar yazısının ilerleyen bölümlerinde bu yaklaşımını pekiştiriyor ve yüksek perdeden akıl veriyor. “Mesela, son 20-30 yılda “İslam ekonomisi”nin nasıl olacağına dair binlerce sayfa teori üretilmiştir. Ama “serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı” üzerine çok az kafa yorulmuştur.”
Müslümanların sistem üretmelerini değil, mevcut sistem içinde yaşamalarını mümkün kılacak “düşünce kırıntıları” ile meşgul olmaları gereğinden bahsediyor. Yazar aslında ne dediğinin farkında değil. İnsani hususiyet olan tefekkürün ufku, “sistem çapında” düşünmektir. Sistem çapında düşünme ameliyesinden mahrum etmek, insani oluş sürecini eksik bırakmaktır. Müslümanların sistem çapında düşünmelerine razı olmayan yazar, onları “konu mankeni” veya “dolgu malzemesi” derekesine düşürdüğünün farkına varmıyor. Daha doğrusu düşüncelerinin bu noktaya vardığının farkında olmadığını düşünmemiz, akılsızca da olsa kötü niyetli olmadığını kabule meylettiğimizi göstermek içindir. Vahiy gibi bir kaynağa sahip olan Müslümanların, sistem çapında düşünmemeleri gerektiğini veya zımnen de olsa bu çapta düşünme maharetlerinin olmadığını iddia etmek, Müslümanlara yapılacak en büyük hakarettir. Çünkü tefekkür faaliyeti insan olmanın şartı, sistem çapında düşünebilmek veya tefekkür faaliyeti ile nizam inşa edebilmek ise insan olmanın yüksek seviyesidir. Müslümanların bundan mahrum olduğunu veya bundan mahrum kılınması gerektiğini ifade eden düşünceler, temelde Müslümanların “insanlığına” hakarettir.
Zihinleri ve ruhları işgal edilen kişiler, batının değerlerini “sabit ve mutlak değerler” olarak kabul etmekte buna mukabil Müslümanları, tefekkür maharetinden mahrum hakir, zelil noktada zapt altına alarak onları mevcut dünya sistemini muhafaza edecek ahlaklı kişiler olmaya sevkediyor.
Anlaşılan o ki, Batı çatır çatır çökerken son manevrasını yapmaya çalışıyor. Siyasi, iktisadi ve askeri alanda çökerken, “değerlerini” muhafaza etmeye çalışıyor. Ki, tekrar o değerler üzerinden dirilme imkanı bulsun… Yazarın, batının bu manevrasını fark ettiğini ve onu bu ülkede gerçekleştirmek için gayret ettiğini de zannetmiyoruz. Fakat idraki sığ insanların kendiliklerinden ve farkında olmadan bu tür işleri yaptığı tarih laboratuarında birçok misale sahip. Kendisi “sistem çapında” düşünemediği için, sistem çapında düşünme temrinleri yapanları aşağılıyor. Malik olamadığının kıymetsiz olduğunu söylemek, sığ idrakin alameti farikasıdır.
Bu vakanın ülkeye yansıyan tarafı da şu; dünyanın bir tarafı çöker diğer tarafı dirilirken, tam orta yerde olan Türkiye’nin “teorik üretimlerle” ilgilenmesine mani olmaktadır. Türkiye’nin fikir, ilim, sanat alanlarında sistem çapında üretimlerine mani olmak ve “düşünce kırıntılarıyla” meşgul olmasını sağlamak… Başka bir ifadeyle her şeyin batıda en mütekamil haliyle mevcut olduğunu, Türkiye’nin ise “parça fikirlerle” batı sisteminin bütünlüğünü ve varlığını beslemesi gerektiğini işaret ediyor. Türkiye’nin, kendi kendini, gömüldüğü tarihin çöplüğünden hiç çıkarmamak üzere kodlamasıdır bu durum… Ekonomik gelişmeyle tarih mi yazılır? Tarih hangi zenginliği yazmıştır? Tarih, medeniyet, fikir ve kültür arşividir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com