Aylık arşivler: Kasım 2011

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-12- ANAYASA

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-12- ANAYASA
Anayasa çalışmalarının yapıldığı şu sıralar gündeme getirilmesi gereken en önemli konu, sosyal iktidar… Yeni anayasa sosyal iktidarın kurulabilmesi ve geliştirilebilmesi için gereken hukuki alanı açmalıdır. Siyasi alanın iktidar tekelini elinde tutmasından kaynaklanan yanlış anlayışlar, anayasaya da yansımış durumda. Anayasa, ağırlıklı olarak siyasi alanı tanzim etmek ihtiyacı duyuyor. Sivil ve sosyal alanı anayasanın tanzim etmeye kalkması tabii ki doğru değil fakat onun boğazını da sıkmamalı, alan açmalıdır.
Anayasa, siyasi alanda üretilecek iktidarların hepsini, ihtiyaç ve zaruret merkezli hazırlamalı, halkın kendi ihtiyaçlarını karşılama, kendi problemlerini çözme teşebbüslerini engellemek yerine teşvik etmelidir. Bu çerçevede sosyal iktidar için yapacağı iş, sivil hayata geniş bir alan açmalı ve siyasi alanda üretilen iktidarların, sosyal iktidara yardımcı olmasını emretmelidir.
Anayasa, sosyal iktidara el atarsa, siyasi iktidar meselesinde olduğu gibi onu da yüzüne gözüne bulaştırır. Sosyal iktidar önem verdiğini ifade etmek için bazı düzenlemelere gitmesi, aslında sosyal iktidarın alanını daraltır. Şimdilik yapacağı iş, sosyal iktidara alan açmak ve siyasi iktidarın sosyal iktidarı teşvik etmeye yönlendirmektir.
Türkiye’de ve dünyada anayasa geleneği, sosyal iktidarı öngörmez, kabul etmez hatta şiddetle reddeder. İktidarın paylaşılması meselesi, tarihi süreç içinde, sadece siyasi alandaki gerçekleşmiştir. İktidarı siyasi alanın tapulu malı zanneden bir anlayıştan başka bir şey beklenmez. Bilindiği üzere batı siyasi tarihinde iktidar önce monarklardaydı, ondan alındı ve bir oligarşik guruba devredildi, ondan da alındı ve halka devredildi. Halka devredildi de, devredildi mi? Demokrasi denilen tarifi yapılamayan siyasi ucube, iktidarın halka devredildiği siyasi rejime isim olarak verildi. Birkaç asırdır da dünya bu şekilde avutuluyor. Tabii ki İslam tarihi başka bir seyir izlemiştir fakat şimdi konumuz o değil.
İktidarın monarklardan alınıp halka devredilmesi süreci, tamamen siyasi alanda cereyan eden hadiseler silsilesidir. İktidarın siyasi alandan sosyal alana kadar yayılması noktasına gelindiğinde demokrasi de durdu. Siyasi alan cimriliği demokrasilerde de aynı şekilde devam etti. Çünkü binlerce yıllık bir siyasi alan birikimi ve tortusu vardı. Hiç kimse iktidarın siyasi alan ile sosyal alan arasında paylaşılması gerektiğini düşünmedi ve bu istikamette fikir üretmedi. Oysa işin özü buydu. İktidarın paylaşılmasından bahsedebilmek için, siyasi alan ile sosyal alan arasında bir taksimat yapılmalıydı. Siyasi elit hiçbir zaman böyle bir işe niyetlenmedi ve teşebbüs etmedi.
Şimdi yeni anayasa gündemde… Öyle bir zaman dilimindeyiz ki, yapacağınız anayasa, çağınızın önünde olursa tüm dünyayı etkileyecek. Dünya fikir ve akıl krizinde, yeni bir fikir, sistem, model üretilemiyor. Eğer yeni anayasa ile yeni bir iktidar tarifi ve taksimi yapabilirseniz, dünyayı etkilemeniz çok kolay.
Takvimlerin yirmi birinci asrı gösterdiğine bakmayın. Dünya hiçbir coğrafyası, hiçbir kültür iklimiyle yirmi birinci asra intikal edemedi. Yirmi birinci asra dair hiçbir yeni fikir üretilemedi. Teknolojik gelişmelere takılmayın, asıl olan fikri gelişmelerdir. “Yirmi birinci asrın fikri” hala mayalanmaya bile başlamadı. Bu hal, insanlığın ne kadar zor ve kötü durumda olduğunu gösteriyor ama aynı zamanda üzerinden ölü toprağını atan Türkiye içi asırlık (aslında bin yıllık) bir fırsat sunuyor. Yeni bir anayasa, yeni bir iktidar tarifi, yeni bir iktidar paylaşım denklemi… İşte yirmi birinci asrın fikri…
AB, üyeleri üzerinde “milli hakimiyeti” ve daha önemlisi halkın doğrudan taleplerini umursamadan müdahalede bulunuyor, Arap ülkelerinde halk siyasi iktidarlara (diktatörlüklere) isyan ediyor, batı umumi anlamda krize girdi ve yakında siyasi sistem tartışmalarına kadar savrulacak, dünyanın geri kalanı neyi nasıl yapacağını bilmediğinden hala sessiz duruyor ama onlarda yakında isyan etmeye başlayacak. Böyle bir zaman diliminde, tüm dünyanın yeni bir siyasi sisteme daha doğrusu iktidar tarifine ve taksimine ihtiyaç duyacağı malum… Yakın gelecekte ise bu ihtiyaç derinleşecek ve devasa çatışmaları tetikleyecek. Ne kadar uygun bir zaman olduğunu fark etmiyor musunuz? Dünyaya bir “beyanname” (deklarasyon) yayınlamanın tam zamanı, anlamıyor musunuz?
Beyanname dedikse, birkaç sayfalık kuru bilgiden ibaret prensipler listesi değil. Beyannameyi anayasa olarak yapın ve dünyaya ilan edin. İnsanlık çok büyük bir değişim içinde fakat hangi mecraya döküleceğini bilemediği için şu an yavaş akıyor. Mecrasını bulursa, çağlayacak. Niye o mecrayı biz açmıyoruz? Allah bu millete böyle bir fırsat sundu, ahmaklık istihkakını daha sonra kullanırız, şimdi dünyanın en gelişmiş akıl formuyla hareket etme zamanı.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MUSTAFA İSLAMOĞLU VİCDAN İLE PEYGAMBERİ KARIŞTIRIYOR

MUSTAFA İSLAMOĞLU, VİCDAN İLE PEYGAMBERİ KARIŞTIRIYOR
Mustafa İslamoğlu, özgünduruş gazetesinin 67. Sayısındaki “Vicdan ve İman” başlıklı makalesinde, “Onun için vicdan, insanın içine Allah’ın yerleştirdiği peygamberdir. Vicdanın üstünü örten kişi, içindeki peygamberi susturmuş olur.”, diyor.
Mustafa İslamoğlu, bunları nasıl yapıyor? İnsan, hata yapmak için uğraşsa, böyle vahim hatalar yapamaz. İslamoğlu’nun idrakinin sığ, aklının çapsız olduğunu biliyoruz ama hassasiyetinin bu kadar zayıf olduğunu düşünmek istemezdik. Çapsız akıl ve sığ idrak, az anlar, yanlış anlar ama hassasiyet belli sınırları aşan hatalar yapmaya mani olur. Kendinin peygamberlik derecesinde kıymet verdiği vicdan, büyük hataları yapmaya mani olmalıdır.
İslamoğlu, ıstılahın ne olduğunu bilmeyecek kadar “dil bilim” cahili olmalı. Peygamber mefhumu, Allah’ın nebi ve resullerinin dışında hiçbir insan için kullanılamaz. Her kelime ve mefhumu istediğiniz gibi kullanamazsınız, kullanmaya kalkarsanız, “mana havzası” olan dili imha edersiniz. O durumda kim ne söylüyor, kim neyi kastediyor karışır. Geriye kalan kelam değil, böğürtü olur. Oysa İslam, hayvanlara değil insanlara geldi.
Fakat İslamoğlu vicdana “peygamber” ismini (veya sıfatını) verirken, sürçü lisan etmiş değil. Cahilliği ve idraksizliği sadece dil ile sınırlanmamış. Vicdana “peygamber” derken, peygamberliğin “mutlak doğru söyleme” hususiyetini, vicdana yüklüyor. Yani teşbih de değil yaptığı. “Vicdan mutlaka doğru söyler” diyor. Bu noktadaki idraksizlik ve ortaya çıkan yanlış, dehşetengiz… Her insanda bulunduğunu söylediği (ki doğru, her insanda var) vicdanın mutlaka doğru söylediğini kabul edersek, vahye neden ihtiyacımız olduğunu nasıl açıklayacağız? Birini İslam’a davet ettiğimizde, “ben vicdansız mıyım ki beni İslam’a davet ediyorsun, vicdanım bana doğruyu söyler ve gösterir” diye cevap verdiğinde ne yapacağız? İslam tarihinde bu çapta zırvalayan olmamıştır. “Akıl Allah’ı bulabilir mi bulamaz mı?” tartışmasında, “bulabilir” diyenler, “Allah’ın varlığı vaciptir, akıl bu “vücubu” bulabilir” görüşünden hareket ediyorlar fakat “doğruyu” bulabilirler demiyorlar. Allah’ın varlığını vacip olması, apaçık hakikat olduğu için bulması mümkündür fakat doğruyu bilmek için vahiy gerekir görüşündeler. İslamoğlu ise vicdanın doğruyu mutlaka söyleyeceğini çünkü bildiğini iddia ediyor.
İnsanın zihni dünyasında hakikati tüm teferruatıyla bilen ve söyleyen bir merkez varsa, imtihan ne kadar kolaydır. Oysa anlamak imtihanın başıdır. Doğru ve derinden anlamak… Tahkiki imanın manası nedir ki, doğru ve derinden anlamaktan başka. Fakat adamımızın içinde (haşa) peygamber olduğu ve o mutlaka doğruyu söylediği için anlamak çabasına girmiyor ki. Sahiden içinde (haşa) peygamber olan birinin anlama ihtiyacı neden olsun? İçinde peygamber bulunduğu vehmine (hezeyanına) kapıldığından anlama çabasına girmiyor olmalı ki, idraki sığ, aklı çapsız, hassasiyeti ise dağılmış durumda.
Yanlış yapar ademoğlu. Fakat yanlışın da bir haysiyeti olmalı. Yanlışın haysiyeti, “yapılabilir yanlış” olmasıdır. Yani bir insanın seviyesiyle mütenasip olmalı yanlış. Bir profesör, ilköğretim öğrencisinin yaptığı yanlışı yapamaz, yapıyorsa eğer sahip olduğu aklın bünyesinde bir problem vardır. “Mustafa İslamoğlu, yaptığı çalışmalara bakınca böyle bir hata yapamaz, yapmamalı” dedim, bir sohbette, dostun biri, “çapı o işte, niye öfkeleniyorsun” deyip çıktı işin içinden. Galiba haklıydı.
Şu hadiseye bakın. Herhangi bir insana peygamber demiyor. Herkeste peygamberlik var diyor adam. Nasıl bir vicdan bu ki, İslam’ın dilini, ıstılahını, sistematiğini yerle bir ediyor. Yahu senin vicdanın bunu söylüyorsa, sende vicdan yok. Öyleyse vicdanı olmayan insanlar da var demektir. Paradoksa bakın…
İşin özü şu; İslamoğlu, vicdanı izah etmek istiyor fakat aklının derinliği oralara kadar inemiyor. İdrak ve izah edemeyince, “büyük insan” pozlarında “büyük laf” ediyor. Doğrusu “büyük laf” ediyor da… Fakat bu “büyük laf”, “büyük hezeyan” türünden… Anlamanın ne olduğunu anlamayan insanların iman ve akıl sıhhatini muhafaza etmesinin şartı, derin konulara girmemektir. Ne var ki derin konulara girmemek gerektiğini anlaması için de anlamayı anlamak lazım. Adamımızın idrak seviyesi çok sığı olduğu için, derinlik ölçü birimi de yok. Suyun yüzünden bakıyor ve suyun altında gördüğünü anlatıyor, suyun yüzünden derinlik anlaşılmaz ki. Ne kadar derinde olduğunu anlamayınca, eşyanın uzaklaştıkça küçülmesi prensibi gereği, ne kadar küçüldüğünü fark edemezsin ki, asıl boyutunun ne kadar olacağını anlayasın.
Fikir ve ilim adamları zaman zaman “tesirli söz söylemenin” şehvetine kapılıyorlar ve dehşetengiz bir girdabın içine düşüyorlar. Tesirli söz söyleyecek derinliğe sahip olmayanlar, tesirli söz söylemek için, mübalağa sanatına fazlaca müracaat ediyor. Mübalağa sanatı… Evet böyle bir edebi sanat var ama bu sanat, ıstılaha tecavüz edecek noktaya kadar varmamalı.
Tesirli söz söylemenin şehvetine kapılanların çoğunluğu, sığ idrakliler. Derinleşemedikleri için tesirli söz üretemiyorlar, üretemeyince saçmalamaya başlıyorlar. Derinleşen insanlar zaten tabii halleriyle tesirli söz söyleyebildiği için, tesirli söz söyleme şehvetine daha az kapılıyorlar.
Söylenecek çok şey var ama mesele o kadar açık ki, mesaimizi başka işlere ayırmamız faydalı olur. Hatanın büyüklüğünden dolayı alakasız kalmak kabil değil fakat yanlışlığın apaçık ortada olmasından dolayı da konuyu fazla uzatmaya gerek yok. Özet olarak İslamoğlu’nun aklının çapı görüldü, herkes buna göre temkinli olsun.
NURETTİN SARAYLI

ASTRAL SEYAHAT-2-ASTRAL SEYAHATİN MAHİYETİ NEDİR?

ASTRAL SEYAHAT-2-
ASTRAL SEYAHATİN MAHİYETİ NEDİR?
En basit haliyle anlatmak gerekirse Astral seyahat, ruhun bedenden ayrılarak yalnız başına (bedensiz) seyahat edebilmesidir. Mümkün mü? Evet… Ruh, bedenden daha latif, daha kuvvetli, daha maharetlidir. Ruhun bedene ihtiyacı, bedenin ruha olan ihtiyacı gibi değildir. Daha doğru bir ifadeyle ruhun bedene ihtiyacı yok, bedenin ruha ihtiyacı var.
Parapsikolojik çalışmalar, bedenden ayrılanın şuur olduğu noktasında yoğunlaşıyor. Ruhu kabul etmeyen materyalist yaklaşımlar, insan şuurunun bedenden ayrılabildiğini, seyahat edebileceğini ve tekrar bedene dönebileceğini söylüyor. Ruhun varlığını kabul etmeyenlerin, şuurun bedenden nasıl ayrılabildiğini izah edebilmeleri mümkün değil. Zaten bu tür yaklaşımların açıklamalarında sayısız boşluk var.
Materyalist yaklaşımların ruhun varlığını reddetmekte en çok zorlandığı konular parapsikolojik olaylardır, bunların içinde de daha fazla zorlayan ise astral seyahat. Hakikaten astral seyahat konusunda ruhu reddetmek fevkalade zor. Hala kabul etmeyenler, astral seyahati nasıl izah edecekleri konusunda fena halde çırpınıyorlar. Şuurun bedenden ayrılması türünden ifadeler, hiçbir şekilde temellendirilebilecek ve izah edilebilecek bir olay değil. Hala ruhun varlığını kabule direnenler, bilgi kirliliği oluşturmaktan başka bir şey yapamıyorlar.
Ruhun varlığını kabul edince, birçok olayın izahı bir anda kolaylaşıyor. Evet, ruh bedenden ayrılıp seyahat edebilir ve geri dönebilir. Bunu da yapıyor. Her insan uyuduğunda ruh bedenden ayrılıyor ve seyahat ediyor. Kendi istediği gibi bir hayat sürüyor. Sonra geri dönüp bedene giriyor. Rüya bunun apaçık delilidir.
Şu soru önemli ve anlamlı, “ruh bedenden neden ayrılıyor?”. Çünkü ruh bedene girmeden önceki hayatını özlüyor. Bedenden ayrıldığında her ne kadar beden öncesi hayatını yaşayamıyorsa da, nispeten beden hapishanesinden kurtulup, zaman üstü hayata yakın bir hayatı yaşıyor. Bu fırsat ve imkan ruha tanınmazsa (yani insan uyumazsa) ruh bedeni perişan ediyor. Uyku ihtiyacının açıklaması da aslında bu… Uyku, bedenin değil, ruhun ihtiyacıdır. Bedenin de uykuda dinlendiği ve ondan faydalandığı doğru ama beden uyumadan da dinlenebilir. Fakat beden uyumadan ne kadar dinlenirse dinlensin, uykunun yerine geçmiyor. Çünkü ruh bedenin uyumasını istiyor. Beden uyumalı ki, kendisi beden hapishanesinden (tabii ki irtibatını kesmeden) ayrılsın ve biraz da olsa hürriyetine kavuşsun. Öyleyse uyku, ruhun hürriyet ihtiyacını karşılamak içindir. (Kaynak, Haki Demir)
Konu, ruhun, beden uykuya varmadan bedenden ayrılmasıdır. Uykuda bedenden ayrılabilen ruh, uyanıkken de ayrılabilir. Bu çok tabiidir ve doğrudur. Astral seyahati günlük olarak yapacak hale gelen ve yapan kişinin uyku ihtiyacı kalmaz. Çünkü ruh, uyanıkken de olsa bedenden ayrılıp özlediği hayatı kafi süre yaşarsa, ihtiyacını karşılamış olur. Astral seyahat yapanların tecrübe etmeleri gereken hususlardan biri de budur. Günlük alışkanlık haline getirenler, hala uyku ihtiyacı duyuyorlar mı duymuyorlar mı?
*
Ruhun bedene ihtiyacı yoksa bedenden neden ayrılıp gitmiyor? Hatta beden ruh için bir hapishanedir, onun hayat alanını daraltır, buna rağmen ruh neden bedende kalmak mecburiyetindedir? Çünkü ruh bununla görevlidir. Dünyaya inmek, bedene duhul etmek ve “muayyen bir süre” onunla kalmak görevi verilmiştir. Bu göreve itiraz edemez, karşı gelemez, isyan edemez.
Anlaşılan o ki, ruhun bedene mahkumiyeti, irtibatı kesmemek cihetiyledir. İrtibatın devamı, “canlılığı” temin ediyor. İrtibat tamamen kesildiğinde, insan ölüyor. Demek ki, ruh bedenden ayrılabiliyor fakat irtibatı kesemiyor. Görevi, irtibatı kesmemek şeklinde tayin edilmiş olmalıdır.
İslami kaynakların tamamına (İslam irfanına) bakınca, görülenler bunlar. Ruh ile beden arasındaki irtibatın mahiyeti ise tam olarak bilinmiyor. Ruhun dünyaya geldiği “alem-i ervah” nasıl bir yerdir, ruh orada, dünyaya gelmeden nasıl yaşıyor, bilinmiyor. Bilinen o ki, alem-i ervah, dünyadaki hayattan çok farklıdır ve ruh orada bambaşka bir hayat yaşarken, dünyaya gelmek için sırasını bekliyor.
Dünyaya gelmesi, dünyadan önceki hayatta mevcut olan hususiyetlerini ortadan kaldırmıyor. Sadece yeni fakat geçici vatanında, bu vatanın özellikleriyle de bağlı hale geliyor. Dünyanın ve bedenin özellikleriyle de bağlı hale gelmesi, onlarla irtibatını kesmeksizin kendine has özelliklerini kullanmasına mani teşkil etmiyor olsa gerek. Yani bir tür berzah hali… Hem zaman üstü özellikleri var hem de zaman içinde yaşaması gereken bir süre var. Hem zaman üstüne çıkabilecek donanıma sahip hem de zaman içinde yaşama mesuliyetini kuşanmış durumda.
Ölüm, ruhun beden ile irtibatını tamamen kesmesidir. Ruh bedeni irtibatını herhangi bir şekilde devam ettirmeksizin terk ettiğinde, ölüm vaki oluyor. İrtibatını devam ettirerek bedeni terk ettiğinde ise ölüm değil ama ölüme yakın (benzer) bir hal meydana geliyor, uyku gibi… Bu sebeple midir, “uyku yarım ölümdür” buyrulmuştur?
Parapsikoloji yoluyla da olsa batı medeniyetinin, ruhun bedenden ayrılması gibi tecrübeleri yaşayabilmesi ilginç… Batı medeniyetine yakışmıyor, materyalist ve rasyonalist olması bakımından. Zaten birçok alandaki gelişmeler, batı medeniyetini ya yıkacak veya materyalist altyapıyı yok edecek.

*
Bu konu Müslümanlar için özellikle önemli. Önemli olduğu husus, astral seyahat ve onunla elde edilen neticeler, keramet ile karıştırılabilir. Astral seyahat maharetini geliştirmiş olan bir kişi, astral seyahat yoluyla insanlar hakkında elde ettiği bilgiler ile “şeyhliğini” ilan edebilir ve insanları ikna edebilir. Bu yolla büyük istismarlar gerçekleştirilebilir, Müslümanların hayatları ve imanları tehlikeye atılabilir.
Mesela “sahte şeyh” her gece astral seyahat ile bir veya bir kaç müridini takip etse ve ne yaptığını (yatak odası da dahil) görse, sonraki günlerde ise o müridine veya müritlerine bunu açık veya ima yoluyla anlatsa, o kişinin (müridin) sahte şeyhe olan inancı ve itimadı, tüm malvarlığını satıp ona teslim etmesini mümkün kılacak kadar artar. Tasavvufun deruni yönü, bu tür sahtekarlıkları mümkün kılacak bir mahiyete sahiptir. Dikkat, azami dikkat lazım… Aynı zamanda da bilmek ve anlamak şart…
Bu noktadan hareketle, tasavvuf merkezlerinin bazı konuları açıklığa kavuşturma zamanı galiba geldi. Parapsikolojideki yaşanabilir, yapılabilir bazı hususlar ile tasavvuf arasındaki farkı izah etmeleri gerekiyor. Müspet bilimlerle sosyal bilimlerdeki bazı gelişmeler, birkaç asır önceki “fevkalade” olaylarını “alelade” hale getirmiş durumda. Keramet ise en basit ifadesiyle, olağanüstü hadiselerdir. Bu gün, parapsikolojideki gelişmelerle birçok insanın hayret ettiği olaylar, parapsikologlar tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Şeyh ile şarlatan bir parapsikolog arasındaki fark, anlaşılabilir ve birbirinden tefrik edilebilir şekilde izah edilse iyi olacak. Müslümanların bu kadar kolay şekilde aldatılmalarına fırsat verecek olayları açığa kavuşturmak gerekir.
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

AKIL İNŞASINDA SABIR EĞİTİMİ-1-

AKIL İNŞASINDA SABIR EĞİTİMİ-1-
Bu günkü eğitimin hiç bilmediği ve gündemine almadığı bir konu, sabır eğitimi… Müfredatın hiçbir yerinde (derslerinde veya rehberlikte) yok. Oysa eğitimin bel kemiği, kişiliğinde temelidir. Sabır eğitimi özellikle aklın oluşması, gelişmesi ve çalışmasında çok önemlidir.
Sabır eğitimi ile aklın ne ilgisi var? Akıl, en başta insanın “benlik merkezinde” yani nefsine bağlı olarak oluşmaya başlar. Müdahale edilmez ve kendi haline bırakılırsa, benlik merkezinden uzaklaşamaz ve kendi başına bir merkez haline gelemez. Benliğe bağlı olan bir akıl, asla sabırlı olamaz.
Sabırlı olmayan insan (ve akıl), benlik merkezine bağlı olarak yaşar. Benlik merkezi ile dış dünya arasındaki mesafe sıfır olur. Benlik merkezi ile dış dünya arasındaki mesafe sıfır olduğunda, sabır ve tahammül de sıfır olur. Mesela, küçük bir eleştiri, doğrudan benlik merkezine ulaşır, çünkü arada hiçbir mesafe yoktur. Benlik ise eleştiriye asla tahammül edemez. Akıl benlik merkezinden uzakta bulunsa ve kendi başına bağımsız bir merkez olsa, eleştiriyi sabırla dinler ve haklı ise kendini düzeltmeye çalışır. Akıl benlik merkezine bitişik olduğu zaman eleştiri doğrudan benlik merkezine ulaşmakta ve insanın benliği de tepki vermektedir. Benlik ise eleştiriye asla sabredemez.
Benlik merkezi ile akıl arasındaki mesafe, düşünce alanıdır. Bu alan ne kadar genişse, düşünce için o kadar geniş bir alan ve imkan var demektir. Akıl ile benlik merkezi arasındaki mesafenin sıfır olması, aynı zamanda benlik merkezi ile dış dünya arasındaki mesafenin de sıfır olduğunu gösterir. Dış dünyadan gelen etkileri (mesela eleştiriyi), değerlendirmek için gereken düşünce faaliyetinin alanı yok demektir.
Düşünce faaliyeti için alanın olmaması, aklın benlikten ayrı bir merkez haline gelememesi, dış dünyadan gelen etkilere karşı insan benliğinin otomatik tepki vermesine sebep olur. Bu durumda insan, etki-tepki sarmalında yaşamaktan kurtulamaz. Etki-tepki sarmalında yaşayan insan, düşünemediği, akledemediği için, başkalarının oyuncağı olur. Tepkisel bir akıl, tepkisel bir benlik, tepkisel bir düşünce ve zihin dünyası meydana gelir. Asla orijinal bir şeyler düşünemez, üretemez.
Sabır eğitimi, aklın oluşmasından önce başlatılırsa, akıl oluşma sürecine girdiğinde, nefse (benliğe) bağlanmaz. Benlik merkezinin uzağında bir mevzide oluşmaya başlar. Doğru ve sağlıklı olanı budur. Başlangıçta benlik merkezine bağlı olarak meydana gelen aklı daha sonra ondan ayırmak ve bağımsız bir merkez yapmak çok zordur. Baştan itibaren ben merkezinin uzağında bir noktada oluşmaya başlayan aklı nefsin (benlik merkezinin) daha sonra da etkilemesi zayıf olur.
Sabır hayat için çok önemlidir. Orta ve uzun vadedeki tüm planlar sabır işidir. Daha doğrusu planlama ve planlı çalışma (ve yaşama) sabır işidir. Hiçbir iş bir anda olup bitmez, sabretmek ve dayanmak lazım. Bunun içinde sabır eğitimi şart. Sabır eğiminin hedefi ise aklı benlik merkezinden uzaklaştırmak bağımsız bir merkez yapmaktır. Akıl benlik merkezinden ayrılamadığı müddetçe insan sabırlı olamaz.
Sabırlı olmanın ölçüsü, akıllı olmaktır. Akıllı olmanın ölçüsü de, aklın benlik merkezinden uzakta olmasıdır. Akıllı ve sabırlı olmanın ölçüsü ise, bir olay karşısında tepki vermeden önce onu anlamak için gerekli olan süre kadar beklemek fakat bu arada o olayı anlamaya çalışmaktır. Sabrın tanımı yanlış yapıldığı için insanlar sadece beklemeyi sabır zannediyorlar. Hayır, sadece beklemek, sabır değil korkaklıktır.
Korkaklık ile sabır karıştırılır. Tembellik ile sabır karıştırılır. Zayıflıkla sabır karıştırılır. Korkaklık, tembellik, zayıflık, insanı hareketsiz yapar, bir dış etkiye karşı tepki vermeyi engeller. Sabır hareketsizlik değildir aksine güçlü ve doğru hareketi gerçekleştirmek için, etkiyi anlamak, ona karşı bir düşünce ve faaliyet planı geliştirmek, tepkinin şartlarını ve imkanlarını oluşturmak için bir müddet beklemektir. Ama hareketsiz beklemek değil, hazırlık yapmaktır. Ne kadar bekleneceğini de hazırlıklar belirler. Sabırdan bahsedenler, ne kadar beklenmesi (sabredilmesi) gerektiğini söylemiyorlar. Ne kadar sabredilmesi gerektiğini söylemeyenler, sabır ile diğer özellikleri (mesela korkaklığı, tembelliği, zayıflığı) birbirine karıştırıyordur. Aslında korkak olan kişi, korktuğunu söyleyemiyor onun yerine sabrettiğini söylüyor.
Akıl inşasında sabır eğitimine devam edeceğiz. Bu yazı giriş niteliğindedir.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AHA! VURUN DİYEN ATATÜRKMÜŞ

AHA! “VURUN” DİYEN ATATÜRKMÜŞ
Radikal gazetesinde, Ezgi Başaran imzasını taşıyan 28.11.2011 tarihli haberde, Hüsamettin Cindoruk, Celal Bayar’dan şunu nakletmiş, “Atatürk sonunda bize vurun dedi, vurduk.”.
Ne yapacağız şimdi? Kamuoyunun neredeyse tamamına yakını Dersim katliamını lanetlemek üzere sıraya girmişken, Cindoruk bunu niye söyledi? Dersin olaylarının büyük bir zulüm olduğu konusunda, CHP dışında neredeyse “oy birliği” varken, bu beyanat da neyin nesi? Hem de Başbakan, Dersim olayları ile ilgili devlet adına özür dilemişken, “Atatürk sonunda bize vur dedi, vurduk” türünden bir açıklama nasıl anlaşılmalı?
Dersim olaylarının kamuoyundaki gelişimi nasıldı, bir gözden geçirelim. Dersim olayları kamuoyunda zulüm, katliam hatta soykırım ifadeleriyle lanetlendi. Konu siyasi alanda AKPARTİ ile CHP arasında bir horoz dövüşüne çevrildi. Eleştiriler, hakaretler ve belgeler havalarda uçuştu. Memlekette kıyamet koptu. Fakaaat… Her nedense konu bir türlü Atatürk’e gelmedi. Çok ağır ifadelerle anlatılan Dersim olayları rahat rahat konuşuldu ve lanetlendi ama konu Atatürk’e gelmedi. İlginç değil mi? O dönemin Cumhurbaşkanı konunu dışında kaldı. Nasıl oluyor bu? Hiç kimse zihninde çalkalanan düşünceleri açığa vurmadı. Az sayıda kimse bahsini etmeye çalıştıysa da cılız sesler olarak kaldı. Fakat Kemalistler, herkesin zihninde çalkalanan düşünceleri ve soruları bildiği için “Atatürk’ün haberi yoktu” gibi şeyler gevelemeye çalıştı. Bunu söylerken Atatürk’ü övüyorlar mı yoksa hakaret mi ediyorlar, farkında değiller. Bir günde olup biten bir olay değil ki, cumhurbaşkanının haberi olmasın. Veya o kadar uzun süren bir olaylar zincirinden haberi gerçekten yoksa, siz ona cumhurbaşkanı mı diyorsunuz? “Haberi yoktu” derken gerçekten hakaret ettiklerinin farkında değiller.
Dönemin cumhurbaşkanı ile ilgili düşüncelere ve sorular herkesin dilinin ucuna kadar geliyor fakat sorulmuyor ve konuşulmuyordu. Bu nasıl bir akıl, bu nasıl bir düşünce dünyası, bu nasıl bir zihni evren? Memleketin haline bakın. Bilmem kaç yıl sürmüş olan (araştırma ve raporlarla birlikte) olaylar zincirinden Atatürk’ün haberi yokmuş gibi davranıyor tüm ülke. Niye?
Atatürk yanlış yapamaz mı, hata yapamaz mı? Şu kanun mu yürürlükte yoksa, “madde bir, kral daima haklıdır, kural iki, kral haksız olduğunda birinci madde uygulanır”. Atatürk hata ve yanlış yapabilir fakat onun yaptığı hata ve yanlış konuşulamaz mı? Ey Türkiye, ne demek istiyorsun? Şunun adını bir koyar mısınız lütfen. Atatürk yanlış mı yapamaz yoksa yaptığı yanlışlar konuşulamaz mı?
Enteresan bir durum çıktı ortaya. Önce Dersim olayları hakkında herkes ağzı dolusu konuştu, lanetledi, katliam, zulüm filan dedi. Buraya kadar tamam. Tamam ama bir anda Cindoruk çıktı ve “Atatürk vurun dedi” diye bir laf nakletti. Durum buysa, yani Atatürk “vurun” dedi ve ondan sonra vurdularsa, bu haber ortaya çıkana kadar Dersim olayları ile ilgili söylenenlerin tamamı Atatürk ile ilgili olarak söylenmiş olmadı mı? Ne olacak şimdi?
Bu hadisede müthiş bir manevra seziyor musunuz? Kimin manevrası mı? Kimin olduğunu bilmiyorum ama bir manevra var gibi geliyor. Konuyu bir de bu açıdan inceleyelim, ne çıkacak?
İhtimal bir, Atatürk’ü sevmeyenlerin manevrası. Bu ihtimal zayıf gibi görünmüyor. Düşünün, önce Dersimi tartıştırıyorlar, tartışmalarda Dersim olaylarının zulüm, katliam olduğu uzun uzun konuşuluyor, bu arada hiç Atatürk’ten bahsedilmiyor. Atatürk’ten bahsedilmiyor ki, konu rahatlıkla konuşulsun ve lanetlenebilsin. Konu en ağır şekilde lanetlendikten sonra (zirveye çıkarıldıktan sonra) bir kişiyi piyasaya sürüyorlar ve “vurun” emrini Atatürk verdi dedirtiyorlar. Böylece Dersim ile ilgili söylenen tüm sözler Atatürk’ün üzerinde kalıyor. Böyleyse çok zekice bir manevra. Çünkü kimse Atatürk ismini ağzına almadan, Atatürk’e söylemediğini bırakmamış oluyor. Vay canına… Memlekette böyle zeki kadrolar var mı?
Bu ihtimal çok anlaşılır ve kabul edilebilir gibi görünüyor. Fakat öyle bir eksiği var ki, ihtimali sıfıra indiriyor. “Vurun emrini Atatürk verdi” lafını eden adam. Hüsamettin Cindoruk, katıksız bir Kemalist… Atatürk’ü sevmeyenlerin Cindoruk’u kullanması mümkün mü? Siz mümkün olduğuna inanabilirsiniz belki ama Cindoruk’a bunu söylerseniz kafanızı kırar. Öyleyse bu ihtimali eledik.
İhtimal iki, Atatürkçülerin manevrası… Atatürkçüler böyle bir manevra yapar mı? Böyle bir manevrayı tek durumda yapabilirler. Atatürk’ün asla tartışılmayacağını, konu Atatürk’e geldiğinde tüm ülkenin “dut yemiş bülbüle döneceğini” düşünüyorlarsa hala, yapabilirler. Böylece Dersim konusu da kapanmış olur. İyi de Dersim konusu kapanır mı? Hayır. Şimdi konu Atatürk’e geldi ya, aynen devam eder. Atatürk’ü de tartışmaya başlar kamuoyu. Artık ülke değişti, bakın bu defa Atatürk nasıl tartışılacak. Eğer muhayyel manevramız gerçekten Atatürkçüler tarafından yapıldıysa, tarihi bir hata yapmış olmalılar. Atatürkçülerin tarihi hata sabıkaları çok olduğu için, büyük hata olması, yapmayacakları anlamına gelmez. Fakat ellerinde kalan son savunma mevzii olan Atatürk’ü cepheye süreceklerini zannetmiyorum. Ben bu ihtimali de eledim.
İhtimal üç, CHP’nin manevrası da Atatürkçülerin manevrası kabilindendir. CHP Atatürkçü partidir ya, onların hesabına yazılmalıdır. Fakat ben CHP’nin böyle bir manevra yapacağını zannetmiyorum. Çünkü (hatırladığım kadarıyla) geçen yıl aynı konu gündeme geldiğinde Onur Öymen, “O dönemde Atatürk cumhurbaşkanıydı, hadi onu da tartışın bakalım” diye bir çıkış yaptı, kamuoyu da, “tamam Atatürk’ü de tartışalım” diye hemen konuya atladı. CHP’nin böyle bir manevra yapması için “tecrübe özürlü” olması gerek diyeceğim fakat tarihine bakınca tecrübe özürlü olduğu da açıkça görülüyor. Bakın şimdi şaşırdım. CHP böyle bir manevra yapmaz derken, tecrübesine dayanmıştım ama biraz düşününce CHP’nin tecrübe özürlü olduğunu hatırladım ve kararsız kaldım. Doğrusu CHP, Cindoruk’u cepheye sürebilir, bu açıdan bakınca birçok şey bu ihtimale uyuyor. Ama ben yinede CHP olmadığı hususunda ısrarlıyım. Neden mi? Bilmiyorum.
İhtimal dört, Cindoruk’un manevrası… İşte bu ihtimal en güçlü olanı. Cindoruk, eski adamlardan, ülkedeki gelişmelerin farkına varamayabilir. Hala halkın Atatürk’ten korktuğuna inanabilir. Yaşlılığını da eklerseniz bir çok taş yerine oturur. Doğru ihtimalin bu olduğuna inanmamızın sebepleri var. Cindoruk konuşmasında, Dersim katliamının haklı olduğunu vurgulamış, ısrarla. Zannedersiniz ki, Dersim tartışmaları olurken uykuya dalmış bir sabah uyanmış ve daha önce neler söylendiğinden habersiz bir şekilde, son söylenenlere bakıp, “tamam ama vurun emrini Atatürk verdi kardeşim, siz ne halt ediyorsunuz da o olayları tartışıyorsunuz” cinsinden bir müdahalede bulunmak istemiş. Bakın ne kadar kendinden emin;
“Atatürk’ün bilgisi yoktu diye bir kesim hâlâ diretiyor?
Atatürk’ün bilgisi yoktu, o sırada hastaydı diyenler doğru söylemiyor. Başka bir karine daha Sabiha Gökçen’dir. Kendisi askeri pilot da değildi. Sizce Atatürk’ün manevi kızı olarak onun bilgisi dışında böyle bir harekâta katılması mümkün mü?”
Sizde kanaat getirdiniz değil mi bu ihtimale.
İhtimal beş, manevra yok fakat biz manevra olduğunu zannettik.
Netice olarak ihtimalleri sıraladık ve kanaatimizi de söyledik. Bundan sonrası size ait. Memlekete hayırlı olsun.
FARUK ADİL

HAYRETTİN KARAMAN-FİKRİNİ BEYAN EDERKEN KENDİNİ TEKZİP EDEN ADAM

HAYRETTİN KARAMAN
FİKRİNİ BEYAN EDERKEN KENDİNİ TEKZİP EDEN ADAM
Hayrettin Karaman’ı nasıl bilirsiniz? Profesör? Alim? Akil? Arif? Nasıl bilirsiniz gerçekten? Yardım edelim…
Bir adam, kendi makalesinde, fikrini beyan ederken, kendini (fikrini) tekzip etmeyi nasıl becerebilir? Bakın nasıl yapılabilirmiş bu iş.
Konumuz, 27 Ağustos 2010 tarihli, Yeni Şafak gazetesindeki köşesindeki “Recim Yoktur” yazısı. Başka hiçbir kaynağa ihtiyaç duymaksızın, yazarın kendi makalesindeki bilgileri değerlendirmekle iktifa edeceğiz.
Yazıda recim cezasının Hz. Resulullah (SAV) Efendimiz tarafından birkaç kez uygulandığını söylüyor. “Hz. Peygamber, hayatında uygulanan birkaç recim cezasında hazır bulunmamış, infazı başkalarına havale etmiştir. Suçun ispatı bu vak’aların tamamında suçlunun itirafıyla hâsıl olmuş ve ceza, Müslüman suçluların ısrarla günahtan temizlenmeyi istemeleri üzerine infaz edilmiştir.”.
Bu bilgileri nakleden yazar, nedense yazının başlığı olan “recim yoktur” hükmüne varıyor. Ne demek bu? O uyguladı ama yok, demek mi? O uygulasa da yok, demek mi? O uygulayabilir ama biz olmadığını düşünüyoruz, demek mi? O’nun uygulaması bizi ilgilendirmez, bize göre yok, demek mi? Ne demek bu? Dikkat edin, kendi makalesinden naklediyoruz bilgileri. Bu hadiselerin olmadığını söylemiyor yazar, bunlar var, gerçek fakat “recim yok” diyor. Bu hadiseler kayıtlarda var ama sıhhatli değil, doğru değil gibi bir şeyler dese anlayacağız. O zaman konuşulacak konu başka olur. Fakat yazar açıkça, O uyguladı ama yok diyor.
Bu bilgilerin doğruluğu konusunda emin ve ısrarlı. Tekrar ederek anlatıyor hadiseyi. “”Zina ettim, beni cezalandırarak temizle” diye gelen Müslümanları Hz. Peygamber önce geri çevirmiş, söylediklerini duymamış gibi davranmış, ısrar etmeleri üzerine kurtarıcı telkinlerde bulunmuş, “Deli mi, içmiş mi, yaptığı zina olmadığı halde öyle mi sanıyor?” demiş, bütün bunlara rağmen ısrar ettikleri için cezalandırma yoluna gitmiştir (Müslim, “Hudûd”, 16, 22).”.
Bu bilgileri makalesinde veren yazar, nasıl olur da “recim yoktur” hükmüne varır? Problem nerede? Problemin nerede olduğunu bulmamız lazım. Çünkü içinde yaşadığımız çağ, bilgiye ulaşmanın kolay ve ucuz olduğu bir çağdır. Bu sebeple bilgisizlikten daha ciddi meseleler var. Zaten Hayrettin Karaman, Türkiye’nin sayılı ilahiyatçılarından birisi. Yani konu, bilgi değil.
Konu, hassasiyet, teslimiyet ve idrak olmalı. Yazar makalesinin girişini şöyle yapıyor; “Önce “Kur’an Yolu” isimli tefsirimizde ne dedik ona bakalım: “…Bize göre bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek -usule göre- mümkün olmamakla beraber getirdikleri recim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de yok değildir:”
Hadisler uydurma değil ama ceza ile ilgili problem var, anlamındaki yaklaşıma bakın. Hadisler sahih ama problem ihtiva ediyor gibi bir bakış açısı. Neyden bahsediyor? Hadis-i Şeriften… Kimden bahsediyor? İki Cihan Serveri’nden… Yüksek hassasiyet, derin teslimiyet ve keskin idrak, bunlar “alim”in hususiyetleridir. Bunları terkip ettiğinizde ortaya ne çıkar? Akl-ı Selim… Eksik olan neymiş? Birçok şey eksik ama toplam olarak söylemek gerektiğinde eksik olan Akl-ı Selimdir.
Akl-ı Selim, insanın İslam’a teslim olduktan sonra, İslam’ın kendinde inşa ettiği akıldır. Eğer, zihni evreninizde (ve kalbinizde) akl-ı selimi inşa etmemişseniz, başka bir akıl formuyla İslam’a bakıyorsunuzdur. İslam, kendi inşa ettiği akıl ile anlaşılır, başka bir dünya görüşünün veya kültürün inşa ettiği akılla değil… Anlaşılan Hayrettin Karaman’da akl-ı selim yok. Ağır mı oldu? Durun daha bitmedi, sabredin.
“İslâm’dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir.”
İfadeye dikkat edin. “Hz Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir”. Cümleye bakınca, sanki başka zina suçu da işlenmiş ama Hz. Resulullah (SAV) Efendimiz, bunların bir kısmına uygulamış bir kısmına uygulamamış. Suçun az işlenmiş olması aklına gelmiyor mu dersiniz. Naklettiği birkaç hadiseden başka da zina suçunun işlenmiş olduğunu ima ediyor gibi anlamak yanlış anlamak mı olur? Suçun azlığından hareketle cezanın yokluğu neticesine varılır mı? Bir defa da uygulanmış olabilirdi, bir defa suç işlenmiş olması halinde. Kaldı ki, az uygulanması çok tabii değil mi? Sahabeden müteşekkil bir cemiyetin o suçu az işlemiş olması tabii değil mi? Sahabelerin yoğun bir şekilde o suçu işlemiş olmaları mı gerekiyor? Nasıl bir anlayış Hayrettin Karaman’ın ki. Ne dediğini biliyor mu acaba diye soracağım, bana kızacak insanlar. Hakikaten akl-ı selim mahrumu…
Yazının sonundaki şu ifadeye bakın. “Şu halde şeriatı uygulama adına bugün recimi uygulayanlar, sebep olduğu sonuçlar bakımından İslam’a kötülük etmektedirler.”.
Aynı cezayı Hz. Resulullah (SAV) Efendimizin de uyguladığını nakleden adamın aynı yazının sonundaki ifadesini görüyor musunuz? Dilimiz varmıyor söylemeye, O da mı (haşa) şeriata kötülük yaptı? Vazgeçtim akl-ı selimden, normal bir akıl sahibi de değil diyeceğim, kalb krizi geçirecek.
Hayrettin Karaman, profesör, alim gibi sıfatlarla tanınıyor. Muhtemelen bazı insanlar da bana, “sen kimsin ki, o alimi eleştiriyorsun” diye karşı çıkacaklar. Fakat insan Hayrettin Karaman’ın bu yazısını okuduktan sonra akıl hacmini fark ediyor. Adamın aklı bir bardak hacminde, bardağa okyanusu boca etsen ne olur, bir bardak su alır. Akl-ı Selime sahip olmayan kimse, ne olursa olsun, İslam’ı doğru anlama imkanına sahip değil ki. Akl-ı Selim olmayınca, bilgileri zihinlerinde çalkalayıp duruyorlar, zar atar gibi bazı bilgileri bir araya getirip, “orijinal fikir” diye piyasaya sürüyorlar.
Her şeye rağmen Hayrettin Karaman’ı, bir konuda takdir etmek gerekiyor. Bilgileri olduğu gibi nakletmiş. Bazıları (mesela Mustafa İslamoğlu), recim cezasının Asr-ı Saadette bir defa uygulandığını söylüyor. Bilmem cahilliğinden bilmem kastından… Karaman ise bilgileri tüm dürüstlüğü ile naklediyor fakat umursamıyor. Takdir mi edilmeli tekdir mi, onu da bilemedim.
Not: Bu yazı, Karaman’ın Yeni Şafak gazetesinin internet sitesindeki arşivinde mevcut olan yazısı ile birlikte okunmalıdır. O yazının tamamını buraya alamamamızın sebebi, malum olduğu üzere, “telif kanunudur”.
NURETTİN SARAYLI

ASTRAL SEYAHAT-1-ASTRAL SEYAHAT NEDİR?

ASTRAL SEYAHAT-1-ASTRAL SEYAHAT NEDİR?
Ruhun bedenden ayrılarak seyahat etmesi şeklinde ifade ediliyor. Ruh bedenden tamamen ayrılmıyor ve bir irtibat bağı kalıyor. İstediği hızda (ışık hızının da çok üstünde) seyahat edebiliyor. O kadar ki, nerede olmak isterse anında orada olabiliyor. Hala fizikte ışık hızından yüksek bir hız olmadığını iddia etmeleri ilginçtir.
Bu tecrübeyi yaşayanların bir kısmı kendini bulutsu bir varlık halinde hissettiklerini bir kısmı bedenin şekline sahip olduklarını, bir kısmı daha başka şekiller halinde hissettiklerini söylüyor. Sahip oldukları şekli görmüyor, hissediyorlar fakat gördüklerini zannediyorlar. Burası ilginç fakat anlaşılabilir bir durumdur.
Bedenden ayrılan ruhun (kendileri çeşitli isimler verdikleri ikinci bedenlerinin) beden ile bağları olduğunu ve kesintisiz bu bağın devam ettiğini gördüklerini söylüyorlar. Farklı ifadele r var bu bağ ile ilgili. “Elastiki ip veya kablo” gibi ifade edenler, “ışık sütunu veya doğrudan ışık” gibi veya bir “tesir cereyanı” gibi beyanlar var. Her ne ve her nasıl olursa olsun ruh ile beden arasında bir bağ var ve bu bağ, ruh nereye ve ne kadar uzağa giderse gitsin devam ediyor.
Ruh latif bir varlık olduğu için beden ile bağını kendine has şekilde kuruyor. Aradaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun bu bağı muhafaza etmeye devam ediyor ve edebiliyor. Aradaki mesafenin uzaklığının problem olması, maddi varlıklar için sözkonusudur, ruh için değil.
Seyahat şuurlu yapıldığı için seyahat esnasında yaşananlar hatırlanıyor. Normal hayatta yapılanlar ve öğrenilenler nasıl hatırlanıyorsa astral seyahatte de hatırlanıyor.
Astral seyahatte cisimlere dokunamıyorlar, müdahale edemiyorlar, normal hayattaki insanlarla konuşamıyorlar, cisimleşemiyorlar. Bunlar tabii ki bu zamana kadar elde edilen tecrübeler. Aslında ise bundan çok daha ilerisi mümkün… Cinlerin bedenlenebildiklerini (cisimleşebildiklerini) biliyoruz. Ruh cinlerden çok daha ileri hususiyet ve maharet ile mücehhezdir. Öyleyse cisimleşememesi (bedenlenememesi) imkansız değil başarılamamış bir olaydır.
*
Astral seyahat konusunda bir nokta dikkat çekici. İnsanın farklı ve birden çok bedeninin olduğundan bahsediyorlar. Birden çok beden konusu, bir yanılma. Ruh bedende durduğu müddetçe onun şekline aşina hale geliyor ve bu bir alışkanlık yapıyor. Ruh bedenden ayrıldığında başka bir bedene girmiyor, başka bir beden yok. İnsan aklı kendini (insanı) bedenli haliyle öğrendiği ve hatırladığı için, ruhu da bir bedene sahipmiş gibi görmeye çalışıyor ve o hisse kapılıyor. Ruhun da bedenin şeklini alışkanlık haline getirdiği için o şeklin görüntüsünü vermesi mümkün. Tüm bunlar başka bir bedenin olduğu anlamına gelmez. İnsanlardaki zihni alışkanlıklar devam ettiği için bir beden ihtiyacı içine giriyorlar ve bedenin varlığını hissediyorlar. Oysa başka bir beden yok.
Astral seyahat tecrübesini yaşayanların bazıları, herhangi bir bedeni şekil görmediklerini, kendilerini, sadece düşünce (veya şuur) olarak hissettiklerini söylüyorlar. Bu tecrübe gerçeğe daha yakın.
*
Astral seyahat konusunda bir problem var. Bu olayı yaşayanların tecrübeleri sübjektiftir. Dolayısıyla sistematize etmesi zor oluyor. Çünkü bu olayı yaşayanların elde ettikleri tecrübeler (veya yaşama şekilleri) kendi ruhlarının münhasır hususiyetlerine, akıl ve şuur seviyelerine, zihni gelişmişlik ve donanım hacimlerine göre farklılıklar arzediyor. Bu kadar sübjektif olan olaylardan bir sistem kurmak zor oluyor. Mümkün olan (mümkün olduğu belli olan) bir olay çeşidini standart hale getirememek ve onun bilimini geliştirememek ilginçtir. Astral seyahat yapan herkesin anlattıkları, genel hatlarıyla aynı gibi görünse de birçok farklıklar içeriyor. Dolayısıyla bir ilmi disiplin oluşturmak ve tekrarlamak kolay olmuyor. Olay tekrarlanıyor ama her insanda farklı şekilde tekrarlanıyor.
Her insanda mümkün olan fakat her insanda farklı şekillerle mümkün olan astral seyahat, “metafizik ilimlerin” enfüsi (sübjektif) özelliğini gösteriyor. Parapsikolojinin patinaj yaptığı noktalardan biri de bu. Müspet bilimlerde (mesela fizikte) varolan kesin kanunları burada da arıyorlar. Bu hedef yanlışlığı, metafizik bilimlerin kurulmamış ve anlaşılmamış olmasından kaynaklanıyor. Müspet bilimlerdeki gelişmelerde de artık yavaşlama olduğuna ve patinaj yapmaya başladığı anlaşıldığına göre “metafizik bilimlerin” kurulması zarureti apaçık ortaya çıkmaktadır. (Kaynak Haki Demir)
*
Ruhu bilmiyoruz, bilmediğimiz için anlamıyoruz, anlamadığımız için keşfedemiyoruz. Oysa ruhta dehşete düşürecek çapta kuvvet ve maharetler vardır. Ruhu inceleme imkanını bulamayanlar, ruhun varlığını ancak bilgi olarak kabul ediyor ve üzerinde durmuyor. Oysa ruh ile ilgili bazı bilgilere sahip olanlar, dünyadaki en büyük kuvvet kaynağının o olduğunu biliyorlar.
Astral seyahat denilen olay, ruh için fevkalade bir şey değil, çok tabii ve normaldir. Ruhun bundan çok daha ileri derecede maharetleri vardır. Astral seyahati fevkalade bulanlar, hayatı ve varlığı sadece madde tabanlı olarak anlayan ve kabul edenlerdir. Maddi gerçekliğe göre astral seyahat, hakikaten fevkalade bir olaydır. Işık hızından daha yüksek hız yok denen bir fizik alem ve fizik bilimine göre olaya bakıldığında, astral seyahat yapan kişi teorik fizikçilerden daha fazla şey biliyor demektir.
SELEHATTİN ADANALI

MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN AKLININ ÇAPI NE KADAR?

MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN AKLININ ÇAPI NE KADAR?
Mustafa İslamoğlu’nun gelecek ile ilgili Hadis-i Şerifler hakkındaki görüşleri çok vahim. Okuyunca insanın kanı donuyor. Yanlışlık, görmezden gelinecek, tenkit edilmeyecek, dikkat çekilmeyecek cinsten değil. İnsanın küçük bir hassasiyeti varsa, mutlaka teşhis ve ilan etmek ihtiyacı duyuyor. Kendine ait web sitesinde, gelecek ile ilgili Hadis-i Şerifler hakkında sorula bir soruya aşağıdaki cevabı veriyor. Cevabı aynen naklediyoruz.
“Hocam; Hz. Peygamber’in gelecekle ilgili hadisleri olabilir mi?
Kur’an açıkça Rasulullah da dâhil kimsenin geleceği bilemeyeceğini söyler. Efendimiz de bunu tekrarlar (Osman b. Mazun’un hanımına “vallahi yarın bana ne yapılacağını bile bilmiyorum” sözünü hatırlayalım) Kıyamete, onun alametlerine dair hadisler Rasulullah’ın bir tür tahminleri ve bu konudaki nasları ve olayları “Okumaları”dır. Ve efendimizin okumaları bizim için çok değerlidir. Kehanet ve gelecekten haber olarak değerlendirilmemelidirler.”

Böyle bir sığlık, böyle bir kavrayışsızlık nasıl olabilir? İlmihal bilgisine sahip bir Müslüman’ın düşmeyeceği vahim bir hata… İddialı laflarla Kur’ani hayattan bahseden birisi böyle iflah olmaz bir duruma nasıl düşebilir? Neresinden başlayalım, neresini düzeltelim, nasıl bir çerçeveye alalım?
Hz Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin, Hadis-i Şeriflerini, “tahmin” derekesine indirmek nasıl bir akıl işidir. Tahmin, doğru ve yanlış olma ihtimallerini içinde barındırmaz mı? Yanlış olma ihtimalini muhtevasında barındırmıyorsa zaten tahmin olmaktan çıkmaz mı? Yanlış olma ihtimali yoksa “kesin bilgi” cinsinden değil mi? Kesin bilgi cinsinden ise tahmin demek nasıl bir akıl ve kavrayış sistematiğidir?
Tahmin, muhtevasında yanlış olma ihtimalini barındırıyorsa, İslamoğlu ne dediğini bilmiyor. Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin beyanlarının “yanlış olma” ihtimalinin nerelere kadar ulaşacağını anlamayacak kadar sığ bir kafa… “O kendiliğinden konuşmaz ki”, beyanlarında yanlış olma ihtimali bulunsun. Beyanlarında yanlış olma ihtimali (haşa) olabilirse, Kur’an-ı Kerim, kitap olarak mı indi be adam, O’na inmedi mi, tüm insanlık onun ağzından duymadı mı, O’ndan öğrenmedi mi, O’nun ayet dediğine “ayet”, değil dediğine de Hadis-i Şerif demedik mi? Ağzından çıkan sözlerin yanlış olma ihtimali varsa, tüm sistemi yıkmış olmuyor musun, be ahmak?
Her konuşmaya başladığında “bunları kendiliğimden söylemiyorum” diye sana rapor mu versin? O’nun kendiliğinden konuşmadığı beyan buyrulmadı mı? Anlaman için her Hadis-i Şerifin başında tekrarlaması şart mı? Bu bilgileri bir araya getirip de konuyu topyekun değerlendiremiyor, anlayamıyor musun? Senin anlayışsızlığın ve sığlığın, Müslümanlara nelere maloluyor görüyor musun diyeceğiz ama sığlığın bunu anlamana da mani.
Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimize verilen mucizeleri unuttun mu? O kadar büyük mucizeler ihsan edilmiştir ki, gelecekle ilgili Hadis-i Şeriflerin “kesin bilgi” ihtiva etmesi neden bu kadar garip geliyor. Gelecekle ilgili Hadis-i Şeriflerin “kesin bilgi” olması Miraç ismi verilen insanlık tarihinin en büyük hadisesi (mucizesi) karşısında küçük bir hadise değil midir? Sidret’ül Müntehayı aşmak ve “zat alemine” davet edilmek, ne çapta bir hadisedir anlamamış olmalısın ki, gelecek ile ilgili Hadis-i Şeriflerin “kesin bilgi” taşımadığını söyleyecek kadar sığ akıllısın.
*
Hz. Resul-i Ekrem (sav) Efendimize ait olan fevkaladelikler, İslam ıstılahında, “mucize” olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme, münhasıran Hz. Resulullah’a (sav) aittir. Başka bir insandaki fevkaladeliklere, “mucize” ismi verilmez.
Konusu istikbale ait olan Hadis-i Şeriflerin “nasıl anlaşılacağı” hususunda kullanılacak dil ve üslup, “kehanet”, “tahmin”, “okuma” gibi mefhumlarla ifade edilmez. Hadis-i Şeriflerin, gelecekten haber vermediği düşünülür veya böyle anlaşılırsa, bu durum ancak, “Hz. Resulullah’ın (sav) böyle bir mucizesi yoktur” şeklinde ifade edilebilir.
Bu mefhumların kullanılabileceği iddiasında bulunmak, Risaleti, (haşa) kehanet mefhumu vasıtasıyla “kahinlerle”, tahmin mefhumu vasıtasıyla “fütüristlerle”, okuma mefhumu vasıtasıyla da fikir adamları ile karıştırmak olmaz mı? Mustafa İslamoğlu’nun böyle bir niyeti ve düşüncesi olmadığından eminiz. Fakat bu dil ve üslubu kullanmak, böyle bir neticeyi en azından çağrıştırmaz mı?
*
İslamoğlu, kafasında bir kurguya sahip, onu İslam zannediyor. İslam’ın ne olduğu ayrı, insanların kafasındaki tasavvurun İslam zannedilmesi ayrıdır. İslam’ı anlayacak akl-ı selime sahip olmayanlar, kendi tasavvurlarını İslam zannetmeye başlıyor ve İslam ile ilgili tasavvurlarına uymayan bir bilgiyi öğrendiklerinde onu çekiştirmeye başlıyorlar.
Hz. Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz, kendinden sonraki tüm zaman ve mekana gelmedi mi? Hükmü kıyamete kadar sürecek bir Risaletten bahsetmiyor muyuz? O günümüzün de Resulü değil mi? Öyleyse geleceğe dair Hadis-i Şeriflerinin olması kadar tabi bir hadise olabilir mi? Mustafa İslamoğlu, O’nun kıyamete kadar Resul olduğunu bilmeyen birisi değil tabi ki… Fakat geleceğe ait Hadis-i Şeriflerin “tahminden” ibaret olduğunu söylemek, gelecekte cari olan hükmü O’nun dışında aramak değil midir? Çok mu ağır oldu? Evet… Özellikle de Mustafa İslamoğlu’na böyle bir ithamda bulunmayı düşünmeyiz. Lakin yazının muhtevası bu noktalara kadar taşmıyor mu?
*
Hz. Fahr-i Kainat (sav) efendimiz için sözkonusu olan “gayb” nedir? Mustafa İslamoğlu’nun malum ve meçhul alanları (sınırları) “İki Cihan Serveri” için çok küçük kalmaz mı? Kendine meçhul (gaib) olanın, O’na da gaib olmasını şart mı görür İslamoğlu? O’nun ile kendisi için aynı büyüklükte “malum” ve “meçhul” alanı kabul etmek, Risalet’i mi tahfif yoksa kendini mi tazim etmektir? Bu nasıl bir Risalet anlayışıdır?
Gaibi, Hz. Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz bile bilemez. Doğru… Gayb, Allah’ın ilmi ve tasarrufu altındadır. Allah bildirdiğinde veya bilme imkanı verdiğinde bilmek kabil olabilir.
Hz. Resulullah’ın (sav), “vallahi yarın bana ne yapılacağını bile bilmiyorum” şeklindeki beyanı, O’nun beyanı olmakla hakikatin ta kendisidir. Bu beyan, kendisinin de “kul” olduğunu ve “uluhiyet” sınırlarına tecavüz edilmemesi gerektiğini ölçülendirir. Fakat buradan hareketle, herhangi bir beyanının “yanlış” olma ihtimalinden bahsedilemez.
O kendiliğinden bir şey söylemeyeceğine göre, gelecek ile ilgili “Hadis-i Şeriflerin”, Kendisine bildirilmiş hakikatler olduğunu anlarız. Gaibe dair her beyanının başında veya sonunda, Allah’ın kendisine bildirdiğini “rapor” etmesini mi bekliyorsun? “O kendiliğinden konuşmaz” ölçüsü orta yerde duruyor. Buna rağmen, her söze, “bana bildirildi ki…” diye başlaması şart mı? Senin Risalete imanın nerede? Bu kadar mı itimatsızsın? Risalete iman, Risalete itimat etmek değil midir? “Tahmin” olduğunu söylediğin beyan, katılmamayı mümkün kılan bir beyandır. Katılmamak mümkünse, Risalet nerede?
Sidret-ül müntehayı geçmiş, zat alemine misafir olmuş bir Risalet sahibinden bahsederken, dikkatli olmak gerekir. Gelecekle ilgili beyanı varsa, vardır. Ve haza doğrudur. Çünkü yalan ve yanlış söylemesi muhaldir. Çünkü tasarruf altındadır.
*
İnsan muhatap olduğu herhangi bir mevzuu, kendi ufku içinde anlar. Bu durum normal insani bir hale işaret eder. Tehlikeli sınır, kişinin kendi ufkunu, hakikatin tamamını ihtiva edecek hacimde görmesidir. Böyle olduğunda, muhatap olduğu herhangi bir mevzuu, kendi ufku içine hapseder. Muhatap olduğu hakikat ise eğer, felaket zirveye çıkmış demektir.
Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin ufkunu daraltanlar (ufkunun dar olduğunu söyleyenler), Müslümanlar olmamalıdır. O’ndaki ufuk, zeka, akıl, şuur gibi idrak merkezlerinin ufkundan ibaret değil… O, vahyin mazharıdır. Bunun da ötesinde O, vahiy sahibi ile mükaleme edendir. Kimin ufkundan bahsedilebilir ki, mukayesesi kabil olabilsin.
Mustafa İslamoğlu, bu kadar sığ bir akıl ile bu kadar büyük işlere karışmasan iyi olur.
NURETTİN SARAYLI

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-11-SİYASİ İKTİDARIN MEŞRUİYETİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-11-
SİYASİ İKTİDARIN MEŞRUİYETİ
Siyasi iktidar sosyal iktidarın yolunu açmalı, teşvik etmeli, desteklemeli, ondan faydalanmalı, halkı ona sevketmeli… Siyasi iktidar, sosyal iktidardan faydalanma yolunu seçerse, ülkeyi yönetmekte fevkalade rahatlar ve başarılı olur. Siyasi iktidar aksi yöne döner ve sosyal iktidar ile rekabet veya mücadele etmek isterse, ülkeyi yönetme maharetiyle birlikte iktidarını da kaybeder.
Siyasi alanda oluşan iktidar ile muhalefet arasındaki kan uyuşmazlığı, siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasında olmamalıdır. Sosyal iktidarı karşısına alan siyasi iktidar, halkı yönetemez, ihtiyaçları karşılayamaz, problemleri çözemez. Tersinden de söylemek mümkün, halkı yönetemeyen, ihtiyaçları karşılayamayan ve problemleri çözemeyen siyasi iktidar, sosyal iktidarı kendine rakip olarak görür. Siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasındaki münasebetin çeşidini (uyum veya çatışma, yardımlaşma veya mücadele) tespit eden siyasi iktidar olur. Çünkü sosyal iktidar halkın içindedir ve halkın meseleleriyle ilgilidir. Siyasi iktidar halkın meselelerine karşı nasıl tavır alırsa, sosyal iktidara karşı da aynı tavrı almış olur.
Siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasında çatışma çıkması, siyasi rejim ile halk arasında teorik ayrışma olduğu manasına gelir. Bu sebeple siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasındaki çatışma, teorik çerçevede meşruiyet tartışmasıdır. Siyasi iktidarın sosyal iktidara (halka) rağmen meşruiyet kaynakları oluşturması ve bunu halka zorla kabul ettirmeye çalışması, asla kabul edilebilir bir durum değildir. Halkın nasıl düşünmesine, nasıl yaşaması gerektiğine bir avuç insanın karar vermesi manasına gelen bu durum, zihni bir çarpılma, psikolojik bir hastalıktır. Hiçbir ideoloji bu hakka sahip değildir.
Siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasındaki imtizaç, devlet denilen dev örgütün meşruiyetinin tek yoludur. Çünkü meşruiyet üreten iktidar, siyasi iktidar değil, sosyal iktidardır. Bu sebeple imtizacın uyulması gereken tarafı sosyal iktidar, uyması gereken tarafı siyasi iktidardır. Bunun dışındaki tüm imtizaç (uyum) formülleri yanlıştır ve asla meşruiyet üretmez. Sosyal iktidarın siyasi iktidara entegre hale gelmesi, siyasi iktidarın meşruiyet kazandığı anlamına gelmez, aksine o ülkede meşruiyetin kaynağı imha edilmiş olur.
Sosyal iktidarın kendi meşruiyetini siyasi iktidarda araması, kendi varoluşunu siyasi iktidara uyum göstererek gerçekleştirmesi, “meşruiyet anlayışının” tartışılmasını gerektirir. Bir ülke, meşruiyet anlayışında ihtilafa düşerse, hiçbir şey yerli yerine oturmamış demektir. O kültür ikliminde problemlerin çözümü, ihtiyaçların karşılanması ve devletin işletilebilmesi imkansızdır. Acilen yapılması gereken ilk iş, meşruiyet anlayışında bir ittifak oluşturmaktır.
Türkiye, son seksen yılında, halka rağmen, halka karşı, halkı umursamadan bir meşruiyet kaynağına sahip olabileceğini zanneden devlet örgütlenmesine gitti. Bu o kadar ileri noktalara vardı ki, insanların kıyafetleri için (mesela şapka) binlerce idam cinayeti işlendi. Bir insanın herhangi bir kıyafeti giymesi veya giymemesi hususunda idam cezası gibi bir müeyyide ile karşılaştığını hayal edebiliyor musunuz? Tarih, bu çapta bir zulmü kaydetmedi. Siyasi alanın münhasır iktidar alanı haline getirilmesinin ortaya çıkardığı cinnet halidir bunlar.
Pratikte sosyal iktidar ile siyasi iktidar arasındaki münasebetin çeşidi ve derecesi, siyasi iktidarın meşruiyet karnesini oluşturur. Bu ülkede mantığın ters oluştuğunu biliyoruz. Sosyal iktidarın siyasi iktidara muhalefet etmesi halinde kendi meşruiyetinin tartışıldığını seksen yıldır yaşadık. Sosyal iktidar, siyasi iktidara dayanarak kendine meşruiyet üretme çabasına girmiştir. Bu anlayışın yaygınlaşması ve derinleşmesi, meşruiyet kaynağının sadece siyasi alanda üretilebileceğini göstermektedir. Bu durum, iktidarı siyasi alana hasreden hastalıklı anlayışın, halkın zihni evrenini işgal etmesinden başka bir şey değildir. Yani efendilerin insanları köle yapmaya çalışmasını anlamak kabil ama kölelerin, kölelik hallerinin tabii ve meşru olduğuna inanması anlaşılır gibi değil.
Siyasi iktidarın ne olduğunu tekrarlayalım. Siyasi alanda üretilen iktidar üç parçaya bölünmüş ve kuvvetler ayrılığı prensibi gereği birbirinden ayrılmıştır. Yasama, yürütme ve yargı. Siyasi iktidar denildiğinde her nedense sadece “yürütme” anlaşılıyor. Hayır… Bu üç kuvvet de siyasi alanda ve onun vasıtasıyla üretilmiştir. Birbirlerinden farkı, aynı zeminde varolabilen farklardır. Oysa sosyal iktidar bu iktidarlarla (siyasi alanın ürettiği iktidarlarla) kaynak ve alan farkına sahiptir. Öyleyse siyasi iktidarın sosyal iktidara uyumu, halka uygun kanun yapılması (yasama kuvvetinin uyumu), halka uygun yürütmenin gerçekleştirilmesi (yürütmenin uyumu) halka uygun yargılamanın yapılması (yargının uyumu) şeklinde anlaşılmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

PARAPSİKOLOJİ VE YÜKSEK ZEKA HASTALIKLARI-1-Tasavvur İstidadından Kaynaklanan Anomaliler

PARAPSİKOLOJİ VE YÜKSEK ZEKA HASTALIKLARI-1-
TASAVVUR İSTİDADINDAN KAYNAKLANAN ANOMALİLER
Yüksek zeka ve dehaların zihni dünyaları, diğer insanlardan farklıdır. Özellikle dehaların zihinleri bambaşkadır. Psikiyatrik ve psikolojik hastalıkların bir kısmı yüksek zekalara hastır, bunların diğerlerinden ayrılması ve farklı bir disiplinle incelenmesi gerekir.
Dehalardaki tasavvur istidadı müthiştir. O kadar ki, deha olan müzisyen, besteyi, yapmadan ve çalınmadan “duyar”, deha olan heykeltıraş, heykeli, mermere baktığında “görür”, deha olan matematikçi, formülü, ispat etmeden zihninde gerçekleştirir, deha olan mimar, binayı, zihninde şekillendirir ila ahir. Bunlar, eserlerini, vücut bulmadan, görür, duyar, şekillendirirler, hem de gerçekleştirildiğindeki halinden daha mükemmel şekilde. Bu istidat, özellikle sanatçılar için harikulade bir özelliktir. Çünkü bir eser, inşa edilmeden önce tasavvur edilebilmelidir. Eser, zihni evrende ne kadar eksiksiz ve ne kadar mükemmel tasavvur edilebilirse, o kadar kolay ve güzel inşa edilir.
Yüksek zekalardaki tasavvur istidadı ve idrak derinliği, bedeni gözden başka bir gözlerinin de olduğuna işarettir. Akıl gözü, zihni göz, ruh gözü vesaire gibi isimlendirmeler mümkün. Belli ki, beden gözünden başka bir göze daha sahiptirler.
Yüksek zekaların iç gözü tasavvur edilen şeyi (düşünceyi), tasavvur gücü ne kadar büyükse o nispette canlı olarak görür. Dehalar, düşünceyi canlı varlıklarmış gibi görebilmeleriyle bilinirler. Neyi düşünüyorlarsa, o şeyi zihni dünyalarında o kadar net bir şekilde tasavvur ederler ki, bazı zamanlar gerçek ile düşünceyi bir birine karıştırdıkları vakidir.
Haki Demir’in şu tespiti yol göstericidir. “Ruh gözü ile beden gözü aynı noktaya bakmıyorsa, görme fiili gerçekleşmez, beden gözü ne kadar bakarsa baksın”. Gerçekten de gözümüz açık ve bir noktaya bakıyoruz ama daldığımız için iç gözümüz zihni dünyamızda başka bir noktaya baktığı için beden gözümüz baktığı şeyi görmüyor. Öyleyse tasavvur istidadı, iç göz ile beden gözü arasındaki birlikteliğin arasını açıyor ve aradaki alanı genişletiyor olmalı. Tasavvur istidadı, iç gözü, beden gözüne ihtiyaç duymaksızın görebilme kabiliyetine kavuşturuyor sanki.
Neticede tasavvur istidadı, insanın zihni dünyasında varlıkları görebilme gücü oluşturuyor. İstidattaki keskinlik ise düşüncenin şekillendirilmesinde yüksek bir canlılık kazandırıyor. İç gözün yalnız başına görme alışkanlığı ilerlediğinde, dış göze (beden gözüne) ihtiyaç duymadan tasavvur ettiklerini dış dünyada da görmeye başlıyor. Zihni dünyada şekillendirme ve görebilme kabiliyeti, çok önemli bir özellik ve güçtür. Fakat zihni dünyada şekillendirilen varlığı dış dünyada da görmeye, duymaya, dokunmaya başlamak, psikiyatrdaki “halüsinasyon” denilen anomaliyi meydana getiriyor.
Düşünceyi (tasavvur edilen şeyi) görmeye başlamak psikiyatrik hastalık mı? Buna hastalık dersek, tasavvur ve tecrit istidatlarını bir maharet olarak değil hastalık olarak tespit etmiş oluruz. Bu durumda dehaları ve yüksek zekaları ve büyük sanatçıları psikiyatr servislerine doldurmamız gerekir ki bu insanlığa yapılacak en büyük kötülüktür. Hastalık değil dersek, olmayan bir varlığı görmeyi “normallik” olarak görmemiz gerekir ki, bunun açıklaması yoktur. Geriye kalan yol şu; tecrit ve tasavvur istidatları çok kıymetli kabiliyetlerdir fakat bunları geliştirmenin ve kullanmanın bir sınırı olmalıdır. Bir noktaya kadar kıymetli istidatlardır, bir noktadan sonra hastalığa doğru yol almaya başlamıştır. Muhtemelen en doğru yaklaşım bu olsa gerek.
Öyleyse sınır sınırı tespit etmemiz gerekiyor. İstidat ile hastalık arasındaki sınırı doğru tespit edemezsek, hastalara deha, dehalara hasta muamelesi yapabiliriz.
Tasavvur gücü ile gerçeklik kavrayışı arasında bir tahterevalli denklemi var. Biri güçlendikte diğeri zayıflıyor. İnsan zihninin tabiatı böyledir ve tabii haline bırakıldığında birinin güçlenmesi diğerini zayıflatıyor. Fakat bu ters denklem düz denklem haline getirilebilir. İnsan bunu yapabilir. Daha doğrusu akl-ı selim buna güç yetirebilir.
Ters denklemin geçerli olduğu insanlar (yüksek zekalar) tecrit ve tasavvur istidadını hastalığa kadar ilerletiyorlar. İşin ilginç tarafı, ters denklem geçerli ise insan bunu fark etmekte zorlanıyor. Çünkü bir müddet sonra halüsinasyon gördüğünü kabul etmiyor ve gördüğünü başkalarının görmediğinden dolayı kendini “yüce varlık” olarak kabul etmeye başlıyor. Bu noktadan sonrası hastalıktan da ileri bir aşama.
Tarihte bazı fikir ve sanat adamlarının bu girdaba yakalandığı ve kendilerini heba ettikleri biliniyor. Dehaların hastalığını tedavi edecek kimse yok. Çünkü dehanın hasta olduğunu bile anlatmak kabil olmaz. Aynı problemi bu gün de yaşayan fikir ve sanat adamları var. Müslümanların dikkatli olması lazım… Çünkü bu adamlar, feda edilecek cinsten değil, çok kıymetlidirler.
SELEHATTİN ADANALI

FATİH ALTAYLI GENEL YAYIN YÖNETMENİ OLURSA

FATİH ALTAYLI GENEL YAYIN YÖNETMENİ OLURSA
Bu ülkede hayret verici çok olay yaşanıyor. Her biri diğerinden daha şaşırtıcı olaylara şahit oluyoruz sürekli. Fakat bir tanesi var ki hepsine taş çıkartır. Fatih Altaylı’nın genel yayın yönetmenliği…
Gazetecilik, halkın haber ihtiyacını karşılamak ve fikir tartışmalarına meydan oluşturmak için yapılan bir meslek. Dahası biz böyle biliyoruz. Biliyorduk. Ta ki Fatih Altaylı genel yayın yönetmeni olana kadar.
Halkın haber ihtiyacını karşılamak için halkı tanımak gerekir. Halkı tanımak için en azından kültürünü asgari seviyede bilmek gerekmez mi? Türkiye’de az sayıda batılılaşmış azınlık dışında herkes, öğle namazının kaç rekat olduğunu bildiği halde, televizyon programında, akıl ve tafra satarak, “öğle namazı şafilerde 4, Hanefilerde 5 rekattır, bilmiyorsan karışma bari” mealinde polis memuruna fırça atan adamdır. O programdan sonra istifanın lafını bile etmeyecek kadar sağlam bir aklı var. Aklı, oturduğu koltuğa beton çivisiyle çakılı olduğu için sağlamlığı hususunda hiçbir şüphemiz yok.
Halka bu kadar uzak ama halka bilgi ve fikir veren bir yayın organının başında. Bu nasıl olabilir? Bir insan bu kadar cahil olduğu halde nasıl o koltukta oturmaya devam edebilir? Kendinin oturmakta ısrar etmesini anlıyorum zira cahil cesareti diye bir şey var. Anlamadığım, patronunun nasıl müsaade ettiği. Kaçınılmaz olarak onun damı cahil olduğunu düşünmemiz gerekiyor? Yahu bu ülkede neyi nasıl düşüneceğimizi şaşırdık.
Bu konuyu cahilliğine verdik ve görmezden geldik diyelim. Ya 23.02.2011 tarihli Habertürk gazetesindeki köşe yazısındaki şu ifadelerini nereye koyalım.
“Rumen yazar Cioran’ın bir cümlesiydi galiba ve her şeyi özetliyor gibi duruyor. Cümle şu: “Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında dünyadaki kötülük biraz daha artar.” Biliyor musunuz, bence hiçbir diktatör kötü bir şey yaptığını düşünmez, bilmez, zannetmez. Ne Hitler, ne Mussolini, ne de günümüzün diktatörleri.”
“Milyonlarcasının refahının sürmesi için, milyonlarcasının geleceğinin iyi olması için, 400’ü, 500’ü 1000’i ölmüş ne fark eder. O her diktatör gibi her şeyini ulusuna adamıştır. Kaddafi, kendi halkını katlettirirken bu duygular içindedir. Aynı Mussolini gibi, aynı Hitler gibi, aynı Franko gibi, aynı Stalin gibi. Onun içindeki peygamber uyanmıştır bir kere. Dikkatörlerin bilmediği, peygamberler çağının kapandığıdır.”
Batılı bir gayrimüslimin peygamberlikle alakalı ifadelerini iktibas ederek Müslüman bir ülkede halkın peygamberine küfrediyor, hem de alenen. Halkın mukaddes kıymetlerine bu kadar açıktan küfreden adam, halka ihanet içinde değil mi? Ayrı bir dünya görüşüne sahip olabilirsiniz, Müslüman olmayabilirsiniz, başka dinden veya felsefi inançtan olabilirsiniz fakat gazeteyi satmak istediğiniz halkın inandığı peygambere nasıl küfredersiniz? Onu cani diktatörlerle aynı kategoride değerlendirme cesaretini nereden bulursunuz? Ha adamımız cahildi, ondan mıdır dersiniz? Tama da canım bir adama bu kadar müsamaha gösterilmez ki. Bu işin cahillikle bir ilgisi yok, olsa olsa bu ülkedeki Truva atından biridir.
Pekala bunu da misyonuna verelim, misyonu her neyse… 25.11.2011 tarihli yazısındaki şu ifadelere bakın.
“Seyit Rıza bir isyancıydı. Genç cumhuriyete karşı silahlı kalkışma yapan bir grubun lideri, liderlerinden biriydi. Yakalandı. Dönemin hukukuna göre yargılandı. İdam cezasına çarptırıldı. İdam edildi.”
Bu ifadedeki yanlış nerede? Şurada; “Dönemin hukukuna göre yargılandı”. Aklının ve anlayışının seviyesi oraya kadar ulaşıyor. Kanun yanlış mı değil mi, sorgulamıyor hatta merak bile etmiyor. O dönemin hukukuna göre yargılanıp asılması tabii ise, Hitler de kendi döneminin kanunlarına göre Yahudileri gaz odalarında yaktı, Stalin milyonlarca insanı dönemin hukukuna göre katletti, Cengiz Han dönemin hukukuna göre milyonarca insanı şehirleri işgal ettiğinde kılıçtan geçirdi vesaire. Bütün bunlar çok normal ve meşru öyleyse. Fatih Altaylı’nın bir olayı sorgulama derinliği ve çapı bu kadar sığ, yani aklı birkaç santimlik derinliğe sahip. Anlaşılan o ki, iktidarı eline geçiren birisi, beyaz gömlek giyen idam edilir diye bir kanun yapsa ve bu kanuna uygun olarak binlerce insanı idam etse, dönemin kanununa uygun olduğu için hiçbir tepki göstermeyecek. Buna da “hukuk” diyor. Unutmadan bu adam hem genel yayın yönetmeni hem de köşe yazarı.
Anlaşılıyor mu, mesele Seyit Rıza’nın haklı veya haksız olması değil. Mesele konuyu değerlendiren adamın aklının çapı… Bu kadar sığ bir anlayış derinliği ile herhangi bir olayı doğru değerlendirmek kabil midir diye sorulursa, cevabı okuyucular biliyor.
İşin ilginç ve komik tarafı, bu sığ akılla değerlendirmeye çalıştığı olay ile ilgili insanlara akıl verme tavrıdır. O kadar yüksek seviyeden hava atıyor ve insanlara o kadar ahmak muamelesi yapıyor ki, mizah dergisi yerine günlük olarak bir adet Fatih Altaylı hapı (af edersiniz yazısı) almak gülme ihtiyacını karşılamaya kafidir. Şu ifadeler bakın; “Gelelim gelmesine de, geçmişi bilerek tartışmakta ve çözmekte fayda var.” Cümle düşüklüğü gibi hafifmeşrep işlerle uğraşacak halimiz yok fakat adamımızın böyle bir havayla başladığı yazısının ortalarında yukarıda iktibas ettiğimiz ifadelerindeki sığlığı görünce insanın gülmekten başka vereceği her türlü tepki, psikolojisini bozar.
Öğle namazının kaç rekat olduğunu bilmemesini cahilliğine ve başka bir dünya görüşüne bağlı olmasına verdik. Peygamberimize hakaret etmesini, bu toplum içindeki yabancı bir misyon mensubu olmasına verdik. Patronunun bunları önemsememesi, felsefi inanç uyumu içinde olmalarıyla açıklanabilir. Patronunun her ne kadar dünya görüşünü bilmiyorsak da, başka bir açıklama bulamadığımız için o ihtimalin üzerinde durduk. Peki son misalimizde gösterdiğimiz akıl çapı, yaptığı iş için uygun mu? Patronu, Fatih Altaylı’nın akıl çap ve derinliğini anlamayacak durumda mı? Bunu merak etmeli miyiz yoksa iplerini üstlerine atıp, ne haliniz varsa görün mü demeliyiz?
Hep merak etmişimdir, insanları rızıkları neye göre dağıtılıyor diye. Eğer akıl ve zekaya göre dağıtılsaydı rızık, Fatih Altaylı acından ölürdü. Özellikle de medyada bir kuruş kazanamazdı. Fakat Allah yarattığı kullarının rızkını mutlaka veriyor. İnsanlar kendilerinin beceri ve akıllarıyla çalışıp kazandığını zannediyor ama fena halde yanılıyorlar. Öyle olsaydı, birçok olayı açıklamak imkansızdı, Fatih Altaylı vakası gibi…
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

İTİRAF VE MEKTUP

“İTİRAF VE MEKTUP”

Puslu bir İstanbul sabahı…

Büyük bir plazanın penceresinden sokağa bakıyorum. Dışarısı oldukça kalabalık. Trafik her zamanki gibi yoğun. İnsanlar karıncalar gibi sokakları takip ederek meydanlara ulaşıyor ve yeraltı geçitlerinde kayboluyorlar. Ardı arkası kesilmiyor. Siyah ve gri noktalar… Tek tük kırmızı, mavi ya da yeşil göze çarpıyor…

Dışarıdaki bu hengâmenin homurtusu buraya kadar ulaşmıyor. Plazanın kalın camları dış dünyanın seslerini sırlıyor. Ancak içimdeki sesleri susturamıyorum…

Az önce verdiğim eğitimin tatlı yorgunluğu ile oturmam gerektiğini hissediyorum. Kütüphaneye kayıyor gözüm. Yüzlerce kitap içi kaynayan suskun aşıklar gibi görünüyor gözüme. Sessiz dostlarımı daha önce hiç böyle görmemiştim. Kısacası dostlarım bugün hüzünlüyüm…

“Gerçek bir motivasyon koçu, eğitmen, danışman, her ne derseniz, hüzünlenir mi?” diye soranlarınız olabilir… “Kesinlikle hüzünlenir” derim ben de…

İnsanları motive edebilmeniz için, onların yaşadığı ruh halini bilmeniz de gerekir… Tavsiye ve önerilerinizin kabul görüp uygulanabilmesi ve dahası koçluk seanslarınız ile eğitimlerinizin kalıcı sonuçlar verebilmesi için sizin de benzer halleri deneyimlemeniz gerekebilir. Bu sizi dürüst ve samimi kılar… Tatmadığın tadları, duymadığın sesleri, görmediğin renkleri, koklamadığın çiçekleri anlatabilirsin ama hissettiremezsin… İnsanların acılarını ve dertlerini dinler, onlara yardımcı olmaya çalışırsın ama acı ve dert tadmayan ne bilsin yaşananları?

Bugün de sıra bizdeydi işte… Hüzün sırası bizdeydi… Seminer esnasında hayatın acı gerçekleri ile yüzleştiğimiz kısa filmler izlemiştik. Eğitim verdiğim insanlar hallerine şükretmenin de etkisiyle neşelenmişti anlaşılan, yan taraftan gülme seslerim geliyordu…

Kahvemi tazelemek için ayağa kalktığımda yoldaki kalabalık ve trafik daha da artmış göründü gözüme ve ansızın kendime sordum; “Emrah, kitaplar yazdın, makaleler yayınladın, seminerler verdin… On binlerce insanın düşünce ve gönül âlemine dokunma fırsatın oldu… Bu hayatta bir şeyleri değiştirebildin mi? Bu gri tabloya bir renk katabildin mi? Bu denizde bir katre olan “Sen” ne kattın, ne eksilttin?”

Biz eğitimciler sık sık sorarız kendimize bu soruyu, neticede yaptığımız işin topluma katkısını hissetmek isteriz. Bir motivasyon koçunun motivasyonu asla diğer insanların motivasyonunu yükseltmeye endeksli olmamalıdır. Ancak doğrudan bir etkileşimin olması kaçınılmaz oluyor ve bu gerçekliği, görmezden gelemezsiniz…

İnsanların dimağını açmak, morallerini yükseltmek, problem çözme yeteneklerini açığa çıkartmak harikadır. Bu tam anlamıyla dünyanın en güzel işlerinden biridir ve gerçekten de eşsiz bir deneyimdir. Ancak en çok arzuladığımız şeylerden biri de kalıcı etkiler sağlayabilmek, insanların hayatı algılayışlarındaki gelişimi ve bu gelişimin meyveleri olan yeni halleri davranışları ve iyileşmeleri görebilmektir. Dahası, öğrencilerinizin diğer insanların hayatına olan pozitif katkılarını duymak sizi heyecanlandırır. Hiç tanımadığınız insanların mutlu olduğunu, ailelerin bir araya kenetlendiğini, iş ve okul yaşamında başarı grafiğinin yükseldiğini, erdemlerin açığa çıktığını ve yüzlerin daha fazla gülümsediğini anlatırlar. Eğitmenlik bu anlamda çok sihirli bir etkiye sahiptir. Öğrencileriniz şiirler, makaleler ve dahası kitaplar yazmaya başladığında, onları radyo ve televizyonda çoşkuyla bir şeyler anlatırken gördüğünüzde gurur duymaktan kendinizi alamaz ve bu işi yaptığınız için şükredersiniz…

Plaza’daki eğitimin ardından birkaç gün geçti… Asistanlarımızdan Tuğba ofisten telefonla aradı. “Emrah Hocam, Cezaevinden bir mektup gelmiş, ben de merak edip açtım. Ağır bir suçtan dolayı hüküm giymiş ve uzun yıllar cezaevinde yaşayan bir bayan bir mahkum kitabınızı okumuş ve çok etkilenmiş. Müsaitseniz size birkaç satır okumak istiyorum.”

Şaşkına dönmüştüm. Hayatını cezaevinde geçiren kimseyle daha önce tanışmamıştım ve ağır bir suçtan dolayı giydiği hüküm yüzünden cezaevinde yaşayan bir kadının eline kitabımın nasıl geçtiği sorusu şaşkınlığımı daha da arttırıyordu.

Tuğba telefonda kelimeleri tek tek okumaya başladı.

“Kendini Arama Kurtarma isimli kitabınızı okudum. Bu kitap hayata bakışımı değiştirdi. Artık sabahları erken kalkıyor, spor yapıyor ve güzelce kahvaltı ediyorum.Hayattan zevk alıyorum!”

Tuğba okumaya devam ettikçe gözlerim dolmaya başladı. Eğitmen olan eşim Ceyda da merak etmiş yanıma gelmişti… Yüreğimdeki hüzün iyice doygunluğa erişmiş ve yağmur olmuştu… Birkaç dakika sonra içimde güneşin açtığını, bulutların dağıldığını ve yepyeni güzelliklerin ufukta göründüğünü duyumsamaya başladım…

Bu denizde bir katre olan “Sen” ne kattın, ne eksilttin?” sorusuna cevap verdi yüreğim… Bu denizde bir katre olmanın farkındalığı yetmezmiydi? Bu denize bir şeyler katmak ya da eksiltmek mümkün mü? Denizde yok olursan deniz olmazmısın? Birkaç damla gözyaşı , alınteri ve birkaç damla mürekkep değil mi bizleri gerçekte var eden şey?

Her seminerden sonra insanlar bizlere kitap imzalatırlar ve her seferinde kendime sormadan edemem; “Bilmem şu kadar kitap imzalandı. Acaba kaç tanesi insanların yaşamına değer katacak? Yoksa kitap hapishanesine dönüşen okunmamış kitaplar kütüphanesinde azat edileceği günü mü bekleyecek?” Bu sorunun cevabını vermek mümkün olmasa da bir gün gözyaşı ve alınteriniz ile incelen mürekkebin boşuna sarf olmadığını sezersiniz… Kelimeler yazılıyorsa, yazılması gerekiyordur ve birilerinin düşünce deryasında katre olacaktır elbet. Bazen hiç tanımadığınız insanlar için yazarsınız ve konuşursunuz…

Telefon kapandı ve ben cezaevindeki okuyucumun satırları ile yüreğimdeki hüzünden azad oldum…

Eğitmenliğin en güzel armağanlarından biri de bu işte; “Ne ekersen onu biçiyorsun, bazense fazlasını…”

Bizler bilgi ve sevgi çiftçileriyiz aziz dostlarım… Ekilen tohumlar yağmur olmadan başak vermiyor… Sevgi ve bilgi tohumları ekmek bizim işimiz… Ömür yettiğince ufuk çizgisine kadar ekmeye devam edeceğiz…

EMRAH ALTUNTECİM
Akademi Eğitim Müdürü
0532 7305259
altuntecime@gmail.com
www.emrahaltuntecim.net
www.askyolundaadimadim.com

YUNANİSTAN, BATININ ÇÖKÜŞÜNÜN PİLOT UYGULAMASI

YUNANİSTAN, BATININ ÇÖKÜŞÜNÜN PİLOT UYGULAMASI
Yunanistan başbakan yardımcısı ve maliyet bakanı, “Yunan halkının ekonomik krizle mücadelede büyük fedakarlıklar yaptığını, buna karşın Avrupa’nın halen kararsız bir şekilde bocaladığını” söylemiş. İsrafa eden, har vurup harman savuran, geliri ile giderini dengeleyemeyen, günde dört beş saatten fazla çalışmayan Yunanistan, içinde bulunduğu krizi AB’ye havale etmek niyetinde. İlginç… Krizden çıkabilmek için gerekli işlerin AB tarafından yapılmadığını oysa Yunan halkı tarafından gerektiği kadar fedakarlık yapıldığını söylemiş. Çok komik.
Ne oluyor? Halkın isyanından korkuyor Yunan yetkililer ve halkın duygularına tercüman olmak için saçmalıyorlar. Halk da bu işin içinde Yunan devleti de. Birinin sorumluluğu diğerinden daha az değil ki. Yunan yetkililer, AB ile ilişkilerinden daha fazla Yunan halkı ile ilişkilerini umursuyorlar. Bu doğru bir yaklaşım fakat Yunan halkı da ahlaksızlık ve israf konusunda olağanüstü maharet sahibi… Dolayısıyla halk doğru bir noktada değil ki onun yanında yer alacaksınız. Halkı AB’den daha fazla umursamaları değil yanlış olan, yanlış olan halkın durduğu yerin yanlış olması.
Yunanistan konusunda AB’nin de yanlış noktada duruyor olması mümkün, bu tartışılır. Fakat halkın hayata bakışının ve çalışma alışkanlıklarının doğru olmadığı açık. Bu büyük bir paradoks… Yunan hükümetlerinin önlerinde bulduğu (aslında uzun bir zaman diliminde kendilerinin ürettiği) bu paradoks, içinden çıkılır gibi değil. Şimdi iktidarlarını muhafaza edebilmek veya iktidara gelebilmek için halkın duygularına tercüman olmaya çalışıyorlar. Fakat bu yaklaşım, daha derinlerde meydana gelen paradoksu ortadan kaldırmıyor aksine derinleştirmeye devam ediyor.
Ne olacak şimdi? Yunan hükümeti ne yapacak? AB ne yapacak? Yunan halkı ne yapacak? Dikkat ederseniz hiçbiri ne yapacağını bilmiyor. Sürekli birbirini suçlayıp duruyorlar. Yunan halkı, hem hükümetini hem de AB’yi suçluyor, Yunan hükümeti halka yeni tedbirleri anlatamadığı (isyandan korktuğu için) AB’ye isyan ediyor, AB ise hem Yunan halkına hem de hükümetine ateş püskürüyor. Bu problemli sacayağı sadece çırpınıyor ve çırpındıkça batıyor.
Çeşitli yazılarımızda ısrarla, problemin çok derin olduğunu ve çözülmesinin mümkün olmadığını söylüyoruz. Çöküşün alternatifsiz sonuç olacağını iddia ediyoruz. Ancak çöküşten sonra yeni bir çözüm düşünülmeye başlanabilir.
Neden?
Çünkü mevcut siyasi, içtimai, iktisadi ve idari sistemler bu krizi üretti, onların içinde kalarak çözüm üretmek imkansızdır. Sistemin değiştirilmesi şarttır. Sistem ise ahlak (hayat anlayışı) ile birlikte değişir. Öyleyse bunu yaparak krizden çıkabilirse diyenler için yazıyorum, çöküş zaten odur. Batı sistem değişikliğine gitmekten sürekli imtina edecek, bu da çöküşü derinleştirecektir.
Sistem değiştirmenin en son (ve en yakın) örneği, Sovyetlerin dağılmasıdır. Sovyetler Birliğinin merkezi olan Rusya, mevcut sistem ile gidemeyeceğini anladığında onu değiştirmeye çalıştı. Ortaya çıkan netice nedir, çöküş. Dünyada işgal ettiği coğrafyayı hatırlayın, şimdiki durumuna bakın. Ne kadar geri çekildiğini görürsünüz. Sovyetlerin çöküşü ile batının çöküşünü birbirine karıştırmamak lazım. Çünkü Sovyetler çökerken, yeni sistem olarak liberal-kapitalist sistem hazır halde dünyada vardı ve doğrudan o sisteme geçtiler. Çok pahalıya maloldu ama hazır bir sistem olmasından dolayı yine de kolay oldu.
Batının çöküşü, tüm batı kültürünün ve sistemlerinin çöküşüdür. Sovyetlerin çöküşünde olduğu gibi hazır bir yeni sistem de yok. İşin sırrı burada… Batının çöküşü, Sovyetlerin çöküşünden misilsiz daha büyük olacaktır. Mevcut sistemden vazgeçeceklerini kabul etsek bile yerine ne koyacaklarını bilmiyorlar. Tarihteki en büyük çöküş olacak, batının çöküşü. Yunanistan misali üzerinde bu çöküşün dinamiklerini anlamak mümkün.
FARUK ADİL

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-10-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-10-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları içinde sivil özellik taşıyan fevkalade az. Sivil toplum kuruluşları, siyasi destek veya siyasi muhalefet için kuruluyor. Siyasi alanın iktidar tekeline sahip olması ve başka alanlara iktidarın paylaştırılmaması, cemiyetteki her oluşumu, siyasi nitelikli yapıyor. İktidar olmak isteyen de muhalefet yapmak isteyen de kendini siyasi alana ayarlı hale getiriyor. Kurduğu veya kullandığı örgüt veya vasıtaların mahiyetini hiç umursamaksızın siyasi hedefler belirliyor ve o istikamete dönüyor.
Ülkedeki siyasi rejimin ve mevzuatın bu yönelişi tahrik ve teşvik ettiği doğru… Fakat bu başka bir yazı konusu… Sivil toplum kuruluşlarının doğrudan veya dolaylı siyasi hedeflere sahip olması, sosyal ve sivil alanı zehirliyor. Sivil alanın kendi merkezinde örgütlenmesi, kendi sosyal iktidarını kurması, gerektiğinde kendi sosyal muhalefetini yapması gerekiyor. Sıhhatli olan bu…
Sivil toplum kuruluşlarının çeşitlenmemesi, kendi alanını oluşturmasındaki en ciddi meseledir. Derneklerin kahir ekseriyeti birkaç alanda yığılmış durumda. Onların da çoğunluğu tek alanda organize olmuş durumda, yardım faaliyetleri… Tek alan veya birkaç alana sıkışan sivil toplum kuruluşları, sosyal iktidarı kurmakta tabiatıyla zorlanıyorlar. Hayatta doldurdukları veya işgal ettikleri alan, birkaç alan çeşitliliğine sahip olduğu için, çok dar. Alanınızı daralttığınız müddetçe iktidar olma imkanınızı kaybediyorsunuz. Bu durum siyasi alanda da böyle… Küçük ülkelerin devlet yapılarına bakın çok komik durumlar, örgütlenmeler görürsünüz.
Sivil toplum kuruluşlarının öncelikle çeşitliliğini artırması gerekiyor. Çeşitlilik arttıkça görecekler ki işgal ettikleri alan genişleyecek ve bir iktidar inşasına müsaade eder hale gelecek. Hatta alanın genişlemesi, sosyal iktidarı icbar edecek.
Sivil toplum kuruluşlarının temelindeki problemlerden biri de, ihtiyacı takip etmemeleridir. Bir gurup insan bir araya gelip sosyal faaliyet olsun diye dernek kuruyor. Veya bir kuruluştaki insanların aralarında çıkan ihtilaflar neticesinde bir kısmı ayrılıp yeni bir dernek kuruyor. İhtiyaç olup olmadığını dert edinmeden ve tetkik etmeden kurulan dernekler atıl hale geliyor ve kendisiyle ilgilenen az sayıdaki insanın da üretimlerine mani oluyor. Çünkü derneğin yönetiminde boğulup kalıyorlar.
Sosyal iktidar, ihtiyacı takip eder, siyasi iktidar gibi değildir. Aslında siyasi iktidar da ihtiyacı takip eder, etmelidir. Devlet denilen büyük örgüt, cemiyetin ihtiyaçlarını kendi kendine halledemediği zaman ortaya çıkmalı ve o ihtiyacı karşılayacak yönetim ve hizmet birimleri kurmalıdır. Fakat artık dünyada devlet, en başta elzem olan bir işmiş gibi anlaşılmakta ve ihtiyacı takip etmeden kendini örgütlemekte ve bazen de ihtiyacı kendisi üretmektedir. Yani bazı problemleri kendisi üretmekte ve onları çözmek için de yeni birimler kurmaktadır. Modern devlet, bir ülkede en fazla problem üreten örgüt haline gelmiştir. Sivil toplum kuruluşları ihtiyacı takip etmedikleri, ihtiyaçları tespit etmedikleri için atıl hale geliyor ve enerjiyi boşuna israf ediyorlar.
İhtiyaçları tespit edemeyen sivil toplum kuruluşları, bilmiyorlar ki meşruiyet kaynakları, cemiyetin karşılanmamış ihtiyaçları, çözülmemiş problemleri, ilgilenilmemiş dertleridir. Bahsini ettiğim meşruiyet, hukuki meşruiyet değil, ontolojik meşruiyettir. İhtiyaç yoksa neden oradasınız, neden varoluşunuzu o şekilde gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz? Yoksa siz sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösterme görüntüsü altında başka işlerle mi uğraşıyorsunuz? İşte bu ve benzeri çok sayıda soru, ontolojik meşruiyetinize yönletilmiş sorulardır.
Sivil toplum kuruluşları, siyasetin dışına çıkmalı, kendilerinden siyasete giden yolları mayınlamalı ve doğrudan kendi işlerini yapmalıdır. Bu takdirde sivil alanda ne kadar insan kalacağı anlaşılır. Bunu devletin ve hukukun yapması ne kadar yanlışsa, sivil toplum kuruluşlarının da yapmaması o kadar yanlıştır. Siyasi alanın ve o alandaki iktidarın sivil alandan siyasi alana geçişi kapatması, iktidar tekelini siyasi alanda tutmak içindir ve vahim bir durumdur. Fakat sivil toplum, kendi bünyesinden siyasi alana geçişi engellerse, sosyal iktidarı kurar, kurmak zorunda kalır. Sosyal iktidar kurulursa, sivil alandan siyasi alana akış zaten fevkalade azalır. Çünkü sosyal iktidarın itibarı daha fazla olur.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

TELEGRAM-5-MÜSLİM GAYRİMÜSLİM ZİHİN FARKI

TELEGRAM-5-MÜSLİM GAYRİMÜSLİM ZİHİN FARKI
İnsanın derinliğini beyin olarak gören anlayış ile kalb ve ruh olarak gören anlayış arasındaki fark, havuz ile okyanus arasındaki fark gibidir. Bedeni tüm organlar, kalb ve ruhun özellikleri, güçleri ve maharetlerinin hiçbirine sahip değil. Fakat ruh ve kalbin bir işi yapması için bedeni kullanıyor olması, o özelliklerin bedende olduğu zannını besliyor. Pozitif akılla sıfırdan başlanana “insan incelemeleri” tabii ki ancak beyine kadar varacak ve orada kalacaktı.
Batının ürettiği bilgi bolluğuna boğulanlar, batının her konuda doğru düşündüğünü zannediyorlar. Batının bilgi üretmedeki kabiliyetini inkar etmek kabil değil fakat ürettiği bilginin doğruluğuna dair sahip olduğu kriterler çok sathi. Bilgileri test edecekleri kriterlerinin “doğru” olup olmadığını test etmemiz gerekiyor öncelikle.
Bol bilgi üretmenin müthiş bir etkisi olduğu doğru… Dünya birkaç asırdır batı tarafından bilgi bombardımanına tutuldu ve aklı şaştı. Bilginin bolluğu, onları kritik etme imkanını ortadan kaldırdı. Hele de batının yaşayan tek ve son medeniyet olduğu kanaati (hatta imanı) onun ürettiği bilgileri test etme ihtiyacını da ortadan kaldırdı. Netice olarak, batı tarafından dünyanın başına sağanak halinde yağdırılan bilgi, herkesi esir aldı.
Batının pozitif aklı ile Müslümanların zihni evrenlerini anlamaları beklenmez. İnsanın biyolojik gerçekliklerinin dışında bir gerçekliği anlaması da beklenmez. Dolayısıyla insanın en derinliğini beyinde araması kaçınılmaz.
Oysa insan, beden ve ruhtan oluşmuştur. Bu birlik, ikisi arasında sayısız varlık ve olay üretmiştir. Haki Demir’in ifadesiyle, “kalbi evren”, “zihni evren” ve “bedeni evren” gibi yukarıdan aşağıya doğru üç evren var. Beden apaçık ortada, zihin fark edilmeyecek gibi değil fakat kalbi evren ve dolayısıyla ruh, perde arkasında perde misali gizlenmiş durumda. İnsanı beden merkezli maddi varlık olarak tanımlayan ve ondan ibaret sayan batının varacağı nokta, zihindir ama onu da beynin ürünü olarak kabul edecektir.
Kalbi evren insanın ferdiyetinin ve istiklalinin teminatıdır. Kalbi evrene müdahale etmek imkansızdır. Kalb, kişinin rızası dışındaki tüm müdahalelere kapalıdır. Allah’ın tasarrufu altındadır ve sadece sahibi olan kişiye bırakmıştır. Hiçbir şekilde (ne ilaçla, ne telkinle ne de başka şekilde) kalbi evrene, sahibinden izin almadan girilemez. En basit insandan, dehaya kadar bu böyledir.
İnsanda münhasıran korunmuş bir alan yoksa ve her şeyine müdahale edilebiliyorsa, ortada insan yok demektir. Batılı anlayışın, insanın her şeyin müdahale edilebileceğine inanması, insanı hayvanın gelişmiş türü olarak görmesindendir ve kendi içinde tutarlıdır. Doğrusu kalbi evrenin kapısını anlayış ve yaşayışta kapattığı için o evrenden haberdar olması da mümkün değildir.
Kalbin kapısı sadece iman ile açılır, sadece imana açıktır. O kapıdan, imandan başka hiçbir şey giremez. Ne var ki, her türlü imana açıktır, sadece İslam’ın teklif ettiği imana değil. Fakat sahih iman (İslam’ın teklif ettiği iman) dışındaki hiçbir iman, kalbi temiz ve pak tutamaz.
İman, zorla olmaz. Zorla gerçekleştirilmek istenen iman, zihinde kalır ve kalbe girmez. Kalbe girmeyen iman ise iman değil, riyakarlıktır ve zorlanan kişiyi takiyye yapmak mecburiyetinde bırakır.
Sadece imanın girebileceği, onunda zorlama ile giremeyeceği kalb, nasıl bir mekandır? İnsandaki tüm faaliyetlerin nihai kaynağıdır. Farkına varılamayan fakat tüm faaliyetleri başlatan ilk kaynak. Zaten farkına varıldığında “nefsini bilen rabbini bilir” ölçüsüne mazhar olunan bir mekan. İnsanın hedefi de zaten kalbi ve ruhu keşfetmek, rabbini bilmek için.
Ruh bedene duhul ettikten sonra, yabancı olan ve kendi tabiatına da uygun bulunmayan bu meskende, kendini gizlemek için insan iç dünyasında sayısız perde oluşturuyor. Perdeler, vasıta, merkez, unsur, hadise gibi çok çeşitlidir. (Haki Demir’in görüşü bu). Yapmak istediği işleri kendisi doğrudan değil de ürettiği vasıtalar marifetiyle yapıyor. Böyle olunca biz ruhu değil vasıtalarını fark ediyoruz. Derinleşemediğimiz takdirde de vasıtalara takılıp kalıyoruz.
Akıl kanaat sahibi oluyor ama kalb iman sahibi oluyor. Akıl, kalbdeki imana aykırı kanaat sahibi oluyor ama iman yerinde durduğu müddetçe o kanaat aklın bünyesinde kalmaya mahkum oluyor. Kalb (ve ruh) ile akıl arasında çelişki meydana gelebiliyor, ikisi arasında çelişki oluştuğunda aklın imana uygun olarak kendini gözden geçirmesi gerekir. Aksi takdirde aklın ürettiği kanaatler zaman içinde iman haline gelebiliyor. Bu süreçte de zorlama ve dışarıdan irade dışı müdahale sözkonusu değil.
Netice olarak, İslam’ın teklif ettiği imana sahip insan zihinleri, dışarıdan müdahaleye açık değildir. Müslümanlar, kendi akıllarıyla meyletmedikleri müddetçe, kalblerine kimsenin müdahalesi mümkün olmaz. Kendileri (kendi akılları ile) kendilerinin gözlerini oymaları mümkün, buna fırsat tanımamalıdırlar.
Kalbe nüfuz etmenin mümkün olmadığının en büyük misali, mucizelerdir. Mucizeleri gördüğü halde Müslüman olmayanlar bulunduğuna göre, kalbe nüfuz ve müdahale imkansızdır. Üstelik o kalbler, kafir kalbidir. Müslüman kalbine nüfuz ve müdahale nasıl mümkün olabilir? En büyük mucize ise Hz. Resulü Ekrem’in (SAV) bizzat kendisidir. O, kainatta, Allah’ın ihsan ettiği en büyük tesir gücüne şahsıyla sahiptir. O’nu görüp de Müslüman olmamak, sadece kalbin müdahaleye kapalı olduğu şeklinde izah edilebilir.
Müslümanlar, kalbe müdahale edilebileceğine inanmakla, vahim ve temel bir hata yapıyorlar. Hiç kimse, hiçbir usulle, O’ndan (SAV) daha büyük bir tesir gücü üretemez, oluşturamaz, kullanamaz.
SELEHATTİN ADANALI

AKIL İNŞASINDA MATEMATİK-3-

AKIL İNŞASINDA MATEMATİK-3-
Matematiğin bir özelliği de bir sayıyı, sonsuz şekilde ifade edebilme imkanını öğretmesidir. Mesela bir (1) sayısı, sonsuz şekilde ifade edilebilir, (2-1), (5-4) vesaire gibi. Aslında tamamında ifade edilen sadece birdir ama ifade şekilleri başkadır.
Hayatın bir çok alanında, bir düşünceyi başka şekilde ifade edemediğimiz için çok dar bir akılla yaşamak zorunda kalıyoruz. Düşünceyi değiştirmeye bile ihtiyacımız olmadan birçok problemi çözme imkanına sahibiz. Sadece ifade biçimini değiştirerek, çözülmez zannettiğimiz bir çok problemin çözüldüğüne şahit olabiliriz.
Bir şeyin (sadece sayının değil) mesela bir düşüncenin, bir varlığın, bir olayın birden fazla ifade edilebilme imkanı var. Bu imkanın matematik ile sınırlı olduğunu düşünmemiz gerekmiyor. Zaten matematik eğitiminin eksiklerinden biri de bu. Oysa matematik bir düşünce biçimidir. Aslında ise matematik düşüncenin ta kendisidir. Matematik eğitimi insana (çocuğa) düşünmeyi öğretir. Ülkemizde ise matematik eğitimi düşünceyi köreltmektedir.
Matematik problemlerin en az yarısı, bir sayının veya şeklin başka biçimde ifade edilebilmesiyle çözülebilmektedir. Bir şeyi başka şekilde ifade edebilme kabiliyeti kazandıran matematik, özü itibariyle düşünce gücünü geliştirir. Fakat matematiği formüllere mahkum eden mevcut eğitim anlayışı, matematiğin düşünceyi geliştirmesi yerine zayıflatması ve dondurması neticelerini vermektedir.
Matematik eğitimi ile hayattaki problemlerin nasıl çözüleceğini öğretemeyen eğitim sistemi, hem matematiği gereksiz hale getiriyor hem de onunla aklı donduruyor. Matematik eğitiminin sadece formüllere dayandırılması ve düşünmeyi desteklememesi ve geliştirmemesi, ülkedeki eğitim sisteminin temel problemlerinden biridir.
Matematiği her çocuk anlar. Matematiği anlamayan öğrenci yoktur, anlatamayan öğretmen vardır. Ailelerin buna özellikle dikkat etmesi gerekir. Eğitim sisteminin ve öğretmenlerin başarısızlığı çocuklara çıkarılmaktadır. “Ne yapalım sizin çocuğunuz matematiği anlamıyor” türü şikayetler, kendi başarısızlıklarını ve tembelliklerini örtbas etme mazeretidir. Toplumda matematiği herkesin anlamayacağı kanaati de yaygınlaştırıldığı için bu mazeret her defasında işe yaramakta ve ailelerin itirazını engellemektedir. Sakın bu tuzağa düşmeyin. Çocuğunuz matematiği mutlaka anlar, doğru anlatılırsa.
Matematik, düşünceyi geliştiren bir eğitim metodu ile anlatılmadığında, hayat ile ilişkisi de kesilmektedir. Çocuklar, “bu benim ne işime yarayacak” sorusunu sürekli soruyorlar ve bu soruyu öğretmenler cevaplayamıyor. Çocukların sorduğu bu soru aslında çok doğrudur ve matematiğin hayat ile ilgisini göstermektedir. Fakat öğretmenler çocuğun doğru sorusunu cevaplayacak kadar matematiği anlamadıkları için anlatma imkanına da sahip değiller. Çocuklar da haklı olarak işlerine yaramayacağını düşündükleri matematiği öğrenmek konusunda arzu sahibi olamıyorlar. Bir şeyi öğrenmeniz gerektiğine inanmazsanız (büyükler de dahil) onu öğrenmeniz ve anlamanız zaten mümkün değil ki.
Matematik eğitiminde yapılması gereken ilk reform, onu müstakil bir bilim dalı olmaktan çıkarıp, düşünce bilimi haline getirmektir. Düşünce bilimi haline getirildiğinde, hayatın her safhasında ve her işte lazım olduğu anlaşılır. İkinci reform da, matematiği formüllere boğmaktan uzak durulmalıdır. Formüllerin lüzumunu tartışmıyoruz, fakat sadece formüllere bağlı bir eğitim, düşünceyi geliştirmiyor aksine zayıflatıyor. Matematikteki bir sayının sonsuz şekilde ifade edilebilme özelliği öğrencilerde düşünce alışkanlığı haline getirilse akıl inşasına ve hayatı yaşamaya ne kadar fazla katkıda bulunduğu görülür.
Ailelerin öğretmenleri ısrarla bu yöne sevketmeleri gerekiyor. Nedense öğretmenlerin içinde bunu anlayanına rastlamadım.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

PARAPSİKOLOJİDE YENİ AKIL FORMU İHTİYACI

PARAPSİKOLOJİDE YENİ AKIL FORMU İHTİYACI
İnsan zihnine dair çalışmalarda Müslüman ile gayrimüslimleri birbirinden ayırmak şart. Hala insanın aynı olduğunu, iman, ahlak ve eğitimin insanda ne kadar büyük değişiklik yapabildiğini bilmeyen batı, kendi kültür ikliminde yetişen insanlar üzerinde yaptığı araştırmaların, tüm insanlık için geçerli bilgiler ürettiğini zannediyor.
Batı, Reform ve Rönesans’tan sonra, pozitif akla teslim oldu. Bakışı, kavrayışı, anlayışı, yaşayışı pozitif aklın hakimiyetinde ve sınırında kaldı. Felsefi altyapısı ise materyalistti. Bu zaviyeden bakınca, insanı bedenden ibaret olarak gördü ve hayvanların evrimi ile ortaya çıkan bir canlı türü saydı. Dolayısıyla tüm dikkatini ve çalışmasını beden üzerinde yoğunlaştırdı.
Aşağıdan yukarıya doğru bir çalışma içine girdi. İnsandaki en karmaşık organ olarak beyine geldi ve orada patinaj yapmaya başladı. Beynin sırlarını çözebilse daha ileri gidecek ama hala orada duruyor. Beynin sırlarını çözüp onun ötesini görmesi ise (eğer geçebilirse) daha çok zaman alır.
Bir anlayışın, dünya görüşünün veya ilmin ufku, onların ürettiği aklın da ufkudur. Bir dünya görüşünün ürettiği akıl, o dünya görüşünü aşamaz. Materyalist felsefe ve ondan üretilmiş olan pozitif aklın insan ufku, beyindir. Beyini geçemez, ondan ilerisini kabul etmez. Beynin sırlarını çözse ilerisine geçecek ama ufku beyin olduğu için, tüm insan tezini beyin üzerine kurduğu için, insana dair her şeyi onda aradığı için, onu aşma düşüncesine sahip olamaz. İnsanın, aşılmasına imkansız gözüyle baktığı bir sınırı aşması gerçekten imkansız olur.
Asırlarca, pozitif akıl, ufkunun dışında kalan her şeyi inkar etti ve bilim dışı, akıl dışı diye yaftaladı. Çünkü anlamadı, anlayamazdı, akıl kendi ufkunun ötesini anlama iktidarında değil. Ürettiği aklın ufkunun dar olduğunu düşünmedi, kabul etmedi ve bu hususta kimseyi dinlemedi. Tüm dünya da, geçen birkaç asırdır, batının “akıl ve bilim sınırlarını” gerçek zannetti. Aklının kıblesi olarak batıyı kabul etti ve ilginçtir, asırlarca kendi kültüründe yaşanan sayısız tecrübeyi, batının akıl ve bilim sınırlarının dışında diye inkar etmeye başladı. Binlerce yıldır yaşanan tecrübeleri bir anda akıl ve bilim dışı ilan etmek, hem de komşu evde yaşanırken bunu yapmak, ne çapta bir akıl çöküşüdür.
Ne var ki, batının tanımıyla, “paranormal” olaylar cereyan etmeye devam etti. Batının onlara akıl ve bilim dışı demesi, olayın cereyanını engellemedi. Bir tarafta olağanüstü olaylar yaşanıyor diğer tarafta aklı tekeline alan despotlar o olayların akıl ve bilim dışı olduğunu söylüyorlardı. Bilimin tanımını dahi unutmuş göründüler bir müddet. Pozitif bilimler, varlık ve olayları incelemek için değil miydi? Sizin ürettiğiniz aklın sınırları dışında meydana gelen bir olay, bilim ve akıl dışı değil, sizin akıl ve biliminiz, o olayları kuşatamayacak kadar dar ve aciz.
Doğrusu uzun zaman dayandı. Ta ki 1960 lı yılların sonuna kadar. Ve nihayet parapsikolojiyi bilim olarak kabul etti, etmek zorunda kaldı. Fakat elinde hiçbir ilmi veri olmadan… Ne vardı parapsikolojiye dair? Sadece olaylar… Ve sıfırdan başladı. Hala pozitif akıl ile paranormal olayları çözmeye çalışıyor. Sözüm ona parapsikolojiyi bilim olarak kabul etti, çok komik.
Pozitif akıl ile paranormal olayları anlamak… Bu nasıl olabilir? Parapsikolojiyle ilgilenenler, ilgi alanlarında olan olayları anlamak, çözmek ve bilimsel bir altyapıya kavuşturmak için pozitif aklın kafi gelmeyeceğini söylüyorlar. Bunu söylemekten başka bir seçenekleri yok, çünkü paranormal olayların tabiatı ile pozitif aklın tabiatı tamamen birbirine zıt. Bunu söylüyor olmaları (fark etmiş olmaları) alternatif bir akıl formuna ve sentezine ulaştıkları anlamına gelmez ki. Anlaşılmayan ve fark edilmeyen nokta burası… Parapsikoloji ile ilgilenenlerin başka bir akıl formuna ihtiyaç olduğunu söylemesi başka şey farklı bir akıl formu inşa etmek başka şey.
Dünyada parapsikoloji ile ilgilenen başka bir kültür iklimi olmadığı için batının olağanüstü olayları da batıdan öğrenme hastalığı devam ediyor. Dünya parapsikoloji ile ilgilenmiyor ama parapsikolojinin incelediği olaylar dizisi dünyanın her yanında yaşanıyor. Batı dışındaki kültür havzaları batıdan daha fazla paranormal olaylara aşina olmasına rağmen, bilimin batının tekelinde olduğu zannı ve vehmi ile bu konuda da batının ağzına bakıyor.
Müslümanların genel olarak parapsikoloji özel olarak da telegram konusunda batının ürettiği bilgilere itimat etmesi çok sakıncalıdır. Dikkatli bir süzgeç kullanılmalı ve baştan izah edilmelidir. Özellikle paranormal olaylarla ilgili bilgileri batıdan almak, bir konuda uzman olan (mesela doktor olan) bir adamın her konuda (mesela mimaride de) uzman olduğunu zannetmek gibi bir garabettir.
SELEHATTİN ADANALI

AKIL İNŞASINDA MATEMATİK-2-

AKIL İNŞASINDA MATEMATİK-2-
Matematik hem yüzeyde hem de derinde anlama imkanı verir. Bu iki boyutu birden içermesi, matematiği akıl inşasında çok önemli bir noktaya taşır.
Matematikte birden sonsuza kadar farklı aralıklarla (mesela birer birer veya ikişer ikişer…) saymak öğrenilir. Bu bir düzendir. Fakat aynı zamanda sıfır ile bir arasında sonuz adet sayı olduğu da öğretilir (öğretilirse). Sıfır ile bir arasında doğal sayı olarak bir adet sayı vardır ama rasyonel sayı olarak sonsuz adet sayı vardır. Birer birer sayıldığında sıfırdan bire ulaşmak bir saniye sürmez. Fakat rasyonel sayıları hesaba kattığınızda sıfırdan bire asla ulaşamazsınız. Bu özellik, konunun derinlik boyutudur.
Eğer matematik hakkıyla öğretilirse, akıl inşasında daha etkili yol yoktur. Fakat matematik sayılar ve şekiller dünyasından başka bir özelliğe sahip değilmiş gibi öğretilmektedir. Böyle bir matematik eğitimi, akıl inşasına faydalı olmamakta hatta zarar vermektedir.
Fizikte üç boyut var, en, boy, yükseklik. Buna bir de zamanı ekleyerek dört boyuta zor çıkardılar. Oysa hayatta boyut sayısı çok fazla… Fizik düşüncedeki kısıtlı boyutluluk (teorik fizikte boyut sayısı fazla ama onu kim biliyor ki) düşünceyi de etkiliyor ve daraltıyor. Oysa matematikte çok boyutluluk mümkün, öğretilebilirse… Matematik yoluyla zihni dünya çok boyutluluğa kavuşturulabilir ve çok boyutlu düşünce alışkanlıkları geliştirilebilir.
Özellikle düşüncede derinleşme kabiliyeti, matematik yardımıyla elde edilebilir. Sadece sıfır ile bir arasındaki sayı miktarının sonsuz olduğu ve her sayı ile diğer sayı arasında da sonsuz sayının bulunduğu öğretilebilse büyük zihni gelişme olur. Tabii ki bunu uygun bir öğretim metodu ile öğretmek gerekir. “Sıfır ile bir arasında (veya herhangi bir sayı arasında) sonsuz adet sayı var” deyip geçmek, anlatmaya çalıştığımız konunun öğretildiğini göstermez. Bunun bir düşünce şekli olduğunu, bir şey ile başka şey arasında sonsuz mesafenin olabileceğini, dolayısıyla her iki şey arasındaki ihtimal sayısının fevkalade fazla olduğunu öğretmek gerekir. Bunu hiçbir bilim dalında, matematikte olduğu kadar kolay öğretme imkanı yoktur. Matematik bu konuda tek imkanımız, bari kullanmasını bilelim.
Matematik müstakil bir bilim dalı olarak öğretilmeye çalışılınca, hayat ile bağlantısı kesiliyor. Çocukların (ve insanların) zihinlerinde matematik bilimi olarak yer ediyor ve düşünce faaliyetlerinde kullanılmıyor. Ayrı bir alanda kalıyor ve onun metotları ve imkanları, zihni dünyada kuşatılmış halde muhafaza ediliyor. Oysa zihni dünyada bir düşünce metodu olarak yer almalı ve hangi konuyu düşünürsek düşünelim matematikten “düşünme kabiliyeti” olarak faydalanmalıyız. Bunu gerçekleştirebilmemizin yolu ise matematiği bir bilim dalı olduğu kadar, bir düşünme biçimi olarak öğrenmemize bağlı.
Matematiğin sadece bilim dalı olarak anlaşılması ve öğretilmesi o kadar yaygınlaşmış ki, mesela üniversite giriş sınavlarında “sayısal” ile alan bölümlerde işe yarıyor. Oysa matematik, edebiyattan hukuka kadar tüm “sözel” denilen alanlar için de aranmalı. Hangi bilim ve sanat dalı, düşünceden bağımsız ki matematikten bağımsız olsun. Çocuklar da sözel bölümlerden birine girmek istediğinde matematiği tamamen bırakıyorlar. Matematiğin hayatta işe yaramayacağını üniversite sınavlarında çocuklara gösterdikten sonra, matematiği nasıl öğretebilirsiniz ki?
Düşünmek için matematiğe ihtiyacı olmayan çocukların (ve insanların) hayatta da matematiğe ihtiyacı olmaz. Düşünebilmek ve yaşayabilmek için matematiğe ihtiyacı olmayan insanların ise zihni dünyaları ve pratik hayatları çok dar ve az ihtimalli (yani boyutlu) olur. Ondan sonra devlet iş vermeyince işsiz kalıyorlar. Çünkü istihdam edilebilmek için tek ihtimale bağlılar, devletin işe alması. Başka bir ihtimalin mümkün olduğunu ve yapılabileceğini düşünmesi bile mümkün olmayan birinin, yapması nasıl mümkün olsun ki?
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

RUHAT MENGİ, ÖFKENİN CİSİMLEŞMİŞ HALİ

RUHAT MENGİ ÖFKENİN CİSİMLEŞMİŞ HALİ
Ruhat Mengi gibi insanları yazar olarak değerlendirmek mümkün olur mu? Mengi’yi yazar olarak kabul etmek, cerrahın ameliyat önlüğünün, vücuduna uyduğu için hademeyi de cerrah kabul etmeye benzer. Aradaki benzerlik bundan bir milim bile daha ileri de değil. Veya hademenin de iki ayağı olduğu için cerrahın yapacağı işleri (ameliyatı) yapmasına müsaade etmek gibi bir şey. Böyle olmasına böyle de, neden yazı konusu yapıyorsun diyenlere cevap olsun, cerrah (doktor) önlüğü giymiş halde hasta yakınlarının karşısına çıkan hademenin, cerrah değil de hastanenin hademesi olduğun birinin söylemesi lazım. Kim hastanede, “ben doktorum” diye beyaz önlüklüye kimlik ve hekimlik ruhsatını soruyor ki. Fakat farkına varan birinin bunu söylemesi gerekmez mi?
Ruhat Mengi yazar mı? Tabii ki yazar. Yazıyor zaten. Yazar demek, “okuma yazması olan demektir”. Okuma yazması olana yazar demek mümkünse, Mengi yazardır. Herhangi bir metni yazmak ise “köşe yazısı” ise Mengi (galiba) her gün aslanlar gibi yazıyor.
Emin Çölaşan örneği bu ülkede köşe yazarlığı meselesinin turnusol kağıdıdır. Hürriyette hangi karanlık dehlizlerin desteği ve talimatı ile yıllarca yazdığı bilinmez ama bir şekilde gazete ile irtibatı kesilince kalemi ile bir köşe bulamaması, yazarlığın bu ülkede fikir ve fikir adamlığı ile ilgili olmadığını gösteriyor. Bir gazetede köşe işgal etmesine bakmayın, sayısı bellisiz insanın. Köşe işgal ettiği için fikir adamı ve yazar muamelesi yapmayın, öyle yaparsanız babanızı (veya kendinizi) doktor önlüğü giymiş hademeye ameliyat yaptırırsınız.
Kelimeleri yan yana dizince cümle “oluşacağını”, bilgileri sağdan sola, soldan sağa aktarınca “fikir” ürettiğini zanneden türden insanlar bunlar. Fikir ile bilgi arasındaki farkı bildiklerine dair yazılarında bir tane işaret yok. Cisminin hacminden kat be kat fazla öfke sahibidir madamın. Aklı ise öfkesinin arkasında maraton koşuyor. Akıl, öfkenin önünde gitmediği (gidemediği) için, öfkenin tozuna bulanmış halde, akıl gözü ise ancak birkaç metrelik görüş mesafesine sahip.
Her gün köşesini dolduruyor ya… Aynanın karşısına geçtiğinde kendisiyle gurur duyuyordur. Yazdıklarını okuma alışkanlığı var mı bilinmez ama eğer yazdığını okuyorsa, gözüne çarpan “öfkeyi” fikir zannediyordur. Başka nasıl açıklayabiliriz? Her gün yazdığı saçmalıklara ve hezeyanlara bir açıklama getiriyor olmalı. Aksi takdirde saçmalamaya devam edemez ki.
İnsanın psikolojisi kendi çelişkisini göstermez çünkü insan çelişki ile yaşayamaz. Çelişkiyi perdeleyen en önemli faktörlerden biri de, öfkedir. Öfke, insanın, kendi iç dünyasına bakma fırsatı vermez. Çağlayan gibi içeriden dışarıya doğru aktığı için öfke, akışa karşı yüzmek gerekir, kendi iç dünyasına bakmak isteyen. Bunun mümkün olmadığını herkes bilir. Bu sebeple akil insanlar derler ki, öfkelenmemek mümkün değilse, düşünmeyi ve karar vermeyi ertele. Ama bu sözü akil insanlar söyler ve akil insanlar anlar, başkaları değil.
Kadın ruhunun tatmin olmaz tabiatı, Mengi’de zirve halinde. Sadece öfkeden besleniyor. Tabii ki kendi öfkesinden… Yani kendi kendini yiyor. Ülkede olumlu gelişmeler oluyor, ona bile öfkeleniyor. Sanki ülkenin ve halkın iyiliğini düşünmeyen birisi… Halkın ve ülkenin iyiliğini düşünmüyor desek, cehennemde yanarken bile kabul etmez, aksine yazılarının hepsinde halkın ve ülkenin iyiliğini düşündüğünü iddia eder, hem de öfkeyle. Ama yazılarında öfkeden başka bir şey olmadığını, öfkeyle okuduğu için olmalı, görmez.
19.11.2011 tarihli yazısından bir pasaj.
“AB deyince aklıma geldi, Başbakan Erdoğan’ı Time’a kapak yaparken (Amerika’nın planları doğrultusunda herhalde yakında sırayla tüm dergilerinde olabilir ki biz toplum olarak elbette memnun oluruz ama niyet de çok önemli) habere “Türkiye’nin küresel güç haline geldiği” başlık olmuş. Türkiye ekonomide daha iyi durumda olması nedeniyle, kaynayan bir kazan halindeki Ortadoğu’da oynaması gereken rol nedeniyle (mesela Suriye’ye herkesten önce Türkiye ültimatom gönderiyor, terör olarak geri dönmesi tehdidine rağmen iç işlerine karışıyor), arabuluculuk çabaları nedeniyle şu anda daha önemli bir konumda.”
“Bu “küresel güç” lafı da çok sık kullanılıyor ve gurur okşuyor. Ama baktığınızda nedense arada diğer ülkelerdeki krizden etkileneceği bildirilmesine rağmen “ekonomisinin de istikrarlı olduğu söylenen” bu küresel güç hala AB’ye alınma yoluna giremedi. Şimdi normal olarak AB’nin “gelin kardeşim, siz küresel güç oldunuz, ekonominiz de iyi, biz sizi alalım da yararlanalım” demesi gerekmez mi? Yıllardır kapısında beklediğimiz AB (gerçi kendisi sallanıyor ama) neden hala bu küresel gücü göremedi?”
Olaya bakın, küresel güç olup olmadığımız ayrı bir mesele ama eğer olduysak, bunu AB kabul etmesi ve bizi kendi bünyesine alması şart mı? Küresel güç olup olmadığımızı AB’nin değerlendirmesine mi teslim edeceğiz? AB’nin neyi nasıl düşündüğünü dert mi edelim? Dikkat ederseniz yazısındaki, parantez içine aldığı “gerçi kendisi sallanıyor ama” ifadesi, tek doğru tespit. O tespite rağmen hala öfkeden kudurmaya devam ediyor. Alsa ne olur, almasa ne olur, kimin umurunda.
Tüm dünyanın kabul ve teslim ettiği, “ekonomimizin iyi olduğu” gerçeğine tahammül edemiyor ve öfkeden küplere biniyor. Niye? Çünkü ekonomiyi iyi hale getiren kadro, onların isimlendirmesiyle “mürteciler”, asıl ve asil ismiyle Müslümanlar. Müslümanlar bu ülkede “kapıcı”, “çaycı”, “hizmetçi” olarak kalsın da ülkenin ekonomisi de varsın batsın. Tersinden söylemek gerekirse, Müslümanlar kurtaracaksa bu memleketi, aman kurtulmasın. Öfkenin bu kadarı bir insanda nasıl birikir? Bu kadar büyük bir öfke biriktirebilen psikolojik evren, hangi gezegende yaşıyor olabilir?
Ha bu arada, ülkeyi en çok o seviyor, halkın iyiliğini en çok o istiyor. Yazılarını birkaç gün okuyan herkes hemen anlar ki, kadın, “saf öfke”den ibaret hale gelmiş. Böyle bir şey olabiliyor demek ki. Fakat ancak Mengi’de olabildiğini de teslim etmek gerekiyor.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

ÜTOPYA VE GERÇEK

ÜTOPYA VE GERÇEK
Niall Ferguson nam bir adam, Wall Street Journal nam gazete için on yıl sonrasının ütopyasını hazırlamış. Eskiden bu işlere Fütürizm, bu işleri yapanlara da fütürist derlerdi, şimdilerde ütopist mi demeye başlamışlar. Bu adam Avrupa merkezli olmak üzere dünya ile ilgili tahminlerde bulunmuş. İlginç tahminler…
Bu günden yakın geleceğe doğru bakıldığında neler görünüyor? Neler demiş adamımız? AB dağılmış ve yerine yeniden bir oluşum sağlanmış ve Avrupa Birleşik Devletleri namıyla yeni bir birlik kurulmuş, merkezi de Viyana olmuş. İngiltere AB’den çıkmış ve Çin’in ekonomik işgaline uğramış.
Batının artık içi boşalmış olan gururu hala devam ediyor. AB’nin yıkıldığını ama yerine Avrupa Birleşik Devletlerinin kurulduğunu söylüyor. Yani batı aklının, şu anda içinde bulundukları krizi mutlaka çözeceğini düşünüyor. Halt ediyor. Bu kriz, ekonomik kriz filan değil ki. Haki Demir’in, “Batı Akıl Krizinde” başlıklı yazısında ifade ettiği gibi, batı, ürettiği aklın sonuna geldi. Aklının ufkunda geziniyor ve mevcut kriz ise o ufkun krizi. Yani sistem çapındaki bir kriz, neyle çözeceksiniz. Krizi çıkaran batının aklı, o akılla krizi nasıl çözüyorsunuz? Aha da buraya yazıyorum, nah çözersiniz, çözün de dünya görsün. Medeniyetiniz çöküyor, hala haberiniz yok. Kof bir gurur, hala gerçekleri görmelerine engel oluyor. At gözlüğünü çıkarmadığınız müddetçe, hep geri gideceksiniz. O gözlüğü de çıkaramazsınız çünkü sizin medeniyetiniz, kültürünüz, aklınız, ufkunuz o gözlükte.
Başka ne demiş kahinimiz, İran ile İsrail arasında savaşın başladığını, ABD’nin İsrail’e yardım etmediğini, ABD’nin Hürmüz boğazını açık tutmaya çalıştığını fakat ABD savaş gemisinin mürettebatıyla ve askerleriyle birlikte İran tarafından esir alındığını söylemiş. Bakın burada büyük oranda isabet kaydetmiş. İsrail ve ABD’nin artık askeri başarılarının sonunun geldiği, bu coğrafyada meydana gelecek savaştan bunların karşı ve galip çıkamayacağı artık tüm dünya tarafından anlaşılmaya başlandı.
İsrail ile İran’ın savaşması kaçınılmaz. Aslında İsrail ile İran değil, İsrail ile bölge ülkelerinin savaşı kaçınılmaz. Şu anda gündemde olan İran olduğu için konu o merkezde konuşuluyor. Bu günden geleceğe doğru bakan adamımız da bu günün gerçekliğine saplanıp kalıyor. Bölgede İsrail’in içinde olacağı büyük bir savaş yakın gelecekte mutlaka olacak gibi görünüyor. İsrail’in bu zamana kadar girdiği savaşların hepsinden (son Hizbullah ve Hamas savaşı hariç) galip çıkmış olması, sürekli böyle devam edeceğini göstermez. Artık gerileme dönemi başladı ve İsrail tarihinde ilk defa gerçekten kuşatıldı. Önümüzdeki üç-beş yıl içinde kuşatma hatları sağlamlaştırılacak. Bu sebeple İsrail’in son günlerde İran’a saldırı tehditleri, blöf olmayabilir.
İsrail, İran’a saldıracak ve netice alacak durumda değil. Fakat biraz daha (üç beş yıl) beklediğinde değil İran, Mısır’a bile saldıramayacak hale gelecek. İsrail’in bu günlerdeki İran’a saldırı tehdidi, gücünden ve cesaretinden değil, yakın gelecekte kuşatmanın sağlamlaşacağı “korkusundan” saldırma ihtimali var. Hızlı bir şekilde geriliyor, batı desteğini kaybediyor, batı kendi derdinden İsrail’i düşünme imkanı kalmadığı için desteğini çekiyor, daha da çekecek, İsrail için bu aralar iyi planlanmış bir saldırı son şansı. Fakat bu şansı bile kendi çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz.
Adamımızın Türkiye ile ilgili yaptığı tespit isabet kaydetmiş. Türkiye’nin on yıl sonra artık laik bir siyasi rejime sahip olmayacağını söylemiş ve tam isabet etmiş. Bunu bizim laik, Kemalist, ateist, solcu filan taife hala anlamadı. Müslümanların ülkede sürekli iktidar olacak kadar halka nüfuz ettiğini, siyasi iktidarın yanında Haki Demir’in son yazı dizisinde ifade ettiği gibi “Sosyal İktidara” sahip olacağını, ülkenin en büyük iktisadi gücü haline geleceğini ta ABD’deki adam bile görüyor. Ülkedeki en güçlü siyasi akım olacak ama hala eski ve pörsümüş laik-kemalist siyasi rejime tahammül edecek, olacak iş değil. Bu nasıl bir şey, zengin bir adamın yanında asgari ücretle çalışan bir işçinin, patronundan daha zengin olmasına rağmen asgari ücretle çalışmaya devam etmesine benzer. Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz siz? Böyle saçmalık olur mu? Ama bizim laik, Kemalist, solcu süprüntülere bakarsanız, yüzde doksan da alsanız, boyun eğeceksiniz. Sevsinler sizin aklınızı… Ne kadarı kaldıysa, gerçi kırıntısı bile kalmamış gibi görünüyor ya, neyse.
Adamamızın sözünü ettiği türden spekülatif düşüncelerin anlamı nedir? Bunların esas anlamı, psikolojik analizlerini yapmamıza imkan vermesidir. Artık batı, birçok alanda hakimiyetini kaybetmekte ve bu çöküş bilim ve düşünce adamlarına kadar sirayet etmektedir. Adamımızın düşüncelerinden “batılı gururunu” mahsup ederseniz, ortaya çıkacak neticelerin büyük bir kısmı mümkün görünüyor. Bir olayın olması, geniş kitlelerce beklenmeye başladığında o olay gerçekleşir. Batı, tüm kof gururuna rağmen, kendi içindeki bilim ve düşünce adamlarının psikolojisine bile hakim ve sahip olamıyor artık. İşte çöküş böyle bir şey. Çöküşü durduracak ve yeniden inşa edecek olan düşünce ve bilim adamlarının psikolojisi çökmeye başladığı için, kim, nasıl çöküşe engel olacak?
Bay bay batı…
FARUK ADİL