Aylık arşivler: Aralık 2011

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-1-SORUMLULUĞUN AKIL İNŞASINA KATKISI

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-1-
SORUMLULUĞUN AKIL İNŞASINA KATKISI
Sorumluluk eğitimi, akıl inşasının temel eğitimlerinden biridir. Sorumluluk eğitimi ne kadar geç kalırsa, akıl inşa süreci de o kadar gecikir.
Sorumluluk, çocuğu (kişiyi) karar vermek zorunda bırakır. Karar verebilmek, aklın özelliklerindendir. Akıl oluşmadan önceki dönemlerde karar verme durumunda bırakılan çocuk zihni, aklın oluşması için gereken malzemeleri bir merkezde toplamaya başlar. Aklın oluşmasının yolu da zaten budur. Gereken malzemelerin bir merkezde toplanması… Malzemeler bir merkezde toplanmazda zihni evrende dağınık halde kalırsa, aklın bünyesi oluşmaya başlamaz.
Bir konuda karar verebilmek çok şey ister. Önce o konuda bilgi gerekir. Kafi derecede bilgi… Akıl oluşmadan bir konuda lazım olan bilginin yeterli miktarını anlamak mümkün olmaz. İşte bu noktada yanlış karar ihtimali ortaya çıkar. Çocuğa sorumluluk vermek, yanlış karar vermesini göze almaktır. Yanlış karar vereceğini bile bile çocuğa neden sorumluluk yüklenir? Eksik bilgiyle verilen kararın yanlış olacağını görmesi için. Böylece aklın özelliklerinden birisi olan, konu ile ilgili kafi miktar bilgiye sahip olma lüzumu çocuk tarafından anlaşılır.
Karar vermek için konu ile ilgili “kurallar”ın bilinmesi gerekir. Karar verebilmek için düşünmeye başlayan çocuk zihni, kuralların ne olduğunu arar. Bildikleriyle karar vermeye çalışır. Verdiği karar yanlış olduğunda (sonradan yanlış olduğu gösterildiğinde) kafi miktar kuralı bilmesi gerektiğini de anlamış olur. Konu ile ilgili hiç kural bilmiyorsa, eğitiminde eksiklik vardır, öncelikle kuralların öğretilmesi gerekir. Böylece sorumluluk verilen çocuğun aklı oluşmaya başladığı gibi, ailelerin de çocuklarına verdikleri eğitimin eksikleri ortaya çıkar.
Karar verebilmek için düşünce metotlarının kullanılması gerekir. Kıyas gibi, genel hüküm-özel hüküm gibi, bütün-parça ilişkisi gibi, analiz-sentez gibi vesaire. Çocuk karar vermeye çalışırken, hafızasında mevcut olan bilgi ve kuralları nasıl değerlendireceğini, aralarından nasıl bir denklem kuracağını arar. İşte bu arayış, çocuğun zihni evrenini toparlar ve belli bir merkezde (aklın oluşacağı merkezde) yoğunlaştırır.
*
Sorumluluk kendi başına varolabilme kabiliyetini geliştirir. Kendi başına varolabilmek için karar verebilmek gerekir. Karar verebilmek için sorumluluk verilmesi şarttır.
Çocuğa yapması ve yapmaması gereken işleri sürekli olarak ailesinin veya öğretmeninin söylemesi, çocuğu düşünme ihtiyacından uzaklaştırır. Düşünmeye ihtiyaç duymayan çocuk, akla da ihtiyaç hissetmez. Nasıl olsa birileri neleri yapması ve neleri yapmaması gerektiğini söylemektedir. Öyleyse onları dinlemek, dinler gibi yapmak, verilen görevleri onların görecekleri zaman yapmak kafi gelir. Bu durum, “merkezi dışarıda” kişilik tipini geliştirir. Merkezi kendi içine taşınmayan çocukta akıl inşası çok yavaş ilerler ve sağlıklı bir akıl meydana gelmez.
Sorumluluk merkezi kendinde kişilik tipleri geliştirir. Merkezi dışarıda olmak, sürü olmaktır, merkezi kendinde olmak ise fert olmaktır. Bunu sağlayan ise sorumluluk vermektir. Merkezi dışarıda olmak, aklı da dışarıda olmaktır. Dışarıdaki akılla yaşayan kişinin kendinde akıl olması gerekmez.
Hangi konularda sorumluluk vermek gerektiği konusu, “Akıl inşasında tecrübe” yazı serimizde açıklandı. Sorumluluk yazı serimiz ile tecrübe yazı serimizin birlikte okunmasında fayda var.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AHMET SELİM-2-MAHZUN, MÜTEHASSIS, MÜTEVAZI İNSAN

AHMET SELİM-2-MAHZUN, MÜTEHASSIS, MÜTEVAZI İNSAN
Ahmet Selim’in halini, hususen de ruh halini seviyorum. Duruşu, bakışı, edası çok hoş… Sireti ile sureti arasındaki mutabakat, hüzün havzasında oluşmuş intibaı veriyor. Hüzün mecrasında akmak yakışıyor kendine. Hüzün mecrası, dümdüz ovada akan nehir gibi, sessiz, yavaş, sakin… Sesini duymak için kulak kabartmak gerekiyor. Hiç yüksek sesle yazdığını gördünüz mü onu? Hüznün, Ahmet Selim kadar yakıştığı insan sayısı galiba çok az.
Fikrini beyan ederken, yaşadığı ruhi tezat, hüzün ile terkibe eriyor gibi. Ruhi tezat, Ahmet Selim’e yabancı değil mi? Fakat üslubundan süzülen mana dalgaları, bir tarafta fikrin kıymetinin bilinmesi arzusunu izhar ederken diğer taraftan şahsının takdir edilmesini talep edermiş hissi ile utangaç, başı önüne eğik ve hüzünlü. Şahsının takdir edilmesini talep etmiyor, muhatabında, şahsının takdir edilmesini talep ettiği zannını uyandırma tedirginliğini yaşıyor. Öyle anlaşılmak ihtimali ruhunu acıtıyor.
Fikir adamlarının kadim kaderi budur. Hüzünlerinin sebeplerinden biri de bu… Fikir kıymetlidir, kıymetinin bilinmesi gerekir. Ne var ki fikir, müellifinden müstağni değil. Fikir adamının, fikrin kıymetini izah etmesi, ham ruhlar, sığ akıllar, orta zekalar tarafından, şahsının takdir edilmesi talebi olarak anlaşılıyor. Tahammülü mümkün olmayan bu tür hafifmeşrep tavırlar karşısında, mütefekkiri değil, fikri anlatmaya çalıştığını izah etmek çok zor. Fikir adamı için bundan büyük bir ruhi tezat olur mu? Ruhi tezat dedikse, Ahmet Selim’in ruh dünyasındaki tezat değil, dış dünyada oluşan tezadın, ruh dünyasını sarsmasından, sarmasından bahsediyoruz. Her fikir adamının başına gelen bir musibet bu… Vesselam, hüzünden başka bir mecra yok, gerçek fikir adamları için…
*
Zaman gazetesinin 29.12.2011 tarihli nüshasında kaleme aldığı “Duygusal bir sohbet” başlıklı köşe yazısında, köşe yazarlığını hikaye etmiş, kısaca. Halini beyan etmiş usulca, sonra şikayetini… Sanki zatına ait yazdığımız birinci yazıya (Ahmet Selim, talihsiz fikir ustası) cevap mahiyetinde beyanları da varmış gibi geldi bize. Böyle midir, değil midir bilinmez, bizim hüsn-ü zannımız da olabilir. Öyle ya da böyle, bazı hususları tasrih etmek ihtiyacı duyduk. Ahmet Selim, sadece kamuoyundan tanıdığım, şahsen hiç karşılaşmadığım ve temas etmediğim bir zat. Buna rağmen kalbi bir ünsiyet kesbettiğim, sanki alem-i ervahta tanış olduğum birisi. Kalbini kırmak, hassasiyetle imtina edeceğim bir cürüm. Hakkında yazdığım birinci yazıyı tekrar gözden geçirdim de, biraz hoyratça buldum. Belki de fazla hoyratçaydı. Kainatta, muhabbetle hoyratlık kadar birbirine yakışmayan başka iki husus yok galiba. Bu bakımdan üzüldüm.
Derdim şuydu; fikri adamlarının, efkar-ı umumiyede, layık oldukları itibara sahip olamadıkları, bunun sebebinin fikir gibi bir kıymetin geçer akçe olmaktan çıktığı, fikir muteber olmayınca da fikir adamlarının gereken alakayı görmemesiydi. Ahmet Selim’in bu hususta farklı düşünmediğini, yazılarından biliyorum. Fikir adamı için işin zor kısmı, bu meseleyi kendi şahsından uzaklaştırarak izah etmektir. Fikir, gökyüzünde bulut olarak dolaşan, ara sıra yağmur (rahmet) olarak yeryüzüne inen müstakil ve müstağni bir kıymet değil, aksine müellifi ile kaimdir. Bu sebeple fikir adamlarının kıymeti, kendilerinin beyanına bakılmaksızın, bilinmeli, tanınmalı, layık olduğu mevkie oturtulmalıdır. Gerçek mütefekkirlerin görünür (meşhur) olmak gibi dertleri yoktur, aksine bazıları tamamen görünmez olmak arzusundadırlar. Görünmez olmak isteyenlerin hassasiyetlerini hürmet edilmeli fakat fikirlerinin görünmez olmasına asla müsaade edilmemelidir. Fikir görünmez hale gelirse, fikir piyasası, ham ruhların cirit alanı olur.
Fikir adamının hakkı, şahsının görünmez olmasıyla mahduttur. Fikrinin görünmez kılınması, fikir adamının inhisarında ve salahiyetinde değildir. Fikrinin görünmez olmasını arzu edenler, “hal ehli” olarak başka bir havzada yaşamalıdır. Fikir adamı ise, fikrinin piyasaya sunulması, mesuliyet ve mecburiyettir. Bu mesuliyet, hem fikir adamına ait hem de cemiyete… Fakat öncelikle de cemiyete ait.
Zaman gazetesinin, Ahmet Selim’e sansür uyguladığını, uygulayacağını zannetmiyorum. Birinci yazımdaki beyanım, “mücerret tefekkürün” müşterisi olmadığı için gazete yönetimleri daha müşahhas yazılması tavsiyesinde bulunuyorlar, bu tavsiyelerini de, “okunması için” gibi mazeretlerle süslüyorlar. Sadece gazete yönetimleri değil, okuyucu da bu tür taleplerde bulunuyor. Oysa tecrit istidadı olan kaç kişi var ki şu alemde… Olanların da, oldukları gibi yazması gerekiyor, ihsasen bile, imaen bile, buna mani olmak, çok fena…
*
Son bir husus…
“Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?” diyesim geliyor ama, bilenler de var.
Böyle demiş yazısında kıymetli insan. Piyasaya sesleniyor tabii… Oysa piyasanın kulaklarının duyma aralığı dışındaydı çığlıkları. Ve o kadar yüksek desibelde çığlık atıyordu ki, kulaklarının duyma aralığı farklı olanlar, yataklarından fırladı. Fikrin ses aralığı ile gevezeliğin ses aralığı farklıdır, ruhun duyma aralığı ile beden kulağının duyma aralığı da… Seni duymamak ne mümkün… Cismine ait fotoğrafından başka bir şey görmedik ama cismini görmemiş olmamız, yazılarına sirayet etmiş ruhunu görmemize mani mi sandın.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-12-TEŞKİLAT VE ZİHNİ ORGANİZASYON

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-12-
TEŞKİLAT VE ZİHNİ ORGANİZASYON
Ferdi oluş süreci bir şahsiyet terkibine ulaşmalıdır. Şahsiyet terkibinin alt yapısı, kalb dünyası ile zihni dünyanın organize olmasıdır. İnsanın ilk teşkilatı, kalbi evrenin organizasyonu, ikinci teşkilatı, zihni evrenin organizasyonudur. Kalbi ve zihni evrenleri organize olmayan insanların, duygu ve düşünce dünyası kaotiktir. Kaotik iç alem, dış alemde bir teşkilata mensup olmayı imkansız kılar.
Ferdi oluşun nihai hedefi şahsiyet terkibidir, tezahürü ahlak, muhtevası ise duygu ve düşünce dünyasıdır, kaynağı kalb, yeşerdiği havza ise zihni evrendir. Manivelası ise akıl ve zeka… Kalbi evren, ruhun imanı ve istikametidir. Zihni evren aklın ve nefsin at koşturduğu havzadır, iman ve ahlak tarafından zapt altına alınmalıdır. Akıl, iman ve ahlaka bağlı olmalıdır. Akl-ı selim haline geldiğinde ise imana bağlı fakat ahlakı zamana göre sürekli yeniden terkip etme salahiyetine sahiptir. İşte teşkilatın ferdi derinliklerdeki özü burasıdır.
Akl-ı Selim sahibi insanlar teşkilatın kurucu unsuru (kurucu aklı) olur. Akıl sahipleri ise itaat edicileri… Çünkü teşkilatın nazari alandaki ismi (karşılığı) ahlaktır. Ahlakı her an yeniden terkip edecek olan salahiyet, akılda değil, akl-ı selimdedir. Akıl, hiçbir şekilde itiraz etmeksizin itaat ile mesuldür.
Akl-ı Selim haline gelemeyen ham akıl, asla yeni bir ahlak terkibi gerçekleştiremez. Ahlak ile aklın eşit olduğu seviye, akl-ı selimdir. İslam’ı içinde yaşadığımız çağda tatbik edebilecek akıl, akl-ı selimdir ki akl-ı selim bu işi, ahlak anlayışını yeniden terkip ederek gerçekleştirir. Zira ahlak, İslam’ın tamamına şamildir, hukuk ise İslam’ın bir kısmına şamildir. Hayatta her hal ve hadisenin bir ahlakı var fakat bazılarının hukuku vardır. Bu sebeple hukuk sistemi İslam’ın bir kısmını ihtiva eder. Bu sebeple İslam’ın tatbiki, ahlak anlayışını inşa etmek ve hayata geçirmekle kabil olur.
Zihni evrenler organize olamazsa, her türlü problemin kaynağı haline gelir. Fakat en büyük zararı, teşkilatlara ve teşkilatlılık haline verir. Merkezi bir yapıya kavuşmayan, nizami bir organizasyon ifade etmeyen zihni evrenler, teşkilatların zehiridir. Merkezinde akl-ı selimin taht kurmadığı zihni evrenler, sadece itaat etmekle mükelleftir. İtaat ederken, idrak etmeye ve akl-ı selimi inşa etmeye gayret etmelidir.
Teşkilatlılık hali, nizam halidir. Teşkilat, nizamın kurucu müessesesidir. Bunlar, “nizam fikri”ne ihtiyaç duyar. Nizam fikri üretilemeden, nizam fikrinin tatbikatı olan ahlak kuşanılamadan, teşkilattan ve teşkilatlılık halinden bahsetmek kabil olmaz. Nizam fikri ise, istikamet kazanmış kalbi evren ve tanzim edilmiş zihni evren ile mümkündür.
*
Ferdi oluş süreci nizama ulaşmamış kişilerden meydana gelen kalabalığa cemiyet denmediği gibi bu kişiler teşkilat da kuramaz. Kurmaya teşebbüs ettiklerinde meydana gelen yapıya teşkilat denmez, birbirlerinin etini yedikleri (gıybet ettikleri) bir mezbahane bina etmiş olurlar. Bu kişiler, yazı serimizin ikincisi olan “Teşkilat denklemi ve teşkilatın gücü” başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gibi “negatif çarpan” etkisi yaparlar.
Teşkilat, hususi bir yapıdır. Yeryüzündeki tüm teşkilatlar, az veya çok “emir-itaat” omurgasına sahiptir. Zihni organizasyonunu gerçekleştirememiş olanlar itaat edecek, akl-ı selim sahipleri ise emir verecektir. Akl-ı selim sahibi olmayanlar itaat ettiklerinde umulur ki, zihni organizasyonlarını teşkilat içinde gerçekleştirirler. Teşkilatın ve teşkilatlılık halinin bir faydası da, zihni organizasyonunu gerçekleştiremeyenlere bu konuda katkıda bulunmaktır. Fakat zihni evreni kaostan kurtulamayanlar, asla ama asla teşkilatta söz sahibi olmamalı, emir verecek mevkide bulunmamalı, karar alacak salahiyeti kuşanmamalıdır.
Meşveret, akl-ı selim sahiplerinin işidir. Ham akıllılarla istişare etmek, ameliyatın nasıl yapılacağını kasaptan sormaktır. Fakat akl-ı selim sahipleri, seviyelerinin ilzam ettiği salahiyeti, imtiyaz haline getirmeyecek, her Müslüman’ın akl-ı selim sahibi olması için gereken tedbirleri alacak, usulleri geliştirecek, çalışmaları yapacaktır. Ehliyet, imtiyaz kaynağı değil, doğru yapmanın teminatıdır. Bu teminatın mümkün olduğunca artırılması, salahiyetin muhtevası gereğidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-4-DUYGUDAN ENERJİ OLARAK FAYDALANMA

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-4-
DUYGUDAN ENERJİ OLARAK FAYDALANMAK
Duygu olmadığından insan hiçbir şey yapamaz. İnsanın (aklın da) enerjisi duygudur. Herhangi bir konuda duyguyu kaldırdığınızda, o konuda çalışmak çok zorlaşır. Görev, sorumluluk, ihtiyaç gibi sebeplerle akıl tarafından çalışmaya sevkedilse bile insan, bunu ancak geçici bir süre yapar. Akıl, duygu kaynağını (enerjisini) kullanmadan bir konu üzerinde insanı sürekli çalıştıracak gücü (enerjiyi) üretemez. Zaten akıl da enerjisini duygudan alır. Akıl ile duygu arasındaki problemin çözümünün zorluk sebebi budur.
Herkes kendi iç dünyasını kontrol ettiğinde görecektir ki, bir konuda çalışmak için onu “arzulamak” ihtiyacı içindedir. Başka bir ifadeyle, arzuluyorsa çalışabiliyor, arzulamıyorsa çalışması çok zor oluyor. Ancak kısa süreli olarak çalışabiliyor. Diğer taraftan arzulamadığı, zevk almadığı bir işte, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda kalan insanlar kısa sürelerde hasta oluyor, hem psikolojik olarak hem de biyolojik olarak.
Duygu bir işe aktığında ise coşkulu, heyecanlı, arzulu şekilde çalışıyor. Bu şekilde çalıştığında yorulmak bilmiyor, zevk alıyor ve yıpranmıyor. Dikkat edin yorulmuyor ve yıpranmıyor. Gerçekten zevk aldığı bir işte günde on saat çalışan kişinin yorgunluğu, zevk almadığı veya nefret ettiği bir işte günde üç saat çalışan adamın yorgunluğundan daha azdır. Bunları herkes biliyor, herkesin (hatta kimsenin) bilmediği nokta, çalışacak işe duyguyu yönlendirme kabiliyetini kazanmak.
İnsanlar, duygunun kendi halinde akışıyla yaşıyorlar. Duyguyu yönetmek, bir konuya (veya işe) yönlendirmek, istediği alanlarda duygu üretmek gibi psikolojik mekanizmaları ve süreçleri bilmiyorlar. İşin sırrı burada.
Duygu kendi halinde aktığı zaman onu herhangi bir işe veya konuya yönlendirmek mümkün olmaz. Duygunun akacağı mecraları oluşturmak gerekir. Duygu mecraları oluşturabilenler, herhangi bir konuya duyguyu yönlendirebiliyorlar.
Yetişkinler için duygu mecraları açabilmek özel teknikler gerektirir. (Özel teknikler konusu bu yazılarda, bu yazı serisinde anlatılamaz). Çocuklarda da bunu yapmak zordur ama yetişkinlere nispetle daha kolaydır. Bu sebeple çocuklarda oluşturmaya gayret etmek lazım.
Çocuklarda duygu mecraları oluşturmanın en basit yolu, sevgi ile nefreti dikkatli ve kontrollü kullanmaktır. Bu konuyu, “Duygu dilini doğru kullanmak” başlıklı yazımızda inceledik. Çocuklarda duygu mecraları açılabilirse, o mecralar nispeten kontrollü olacağı için duygunun istenilen konuya sevkedilmesi ilerleyen yaşlarda da mümkün olabilir.
Çocuklarda duyguyu enerji olarak kullanabilmek için duygu mecraları oluşturmak gerekir. Duygu mecraları oluşturulan çocuklara bir iş yaptırılmak istendiğinde, o iş, duygu mecrasında tanımlanır. Duygu mecrasında tanımlanan iş, çocuğun engellenemez şekilde o işe doğru koşmasını sağlar.
Duygu mecraları oluşturulamamış çocuklarda duygudan enerji kaynağı olarak faydalanmak neredeyse imkansızdır. Mesela sadece sevgi dili ile konuşulan çocukta duygu mecraları oluşmaz. Hayatın her tarafına yaymaya çalışılan sevgi, yok olur. Her şey sevilmez, sevilemez, sevilmemelidir. Böyle bir durumda duygu, hiçbir konuda yoğunlaşmaz, duyarlılık gelişmez, akıl olgunlaşmaz ve duygu da enerji olarak kullanılamaz.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-11-KÜÇÜK TEŞKİLAT MODELİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-11-
KÜÇÜK TEŞKİLAT MODELİ
Konusu itibariyle küçük teşkilatlar kurulabilir. Küçük teşkilatların, kurulması, yönetilmesi, çalıştırılması kolaydır. Küçük teşkilat imkanından faydalanmak gerekir.
Küçük teşkilatlar, hedeflerine çabuk ulaşabilirler. Üyeleri ile münasebetlerini daha yoğun şekilde kurabilirler, onları çalıştırmaları kolay olur, hedefler küçük olduğu için uzun süreli dayanma gücüne ihtiyaç duymazlar.
Küçük teşkilat modellemesi, insanların ufuklarını daraltacak şekilde oluşturulmamalıdır. Küçük teşkilat anlayışı, aslında büyük teşkilat anlayışının parçasıdır. Parçanın mahirane kullanılabilmesi, bütüne ulaşmanın doğru yollarından biridir. Parçada tökezleyenler, bütüne asla ulaşamazlar.
Türkiye’de, küçük teşkilat yaygındır. Fakat Müslümanlar “küçük teşkilat”, “büyük teşkilat” tasnifini yapacak kadar teşkilat fikrini geliştirmemişlerdir. Kurulan teşkilatların hepsinin “özünde” büyük teşkilat olmak vardır. Büyük teşkilatı hedefleyen kuruluşlar, küçük teşkilat çapında kaldıkları için insanların ufkunu daraltmak gibi bir tesir icra ediyor.
Büyük teşkilat kurmanın usulü ile küçük teşkilat kurmanın usulü farklıdır. Küçük teşkilat, büyük teşkilat usulü ile kurulmaz. Fakat her büyük teşkilat, önce küçük teşkilat olarak kurulur. Başında büyük teşkilat kurmak için gerekli şartlara sahip olmak az ele geçen imkandır. Dolayısıyla her büyük teşkilat önce küçük teşkilat olarak kurulur.
Büyük teşkilatı “küçük çaplı” kurmaya başlamak başka şeydir, küçük teşkilat kurmak başka şeydir. Bu hususiyet bilinmediğinde, büyük teşkilat kurmak için küçük teşkilat kurulmakta ve orada kalınmaktadır. Büyüme istidadının kazandırılamamasının sebeplerinden biri de budur.
*
Küçük teşkilat fonksiyoneldir. Ciddi bir imkandır. Az sayıda insanla kurulabilen ve yönetilebilen birimlerdir. Önemli verimler elde edilebilir. Şiddetle tavsiye edilebilecek bir teşkilatlanma anlayışıdır.
Bir araya gelinmesi kolaydır. Hedef birliğinin temini kolaydır. Faaliyet göstermesi kolaydır. Maliyeti ucuzdur. Halkla münasebet kurması kolaydır. Kendini anlatması kolaydır. Tezada düşme ihtimali azdır. Kristalize (şeffaf) olma imkanı yüksektir. Hesap verebilme imkanı yüksektir. Manevra imkanı yüksektir. Yeniden doğuş imkanı yüksektir. Hızlı şekilde yeniden doğumunu gerçekleştirebilir. Tehlikeli durumlarda kendini feshetme ve cemiyete karışma imkanı yüksektir. Zarar görme ihtimali düşüktür.
Küçük teşkilat anlayışı (doğru) oluşturulmazsa, cemiyetin ve fikri hareketlerin “atomize” olması riski vardır. Küçük teşkilat anlayışının en önemli özelliği, “parça” olduğunu bilmesi ve insan bedenindeki hücre gibi çalışmasıdır. Küçüklüğüne bakmadan kendine “bütün” muamelesi yapmaya başladığında, fikri hareketleri atomize eder. Organik olarak başka bir teşkilatla münasebet için olmak zorunda değildir ama bir fikri hareketin içinde yer almalıdır. Ruhi, kalbi ve akli anlamda başka bir fikri cereyanın parçası olmalı, bunu unutmamalıdır.
Küçük teşkilatlar, halkın teşkilatlılık yoğunluğunu artırır. Kitlelere ulaşmış hareketlerin, takipçilerini içine alacak teşkilatlılık halini üretmekte zorlandıkları görülüyor. Hakikaten yüz binler veya milyonlarla ifade edilen siyasi ve fikri hareketler, tabilerini ve sempatizanlarını sevk ve idare etmekte, teşkilatlılık hali içine almakta zorlanıyorlar. Çünkü büyük teşkilatların yoğunluğu, küçük teşkilatların yoğunluğuna göre daha azdır. Büyük cemaatler, büyük teşkilatlanmaya gitmekte ve küçük teşkilat fikrini birçok sebeple (özellikle atomize olmamak için) kullanmıyorlar. Bu durum, teşkilatlılık halini gerçekleştirememe riskini oluşturuyor. Teşkilatlılık halinin yoğunluğu azaldığında, üyeleri ve sempatizanları arasındaki bağ azalıyor. Üyeleri arasındaki yoğunluğun azalması bir noktadan sonra teşkilatı tesirsiz hale getiriyor.
Küçük teşkilatlar teşkilatlılık halini oluşturmada maharet sahibidir. Büyük teşkilatlar da yoğun teşkilatlılık halini, küçük teşkilatlar marifetiyle gerçekleştirirler. Başka imkanları yok.
Teşkilat fikri ve anlayışı, mutlaka büyük teşkilat ile küçük teşkilat tasnifini yapabilmeli ve her ikisini de kendi merkezinde kullanabilmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

GÜNERİ CİVAOĞLU-1-SEVGİLİSİYLE VATAN KURTARAN ADAM

GÜNERİ CİVAOĞLU-1-SEVGİLİSİYLE VATAN KURTARAN ADAM
Tanışırken “filanın damadıyım” diyenlere, “kendinizi tanıtırken, tenasül uzvunuzu karıştırmayın” dermiş bir profesör. Fakülte yıllarında anlatmıştı arkadaşlar, çok hoşuma giderdi söz. Şöyle de söylenebilirdi herhalde; “şahsiyet inşanıza veya terkibinize, tenasül uzvunuzu karıştırmayın”.
İnsanın kendini ifade etme üslubu, şahsiyetinin hamurunu ele veriyor. Sevgili üzerinden şahsiyet üretmek, bir meselenin halline katkıda bulunmak, bir dönemi açıklamaya çalışmak nasıl bir zihni organizasyonun eseridir. Oysa kadın ile erkek arasındaki tılsımlı cazibe ve hatta cezbe, kuralsız bir akışa sahip çok kez. Amiyane tabirle, “gönül bu, ona da konuyor buna da…”. Sevgiliniz üzerinden neyi açıklayabilirsiniz? En fazla iyi bir kadın veya erkek seçtiğinizden bahisle, akıllı olduğunuzu sergilemeye çalışırsınız ki bu durumda da aşık olmamışsınız demektir. Aşık olduysanız zaten akla ihtiyacınız bile kalmaz.
Güneri Civaoğlu, 22.12.2011 tarihli “İlk sevgilim Rum’du” başlıklı bir yazı yazmış. Yazının başlığına bakınca, adamımız ihtiyarladı ya, hatıralarından bahsediyor diye gülüp geçiyor insan. Ve böyle yaptığında ise hataya düşüyor. Çünkü büyük yazar hatıralarını anlatmıyor, sevgilisi üzerinden ülkenin en tartışmalı bir konusunu açıklamaya çalışıyor. İhtiyarlık kötü bir şey değil tabii ki, fakat akıl ihtiyarlığı çok fena…
Büyük (pardon ihtiyar) yazarımız, Ermeni meselesini bir çırpıda çözmüş. Memleket böyle dehalara sahip olduğu için gururlanmalı. Şu felsefi derinliğe bakar mısınız?
“Fransa’da Ermeni Soykırımı iddialarını kanun haline getiren metnin bugün oylanacak olması bana zaman tünelinde yolculuk yaptırdı.
Çocukluk aşkım, ilk sevgilim Marula’dan başlayarak bu topraklarda yaşanan ortak kültür notlarını yazdım. Sonra da Fransa’da yapılacak oylamada “haksızlığın, yanlışlığın” yasayla dayatılarak meşru hale getirilmesini, Fransız halkını düşündüm.
Belki de kendi seçilmişlerinin kabul ettikleri bu yasanın “doğru olduğuna” inanacaklar.
Bizi, Türkiye gerçeğindeki etnik ve dini “güzel harmanı” bilmiyorlar ki…
Bilemezler.
Özellikle 20’nci yüzyılın başlarında, o savaşlar ortamında “ortak acılar” yaşadık.
Bu ülkeyi paylaşan devletler yaraları kanatmak için tezgâhlar kurdu.
Ama…
Aramıza “nefret” girmedi.
“Fay hatları, kırılmalar” olmadı.
Acıları içimizde büyüterek sonraki nesillere devretmedik.
“Ötekileştirme” yapmadık.
Öyle olsaydı, evde geçişten izleri derinleştiren konuşmalarla dolsaydı kulaklarımız Marula’yla birbirimize nasıl âşık olurduk.”
Nasıl? Marula’ya aşık olmuş, olabilmiş ya, demek ki memlekette gayrimüslimlerle ilgili bir problem yaşanmamış. Yahu insan böyle bir şeyi, enfüsi dünyasında hayal edebilir ama bir kişiye bile anlatamaz. On saniyede insanın zeka katsayısını, akıl çapını, idrak sığlığını ve ufuk darlığını göstereceği için, ne kadar hayal aleminde kendi kendine tekrarlasa da en yakın dostuna bile anlatamaz. Üç beş kişilik dost sohbetinde espri konusu olabilir belki. “Ne problemi kardeşim, benim Rum sevgilim bile vardı, alay mı ediyorsunuz bizimle” gibi bir espri yapılabilir belki diyecektim ama çok yavan kaçtı.
Güneri Civaoğlu hep böyleydi değil mi? Yoksa aklı yaşlanınca mı böyle oldu? Bu adam kaç yıldır köşe yazarlığı yapıyor? Gazete okumaya başladığımdan beri köşe yazarı olarak hatırlıyorum. Memleketin neden gelişmediğini anlıyorsunuz artık. Bunlar köşe yazarlığı yapıyor hem de benim hatırladığım kadarıyla otuz yıldır. Galiba başyazarlık filan da yaptı. Aydınının seviyesi bu olan ülkenin kalkınma şansı ne kadardır? Aydın denince, yanlış anlaşılmasın, Kemalist aydın bunlar. Güneri CİVAOĞLU, 11.11.2010 tarihli yazısına “Atatürk’e biat” başlığını atıyor. Yazının sonunda, on kasımda anıtkabirdeki merasimlerin, “Atatürk’e biat” olduğunu ifade ediyor. Yani Atatürkçü olduğu konusunda biz kendinin yalancısıyız.
Akıl ihtiyarlarsa, “sanal gerçeklikler” üretmeye başlıyor anlaşılan. Doğrusu akıl, sayısız sebeple sanal gerçeklik üretiyor ama “akıl ihtiyarlığı” sanal gerçek üretme konusunda daha güçlü kabiliyetler geliştiriyor olmalı. Güneri Civaoğlu kadar sığ idrakli birinden bahsediyorsak, aklın sanal gerçeklik üretmek için bir sebebe de ihtiyacı olmamalı. Sathi bakış, zaten gerçekleri görmez, çünkü gerçek o kadar yüzeyde olmaz. Yüzeyde gerçek arayanlar, sanal gerçekliklere mahkumdur.
Şu sanal gerçeklik misaline bakın;
“Çocukluktan başlayan bu kültür sonraki yaşlarımda devam etti.
Delikanlılık çağımızda ve daha ileri yaşlarda etnik ve dini kökeni farklı olan ama hepimiz kadar Türk, hepimiz kadar Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı dostlarım oldu.”

“Etnik ve dini kökeni farklı ama hepimiz kadar Türk…”. Ne demek bu? Gayrimüslimlerin zorla Türkleştirildiğini mi söylüyor yoksa kendisi öyle mi zannediyor? Birinci ihtimal, namlu zoruyla “sanal gerçeklik” üretmek, ikinci ihtimal, muhayyilesinde “sanal gerçeklik” üretmek… İkisi de birbirinden vahim. Yazdığı cümlenin ne manaya geldiğini de anlamıyor. Vay canına…
Bütün bunları söyledikten sonra, 6-7 eylül olayları gibi acı hatıraları insanların hatırlayacağını ve burnuna dayayacağını biliyor olmalı ki, onlardan da bahsediyor.
“Ne yazık ki “6-7 Eylül” yağmasından sonra Rumların çoğu Yunanistan’a göçmek zorunda kaldılar.
Kalanların da büyük kısmı 1960’tan sonra Kıbrıs krizlerinde Türkiye’den koptular.”

Bahsediyor da, düşüncesinden vazgeçmiyor. Bu Kemalistler nasıl bir akıl formuna sahipler? Bütün bunları alt alta yazıp, çocukluktaki sevgilisi üzerinden en çetrefilli meseleyi çözüveriyor. Kendinden de gayet emin. İlginç, çok ilginç…
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-3-DUYGU DİLİNİ DOĞRU KULLANMAK

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-3-
DUYGU DİLİNİ DOĞRU KULLANMAK
Çocuklarda sevgi ile nefret dikkatli ve kontrollü kullanılmalıdır. Yaygın yanlışlardan birisi de, çocuklara sadece sevgi dili ile muamele etmek… Çocuklara sadece sevgi diliyle hitap etmek doğru değil. Doğru olan, sevgi dilini gerektiren konularda o dili kullanmak, öfke dilini gerektiren konularda öfke dilini kullanmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullananlar, çocuğun duygularının zihni evrenini işgal etmesini sağlıyorlar. Duygu zihni evreni işgal ettiğinde ise akıl gelişmiyor. İşin özü, konu neyse, ona uygun bir dil kullanmaktır. Ve bunu çocukluktan itibaren yapmak şart…
Akıl öncesi çağda çocuklar, hayata zeka ve duygu ile bakarlar. Hayatta her şey sevilmez, güzelin yanında çirkin, faydalının yanında zararlı da var. Çocuğa bunu anlatmanın yolu ise, duygudur. Güzeli sevgi diliyle, çirkini nefret diliyle, faydalıyı sevgi diliyle, zararlıyı nefret diliyle anlatmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullanmaya çalışan aile ve öğretmenler, çocukların akıl temelini, tasnifsiz oluşturuyor. Yani güzel ile çirkin, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, faydalı ile zararlı arasında hiçbir tasnif yapmıyorlar. Bu durumda çocuk, duygusal olarak mesela güzele ne kadar açık ise çirkine de o kadar açık hale geliyor. Hiçbir duygusal savunma hattı kurulamıyor. Kötü alışkanlıkların büyük bir kısmı, aklın inşa süreci tamamlanmadan ediniliyor. O dönemde de duygusal savunma hatları oluşturulmadığı için zihni evren her türlü kötü alışkanlığa açık hale geliyor.
Sevgi dili, duygu dilinin bir çeşididir. Sevgi dili de yanlış anlaşılıyor ve kullanılıyor. Sevgi dilinden başka duygu dilleri de var. Mesela nefret dili de duygu dilidir. Sevgi dili, tek duygu diliymiş gibi anlaşılıyor ve kullanılıyor.
Akıl öncesi çağda çocuğun dili zaten duygu dilidir. Fakat duygu dilinin tüm çeşitleri var. Bunlar içinden sadece sevgi dilini kullanmak, hayatı tek boyuta indirmek olur ve çocuğu eksik bırakır. Zihni evren olgunlaşmaz, gelişmez. Dışarıya bağımlılığı devam eder. Aklın oluşmadığı çağda zaten duygu dilinden başka dil kullanamayan çocuklar bir de duygu dilinin çeşitlerinden mahrum bırakılırsa, hayatı tanımakta zorlanır ve aklı da sağlıklı oluşmaz.
Duygu akışı başlangıçta tek boyutludur. Duygu, vasıfsız şekilde akar. Yani sevgi ve nefret diye ayrı iki duygu mecrası yoktur. Duygunun çeşitlenmesi, zaman içinde ve bilgilenmekle mümkündür. Sadece sevgi dili kullanıldığında, çocuğun duyguları çeşitlenmeyeceği için, her şeye sevgiyle bakmaya başlayacaktır. Çocuğun her şeye sevgiyle bakmasını iyi zannediyorlar. Her şeye sevgiyle bakmak, cennetteki hayatta mümkündür. Veya şahsiyetini inşa etmiş, olgunlaşmış, insanları ve hayatı tanımış kişilerde, yani ileri yaşlarda mümkündür.
Duygu eğitiminin en önemli özelliği, duygu çeşitlerini ana tasnif olarak sevgi ve nefret şeklinde ayırmaktır. Bu ne kadar erken yapılırsa o kadar çabuk yol alınır. Çocuğun elini ateşe sokmaması, ancak nefret diliyle mümkündür. Sadece sevgi diliyle yetiştirilen çocuklarda “tehlike” kavrayışı gelişmez. Bu sebeple zaten kötü alışkanlıklar akıl öncesi çağlarda ediniliyor.
Doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayıracak olan akıl inşa edilmeden çocuğa bunlar nasıl anlatılır? Duygu diliyle anlatılır. Olumlu işler, konular, davranışlar sevgi dili ile bunların zıtları da nefret dili ile anlatılır. Başka bir yolu yok. Dünyada sadece sevgi diliyle yaşanacak bir hayat hiç üretilemedi, öyle bir iklim hiç oluşturulamadı. Bu günkü dünya ise tehlikelerle dolu, nefret dilini öğrenemeyen çocukların hayatı yaşama şansları yok.
Ağzını her açtıklarında sevgi dilinden bahsedenler, o dili de bilmiyorlar. Sevgi dilini sürekli tekrar edenlerin bu dili bilmemeleri ise tam bir gariplik… Sevgi dilini bilseler aynı zamanda nefret dilini de bilirler. Çünkü sevgi dili ile nefret dili, aynı dilin (duygu dilinin) farklı lehçeleridir. Sevgi dilini anlamak için işin temelini yani duygu dilini öğrenmek gerekiyor.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL KRİZİ İLK OLRAK FRANSA’YI ÇILDIRTTI

AKIL KRİZİ İLK OLARAK FRANSA’YI ÇILDIRTTI
Batı akıl krizinde demiştik, önceki yazılarımızda. Tespitimiz, bizim için tatmin ediciydi muhakkak. Birçok görünür ve görünmez sebepleri vardı akıl krizinin. Bazıları açıkça ve biyolojik göz ile görülebiliyordu, bazıları akıl gözüyle, bazıları ise hikmet gözüyle… Hikmet gözüyle görmek neredeyse sıfıra yaklaştı, akıl gözüyle görmek fevkalade azaldı, biyolojik göz ile görülenler ise savruk akıllar tarafından başka türlü yorumlandığı için kabul edilmiyordu. Nihayet Fransa arkamızdan yetişti ve çıplak bir şekilde batının içine düştüğü “akıl krizini” izhar etti.
Meseleyi biliyorsunuz, Fransa parlamentosunun alt kanadı, “Ermeni soykırımı yok” demeyi cezalandıracak bir kanun çıkardı. Türkiye ayağa kalktı. Herkes bağırıp çağırıyor, ölçülü ölçüsüz tepki veriyor. Tepkilere göz attım da, hala beklediğim tepki veya itiraz gelmedi. Nedir doğru tepki? Şu; “akıl krizine giren batıya karşı, delilere yaptığımızı yapmak”…
Fransa’ya karşı tepkilerin çoğunluğu, ona gelişmiş, insan hak ve hürriyetlerine saygılı, demokrasinin beşiği, düşünce hürriyetinin cenneti gibi hususiyetleri esas alıyor. “Ünlü Fransız düşünür demişti ki…” diye başlayan tenkit cümleleri, yüksek anlayış seviyesi, keskin hukuk anlayışı, geniş hürriyet bakışı gibi “makul”, “gelişmiş”, “ölçü koyan” bir devleti muhatap alıyor. Benim tepkim, Fransa’dan önce, ülkedeki “aydın”, özellikle de “batılılaşmış” kişilere… Fransa, artık “ceza ehliyeti bile olmayan bir deli”, siz kime tepki verdiğinizi zannediyorsunuz.
Enteresan olan nokta, 577 üyeli parlamentonun, 50 (veya 70) üye ile toplanabilmesi ve bu kadar vekil ile kanun çıkarabilmesi. Toplantı yeter sayısına bakar mısınız? Parlamento onda biri ile toplanabiliyor ve kanun çıkarabiliyor. Afrika’nın en geri kalmış ülkesinde bile parlamento onda biri ile toplanıp da kanun çıkaramaz. Türkiye’de 367 vekil oylamaya katılmadığı için cumhurbaşkanı seçimini geçersiz sayanlar (bu da diğer taraftan aynı ucube), Fransa’nın 50 vekil ile toplanmasına bir şey demiyorlar. Bunu hatırlatsanız, muhtemelen, “o onların hukuk sistemi, bizi ilgilendirmez, biz neticeye bakarız” diyeceklerdir. Bir parlamento, onda biri ile toplanıp kanun çıkarabiliyorsa, o ülkede demokrasi yok, hukuk yok, en önemlisi akıl yok. Akıl yoksa ceza ehliyeti de yok. Ceza ehliyeti yoksa, tepkinin anlamı hiç yok. Yapılacak iş, acilen beyaz gömlek giydirip, karantinaya almak.
Mesele Fransa değil. Mesele toptan batı… Akıl krizine giren Fransa değil sadece, tüm batı aynı yamaçtan yuvarlanıyor. Meselenin Fransa ile ilgili kısmı, akıl krizinin orada derinleşmiş olması. Batının diğer ülkelerinde psikolojik hastalık seviyesindeyse, Fransa’da psikiyatrik seviyeye tırmanmış veya oraya kadar derinleşmiş. Yakın gelecekte, Ermeni meselesiyle ilgili veya ilgisiz olmak üzere, batının tüm ülkelerinde bu türden “ceza ehliyetini kaldırıcı” mahiyette davranış, hareket, karar, tatbikat göreceğiz. Fransa’da neden patladığına gelince, batıdaki en dayanıksız, en güçsüz, en hafifmeşrep kavim, Fransızlardır. Gerçekten tarihlerine bakın, hiçbir alanda ve konuda direnemediklerini görürsünüz, tabiatları çok zayıf, akılları pek hafif, kavrayışları savruktur. İkinci Cihan Harbinde başkentlerini (Paris’i) savunmadan teslim eden bir millet… Bu ayıbı açıklamak için de “savunsaydık, yerle bir olurdu, savaşmayarak kültür mirasımızı koruduk” gibi ilginç beyanları var. Tecavüze uğrayanın, yüzünün çizilmemesi için direnmeyi bırakıp namusunu teslim etmesine benziyor.
*
Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı seçimi için bu tasarıya destek verdiği istikametindeki tespit ve değerlendirmeler çok sığ. Bu değerlendirmeler doğru olabilir, durum gerçekten öyle de olabilir. Mesele, Fransa akıl krizine tutulmamış olsaydı, 577 üyeli parlamentonun onda dokuzu meclise gelmeyerek kanun tasarısına zimni (dolaylı) destek verir miydi? Medya ve halk, akıl krizine tutulmasaydı, Sarkozy’e, bu kadar abes bir işi, cumhurbaşkanlığına alet ettirecek kadar tepkisiz kalır mıydı? Batı ve özellikle AB toptan akıl krizine girmemiş olsaydı, Fransa’ya tepki gösterip, kanunun meclisten geçmesine engel olmaz mıydı? Anlayın artık… Problem daha derinlerde ve aslında ise bizimle (Türkiye) ile ilgili değil. Akıl krizi derinleştikçe çıldırma vakaları artıyor, artmaya da devam edecek.
“Düşünce hürriyetine aykırı”, “hukuk felsefesine aykırı” gibi tenkit getirenlerin hatırında olsun, adamlar çıldırdı, düşüncenin kendisi kalmadı, ne hürriyetinden bahsediyorsunuz. Batıyı örnek alanlar, batıyı kıble edinenler, batılılaşanlar, batıcılar, kendinize gelin artık. İki asırdır Avrupa’nın fahişesine bile asil kadın muamelesi yapanlar, batıyı örnek almaya devam ederseniz, bundan sonra psikiyatrik hastalıklardan başka batıdan taşıyacağınız bir şey kalmadı.
*
Batının akıl krizine tutulmadığına inansam, akıl krizinin her geçen gün daha da derinleştiğini görmesem, Fransa’nın bu işi yapmaktaki maksadını şu şekilde anlayacağım. Özel olarak Fransa, genel olarak topyekun batı, kendi tarihlerindeki soykırım, katliam, sömürü ve zulüm arşivine rağmen Türkiye’nin bazı hatalarına büyüteç tutmakla, Türkiye’nin son yıllarda dış politikada takip ettiği “insani çizgiyi” gölgelemek istiyorlar. Türkiye’nin hızla dünya siyaset sahnesinde etkili bir aktör haline geldiğini, bunu da “insani dış politikaya” borçlu olduğunu görüp, tam olarak güçlendiği noktadan vurmak için harekete geçmiş olmalılar. Veya hızlı şekilde çökmekte olduklarını görüyorlar ve tarihlerindeki soykırımların yakın gelecekte hesabının sorulacağını biliyorlar, bunun için ön almaya çalışıyorlar. Böyle şeyler düşüneceğim ama akıl krizine giren bir toplumdan böyle ince stratejiler beklenmeli midir, emin değilim. Gerçi toplum olarak çıldırmış durumda olmalarına rağmen yine de içlerinde akıl sağlığını nispeten muhafaza edenler olabilir. Böyleleri devletin stratejisini ve dış politikasını belirleyen merkezlerde istihdam edilmişse, bu tür düşünceler dikkate alınmalı.
Bu tür stratejiler geliştiriyor olmaları, akıl krizinden çıktıklarını göstermez. Sadece akıl krizinin derinleşme aşamalarının her insanda ve her ülkede farklı olduğunu gösterir. Kaldı ki, bu tür düşüncelere akıllıca dememiz, mevcut akıl krizine nispetledir. Yoksa Fransa için birkaç milyonluk Ermeni mi, yoksa yetmiş milyon kendi ülke nüfusu ve yüzlerce milyon da tesir sahasındaki nüfusuyla Türkiye mi daha önemli? Fransa’nın idealist davrandığını ve kar zarar hesabı yapmaksızın bu tür tavırlar geliştirdiğini söyleyecek kimse kalmamıştır umarım ülkemizde. Batının prensip kavgası yapacak hali mi kaldı? Zaten hiç prensip kavgası yapmadı, sadece öyle bir zan ve vehim üretti dünyada. Batının en önemli prensibi, fahişelerin meslek prensibi gibidir. Maddi kazanç için tüm mukaddes kıymetlerini pazara sürerler. Bunu hep yapmıyorlar mıydı?
*
Türkiye, tüm batı ile ilgili yeni kararlar almak, yeni değerlendirmeler yapmak, yeni stratejiler geliştirmek zorundadır. Bunu da çok acil yapmalı. Çünkü batının akıl krizi derinleşiyor, artık patlamalar başladı. Bu gün Fransa ile başlayan tekli patlamalar, yakın gelecekte toplu patlamalara ulaşacak. Bu sebeple, her ülkenin tek tek patlamasını beklemeden, her ülkeye karşı tek tek tavır belirmeden, topyekun batıya karşı bir strateji geliştirmek gerekir. Yarın toplu patlamalar başladığında paniklememek için en azından psikolojik altyapımızı hazırlamamız lazım.
Ceza ehliyeti olmayan delilere karşı nasıl davranılırsa batıya öyle davranmalı. Sözüne itibar etmemeli, kaynaklarına itimat etmemeli, ilişkilerine ve vefasına dayanmamalı, işbirliklerinde çifte teminatlar istemeli. Akıllı, güvenilir, ahlaklı insanların sözü kafidir, kendileriyle iş yapmak için. Fakat güvenilmez, şahsiyetsiz, akılsız insanlarla iş yapmak için bırakın sözü, tek teminat bile yetmez, iki, üç hatta dört teminat istenir ya… Aynen onlar gibi batı ile iş yaparken, birkaç tane teminat istemelidir, hem de açıkça güvenmediğini beyan ederek.
Fransa ile yaşadığımız her problemde Cezayir meselesini gündeme getirmekten de vazgeçmeli. Cezayir’i konu mankeni olmaktan çıkarmak lazım… Yapılması gereken iş, tüm batının yüz karası işlerini dökümante etmek ve tüm dünyaya, en azından İslam dünyasına devlet eliyle yaymak. Bunu dış politikanın temel stratejilerinden biri haline getirmek… Sadece Fransa ile problem yaşadığımızda Cezayir soykırımını hatırlamak çok haysiyetsiz bir davranış. Batının tüm soykırımların dökümante edip dış politika meselesi haline getirmediğimiz takdirde, maksadımız inandırıcı, şahsiyetimiz tamamlanmış olmaz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-2-DUYGU MECRALARI AÇMAK

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-2-
DUYGU MECRALARI AÇMAK
Duygu akışının önünü kesmek kabil değil. O sürekli akış halindedir ve bitmez bir kaynağa sahiptir. Duygulara akacakları sağlıklı mecralar açılmazsa, kendi mecrasını açar. Duygunun kendi mecrasını açması halinde zihni evren, akıl için uygun bir zemin oluşturmaz. Duygu kendi halinde akmaya devam ederse, akıl, duygu mecralarından geriye kalan alanlarda ancak meydana gelebilir ve faaliyet gerçekleştirir. Duygunun bir özelliği de maddenin gaz hali gibi, bulunduğu yerin tamamına yayılmasıdır. Kendi haline bırakılırsa, zihni evrenin her tarafına yayılma kabiliyetine sahiptir. Bu durumda akıl için gerekli alan kalmayacak, akıl sağlıklı şekilde oluşmayacak ve duygudan bağımsız şekilde faaliyet gösteremeyecektir.
Duygu zihni evrenin tamamına yayılmasa ve kendi oluşturduğu bazı mecralarda aksa bile, bu mecralar o kadar kuvvetli çekim alanları oluşturur ki, aklın duygudan bağımsız olarak meydana gelmesi yine zorlaşır. Akıl inşasındaki en önemli konu, zihni evrende akla bir alan açmaktır. Akla alan açmak için de zihni evrende duyguyu uygun mecralara yönlendirmek ve tüm zihni evreni işgal etmesine engel olmaktır. Zihni evrenin tamamını duygu kadar güçlü şekilde işgal eden başka bir şey yok. Çocuklar için bu durum, tamamen böyledir ve istisnası yoktur. Akıl da çocukluk çağlarında inşa edildiği için bu konu daha da önemli hale gelir.
Toplumda, “duygusallık” yanlış anlaşılıyor. Aslında aklını duygudan mümkün olduğunca bağımsız şekilde inşa edememiş herkes duygusaldır. Çünkü bu durumda zihni evren, duygu tarafından işgal edilmiştir. Duygunun baskısından kurtulamamış olan zihni evrende akıl bağımsızlığını kazanamaz ki, insan duygusallıktan kurtulsun. Öyleyse neden yanlış anlaşılıyor? Herkes duygusal olduğu için, kimse duygusal görünmüyor. Duygunun toplum ortalamasından daha ağır etkilediği insanlara duygusal diyorlar. Toplum ortalaması ölçü alınarak kullanıldığı için de duygusallık doğru kullanılıyor. Fakat temelde yanlışlık var.
*
Belli duygu mecraları açmak, hayatın o alanlarını duyguyla yaşamak imkanı verir. Mesela Müslümanların Allah’a ve Resulüne yöneltmeleri, mesela aileye yöneltmek, mesela dostluklara yöneltmek gibi… Bu ve benzeri duygu mecraları, konu itibariyle sağlıklı olur. O alanlarda yoğun bir duygu akışı olur ki mesela Allah’a yönelik duygu akışı, iman ile birleşir. Zaten iman da özünde bir duygudur. En büyük duygu mecrası iman istikametinde açılırsa, sağlam bir iman meydana gelir ve hayat boyu devam eder. Mesela aileye yöneltilmiş duygu mecrası, aileyi ayakta tutar. Ailenin akılla ayakta tutulması mümkün değildir, iki insanın ömür boyu birlikte yaşaması akılla mümkün olmaz.
Hayatı ayakta tutan temel konulara yönelik duygu mecraları açmak gerekir. Mesela “çalışmak” sadece akılla sürekli yapılacak iş değil. İnsan hayat boyu çalışmaya tahammül edemez. Para kazanmak ihtiyacından kurtulduğu andan itibaren çalışmayı bırakıyor insanlar. Oysa çalışmamak, birçok psikolojik hastalığın sebebidir. Çalışmayı para kazanma şartından uzaklaştırmak ve paraya ihtiyacı olmadığında da çalışmaya devam etmesini mümkün kılmak için, çalışma hayatının zeminini duygu ile beslemek gerekir. Yani çalışmaktan duygusal olarak zevk almaya başlaması gerekir.
İnsani özelliklerin duygu ile beslenmesi gerekir. Yardımseverlik, beraber yaşama alışkanlıkları gibi insani özellikleri duygu ile desteklemek gerekiyor. Akıl, insanlara yardım etmeyi açıklayamaz. Karşılıksız yardım, akıl tarafından teklif edilmez. Kişinin, insanlara yardım etmekten duygusal bir zevk alması gerekiyor. Bu tür insanı özellikleri duygu ile besler ve desteklerken, bu konularda aklı duygudan bağımsızlaştırmamak şarttır. Zaten akıl ile duygu birbirinden tamamen ayrıştırılırsa, ortaya çıkan insan tipi, çok kötü bir model olur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AHMET ALTAN-1-DENGESİZLİĞİN ORİJİNAL ÇEŞİDİ

AHMET ALTAN-1-DENGESİZLİĞİN ORİJİNAL ÇEŞİDİ
Bu memlekette herkes bir şeylere takmış durumda. Taktıklarının zararı yok da, fena takıyorlar ve dengelerini bozuyorlar. Dengelerini bozmalarına da bir şey demek gerekmez, halkın dengesini bozmasalar.
Zihinlerin ve akılların takıldığı noktalar umumiyetle hissi nitelikli. Debisi yüksek duygu mecraları açıyorlar zihni evrenlerinde ve düşünceleri o mecraların akıntısına kapılıyor. Takıldıkları konulardaki duygu yığınağı ve yoğunluğu, düşünce faaliyetlerini vakumluyor ve sağlığını bozuyor. Düşünceler, duygular tarafından çekiştiriliyor ve bir merkeze itiliyor. Normal metotlarla başlayan düşünce faaliyeti, bir aşamadan sonra bakmışsınız ki, duygu mecrasının çekimine kapılmış ve anlamsız beyanlarda bulunmaya başlamış.
Taraf gazetesi başyazarı ve genel yayın yönetmeni, Ahmet Altan… Nasıl bilirsiniz Altan’ı? Duygularının esiri olmayan, duygularından bağımsız düşünebilen, “doğru” arayışında hiçbir hissi mecranın etkisine kapılmayan, bunun için gerektiğinde devlete kafa tutan birisi… Böyle mi, evet, böyle birisi… Aklını ve düşüncesini duygulardan ayırmış ve bağımsız kılmış, bağımsız ve tarafsız düşünebilen birisi… Gerçekten piyasada aklını duyguların baskısından kurtarabilmiş çok az adam vardır ve birisi de Ahmet Altan’dır.
Ahmet Altan’ın hakkını yemek bize düşmez. Gördüğümüzü, anladığımızı olduğu gibi zapta geçiyoruz. Duygularının esiri olmadan düşünebilen bir yazar. Fakat Ahmet Altan’ın anlamadığı bir husus var ki, tüm maharetini ve başarısını gölgeliyor. Anlamadığı hususu yazının ilerleyen safhasına erteleyip bir konuya açıklık getirelim.
Düşünceyi, dolayısıyla aklı duygulardan bağımsız kılmak, ciddi bir maharettir. İnsanların dengesizliklerinin kahir ekseriyetinin hissi yoğunlaşmalar olduğu bir vasatta bu özellik daha da önemli hale geliyor. Önemli olduğu kadar da zor bir iştir çünkü aklı duygunun tasallutundan kurtarmak fevkalade bir çaba ve usul gerektirir. Zorluğun müşterisi genellikle yoktur ve insanlar kolay olan “duygulara teslim olmak” yolunu seçiyorlar.
Duygulara karşı çok yoğun bir zihni faaliyet neticesinde elde edilen akıl bağımsızlığı, “ayarı”, “ölçüyü” kaçırdığınızda başka bir dengesizliği meydana getiriyor. Duygusuzluk hali… Aklı duygudan bağımsızlaştırmak, duyguyu imha etmek değil, her ikisini de yerli yerinde tutmak, kullanmak, faydalanmaktır. İnsanlardaki hissi yoğunlukların oluşturduğu zihni çarpılmışlık haline bakıp, aklı duygudan bağımsızlaştırmak için gösterilen olağanüstü gayret, sarkacın diğer ucundaki bulunan başka çeşit bir dengesizliği üretiyor.
Bu çok temel bir mesele… Akıl ile duygu arasındaki dengeyi kurmak, hayatın tüm gaileleri içinde muhafaza edebilmek, zihni gelişme süreçlerinin her birinde yeniden akıl-duygu dengesini oluşturmak gerçekten zor. Bu konuda ülkenin literatürü sıfır noktasında. Hatırladığım kadarıyla bu alanda sadece Haki Demir’in kitapları dikkate değer. Bir yazarın kitaplarıyla literatür oluşmayacağını biliyoruz. Aynı yazar ne kadar çok kitap yazmış olursa olsun, tek yazarın kitaplığından literatür çıkmaz.
Yoğun duygululuk halinin meydana getirdiği düşünce hastalıklarının misalindeki çokluk, bu yönde malzeme sıkıntısı çekmemizi önlüyor. Gerçekten hemen herkeste bu türden bir zihni hastalık tespit edilebilen ülkemizde, duygunun aklı ifsat etmesi konusu, üzerinde rahat çalışılabilir bir alan oluşturuyor. İçtimai laboratuarımızın üretmediği veya çok az sayıda ürettiği örnek, “duygusuzluk halinin” misalleridir. Fikir piyasasında ve cemiyette pek az bulunmasından dolayı üzerinde çalışılmasını zorlaştıran duygusuzluk hali, aşina olduğumuz bir konu değil.
Ahmet Altan, “duygusuzluk haline” yakalanan bir tür dengesiz… Anlamadığı nokta da zaten burası… Aklını duygularından bağımsız hale getirmeyi başardığından dolayı nefs emniyeti kabarmış durumda… Toplumda yaygın olarak bulunan zihni hastalıktan kendini kurtardığını düşündüğü için (ki haklıdır bu konuda) başka tür zihni dengesizliklerin ve hastalıkların olabileceğine ihtimal vermiyor olmalıdır. Bir hastalığı tanımak, onu karşı geçerli tedbirler almak insanı emniyete alabilir. Fakat tüm bunlar sadece o hastalık için geçerlidir ve başka bir hastalık için insanın kendini emniyette hissetmesi, bir tür akıl savrulmasıdır. Duygunun hastalıklı etkilerinden kurtulmak için çaba sarfederken, duygusuzluk haline düşen Ahmet Altan, zehrin panzehirini “ayarsız”, yani fazla miktar verdiği için, panzehirin ihtiva ettiği hastalığa yakalandığının farkında değil.
24.12.2011 tarihli “Kırmızı yoyo” başlıklı yazısında bahsini ettiğimiz zihni dengesizlik halinin harikulade misallerini veriyor. Şu ifadelere bakın…
“Fransız Parlamentosu’nun kırk küsur kişiyle çıkardığı yasanın içinde Ermeni sözcüğü bile yok, yıllar önce Ermeni soykırımıyla ilgili yasa çıkarmışlar zaten, şimdi çıkardıkları yasada, o zamanki yasaya “isim” vermeden atıfta bulunup “inkâr etmek yasaktır” diyorlar.
Bırak desinler, gelip senin memleketine karışmıyorlar ya, kendi memleketlerinde yasa çıkartıyorlar, beğenmiyorsan yasalarını memleketlerine gitmezsin.”.
Ne kadar duygusuz… Düşünce bakımından da problemli fakat duygusuzluğu o kadar ileri noktada ki, mesela Fransa istihbaratının bir ajanı, Türkiye’deki tepkileri önlemek için basında yerleşmiş ve mücadele ediyor olsa, o bile Fransa tezlerini bu kadar duygusuz bir dil ve üslup ile savunamaz. Ha yanlış anlaşılmasın, Ahmet Altan’a ajan ithamında bulunmuyoruz, öyle hafifmeşrep tavırlardan nefret ederiz. Ahmet Altan düşünce adamıdır. Hem de düşüncesini duygularından bağımsızlaştırabilmiş biridir. Fakat bu kadar duygusuzlaşmak, duygu merkezli dengesizlikler kadar problemli bir durum.
Fransa’nın yaptığı işin doğruluğu/yanlışlığı konusunda duygularımızdan bağımsız düşünmeye çalışalım, buraya kadar itirazımız yok. Fakat Ahmet Altan gibi hiçbir şey hissetmeyelim mi? “Bırak desinler, gelip senin memleketine karışmıyorlar ya…”. Sıfır duygu… Bu toprakların çocuğu, böyle bir meselede bu denli duygusuz olabilir mi? Olmalı mı?
Sığ düşünce hakimiyeti her yere nüfuz etmiş. Bir yanlışı tespit etmek, başka bir yanlışa düşmeye mani olmuyor. Aklı duygunun baskısından kurtarmak isterken, duyguyu imha etmiş. İfadelerden anlaşılan o ki, hiçbir “aidiyet”, “mensubiyet” hissi kalmamış. İnsan bu kadar yabancılaşır mı? Aidiyet… İnsanın çocuğu cinayet işlediğinde, cinayetini savunmazsınız, cezasını çekmesini engellemeye çalışmazsınız ama o kişi çocuğunuz olmaya devam eder. Onunla ilgilenirsiniz, yanlış yaptığı için kendi haline bırakmazsınız, sokağa terk etmezsiniz. Ahmet Altan’daki duygusuzluk hali o kadar ileri dereceye ulaşmış ki, yanlış yapan evladını terk etmiş. Evladının yanlışını savunmamak için onu terk etmiş. Evladının yanlışını savunmak, adaletsizliktir fakat evladının yanlışını savunmamak için onu terk etmek, insanlıktan istifa etmektir.
İnsan aklının (ve zihninin) ezber üretme kabiliyeti sınırsız. “Onların yanlış yapması, bizim yanlışımızı ortadan kaldırmaz” düşüncesi, doğrudur. Bunu keşfedenler, hemen ezberliyor ve tekrar etmeye başlıyorlar. Tamam da kardeşim, bizim yanlış yapmış olmamız, onların yanlışını ortadan kaldırır mı? Birkaç cümle de Fransa için yazar mısın lütfen… Bir yanlıştan kaçarken başka bir yanlışa düşmek mukadder midir?
Ahmet Altan ile sınırlı değil bu durum. Taraf gazetesi yazarları koro halinde aynı üsluba ve tavra sahipler. Orada küçücük bir havza oluşturmuş ve birbirini etkilemeye başlamış olmalılar. Ahmet Altan’ın biraz izin kullanıp, kendini gözden geçirmesinde fayda var.
Aslında bu konu uzun fakat bir yazıda hepsini yazma imkanı yok. Duygusuz akıl bahsine devam edeceğiz.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

BÜYÜK FİKİRLERİN HAREKETE GEÇME ZAMANI

BÜYÜK FİKİRLERİN HAREKETE GEÇME ZAMANI
Zamanın muhtevası bir mana yekunu ile doluyken, o manaya muhalif her türlü fikir, eşyada gerçekleşme imkanından mahrumdur. On dokuzuncu ve yirminci asırdaki Müslüman fikir adamlarının ürettikleri küçük fikirlerin bile tatbikata konulamadığı malum. Zaman batı tarafından işgal edilmişti ve onların anlam haritasının yönlerini gösteriyordu. İslam, batının anlam haritasında, varlığı muhayyel olan bir galaksi gibiydi ve İslam’a ait hiçbir tefekkür, kendini zamanın muhtevasına zerketme imkanı bulamadı.
Adına vatan dedikleri kuru toprak parçasını kurtarmak için sayısız insanı kurban edenler, esas işgale uğrayanın “zaman” olduğunu anlamadılar. Çünkü kendilerin ruhları ve akılları da, batının işgal ettiği zaman tarafından işgal edilmişti. Zamanı batının işgalinden kurtaramayanlar, böyle bir ihtiyacı bile fark edemeyenler, kahramancılık oynadı son bir asırdır.
Artık zaman kendi kendini işgal kurtarmaya başladı, işgalcileri muhtevasından kusmaya başladı, kendini boşaltmaya ve yeni bir çağa doğmaya hazırlanıyor. Hiçbir şeyin muhtevası boş kalmaz. Zamanın muhtevası ise asla boş kalmaz. Zaman muhtevasını dışarıya kapattığında bilin ki, gök yarılmaya, dağlar yerinden yürümeye başlamıştır.
Müslümanlar, son iki asırdır zamanın muhtevasına İslam’ın mana yekununu (yekundan bir parçayı bile) yükleyemez olmuştu. Zaman işgale uğradıktan sonra da o işgali kırmak için bir şey yapacak mecali kalmamıştı. Artık zaman kendi muhtevasını boşaltıyor. Öyleyse zamanı işgalden kurtarmak gibi dev bir mesele kendiliğinden hal yoluna girdi. Şimdi Müslümanlara kalan iş, muhtevasını son hızla boşaltmaya başlayan zamanı fethetmek.
Zamanın iştihasını bilir misiniz? Dev fikirleri lokma gibi yutar. Doyması asırlar sürer. Batının (dünyaya hakim olduğu) bir iki asırda zamanı doldurduğunu zannetmeyin. Zehir enjekte etmişti zamana, zaman da bir iki asırda o zehri kusmaya başladı. Kısa sürmesi bundandır.
*
Müslümanlar büyük fikirler üretmelidir. Büyük fikirlerle meydana çıkmalıdır. Düne kadar “hayal” olarak gösterilen fikirler bu gün için artık “gerçek” haline geliyor. Ne kadar büyük fikir üretirseniz üretin, bilin ki zamanın iştihası karşısında küçük kalacak. Bu sebeple ufkunuzu daraltmayın. Dünün akıl formlarının alay etmesine aldırmayın. Az kaldı, alay edenler, alay edilir hale gelecek.
*
Hacimli olan zamandır. Zaman için ne kadar büyük fikir üretebilirseniz üretin. Fakat eşya küçüktür. Eşya için küçük ve hemen uygulanabilir fikirler üretmeyi ihmal etmeyin. Kainatı aydınlatacak (muhal-farz) projektör imal edebiliyorsanız hiç durmayın fakat önünüzü görmek için de elinizde “el lambası” olsun. Binlerce galaksiyi gözleyin ufkunuzda, bir taraftan da üç tane Müslüman’ı bir araya getirebilecek teşkilat anlayışını ve modellerini geliştirin. Tüm insanlığa teklif edebileceğiniz “sistemler” üretin fakat ailenizi ve arkadaşlarınızı bir çerçeveye alabilmek için lazım olan müesseseleri inşa edin. Gözünüzün biri bütünde (ufukta) diğeri parçada (önünüzde) olsun.
Zaman ile ittifak yapmış olanların karşısında ne durabilir ki. Tasalanmayın, dert etmeyin, ümitsizliğe düşmeyin, zaman “aguşunu” açmış sizi bekliyor. Yanlış yapmaktan çekinmeyin, hata yapmaktan korkmayın, zaman hatalarınızı bile hesabınıza kar olarak yazacaktır. Zaman, kendisiyle ittifak edenlere çok cömerttir. Kendisiyle ittifak edenlerin yanlışlarını doğruya, kendisine muhalif olanların doğrularını da yanlışa tahvil eder. Böyle bir güce ve böyle bir vefaya sahiptir.
Onlarca yıldır batılı değerlerin yanlış olduğunu anlatmaya çalıştı, Müslüman fikir ve ilim adamları. Bir arpa boyu yol alamamışlardı, hatırlayın. Fakat batılı değerler zaman tarafından balon gibi patlatılmaya başlanmadı mı? Artık zaman, batının (eğer varsa) doğrularını da imha edecek, ediyor. Yakın gelecekte batının her şeyi “değersiz”, “anlamsız” ve “yanlış” görünecek. Zaman, batının değerleri arasında bir seçme yapmayacak, ne varsa hepsini çöpe atacak. Yavaş davranmayın, tembellik yapmayın, neticeden şüphe etmeyin. Yatanlar otursun, oturanlar ayağa kalksın, ayaktakiler yürüsün, yürüyenler koşsun, koşanlar uçsun. Herkes kımıldasın, harekete geçsin, istikametini tayin etsin. Atlar çatlasın, arabaların motorları yansın, nefesler kesilsin. Çünkü tüm bunlar, yakın zaman sonra zaten çöpe gidecek, yenileri inşa edilecek, eskilerinin hükmü kalmayacak. Bari son defa kullanın, yenilerini inşa etme yolunda.
En fazla ihtiyacımız olan şey, fikirdir. Fikir üretin, işe yarar mı yaramaz mı demeyin. Doğru mu yanlış mı diye tereddüt etmeyin. Faydalı mı zararlı mı olduğuna kafanızı takmayın. Çünkü artık yeni bir nispet ölçümüz var, zaman… Zaman ürettiğiniz her fikri, ya muhtevasına alacak veya reddedecek. Anlayacaksınız, doğru mu yanlış mı, faydalı mı zararlı mı, iyi mi kötü mü, güzel mi çirkin mi. Zaman yoğuracak fikirlerinizi, içinde küçücük bir “kıymet” olanları değerlendirecek hayatın bir koordinatında. Hiçbir kıymeti olmayanları atacak çöpe, inat etmeyin, peşinden gitmeyin. Zaman, en büyük fikir adamından daha seçicidir, en büyük ilim adamından daha sağlam bir test edici. Artık zaman bizim, zaman bizde, her Müslüman’ın kalbinde ve aklında. Zaman ile kol kola girin, yakın geçmişe kadar zamana karşı mukavemet etmek zorundaydık, artık o psikolojiden kurtulun, zamanın keyfini çıkarın, onunla ünsiyet ve ülfet kesbedin. Aman ha… Zamana karşı mücadele etmeyin, geçti o devir. Müttefikinizle kavga etmeyin, enerjinizi israf edersiniz.
Kuşanın zamanı, kuşatın zamanı, muhtevasına nüfuz edin, muhtevasını kalbinize taşıyın, kalbinizi muhtevasına… Ey Müslümanlar, artık her biriniz, “ibn’ül vakt” oldunuz. “Ebul vakt” olanların işaret parmağına iyi bakın, nereyi gösterdiğini görün.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MURAT YETKİN-1-YAHUDİ SEVERLİK ZİHNİNİ ZEHİRLEMİŞ

MURAT YETKİN-1-YAHUDİ SEVERLİK ZİHNİNİ ZEHİRLEMİŞ
Murat Yetkin, Radikal gazetesinde 22.12.2012 tarihinde yayınlanan yazısında, enteresan bir yaklaşım sergiliyor. Fransa’nın malum kanun tasarısı ile ilgili eleştirilerini beyan ederken, aynı zamanda ideolojik kimliğini de ifşa ediyor. Türkiye’deki “aydın”ların ilginç zihni dünyaları var. Bazı konular zihni evrenlerini vakumluyor ve kendi eksenine çiviliyor. Bunlardan biri batı hayranlığı diğeri ise Yahudi severlik… Şaşırma melekesini kaybettiğimi zannettiğim bir zamanda, Murat Yetkin, beni şaşırttı. Gerçekten ülkemizdeki insanlar şaşırma refleksini kaybetti, buna rağmen bazılarının insanları şaşırtma maharetine hala sahip olması, övgüye değer.
Yazarımız Fransa’nın soykırım kanun tasarısının “ifade özgürlüğüne” aykırı olduğunu kabul etmiş. Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun bu istikametteki beyanlarını haklı bulmuş, buraya kadar problem yok. Fakat arkasından nefes almadan devam etmiş ve Avrupa’da ifade özgürlüğünü kısıtlayan az sayıda uygulamalar olduğunu yazmış ve Yahudi soykırımı yok diyenlerin cezalandırıldığını, bunun doğru olduğunu ve ifade özgürlüğüne aykırı sayılmayacağını söylemiş. Olayın hepsini bir cümlede yazdık ama bu kadar basit değil. En iyisi kendinden dinleyelim.
“Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün Fransa’nın Libération gazetesinde yayımlanan makalesinde, 1915 katliamlarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak nitelemeyi suç haline getiren yasanın Fransız parlamentosuna getirilmesinin bir ifade özgürlüğü ihlali olduğunu yazdı.
Haklıdır. Bugün muhtemelen oylanıp, onay için senatoya gönderilecek olan yasa tasarısı, ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir hüküm içeriyor; kaldı ki daha önce Fransız parlamentosu benzer bir tasarıyı yine kabul ettiğinde, Fransız senatosu bu durumu Fransa’yı Fransa yapan değerlerden sayılan ifade özgürlüğüne aykırı bulduğu için oylamayı reddetmiş, gündemden düşürmüştü.
Avrupa’da ifade özgürlüğü üzerinde çok az sayıda ve iyi tanımlanmış kısıtlamalar var. Örneğin, Almanya’da Nazi iktidarının İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve işgal altındaki Avrupa’da 6 milyon Yahudiyi, sırf Yahudi olmaları nedeniyle sistematik olarak öldürmesinin (Holokost) soykırım olmadığını söylemek ve bunu övmek suç. Savaş sonrası kurulan Nürnberg Mahkemesi de bunu, bu şekilde adlandırmıştır; bu kısıt, bu nedenle ifade özgürlüğü ihlali olarak kabul edilmez.”.
Yahudilerin soykırıma uğramadığını söylemenin suç kabul edilmesini doğru bulan yazar, bunu da ifade özgürlüğünün ihlali olarak kabul etmiyor. Bunu yaparken tek kaynağı, nispeti, ölçüsü, mihengi var, batı… Batı öyle yaptığı için “Yahudi soykırımı yoktur” diyene ceza vermek doğru ve bu da ifade özgürlüğünün ihlali değil. Yazıdan anlaşıldığına göre başka bir kriter kullanmıyor. Büyük ihtimalle bunun da farkında değil. Zihninde ikamet eden “ezberleri”, aklı, otomatik olarak tekrarlıyor olmalı. Farkında olmadığını söylememizin ciddi bir sebebi var, bu söylediğini esas alırsak, yarın Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri Ermeni soykırımı yoktur diyenlere ceza veren kanunun uygulamaya koyduklarında, Avrupa’da öyledir diye itiraz da edemeyeceğiz. Tüm Avrupa “Yahudi soykırımı yoktur” diyenlere ceza verdiğine, bu da doğru olduğuna göre, aynı Avrupa “Ermeni soykırımı yoktur” diyenlere ceza vermeye başladığında söyleyecek sözümüz kalır mı?
Murat Yetkin ne söylediğini biliyor, o düşünen bir aydın mı diyorsunuz? Olabilir, yanılıyor olabiliriz. Eğer Murat Yetkin, yazdığı yazının ne manaya geldiğini biliyorsa, durum bambaşka bir hal alır. Bu ihtimali de değerlendirelim, bakalım neler çıkacak?
“Yahudi soykırımı yoktur” diyenleri cezalandırmanın ifade özgürlüğüne engel olmadığını söylerken, batının (mesela Avrupa’nın) “Ermeni soykırımı yoktur” diyenleri de cezalandırmaya başladığında, yani sadece Fransa değil de tüm Avrupa bunu yapmaya başladığında, o da ifade özgürlüğüne aykırı olmayacak. Bunu söylemekle, Fransa’ya “yanlış yapıyorsun” demiyor, diğer Avrupa ülkelerine “neden geç kalıyorsunuz” demek istiyor. Fransa’nın bu cesareti nerden aldığını merak edenlere söyleyelim, bu ülkenin efkar-ı umumiyesini oluşturan Murat Yetkin gibi adamlar olduğu müddetçe, Fransa çok daha cüretkar olabilir. Fransa’nın kendini savunmasına bile gerek yok, “Murat Yetkin’in yazısını okuyun, anlarsınız” dese kafi…
Fakat ilginç olan nokta, Murat Yetkin, Yahudi soykırım iddiası ile Ermeni soykırım iddiasının birbirine benzemediğini, Fransa’nın “benzemezleri” aynı sepete koyduğunu söylemesidir. Benzemezlerin aynı sepete konulduğu doğru da bunu yapan aynı zamanda Murat Yetkin… Yahudi soykırım iddiası ile bu konunun ne ilgisi var ki, ondan bahsediyorsun? Bu soruya vereceği cevabı tabii ki tahmin ediyoruz. “Benzemez olduklarını tespit etmek ve bu yolla Fransa’nın yanlış yaptığını açıklamak için…” diye cevap verir herhalde. Güzel de, bir soykırımın gerçek olması halinde de iddia olması halinde de, “yoktur” demenin ceza konusu olması, ifade özgürlüğüne aykırıdır. Bu durumda benzemezleri aynı sepete koymuş olmuyor musun? Yok yok… Murat Yetkin ne dediğini bilmiyor.
Belki başında söylememiz gerekiyordu, sonunda söylemek nasip oldu. Yetkin’in yazısının konusu, Fransa’nın yediği halt değil, Türkiye’deki KCK soruşturması… Yazısına da şöyle başlamış.
“Davutoğlu, Fransa konusunda haklı olabilir ama Türkiye’de ortaya çıkan tablo insana ‘Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?’ dedirtiyor.”.
Ülkenin gündemi yoğun, dış politikada önemli bir konuda sıcak gelişmeler var, yazar, tüm bunları toplayıp, hükümeti eleştiriyor. Şöyle yukarıdan baktığınızda zannedersiniz ki yazar, “neye patlarsa patlasın bu hükümet gitsin” der gibi… Yahu önemli bir dış politika meselesinde yoğunlaşan bir kamuoyu ve devlet bürokrasisi var, müsaade eder misin, çalışsınlar. Konu ile ilgili de bir fikrin varsa söyle de hükümet faydalansın, yoksa gölge etme bir zahmet. Gerçi fikrini de kendine sakla, soykırım ile ilgili fikrini gördük. Hükümetin neden başarısız olmasını istediğini anlamak isteyenler, yazımızın başlığına baksın.
Bunlar aslında ne fikir adamı ne de yazar… Gazetelerdeki köşelerini her nasıl işgal etmişlerse, oradan milleti zehirliyorlar. Biliyorsunuz, zehir yapmak için eczacı olmak gerekmez, ilaç yapmak için eczacı olmak gerekir. Yani inşa etmek için fikir adamı olmak gerekir, yıkmak için amele olmanız bile kafi…
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

HANİ İSRAİL İLE İLİŞKİLER DONDURULMUŞTU

HANİ İSRAİL İLE İLİŞKİLER DONDURULMUŞTU
İsrail hava kuvvetleriyle Türk hava kuvvetleri arasında, Akdeniz’de yeni bir işbirliği mekanizmasının kurulduğu haberleri geliyor. Haber kaynağı Jerusalem Post gazetesi olarak göründüğü için ihtiyatlı olmak gerektiği açık. Fakat Türkiye konu ile ilgili bir açıklama yapmalı, hem de derhal. “Tekzip edilmeyen haber doğrudur” gazetecilik kuralını bilmeyen var mı? Türk dışişleri derhal haberi tekzip etmeli, aksi takdirde doğru olduğuna kanaat getirmekten başka yol kalmaz.
İşin ilginç tarafı haberin Türk gazetelerinde küçücük verilmiş olması. Bunun sebebi, haberin kaynağının bir İsrail gazetesi olması mı, yoksa haberin perdelenmesi mi? Yani habere itibar edilmemesinden dolayı mı “küçük görüyorlar” yoksa haberi okuyuculardan saklamak için mi küçültüyorlar?
Aynı haber içinde, Mavi Marmara katliamından sonra bozulan ikili ilişkilerin düzeltilmesi için “koordinasyon mekanizmasının” kurulduğu ve faaliyete geçirildiği bilgisi de var. Bu nokta anlaşılabilir, Türkiye’nin taleplerinin karşılanacak olması bile bir müzakereyi gerekli kılar. Fakat müzakereler başlamadan veya mesafe alınmadan, hava kuvvetleri arasında işbirliği mekanizmalarının kurulması ve faaliyete geçmiş olması doğruysa, bu mesele çok vahim.
*
Haber yeni ve konu sıcak… Doğru olmayabilir, Türk dışişleri tekzip edebilir. Bu sebeple acele davranmamakta fayda var. Özellikle İsrail gazetesi mahreçli bir habere dayanarak Türk hükümetini eleştirmek, sağlıklı bir zihin değil. Öyleyse ne yapmaya çalışıyoruz? Konuyu teorik olarak incelemek istiyoruz. Meselenin önemi, hassas olmamızı gerektiriyor.
Bu haber doğruysa, bir müddet sonra herhangi bir şekilde doğrulanırsa, bu ihtimal için şimdiden yazıyoruz. Aksine bu haber tekzip edilirse, bu tür gelişmelerin önünü kesmek için baştan yazmakta fayda olduğunu düşünüyoruz. Yazı, bu şekilde değerlendirilirse doğru olur.
*
Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihinde ilk defa büyük oranda bağımsız devlet oldu. Ne zaman? İsrail’e karşı Mavi Marmara katliamından dolayı koyduğu tavır ile… Neden? Çünkü dünyada bağımsız olmayan (bağımsız gibi görünen ama olmayan) hiçbir ülke İsrail’e tavır koyamaz, düşmanca açıklamalar yapamaz. İsrail, bir devletin bağımsızlığı konusunda turnusol kağıdıdır. Dünyada bağımsızlığın göstergesi, İsrail ve ABD’ye karşı bağımsız dış ve iç politika geliştirebilmektir. İsrail ve ABD’ye karşı bağımsız olamayan hiçbir ülke, “bağımsız devlet” değildir.
Bunlardan birine karşı bağımsız hareket edebilmek, bağımsızlık istikametinde ciddi bir mesafe kaydedildiğini gösterir. Türkiye son zamanlarda ABD ile her ne kadar ileri derecede iyi ilişkiler içindeyse de, İsrail ile ilişkilerini kesebilecek bağımsızlık olgunluğuna ulaşmıştı. Ya da bilgilerini kamuoyunu takip ederek elde eden bizim gibi insanlar böyle zannetti. Kapalı kapılar arkasındaki gelişmeler ve görüşmeler, kamuoyuna yansıyanların aksine bir istikamette cereyan ediyorsa, kamuoyunu takip ederek kanaat sahibi olan bizler, fena halde yanılıyoruz, fena halde oyuna getiriliyoruz.
Türkiye’nin bağımsızlık sürecini İsrail üzerinden takip ediyoruz. İsrail ile ilişkiler tekrar kurulabilir tabii ki. İlişki kurmak değil bağımsızlığa mani olan, mesele ilişkiyi bağımsız devlet olarak kurmak. Kaldı ki bizim dünya görüşümüz İsrail ile herhangi bir ilişki kurmaya bile manidir. Buna rağmen ilişki kurulabileceğini düşünüyoruz, çünkü Türkiye cumhuriyetinin bizim dünya görüşümüzün devleti olmadığını biliyoruz. Dünya görüşümüzün devleti olmamasına rağmen bağımsız olmasını neden önemsiyoruz? Hırsızlık yapan birinin hiç değilse cinayet işlememesini istiyoruz. Hırsızlık ile katillik arasındaki farkı bildiğimiz için, Türkiye cumhuriyetinin en azından bağımsız olmasını dert ediniyoruz.
İsrail ile ilişkilerin bağımsız devlet temelinde yürütülmesi (mümkünse hiç ilişki kurulmaması), Cumhuriyet rejiminin, en azından bu ülkede yaşayan halkın devleti olup olmaması açısından önemi var. Bu ve benzeri sebeplerle İsrail ile ilişkiler meselesini hassasiyetle takip ediyoruz, etmeye devam edeceğiz.
FARUK ADİL

FRANSA KENDİNİ FEDA ETTİ

FRANSA KENDİNİ FEDA ETTİ
Elli milletvekili ile kanun çıkardılar. Hem de 577 üyeli parlamentoda. Ne demişti şair, “Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa” gibiydi değil mi mısra. Artık diktatörler bile böyle yapmıyor,
Fransa ne yapıyor? Hızlı şekilde bölgesinde gelişen ve itibar kazanan Türkiye’nin önünü kesmeye mi çalışıyor? Birinci ve ikinci dünya savaşlarında paylaştıkları İslam coğrafyasının aslına dönmeye başladığı bir zamanda, Türkiye’nin önderlik yapmasına mani olmaya mı uğraşıyor? Dünyaya ve Ortadoğu’ya insani mesajlar vermeye başlayan Türkiye’nin, insani mesaj vermeye hakkı olmadığını mı göstermeye çabalıyor? Sahiden ne yapıyor Fransa?
Türkiye’nin soykırım yapmış bir ülke imajıyla boğuşması ve başka bir şey yapamaz hale gelmesi isteniyor galiba. Oysa Türkiye, mukayeseli olarak tüm Avrupa ülkelerinden çok daha temiz bri tarihe sahip. Bizim tarihimizde de problemler olduğunu inkar etmek mümkün olmasa da, Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin tarihleriyle mukayese edildiğinde, ne kadar temiz görünüyor. Her ülkenin fena halde kirli olan tarihine rağmen, birilerinin kendine “temiz” muamelesi yaparak başkalarını eleştirmesinin anlamı ne?
Şöyle bir şey yapılabilir. Her ne kadar tarafımızdan meşruiyeti kabul edilmese de, BM nezdinde kurulacak bir “hakikati araştırma” komisyonu tarafından geriye dönük tüm ülkelerin “insani sicil” defteri tutulsa, her ülkenin tarihindeki soykırım, katliam, sömürü, zulüm vesaire gibi insanlık dışı hadiseler dökümante edilse, doğru bir iş yapılmış olur. Böyle bir projeksiyon içinde kendi payımıza düşeni almaktan imtina etmeyiz. Tek taraflı olarak davranmak, kendini temiz kabul etmek, başkalarına kirli muamelesi yapmak tamamen siyasi atraksiyon değil midir?
Çökmekte olan batı dünyası, yakın gelecekte mutlaka tarihinin de hesabını vermek zorunda kalacaktır. Soykırımlarının, katliamlarını, zulümlerinin, sömürülerinin vesaire her türlü gayriinsani uygulamalarının insanlık karşısında hesabını vermekten kaçınması mümkün değil. Fransa, bu türden bir hesabın en ciddi muhataplarından biri değil midir? 1960 lı yıllara kadar devam eden Cezayir soykırımının hafızalardan silindiğini mi zannediyor.
Bütün bunlara rağmen ne yapmaya çalışıyor? Haki Demir’in teşhisi, “akıl krizinde” yakalandıkları istikametinde. Akıl krizi, bir adım ilerisinde “delilik” veya “çıldırma”dır. Konuya böyle bakıldığında herhangi bir strateji aramanın lüzumsuzluğu anlaşılıyor. Delilinin yaptığı işte hikmet aramak da delilik değil midir? Hikmet biraz ağır kaçtı galiba, şöyle diyelim; delinin yaptığı işte akıllıca bir anlam aramak akıllılık mıdır?
Biz, batının hala delilik sınırını aşmadığı varsayımı üzerinden düşünmeye devam edelim. Bu durumda Ermenistan, müttefiki olan batının çökmekte olduğunu, çöküş süreci bitmeden ve gücünü nispeten muhafaza etmeye devam ettiği bu günlerde batı üzerinden Türkiye’ye hesap sormak için acele ediyor olmalı. Yakın gelecekte batı tamamen çökeceği ve artık bırakın hesap sormayı, hesap verir hale geleceği için, Ermenistan’ın soykırım stratejisini uygulamasının sonlarına geldiği düşünülebilir. Ermenistan’ın da bunu gördüğünü kabul ettiğimiz takdirde, son barutlarını atmak için harekete geçtiklerini söylemek mümkün. Gerçekten birkaç yıl sonra Ermenistan’ın soykırım taleplerine hiçbir batılı ülkenin olumlu cevap vereceğini zannetmiyorum. Bunun işaretleri de gelmeye başladı. Meksika ve Macaristan parlamentoları, Hocalı katliamını soykırım olarak tanıdı ve Ermenistan’ı kınadı. Bildiğim kadarıyla Türkiye’nin bu istikamette bir talebi yoktu. Bu iki ülkede ciddi sayıda ve etkili Türk nüfus da yok. Türkiye’nin gelişmesi ve güçlenmesi ile Azerbaycan’ın petrol ve doğalgaza dayalı zengin ekonomisi, kendiliğinden dış politika tezlerinin makes bulmaya başladığını gösteriyor. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye ve Azerbaycan’ın dış politika konusu haline bile getirmediği Hocalı soykırımını, yabancı ülkeler kendiliğinden tanıyor ve kınıyor. Güç böyle bir şey işte…
Böyle bir süreç içindeyken Fransa’nın keskin militan tavrıyla öne atılması, bu gün anlamasa da kendini feda etmesine yol açacak. Fransa üzerinden başlayacak Türkiye dış politikası, batıyla cepheden hesaplaşmak zorunda kalacak. Türkiye’nin batıyla cepheden hesaplaşması durumunda kullanabileceği imkanların ne kadar fazla olduğu yakın zaman içinde anlaşılacak. Ülkedeki Kemalist akılsızların, batıdan başka çıkar yol olmadığını söylemelerine bakmayın. Batı, Türkiye’nin kendilerine cepheden taarruz etmemesinden dolayı ayakta kalıyordu. Zaten batıya cepheden taarruz edecek bir hükümet de gelmemişti bu zamana kadar.
Türkiye batıya cepheden toslamaya başladığında, bunun ilk hedefi tabii olarak Fransa’dır. Bu Türkiye’nin değil, Fransa’nın seçimidir. Fransa, yakın zaman sonra kendini feda ettiğini, hem de çok basit bir sebeple bunu yaptığını görecek ve tüm gücüyle Ermenistan üzerine baskı yapacaktır, Türkiye’nin tezlerini kabul etmesi için…
FARUK ADİL

YUSUF KAPLAN-2-GERÇEK FİKİR ADAMI

YUSUF KAPLAN-2-GERÇEK FİKİR ADAMI
Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan’ın, 23.12.2012 tarihli, “Alim, Arif, Hakim:Seyyaliyet, sey/ya/riyet, devamiyet başlıklı yazısı harikulade. Yazarın toparlayıcı, bir mihenge bağlayıcı ve çerçeveleyici anlayış ve anlatışı çok güzel… Fikir piyasasının, Haki Demir’in ifadesiyle, “parça fikir” ile iştigal eden insanlarla kaynaştığı bir vasatta Yusuf Kaplan’ın bu yazısı, hakikatin övgüye değer. İslam irfan ve medeniyetini ifade edişteki mahareti, derin idrak sahibi olduğunu açıkça gösteriyor. Ki derin idrak sahibi olduğu, başka yazılarından da malumumuz.
Yusuf Kaplan ile ilgili ikinci yazımız bu. Daha önce “Yusuf Kaplan, bari sen yapma” başlıklı yazımızı okurlar hatırlayacaktır. O yazımızda da Yusuf Kaplan ile ilgili müspet şeyler söylemiştik. Fakat o yazımıza konu edindiğimiz makalesi, “dil” bakımından problem ihtiva ediyordu ve biz de onu tenkit etmiştik. Yanlış yanlıştır. Sahibi kim olursa olsun. Fakat Yusuf Kaplan, bir yanlış yapmakla gözden düşecek biri değil. O kadar kıymetsiz değil. Biz insanların yaptıkları bir hatayı sürekli gündemde tutacak ve o hata üzerinden sürekli tenkit geliştirecek bir hafifmeşreplikten Allah’a iltica ederiz. Tenkit etmenin nasıl bir iştihayı harekete geçirdiğini de biliriz. Yaptığımız işin salt tenkit olmadığını veya menfi tenkit olmadığını, bu iştihaya kapılıp gitmediğimizi göstermek bakımından, Yusuf Kaplan’ın 23.12.2012 tarihli yazısını görmezden gelmemiz mümkün değil.
*
Yazı, İslam İrfanının tarihi seyrini, ana mecraları işaretlemek bakımından mahirane bir şekilde ve kısa bir makalede ifade etmiş ki, bu maharet arayıp da nadir bulabildiğimiz bir kıymettir. Alim, Arif ve Hakim’in şahsında izah etmeye çalıştığı ilim, irfan ve hikmet mecraları, İslam medeniyet ve tarihinin özetidir. Bunlar arasındaki münasebetin, tartışma ve çatışma değil, birbirine paralel seyreden mecralar olduğu, yer yer birbiriyle birleştiği, yer yer ayrıldığı, her ayrılmada kendi mecralarının verimlerini topladıkları, her birleşmede ise kendi mecralarında topladıkları verimleri irfan sofrasında birleştirdikleri ve birbirini besledikleri mealindeki ifadeleri, hakikaten bir tarih tezi çapındadır. Yusuf Kaplan tam olarak böyle söylemese de biz böyle anladık. Zaten yazı, yazarı ile okuyucunun maksadının toplamından meydana gelmez mi? Eğer o güzelim yazıda bunları kastetmediğini düşünenler varsa, yazdıklarımızı müspet tenkit (katkıcı tenkit) olarak anlasın. Böylece bir makaleye sığmayacağı açık olan o mevzuu tamamlamış olalım.
Şu ifadenin önünde tazimle eğilmek, fikir namusu gereğidir.
“Alimin yaptığı iş, esas itibariyle bir tafsil işiydi: Eşyanın, alem’in ve insanın oluşturucu zahiri ve batini unsurlarını ayrıştırıyor, belirliyordu. Arif, bu unsurları terkip ediyor; Hakim ise, tevhid ediyordu”. İşte bu… Biri tahlil ediyor, biri terkip ediyor, diğeri ise tecrit ve tenzih ediyor. İslam da zaten bu… Sadece tahlil edersen, yıkarsın, dağıtırsın. Sadece terkip edersen, hayatı yaşayacak malzeme bulamaz, hayatı imha edersin. Sadece tecrit ve tenzih edersen, yerinden kımıldayamaz, nefes bile alamazsın, zikrini bile kalbinle yapmak zorunda kalırsın, zaten kalbinden başka bir uzvun çalışmaz hale gelir. Bu işleri ayrı şahsiyet çeşitlerinin üstlenmiş olması ile bir şahsiyetin üstlenmiş olması teferruattır. Mesele, medeniyet yatağınızda ve irfan bahçenizde bu üç nehrin de akıyor olmasıdır.
Yazı uzun… Mutlaka okunmasını tavsiye ederim. Ben, zevkle okudum. Yazarın kalemine sağlık… Fakat bu kadar övgü sanki ölçüyü aştı gibi… O zaman dengeyi kuralım. Bir tenkidim var bu yazıyla ilgili. Yine yazının diline dair. Gerçi yazının dili çok güzel, fakat bir ifade çok çiğ kalmış, tespit etmeden geçemedim.
Üçüncü paragrafın ilk cümlesinde, Alim, Arif ve Hakim’den bahsederken, bunlar için “kurucu figür” gibi bir tabir kullanmış. “Figür”… Bahsettiği şahsiyet çeşitlerinin yaptıklarını söylediği (üstlendiklerini söylediği) vazifelere bakınca, “figür” kelimesi çok abes kalmış. Derdim figür kelimesiyle ilgili değil, bu kelimeyle yaptığı terkip ve bu terkibe yüklediği mana… İfade tam olarak şöyle;
“Sonuçta bu üç “kurucu figür”, Yaratıcı’nın eşyada, alemde ve –küçük alem- insanda tezahür ve tecelli eden hakikatin izdüşümlerinin gizlerini araştırıyor, derinliklerinde hiç bitmeyen bir kendini keşif, eşyayı keşif, kainatı keşif ve nihayet Yaratıcı’yı keşif yolculuğu yapıyordu.”.
Alim, Arif ve Hakim isimleriyle ifade edilecek olan şahsiyet terkipleri için fazla hafif değil mi o kelime? Her neyse… İnsanın bir boşluğuna geliyor işte.
Tekrar tebrik ederim, Yusuf Kaplan’ı…
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

ZİHNİ ÇÖKÜŞ VE YENİDEN DOĞUŞ

ZİHNİ ÇÖKÜŞ VE YENİDEN DOĞUŞ
Tarihin keskin virajlarından birinde yaşıyoruz. Bu tür dönemler, normal zamanın akıl formu ve gerçeklik kavrayışı ile değerlendirilemez. İmkansız zannedilenlerin bir çırpıda gerçekleşeceği, mümkün zannedilenlerin asla gerçekleştirilemeyeceği dönemlerdendir. Her şeyin alt üst olduğu, eski kuralların ve kanaatlerin iflas ettiği, hayatın hangi mecrada aktığının anlaşılamadığı bir çağa girdik. Hayatın eski mecrasını dağıttığı, yeni mecrasını bulamadığı, nizami altyapıların çöktüğü, kaosun hakim olduğu, hiçbir mantık silsilesinin hadiseleri izah edemediği bir çağ… Bu çağın başlangıcında, eski akıl formuna, eski gerçeklik kavrayışına bağlı kalmaya çalışanlar var. Mütemadiyen yanılıyorlar, her gelişme onları tekzip ediyor fakat o kadar muhafazakarlar ki, yerlerinden kımıldamıyor, zihni organizasyonun ağırlık merkezini değiştirmiyorlar. Oysa çöken sadece batı filan değil, “çağ” çöktü, zaman muhtevasını imha etti, zamanın muhtevasına boca edilmiş olan birkaç asırlık anlam yekunu koktu. Çağın çökmesi nasıldır bilir misiniz? Zamanın patlaması nedir anlar mısınız?
Birkaç yıldan beri mütemadiyen batının çöküşünü yazıyoruz. Fikir piyasası “mücerret fikirden” anlamadığı için meseleyi hakim sistem olan batının çöküşü olarak anlatmaya çalışıyoruz. Fakat konu daha derinlerde… Çağ çöktü, zaman patladı dememiz budur.
Zaman patladı, birkaç asırdır muhtevasına yığılan batının anlam dünyasını, cerahat gibi dışarı atıyor. Zaman muhtevasını boşaltıyor. Çağ, intihar ediyor. Eski hiçbir şey artık “kıymetli” olmayacak, eski hiçbir “ölçü” geçerliliğini koruyamayacak, eski hiçbir sistem yürürlükte kalmayacak, eski akıl formu en küçük hadiseyi bile izah edemeyecek.
Büyük bir kaosun eşiğindeyiz. İktisadi kriz gibi hadiseler, içine girmekte olduğumuz çağın en hafif hadiseleri arasında kalır. Zihni organizasyonlar çözülüyor, mantık silsileleri çöküyor, akıl formları patlıyor, gerçeklik kavrayışı dağılıyor. İktisadi kriz bunların yanında çelik çomak oynamak gibi kalır.
Maddi imkansızlıkların, maddi çaresizliklerin ne olduğunu aşağı yukarı herkes bilir. Teorik (zihni) çaresizliğin ne olduğunu bilir misiniz? Fikir üretememenin ne olduğunu… Üretilen her fikrin, çözüm ve çare değil, problem kaynağı haline geldiğini… Çözüm olarak üretilen fikirlerin daha büyük problemlere teşne olduğunu ve bu durumun bir müddet devam ettiğinde nasıl bir psikolojik evrenin oluşacağını… Hani düşünmekten korkar hale gelmeyi, düşünce kaynaklarının kuruduğunu… Batıyı ne halde zannediyorsunuz? Bazı batılılaşmış kafaların hala “batı bir çaresini bulur” diye avunmasına bakmayın, batı, en fazla önümüzdeki birkaç yıl içinde görecek ki, ürettiği hiçbir fikir derdine çare olmuyor aksine problemlerini derinleştiriyor, ağırlaştırıyor ve büyütüyor. Ve bunu anladığında çıldıracak.
Zamanı mücerret manada anlamayanlar, meselenin özüne inemiyorlar. Zaman, batının anlam haritasını yırttı, anlam yekununu cerahat olarak dışarı atıyor, zaman kendini boşaltıyor ve temizliyor. Zaman, muhtevasını yeni bir “mana yekunu” için hazırlıyor. Biliyor muydunuz, bir fikir, zaman tarafından mayalanmadan kendini eşyada gerçekleştiremez. Çünkü eşya (varlık) zaman ile mekanın temasından meydana gelir. Varlıktan zamanı sömürüp çıkardığınızda geriye eşya değil, saf mekan kalır, onu da görmezsiniz, zamanı göremediğiniz gibi… Keza, varlıktan mekanı çekip aldığınızda geriye saf zaman kalır, onu da göremezsiniz. Ne var ki hala “teorik fizik” de, “kuantum mekaniği” de o noktaya gelemedi, onun teknolojisini oluşturamadı. Pozitif bilimin ulaşamaması, hakikati değiştirir mi?
Zaman, varlığın (eşyanın) tekevvün sırlarından (unsurlarından) biriyken, ona muhalif bir fikir, kendini neyle mayalayacak? Maddeyi sonsuz zannedenler tabii ki bunları anlamayacak. Varlığın her an yeniden ama tekrara düşmeksizin yaratıldığını bilenler, zamanın, maddenin boyutu değil, iki özünden biri (ve diğerinin mekan) olduğunu anlıyorlar. Maddenin tekevvün özlerinden biri olan zaman, eşyayı şekillendiren temel amillerden değil midir? Buna rağmen, zamana muhalif fikirler geliştirmekten, tatbik etmekten, çözümü onda aramaktan bahsedenler, gevezelik yapıyorlar, hem de ciddi ciddi gevezelik yapıyorlar.
İdrak etmek, zamanın muhtevasına nüfuz etmektir. Zamanın muhtevasında kendi dünya görüşünü göremeyenlere sabretmek düşer. Sabretmek… Gerektiğinde nesiller boyu… Sabretmek ve hazırlanmak… Ve gün gelir, zaman muhtevasındaki yabancı fikir yekununu safra olarak atmaya başlar, yeniden doldurmak için… İşte o gün bu gündür. Ey Müslümanlar, bu gün o gündür. Zaman, midesindeki “batı zehrini” kusuyor. Bırakın kussun… Ve… Zamanın hap gibi yutacağı fikirleri geliştirin. Bal lezzetinde fikirler… Süt kıvamında fikirler…
Artık batının tenkidiyle bile zaman kaybetmemek gerekiyor. Çünkü onu zaman kusuyor. İslam’ın hayatını inşa edecek, bunu zamanın muhtevasına zerkedecek, dahası zamana mühür basacak fikir üretme vakti. Büyük fikirlerin harekete geçme anı geldi. Korkmayın, artık zaman arkanızda. Ümitsizliğe kapılmayın, artık zaman avucunuzda. Bilin ki bunu hak etmediniz fakat Allah’ın bu ümmete ihsanı sınırsız, bari bedelsiz inen ihsanı hak edelim.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

KOMPLO TEORİSİ-2-ABD İLE İRAN ARASINDA ANLAŞMALI SOĞUK SAVAŞ

KOMPLO TEORİSİ-2-
ABD İLE İRAN ARASINDA ANLAŞMALI SOĞUK SAVAŞ
İran’ın Şia hassasiyetinin çok keskin olduğu anlaşılıyor. Ümmetin derdinden çok Şia ile ilgileniyor. Şia’nın bir menfaati sözkonusu olduğunda, ümmeti hiç umursamıyor. Bu durum olayların ince bir okunuşu şeklinde değil açıkça görünüyor. Yani zoraki yorumlarla bu neticeye varmak gerekmiyor, tüm dış politikası açıkça bunu gösteriyor.
İran’ın bu hassasiyetinin pratik neticeleri nedir?
Şia ile ümmet arasında keskin bir uçurumun olduğunu gösteriyor. Ümmet içinde küçük bir azınlık (Şia çeşitli kaynaklarda ümmetin yüzde onu civarında) marjinal olmaktan kurtulup nasıl dev bir cephe açabilir? Yani yüzde on civarında bir azınlık, ümmeti ikiye bölecek çapta bir tefrika oluşturmaya güç yetirebilir mi? Böyle bir proje geliştirilecek olursa, hangi şartlar gerekir?
Öncelikle İran’ın İslam dünyası içindeki yayılması gerçekleştirilir, buna paralel olarak eki alanı genişletilir. Bunlar için neler yapılır? Mesela Şia nüfusu yeterince fazla olan Irak, ABD tarafından işgal ve İran’a teslim edilir. Irak’ın mevcut siyasi sistemi çökertilir, iktidar halka aktarılır ve halk da tabii olarak Şia temsilcilerini seçer, böylece ABD’nin İran’a yardım ettiği de kamuoyundan gizlenmiş olur.
Başka ne yapılır? İran’ın savunma hattında bulunan Hizbullah, İsrail karşısında bir askeri zafer kazanır. Bu bir şekilde organize edilir ve İsrail, tarihinde ilk defa mağlup olur. İsrail’i mağlup etme şerefi de Hizbullah’ın hesabına yazılır. Böylece hem Hizbullah hem de İran, İslam dünyasında “psikolojik dokunulmazlığa” kavuşur. Plan nasıl?
Bitmedi. İran sürekli İsrail ve ABD karşıtı politika yürütür. En yüksek seviyede kabadayılık yapmasına müsaade edilir. Hatta İran’ın İsrail ve ABD’yi tehdit etmesi de plana katılır. İslam dünyasındaki anti-emperyalist cephe İran tarafından temsil edilir ve tüm Müslümanlar nezdinde İran itibar kazanır.
Tüm bunlar yapılırken, ABD ile İran arasında gizli bir anlaşma olur ve kamuoyu arasında “soğuk savaş” yürütülür. Birbirine karşı hiçbir zaman askeri operasyon yapılmayacağına dair anlaşma gizli kalır fakat kamuoyu önüne kanlı-bıçaklı bir görüntü sergilenir.
Nasıl?
ABD ile İran arasındaki soğuk savaş, gizli şekilde ümmet arasındaki dev uçurumu genişletmek için kullanılır. İran, kamuoyu önünde ABD ve İsrail karşıtı görünürken, gizli mahfillerde Şii olmayan güç merkezlerinin üzerine yürür. Irak’taki Sünni gruplar üzerindeki katliamları ABD yerine, oradaki İran uzantısı Şii güçler yapar. Geceleri evleri basarlar ve insanları katlederler. Afganistan’daki Taliban’a karşı ABD’ye gizlice yardım eder. En azından Taliban’a hiçbir destek vermez ve ABD karşısında mağlup olması istenir. Her nedense El-Kaide’ye karşı İran, ABD politikalarını aynen dillendirir ve uygular. Yani ümmetin içinde ortaya çıkmaya çalışan Şia dışındaki tüm güç merkezlerini imha etmek için ABD ve İsrail ile işbirliği yapmaktan çekinmez. Fakat bunların çoğunu gizli yapar.
ABD, İsrail ve İngiltere dışarıdan, İran ise içeriden ümmet üzerinde dehşetengiz operasyonlar gerçekleştirilir. Tüm batının çöküşe geçtiği, Müslümanların yerlerinden kalktıkları ve yeniden doğuş sancıları çektikleri tarihi bir dönemde, batı, kendini yeniden inşa edene kadar İslam’ın dirilip başına bela olmasından kurtulmuş olur, İran ise tarihinde hiçbir dönemde elde edemediği güce kavuşur. Neticede İran ile batı asla hesaplaşmaya girmezler ve İran’ın bölge gücü olmasına müsaade edilir. Batı İran’a neden bu imtiyazı tanır? Çünkü İran hiçbir zaman ümmeti kendi liderliğinde toplayamaz ve ümmet ile sürekli bir çatışma halinde yaşamak zorunda kalır. Hani İngiltere’nin ortadoğudan çekilirken cetvelle sınırlarını çizere oluşturduğu ülkelerin başlarına, o ülkelerin azınlıklarından diktatörler bıraktı ya, sürekli birbiriyle çatışsınlar diye.
Uymadı mı? Bu bir komplo teorisi… Uymayabilir. Zaten biz de böyledir demedik. Fakat zikrettiğimiz olayların tamamı gerçek değil mi? O gerçekleri bir araya topladığımızda böyle bir görüntü vermiyor mu? Tamam, olayların sentezlenmesi başka şekilde de yapılabilir. Belki de en orijinal sentez bu değildir. Fakat Suriye’de isyan eden halkın ABD ajanları olduğunu söyleyenlerin komplo teorilerinden daha akıllıca değil mi?
FARUK ADİL

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-1-AKIL İNŞASINDA DUYGUDAN NASIL FAYDALANILIR?

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-1-
AKIL İNŞASINDA DUYGUDAN NASIL FAYDALANILIR
Aklın inşa sürecinde kullanılması en zor olan duygulardır. Çocuk yaşta duyguların kullanılması ve onlardan akıl inşasında faydalanılması gerçekten ciddi bir iştir. Üstelik tehlikelidir de… Fakat aynı zamanda duygu, akıl inşasındaki en önemli konulardan biridir. Duyguyu ihmal ederek aklı inşa etmek çok zordur.
Duygu, ruhtan akıp gelen saf enerjidir. Duygu olmadan insan harekete geçemez, herhangi bir konuda çalışamaz, hiçbir şey arzu edemez. Her faaliyet için mutlaka az veya çok duygu gerekir. Mesela akıl verdiği karara duygu pompalamazsa, o kararı uygulamaya geçemez.
Aklı sadece duygu ile inşa etmek, duygusal insan türünü ortaya çıkarır ki, aklın fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olur. Gerçi aklı sadece duygu ile inşa etmek zaten mümkün olmaz ama duygu oranını fazla kaçırmak da aklın sağlığını bozar. Bununla birlikte, duygudan faydalanılmadan akıl inşası ise mümkün değildir.
Duyguları eğitmenin iki zorluğu var. Birincisi, insan doğar doğmaz duygu akışı başlar. Dolayısıyla akıl öncesinde de duygu akışı vardır. Gerçi akıl öncesi dönemde duygudan başka ne var ki? İkincisi, duygu, insanın öz enerjisidir. İnsan öz enerjisine karşı çıkamaz. Bu sebeple akıl ile duygu karşı karşıya geldiğinde galip olan duygudur. Sadece, duygu eğitilmişse ve eğitilmiş duygu ile akıl inşa edilmişse, akıl duyguya mağlup olmayabilir.
Aklın inşa sürecinde harcına “eğitilmiş duygu” katılırsa, hem o akıl harika olur hem de duygu karşısında fazla bocalamaz. Duygunun karşısında direnebilen ve bağımsız şekilde karar verebilen akıl, muhteşemdir. Bu sebeple akıl inşasında duygu eğitimi, başlı başına önemli bir konudur. Fakat önemi kadar da zordur.
Akıl inşasından önce duygular eğitilememişse, akıl oluştuktan sonra duyguları eğitmek daha da zor hale gelir. Fakat akıl oluşmadan önce duyguların eğitimini nasıl yapacaksınız? Akıl da olmadığına göre neye yaslanarak, dayanarak, güvenerek duyguları eğiteceksiniz? Görüldüğü gibi duygu eğitimi birçok paradoksu içerir. Akıl olmadan duyguyu eğitmek zordur ama duyguyu eğitmeden de aklı duyguya karşı direnir hale getirmek de zordur. Buyurun, akıl inşasının en zor konusuna.
Zorluğu bir tarafa, aynı zamanda tehlikelidir de. Gerçekten “duyguyu eğitiyoruz” diye insanın (çocuğun) zihni evreninde sağlıksız duygu mecraları açılabilir. Neticede duygu eğitimi, ona mecralar açmaktır. Duygu zaten sürekli akar. Durdurmak ve depolamak mümkün değildir. Yapılacak iş, ondan faydalanılacak sağlıklı mecralar açmak ve aklın o mecralardan beslenmesini sağlamaktır. Fakat duyguya mecralar açarken, sağlıksız mecralar açma tehlikesi de var.
Akıl inşası için duygunun eğitilmesi şarttır, zordur, tehlikelidir. Bu üç özellik arasında doğru yolu ve metodu bulmak gerekir. Bilinmelidir ki, bu şartlar içinde doğru yol, keskin kılıç ağzı gibidir. Bu özelliklerini bilerek ve size de hatırlatarak bu yazı serisine başlıyoruz. Hepimize kolay gelsin.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-10-YOĞUN TEŞKİLATLILIK HALİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-10-
YOĞUN TEŞKİLATLILIK HALİ
Yoğun teşkilatlılık hali tavsiye edilir. Hayatın en küçük kısmı bile teşkilatlanmıştır. İçinde yaşadığımız çağ, teşkilat (organizasyon) çağıdır. Hayat bizim tercihlerimizden önce zaten teşkilatlanmıştır. Mesele, insanların yoğun teşkilatlılık halini tercih etmeleridir. Biz doğmadan önce kurulmuş olan teşkilatlar bizim tercihlerimizin dışında olduğu için hayat başkaları tarafından inşa edilmiştir. Başkaları tarafından inşa edilen hayat, “başkalarının hayatıdır”. Başkalarının hayatını yaşamaktan imtina etmeyen, bunu şahsiyet meselesi haline getirmeyen insanlar, teşkilatlılık haline alaka göstermiyorlar.
Yoğun teşkilatlılık hali, üye olunan teşkilat sayısı ile ilgili olduğu kadar bir teşkilattaki yoğunlukla da ilgilidir. İnsanlar (ve Müslümanlar) birden çok teşkilat içinde yer alabilirler, almalıdırlar. Fakat yoğun teşkilatlılık halini teşkilat sayısı ile ölçmek sağlıklı değildir. Her ne kadar birden çok sayıda teşkilat mensubu olmak tavsiye edilirse de hayat her zaman bunun şartlarını oluşturmaz ve sunmaz.
Yoğun teşkilatlılık hali, öncelikle ruhi ve zihni organizasyon ile alakalıdır. Öncelikle faal halde bulunmakla atıl halde bulunmak arasında tercih yapılması gerekir. Atalet her zaman mizaçtan kaynaklanmaz, bazen fikirden kaynaklanır. Zihni organizasyonlar insanları atıl hale getirebilmektedir. Tenkide ayarlı zihni organizasyonlar, hamle yapmaz ve yaptırmaz. Gerçekten cemiyette sayısı artan bu tür zihni organizasyon türleri, sadece tenkit yapmakta, onu da doğru dürüst yapmamaktadır. Ukala ve kibirli şekilde her şeyi tenkit eden fakat hiçbir şey yapmayan zihni organizasyonlar, Müslüman şahsiyetiyle telif edilebilir değildir.
Teşkilatlılık halinden ne kadar uzak kalınırsa, o kadar başkalarının ürettiği hayata razı olunur. İslam medeniyetinin inkıtaa uğradığı son birkaç asırdır hayat, batı tarafından üretilmiştir. Mevcut hayata hangi sebeple olursa olsun rıza göstermek, itikadi meselelere kadar uzanan bir seri problemi tetikler. Teşkilatlılık halinden uzak durmak ise mevcut hayata (kerhen veya gönüllü olarak) rıza göstermektir. Çünkü teşkilatlılık halinde hayatın ve cemiyetin küçücük de olsa bir şeylerini değiştirme imkanı bulunabilir. Teşkilatlılık halinden uzak durmak, hiçbir şey yapmamaktır. Hiçbir şey yapmamak, nasıl izah edilirse edilsin ve nasıl süslenirse süslensin, yapacak bir şey olmadığına kanaat getirmektir. Bu devirde yapacak bir iş olmadığına kanaat getirmek, Allah muhafaza, çok tehlikeli bir durumdur.
*
Hayatı yoğun teşkilatlılık halinde yaşamak zordur. Bunun yolu, teşkilatlılık halini, hayat tarzı haline getirmektir. Teşkilatlı hayatı hayat usulü haline getirmemek, teşkilatı ve oradaki görevleri “müstakil mesuliyet” olarak kabul etmeyi izam eder ki, bu durumda yoğun teşkilatlılık halini yaşamak mümkün olmaz. Bu devirdeki insanlar bazı cihetlerden çok zayıf, bazı cihetlerden çok güçlüdür. Ne var ki, güçlü oldukları cihetlerde zafiyete mebnidir. Mizaç ve iman bakımından çok zayıflar, nefs bakımından çok güçlüler. Nefsin güçlü olması ise zaten zayıflığın diğer adıdır. Bu haldeki insanlara yoğun teşkilatlılık halini tavsiye etmek, ciddi formülasyonlar geliştirilmezse, havanda su dövmeye benzer.
Yoğun teşkilatlılık halini yaşayabilmenin yolları, keskin ve derin bir iman sahibi olmak veya hayat tarzı haline getirmektir. Neşesini de, keyfini de içinde yaşayacağı, ihtiyaçlarını o çerçevede karşılayacağı, problemlerini orada çözeceği bir teşkilatlılık hali ancak tavsiye edilebilir. Bu durum aynı zamanda teşkilatlılık halini ve teşkilatların çap ve mahiyetini tayin eder. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgilenmeyen, günlük hayatlarını teşkilatlamayan, günlük ihtiyaçlarını karşılamayan veya organize etmeyen, günlük problemlerini çözmeyen teşkilatlar, “yoğun teşkilatlılık halini” üretemezler. Teşkilatlar, yoğun teşkilatlılık halini üretemezse, ferdlerin yoğun teşkilatlılık halini yaşamaları mümkün olmaz.
Ferd ve cemiyetten talep edilen her iş, teşkilat tarafından organize edilebilmelidir. En azından teşkilatlar, talep edecekleri işlerin fikrini örmüş, hazır hale getirmiş, uygulama safhasının eşiğine gelmiş olmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde ferdlerin ve cemiyetin bir işi yapabilmelerini beklemek, onların kendiliğinden yapabileceklerini kabul etmektir. Öyleyse teşkilata gerek yoktur. Hiçbir fikir, kendini imha etmenin tohumlarını bünyesinde taşımamalıdır.
*
Yoğun teşkilatlılık hali, ferdin ve cemiyetin hayat tarzı haline geldiğinde, Müslüman şahsiyet, Müslüman cemiyet ve ümmet zuhur eder. Çünkü yoğun teşkilatlılık hali, ihtiyaçların birlikte karşılanmasını, problemlerin birlikte çözülmesini, istikametin birlikte tayin edilmesini ilzam eder. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, cemiyete açık ferd, ümmete uzanmış cemiyet inşa edilmiştir. Bunları yapamayanlar, yapmayanlar, yapmaktan herhangi bir sebeple imtina edenler, Müslümanlardan ayrı düşer. Ümmetin ana gövdesinden ayrı düşenler, bela ve musibetlerden başka bir şeyle karşılaşmazlar.
Müslüman, ferd olarak kalamaz. Ferd olarak kaldığında da Müslümanlığı devam eder, etmelidir, dayanmalıdır. Fakat Müslüman, kendi tercihiyle ferdileşme sürecini bir noktadan öteye götüremez. O sınır, ferd ile cemiyet arasındaki yoğun münasebet halini kıran, çözen, parçalayan bir ufuktur. O sınırı geçtiğinde, cemiyet ve ümmet gerçekliği ve lüzumu ortadan kalkar. Bu durum, İslam’ın sayısını hatırlayamadığımız kadar ölçüsünü (Allah muhafaza) askıya almaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MUSTAFA AKYOL, FİKİR ÇELİŞKİSİ Mİ RUHUN SATILMASI MI?

MUSTAFA AKYOL, FİKİR ÇELİŞKİSİ Mİ RUHUN SATILMASI MI?
Mustafa Akyol, fikir adamı edalarıyla tafra satıyor. Fakat küçük ve ince çelişkileri görmek bir tarafa, devasa çelişkileri bile görme istidadına sahip olmayan bir akıl garibanı. Star nam gazetedeki 23.11.2011 tarihli yazısında, siyah ile beyaz gibi açıkça görülen bir hususta, derin bir çelişkiyi fikir olarak ileri sürüyor ve savunuyor. İşin ilginç tarafı, yazısına konu olarak seçtiği Amerika’daki bir dergide yayınlanan makalede doğru teşhis yapılmış olmasına rağmen… Yani Amerikalı Türkiye’nin halini ta oradan doğru teşhis ediyor, bizim adam buradan o teşhisi eğip büküp, dev çelişkiyi fikir olarak ileri sürüyor, utanmadan…
Şöyle başlıyor yazısına…
“Amerika’nın önemli stratejik düşünce dergilerinden The National Interest’te Türkiye’ye dair epey ilginç bir makale yayınlandı iki hafta kadar önce. Derginin editörü Robert W. Merry imzalı ve “Huntington Tezi ve Türkiye’nin Yeni Rolü” başlıklı yazı, yanılmıyorsam bizim basında kimsenin dikkatini çekmedi. Oysa söylediği şeyler epey “vizyoner” cinstendi.”
Bu makaleyi özetledikten sonra, “yırtılmış ülke” ara başlığı altında şunları yazmış.
“Merry’nin hatırlattığı bir diğer husus, Huntington’ın “merkez ülke”lere verdiği önem. Bunlar, her medeniyetin içindeki en güçlü ve itibarlı ülkeler. “Hem kendi medeniyetleri içinde düzen kaynağı, hem de diğer merkez ülkelerle kuracakları uzlaşmalar sonucunda, medeniyetler arası düzenin güvencesi” olma şansları var. Mesela Batı medeniyeti için “merkez ülke” ABD iken, Ortodoks medeniyeti için Rusya.
Fakat Huntington bu açıdan İslam dünyasında büyük bir sorun teşhis etmiş: Bir “merkez ülke”nin yokluğu. Bunun bir “Osmanlı-sonrası anormallik” olduğunu da görmüş ve Kemalist devrimin Türkiye’yi tarihsel rolünden soyutlamasını eleştirmiş. Çünkü, bu devrim yüzünden Türkiye, “halkının çoğunun bir medeniyete ait olduğu, liderlerinin ise başka bir medeniyete ait olmak istediği” bir “yırtılmış ülke” haline gelmiş.”.
Allah aşkına, Amerikalı yazarın Türkiye ile ilgili teşhislerinin ne kadar isabetli olduğunu görüyor musunuz? Yazıyı buraya kadar okuduğunuzda Mustafa Akyol’un, bu yazıyı anlattığı için, biraz vicdan sahibi, biraz milletperver, biraz Müslüman olduğunu zannediyorsunuz. Takdir etmekte geliyor insanın içinden. Ne var ki bu duygularınızı muhafaza etmek için yazının devamını okumamalısınız. Neden mi? Buyurun…
“Benim bu “merkez ülke Türkiye” vizyonu üzerine diyeceğimse şu: Büyük ölçüde katılıyorum ve hayata geçmesini isterim. Ancak, Türkiye’nin İslam medeniyeti içinde artan ağırlığı, Batı medeniyetinin bizden önce geliştirdiği (ama “evrensel” bir değer saydığım) “liberal demokrasi”den uzaklaşma sonucunu doğurmamalı. Aksine, Türkiye, örnek bir demokrasi geliştirdiği için “merkez” olmalı.”.
Türkiye, İslam medeniyetini temsil edecek ülke olmalı ama batı medeniyet malzemeleriyle… Dahası batı medeniyetinin felsefi ürünleriyle… Ne söylenebilir? “Tecavüzcüsüne aşık olmak mı” denir, “tecavüzden zevk alıyor mu” denir, “bilmem ne sendromu mu” denir… Bu çelişkiyi, ne söylersek ifade etmiş oluruz? Bu ne çapta bir akılsızlık? İnsan nasıl olur da böyle bir zihni evren ile yaşayabilir? Bu çapta bir çelişkiyi nasıl taşır insan aklı? Aklın bu çelişkiyi fark etmemesi mümkün değil. Bu olsa olsa, ruhunu satmış olmakla açıklanır. Ruhunu batıya satmış olmalı ki, akıl, satılmış olan ruh tarafından zapt altına alınsın. Akıl serbest kalırsa bu çelişkiye dayanamaz.
Batının ürettiği değerleri hala “evrensel değerler” diye pazarlama çabası, ülkedeki ulusalcı, Kemalist, ateist, solcu ve bilmem neci garip adamlar tarafından bile bu kadar dillendirilmez oldu. Şimdi yöneticileri ve patronları muhafazakar olan gazetelerde yapılmaya başlandı. Nasıl bir iş bu? Mustafa Karaalioğlu, hangi gazetecilik anlayışıyla bu tür adamları istihdam edip, maaş ödüyor, anlamak kabil değil.
Mustafa Akyol’un sabıkası bundan ibaret değil. İslam ile ilgili her konuda hezeyan saçıyor. Haki Demir’in sitede yayınlanan (www.fikirteknesi.com) “Müslümanlara biçilen yeni rol” başlıklı yazısı, Akyol’un İslam ile ilgili sabıkasını göstermesi bakımından harikulade. Haki Demir bu yazısında Mustafa Akyol’un, “Müslümanların sistem tutkusu” başlıklı yazısını tenkit ediyor. Bir paragraflık iktibas meselenin önemini göstermeye kafi…
“Müslümanların sistem üretmelerini değil, mevcut sistem içinde yaşamalarını mümkün kılacak “düşünce kırıntıları” ile meşgul olmaları gereğinden bahsediyor. Yazar aslında ne dediğinin farkında değil. İnsani hususiyet olan tefekkürün ufku, “sistem çapında” düşünmektir. Sistem çapında düşünme ameliyesinden mahrum etmek, insani oluş sürecini eksik bırakmaktır. Müslümanların sistem çapında düşünmelerine razı olmayan yazar, onları “konu mankeni” veya “dolgu malzemesi” derekesine düşürdüğünün farkına varmıyor. Daha doğrusu düşüncelerinin bu noktaya vardığının farkında olmadığını düşünmemiz, akılsızca da olsa kötü niyetli olmadığını kabule meylettiğimizi göstermek içindir. Vahiy gibi bir kaynağa sahip olan Müslümanların, sistem çapında düşünmemeleri gerektiğini veya zımnen de olsa bu çapta düşünme maharetlerinin olmadığını iddia etmek, Müslümanlara yapılacak en büyük hakarettir. Çünkü tefekkür faaliyeti insan olmanın şartı, sistem çapında düşünebilmek veya tefekkür faaliyeti ile nizam inşa edebilmek ise insan olmanın yüksek seviyesidir. Müslümanların bundan mahrum olduğunu veya bundan mahrum kılınması gerektiğini ifade eden düşünceler, temelde Müslümanların “insanlığına” hakarettir.”.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com