Aylık arşivler: Ocak 2012

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-6-İSLAM İLİM MECRASI

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-6-İSLAM İLİM MECRASI
İslam, üç ilim mecrası açmıştır. Müspet ilimler, “ilmin maluma tabi olduğu alan”… Ruhi ilimler, “hakikat alanı”… Kur’ani ilimler, “malumun ilme tabi olduğu alan”… Bu bakış, aynı zamanda İslam irfanında ilimlerin tasnifi olarak kullanılabilir.
*
Ruh, “mana dilini” kullanır. Mana dili, kelimesiz lügattir. Bu dili sadece ruh kullanır. Kelimeler (ve başka varlıklar) hakikati taşıyamaz. Hakikat zapt altına alınamaz, sınırlandırılamaz, çerçevelenemez, bu sebeple kelimelerden müteşekkil lügat, hakikati ifade edemez. Bunun tek istisnası, Kur’an-ı Kerim’dir. O da Allah’ın “yaratıcı kudretinin” delilidir. Ne var ki Kur’an-ı Kerim de sadece lafzı ile anlaşılacak olursa, hakikate ulaşılamaz.
Ruhi ilimler (yani tasavvuf) hem temel üç mecradan biridir hem de İslami ilimlerden biridir. Ruhi ilimler, mana ilmi olduğu için kaydı yoktur, tecrübî ilimlerdendir. Tasavvuf mecrası ve tabii ki ruhi ilimler kitap telif etmez, kayıt tutmaz, kelamı zapt etmez. Usul, sohbettir. Bizzat “Mescid-i Nebevi”deki usuldür. Telif edilen kitaplar umumiyetle dışarıdan bakanların yanlış anlamasına mani olmak ve bu mecraya girmek isteyenleri (tasavvufa girmek isteyenleri) sahtelerinden korumak içindir. “Mana dilini” kullanmak zaten kayıt tutmaya mani değil midir? “Mana dili” zapt edilebilir mi?
*
Kur’an-ı Kerim, hakikattir, hakikatin beyanıdır, saf ilimdir. Kur’an-ı Kerim, kesbi ilim değildir, çalışarak elde edilebilecek, ulaşılabilecek, akledilebilecek ilimlerden değildir. Allah, Kur’an-ı Kerim’i, insanlığa merhametinden dolayı ihsan etmiştir. Kur’an-ı Kerim, “ilim maluma tabiidir” ölçüsü çerçevesinde hiçbir varlıktan veya varlık yekunundan elde edilemez. Varlık yekununun (kainatın) tüm sırrı çözülse, Kur’an-ı Kerim’e ulaşılamaz. Varlık, yaratma iradesinin farklı tezahürleridir, Kur’an-ı Kerim ise yaratıcının “doğrudan beyanıdır”. Kur’an-ı Kerim’deki “mana haznesi”, varlık yekununun tüm sırlarından misilsiz ve mukayesesiz daha fazladır.
Kainatı, Kur’an-ı Kerim’in karşısına “kevni ayetler” diye çıkaranlar, ikisini aynı hacim ve kıymette görüyorlarsa, İslam adına misilsiz bir cinayet işliyorlar. Eşyanın hakikati, Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği mana yekunu içinde okyanusta damla mesabesinde bile değildir. Bu çerçevede, kainatı anlamak Kur’an-ı Kerim’i anlamaya katkıda bulunur ama kainatı anlamak asla Kur’an-ı Kerim’i anlamak değildir.
Kur’an-ı Kerim, “malumun ilme tabi olduğu” kitaptır. “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile hakikate ulaşmanın imkansızlığından dolayı Allah insanlara, hakikati, “doğrudan göndermiştir”.
Kur’an-ı Kerim’de mahfuz olan ve keşfini bekleyen mana yekunu, yeni galaksiler inşa etmeyi (yaratmayı değil) mümkün kılacak çaptadır. Kur’ani ilimler, varlık, insan ve hayat inşası için lüzumlu olan her hususu muhtevidir. İstikameti, ilimden maluma doğrudur, yani ilmin malumunu inşa etme imkanını sunar.
*
Müspet ilimler, “ilmin maluma tabi olduğu” alandır. İstikameti ve ahlakı, “malumun ilme tabi olduğu” kitap tarafından tayin edilir. Doğru anlaşılıp anlaşılmadığı ise ruhi ilimler tarafından murakabe altında tutulur. Gerisi bilindiği üzeredir.
*
“İlim maluma tabidir” ölçüsü ile başlayan ilmi faaliyet, varlığı anlamaya çalışır. Varlığı doğru anlamak için “malumun ilme tabi olduğu” kitaba bakılır. Kitabın doğru anlaşılması için de “hakikat ilmine, ruhi ilimlere” danışılır. Veya diğer istikamet takip edilir, ruhi ilimlerin keşfettiği manalar Kur’an-ı Kerim tarafından teyit edilir (tekzip edilirse atılır) ve müspet ilimler tarafından tatbik edilir. Her iki halde de Kur’an-ı Kerim ortada (merkezde) bulunur ve her iki istikameti de murakabe altında tutar. Çünkü O, temel ve nihai mikyastır.
*
Mühim meseledir… Hem üç ana mecranın “usulü” farklıdır hem de İslami ilim mecrasının üç ana kolunun “usulü” farklıdır. Bir bahsin hangi mecrada ve hangi alanda olduğuna bakılmıyor. Bu çok tehlikelidir. Bir mecrada mesafe almaya yarayan usul, diğer bir mecrada mesafe almaya mani olabilir. Bir mecranın usulü diğer mecrada ısrarla kullanılmak istenirse, her iki mecra “aynileştirilir”. Aynileştirildiğinde, usulü kullanılmayan mecra, imha edilmiş olur. Bu günkü manzara tam olarak böyle değil midir?
*
Batı medeniyetinin tek bilim mecrası vardır, pozitif bilim mecrası… “İlmin maluma tabi olduğu alan”… Pozitif bilim mecrası, kaçınılmaz olarak bilgiyi varlığın özelliği veya neticesi olarak anlar. Medeniyetin tek bilim mecrası pozitif bilim mecrasıysa, elde edilen bilgi “manasız”dır, nötrdür. Bilginin “mana” haznesi olmaması onunla “ahlak” inşa edilemeyeceğini gösterir. Ahlak inşa etmeyen bilim (ki pozitif bilim ahlak inşa etmez, edemez, etmemiştir), ahlaksızdır. Batı medeniyetinin tek “tefekkür mecrası” ise pozitif bilimdir. Yirminci asırda felsefenin bitmesi ile tefekkür mecrası sadece “pozitif bilim” mecrası haline gelmiştir. Daha önceki asırlarda felsefe, ahlak inşa etme çabasındadır, bu sebeple batı dünyası yirminci asra kadar ahlak kaygısı çekmiştir. Ahlaklı olamamıştır zira felsefe de kalıcı ahlak inşa edememiştir ama bu kaygıdan da kurtulamamıştır. Yirminci asırda felsefi kriz ile birlikte ahlak da sükuta uğramış ve tek mecra olarak pozitif bilim mecrası kalmıştır. Bu sebeple batı, bir asırdan beri ahlaksızdır ve hızla ahlaksızlaşmaya devam etmektedir.
Ahlaksız bilim, “mümkün olan yapılmalıdır” hükmünü ihdas etmiş ve varlığa bağlı olarak keşfedilen her bilgi tatbik edilmeye çalışılmıştır. İnsanlık tarihi sayısız medeniyet gördü, hepsinin de müşterek hususiyeti dikkatle örülmüş bir ahlak anlayışına sahip olmasıdır. Farklı ahlak anlayışları olduğu, her medeniyetin kendi ahlak anlayışının bulunduğu vakadır fakat ahlaksız medeniyet tespit edilememiştir. Batı dünyası, felsefi krizle birlikte pozitif bilim mecrasına fazla güvenmiş ve aklın meşguliyetini sadece o mecrada teksif etmiştir. Neden hızlı şekilde çöktüğü anlaşılıyor mu?
Pozitif bilim mecrası, sadece aklın alanıdır. Akıldan başka bir idrak merkezi (melekesi) kabul etmeyen, kalb ve ruhu reddeden, insanı maddenin gelişmiş bir terkibi zanneden bir yaklaşım. Bu yaklaşımın Müslümanlara sirayet eden sinsi bir tarafı var. “Her şeyi akılla anlamaya çalışmak…”. İnsanda idrak merkezi olarak sadece akıl olduğunu kabul eden bu düşünce, pozitivizmin Müslümanlara nüfuz etmiş hali. İnsanı böyle anlayan bir Müslüman, İslam’ı yani Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi de “pozitivist akılla” anlamaya çalışıyor. Ne okunduğu tabii ki mühim ama neyle okunduğu da mühim… Eğer pozitif akılla okunuyorsa Kur’an-ı Kerim, İslam ilim mecrasına asla girilmemiş demektir. Akl-ı Selimin ne olduğunu izah etmemiş, dolayısıyla şahsında inşa etmemiş birisinin, Kur’an-ı Kerim’i pozitif akılla okumadığını söylemesi boş iddiadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

FİKİR ADAMLIĞI VE KÖŞE YAZARLIĞI

FİKİR ADAMLIĞI VE KÖŞE YAZARLIĞI
Fikir adamı olmak, birçok konuda kapsayıcı fikir sahibi olmaktır. Derinliğine ve genişliğine doğru hacimli fikirlere sahip olmak, gazetede küçük alanlara sıkışmaya manidir. Köşe yazarlarına ayrılan alanlar, hangi fikrin anlatılması için kafi gelir ki. Gerçekten fikir adamlarının köşe yazarlığı yapması ciddi bir handikaptır. Herhangi bir konuda sahip olunan fikrin, dibacesi bile sığmaz o köşelere.
Buradan hareketle fikir adamlarının gazete köşe yazarlığı yapmaması gerektiği neticesine varılmaz. Bir doğru üzerine bir yanlış inşa edilmez. Bir gazetedeki köşe yazarlarının en az yarısının fikir ve ilim adamı olması şarttır. Mesele, fikir adamlığı ile köşe yazarlığı arasındaki münasebetin doğru kurulmasıdır.
Fikir adamları gazetedeki köşeleri nasıl değerlendirmelidir? Soru şu şekilde de sorulabilir, fikir adamları köşe yazarlığını nasıl yapmalıdır?
Kısa yazılarla çok şey anlatmak imkanı var mıdır? Vardır. Zordur ama vardır. Gerçek fikir adamlarının kısa yazılarla çok şey anlattıkları vakidir. Fakat bu noktada başka bir problem ortaya çıkar. Kısa yazıyla çok şey anlatmak, fikri dürüp bükerek öz haline getirmeyi gerektirir. Bir konudaki fikri ne kadar öz (özet) haline getirirseniz, o nispette anlaşılması zorlaşır.
Fikri kısaltmak (özetlemek manasında) zordur. Hakikaten bir fikrin “efradını cami, ağyarını mani” olacak şekilde özetlemek, her yiğidin harcı değil. Her yiğidin harcı olmadığı gibi yiğitler bile fikri özetlerken bir taraflarını kırar döker. Çünkü fikrin özetlenme istidadı sınırlıdır. Fikir adamı ne kadar mahir olursa olsun, fikrin özetlenmesi, özetlenebilme istidadına çarpar. Öyleyse önümüzde üç adet problem var; birincisi özetlenen fikrin derinleşmesinden ve giriftleşmesinden dolayı anlaşılması zorlaşıyor, ikincisi özetlemek için maharet gerekiyor, üçüncüsü fikrin özetlenme istidadına riayet edilmesi şart.
Bu problemler nasıl aşılır? Fikir adamları bu problemleri nasıl aşıyorlar? Piyasada görüldüğü kadarıyla fikir adamları köşe yazarı olmuyorlar. Veya gazeteler fikir adamlarına köşelerini açmıyorlar. Daha önceki yazılarımızda tenkit ettiğimiz üzere, gazetelerin fikir adamlarını istihdam etmemesi, büyük bir problem. Gazeteler mi istihdam etmiyor yoksa fikir adamları mı köşe yazarlığı yapmıyor bilmem ama gazetelerde fikir adamı fevkalade az. Gazetelerin köşe yazarlığından uzak durmak, fikir adamlarının bahsini ettiğimiz problemle karşılaşmalarına mani oluyor. Gazetelerde bulunan az sayıdaki fikir adamları bu problemi nasıl aşıyor?
Bir kısmı köşe yazarlığı ile fikir adamlığını birbirine karıştırmıyor. Fikir adamı kimliğiyle kitap yazıyor ve yayınlıyor. Gazetede ise haber-yorum dedikleri cinsten işlerle meşgul oluyorlar. Bu yaklaşım nispeten problemle yüzleşmekten uzak tutuyor. Fakat bu yaklaşım aynı zamanda az da olsa çalıyı dolaşmak gibi geliyor. Haber-yorum cinsinden yazılar yazmak sanki daha çok gazetecilerin işiymiş hissine kapılıyorum. Fikir adamlarının haberlerden (hadiselerden) mücerret bir hayat yaşamaları gerektiğini söylemiyoruz tabii ki. Ayrıca haber-yorum yazmaları da gerekebilir ve yazarlar. Mesele fikir adamı hüviyetiyle “fikir yazıları” yazmak noktasındaki mesuliyetleriyle ilgili…
Bazıları da (zaten hepsi ne kadar ki) fikir yazıları yazıyor. Özetlenmiş haliyle fikir yazıları yazan birkaç yazar (fikir adamı) var. Bunlar nasıl yapıyor?
Herhangi bir konudaki fikri özetledikten sonra o fikrin derli toplu halde bulunabileceği kaynağa atıf yapıyorlar. Yani bir kitabın özeti veya bir dergi yazısının özeti veya yapacakları bir çalışmanın özeti şeklinde ortaya çıkıyor. Köşe yazısı yazdıkları konunun teferruatıyla izah edildiği kaynağa, kitaba veya başka bir malzemeye atıf yapmakla, adres gösteriyorlar. Bu yaklaşım bir taraftan “reklam” yapmak şeklinde anlaşılabilir. Fikirden anlamayan biri rahatlıkla bu yaklaşımı reklam olarak görebilir. Oysa reklam değil, fikri adamlığı ile köşe yazarlığı arasında kurulması zor münasebetin tabii ve zaruri neticesidir. Köşe yazısı ile anlatılabilecek olan fikir, özetin özeti olacağı için bir kaynağa (derli toplu bir çalışmaya) atıf yapılması şarttır. Aksi takdirde köşe yazılarını “seri yazı” şeklinde yazmak gerekir ki bu durumda da ortaya çıkan köşe yazısı değil “kitap tefrikası”dır.
Fikir adamlığı ile köşe yazarlığı arasındaki münasebetin doğru kurulamamasından dolayı verimsizlikler zuhur edebiliyor. Mesela idrak derinliğinden tereddüt etmediğim yazarlardan biri olan Ahmet Selim, ne zamandan beri “saf fikir” yazıları yazmıyor (yoksa ben mi bir türlü denk gelmiyorum). Haber-yorum türünden yazdıkları da diğer köşe yazarlarının yazılarına nispetle seviyeli ama ben Ahmet Selim’den “saf fikir” yazıları okumayı tercih ederim.
Bu konuda Yusuf Kaplan dikkat çekicidir. Köşe yazıları, bir meseleye işaret etmek, atıf yapmak ve o meselenin ipuçlarını vermek türünden. Bu bakımdan da başarılı bir fikir adamı-köşe yazarıdır. Son yazıları üzerinden bu konuya bakıldığında tam olarak anlatmak istediğimizin misali görülebilir.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak@gmail.com

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-
Suret mananın tecelliye gelmesi için lüzumlu fakat aynı zamanda manaya perdedir. Akıllar umumiyetle surete takılır, suretle meşgul olur, sureti aşıp manaya nüfuz edemez. Yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında suret mananın tecelli vasıtasıdır ama aşağıdan yukarıya bakıldığında suret mananı perdesidir. “İlim maluma tabidir” ölçüsünce surete muhatap olunur önce, “malum ilme tabidir” ölçüsü takip edildiğinde mana aranır önce.
Manadan bakınca suretin ayrı bir şey olduğu görülür ve onun lüzumu anlaşılır. Suretten bakınca, mananın surete nüfuz etmiş olmasından dolayı, ikisini birbirinden tefrik etmek fevkalade zorlaşır. Manadan bakınca suretin fark edilmesi ve anlaşılması kolaylaşır ama manadan bakmak, suretten bakmaya nispeten çok zordur. Zaten manadan bakmaya başlayanlar için suret bahsi problem olmaktan çıkmıştır.
Mana surete bürünüp tecelliye geldiğinde, suret ile imtizaç etmiş haldedir. Aralarındaki sınır hendesi mikyaslarla tespit edilemez. Surete mana, manaya suret muamelesi yapmak alelade yanlışlardandır. Birbirinden tefrik etmek için gereken idrak keskinliği ve derinliği fevkaladedir. Mana saf haliyle müşahede edilmediği, fark edilmediği, anlaşılamadığı için, surete nüfuz etmiş manayı kazıyıp çıkarmak ve doğru anlamak ne zor iştir.
*
Suret bazen “tariftir”, tarif gibidir. Mananın “efradını cami, ağyarını manidir”. Bu durumda işimiz nispeten kolaydır. Bunlar, tabii suretlerdir. Tabii suretlerde, mana ile suret arasındaki terkip kıvamı, “yaratıcı ahenge” maliktir. Bu tür suretlerde takip edilecek ölçü, “ilim maluma tabidir” hikmetinde mahfuz ölçüdür. Allah, tecelliye gelmesini murad ettiği manaya, “Sani-i Kainat” kudret ve mahareti ile en mütenasip sureti hediye etmiştir. Dolayısıyla kainatta (tabii suretlerde) Allah’ın sanatkar yaratıcılığı mevcuttur ki, mana ile suret birbiri için yaratıldığından dolayı, her birinin diğerinden bir milim fazlası veya eksiği yoktur. Suret ile mana arasındaki imtizaç “yaratıcı kıvama” sahip olduğu içindir ki, “ilim maluma tabidir”. Yani insan bu ölçüyü takip ederek, ilim tahsil ve istihsal edebilir.
İnşai suretlerde durum farklıdır ve umumiyetle tersinedir. Tabii suretler manayı zapt etmiştir, inşai suretler ise mananın tecellisi için vesiledir. İnşai suretler manayı zapt altına alamaz, tecellisi için vasıtadır. Mana ile suret arasındaki imtizacın mütekamil seviyede olması beklenmez, “yaratıcı ahenk” ise zaten imkansızdır. Bu sebeplerle inşai suretlerden hareketle manayı ihata etme çabası, umumiyetle yanlış neticeler vermektedir. Hiçbir inşai suret, manayı, “efradını cami, ağyarını mani” şekilde çerçevelememiştir. İnşai suretlerden manayı keşfetme çabası, “inşa iradesini” anlamadan doğru netice vermez. İnşa iradesini anlamak demek, manadan hareket ederek sureti anlamak demektir. Zaten inşai suretlerde ölçü, “malum ilme tabidir” hikmetinde mahfuzdur.
*
Mana zamanüstüdür. Suretler zamana tabidir. Zamanüstü olan ile zamani olanın hemhal olması aklı patlatacak cinsten bir mesele. Buradaki temel mesele, tabii suretlerin de zamani olup olmadığıdır. Yaratıcı kudretin yarattığı tabii suretler, manayı mütekamil haliyle tecelli ettiriyor ve bunu mütemadiyen yapıyor. Mütekamil haliyle mütemadiyen yapmak iki ihtimalden birinin varid olduğuna işarettir. (Tabii ki Allah, sonsuz ilim ve kudret sahibidir ve buna bağlı olarak sonsuz ihtimalde meydana getirebilir, bizim aklımızın erdiğini işaretlemeye çalışıyoruz). Ya tabii suretler de zamanüstüdür veya ihtiva ettikleri manaya mutlak olarak tabiidirler ve o mana her zaman diliminde sureti yeniden şekillendirmektedir.
Tabii suretler, zamanîdır. Çünkü insan zamani bir varlıktır. İnsanın inşa ettiği suretlerin bir miadı vardır, ya suretler manaya muvafık şekilde yenilenmeli veya mana surete muvafık hale getirilmelidir. İkinci ihtimal mananın tağyir ve tebdil edilmesi, kırılıp dökülmesidir. Umumiyetle de bu yapılıyor. Mananın tecellisi için güzel bir suret inşa ediliyor fakat o suret daimi zannediliyor. Sureti inşa eden mahir insanlar gittikten sonra hafif akıllılar o suretlerin bir zamanlar tecellisine vesile olduğu mananın ihtişamının peşine takılıyor ve manayı unutup sureti muhafazaya başlıyorlar. Başlangıçta güneş gibi parlayan mana yavaş yavaş zayıflıyor bir müddet sonra sönüyor fakat suretin estetiğine takılan hafif akıllar bir müddet de onunla idare ediyor. Uzun zaman sonra kara deliğe dönüyor, aynı surette ısrar edenler yobazlaşıyor, kara deliği fark edenler de dinden uzaklaşıyor. Hilafet vazifesi, mütemadi inşa faaliyetini şart kılar. İnşa faaliyeti kesintiye uğradığında donma ve sönme başlar.
“İlim maluma tabiidir” ölçüsünden ibaret bir varlık telakkisi (ontolojisi), varlığın insanı teslim almasıdır. İnsan dünyaya değilse kainata (sadece ufku geniş olur ama muhteva değişmez) teslim olur. Doğrusu, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün insanı götüreceği menzil, varlığın (mahlukatın) ötesidir ve insanı varlığın tahakkümünden kurtarır. Fakat sadece bu istikamette yol almaya çalışmak, tek kanatla uçmaya benzer ki, nihai menzile umumiyetle varılamaz. Ara menzillerde nefesi kesilen insan nesli, varlığa teslim olur ve bunu da fark etmez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

KAHROLSUN İSRAİL DAVASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

KAHROLSUN İSRAİL DAVASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Biz, İsrail’e karşı “Mavi Marmara” davasının açılmasını beklerken, Kayseri’de “kahrolsun İsrail” davası başladı. Bu ne acayip haldir? Bize küfür mü ediyorlar, yoksa bizimle dalga mı geçiyorlar anlamakta zorlanıyorum.
Önce medyanın durumunu görmek gerek. Davanın duruşması 27.01.2012 tarihinde Kayseri’de yapıldı fakat aynı tarihli gazetelerde haber yok. Tam bir karartma ve sansür uygulaması… 27.01.2012 tarihli gazeteleri taradım, sadece “YENİ ASYA”DA gördüm. Gözümden kaçanlar için özür dileyerek söylüyorum, bu tam bir facia… Türk medyası için (sözüm ona bizim gazeteler için) tam bir kahrolası durum.
Önce haberi iktibas edelim, unutanlar için… Yeni Asya gazetesinin 27.01.2012 tarihli sayısından…

“Kahrolsun İsrail” dâvâsı başlıyor
KAYSERİ’DE oynanan basketbol maçında İsrail takımını protesto ederek “Kahrolsun İsrail” şeklinde slogan attıkları için haklarında dâvâ açılan 30 gencin ilk duruşması bugün Kayseri’de görülmeye başlanacak. 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze’de yaşanan insanlık dışı ambargoyu delmek için yola çıkan Mavi Marmara gemisine İsrail askerleri uluslar arası sularda saldırarak 9 Türkiyeli yardım görevlisini katletmişti. Bu olaydan sonra İsrail yönetimine dünyanın dört bir yanında tepki gösterilmeye başlandı. Yaşanan bu olayın ardından ülkemizde de her alanda İsrail protesto edilmiş ve tepki gösterilmişti. Ancak 24 Kasım 2011 tarihinde Kayseri Kadir Has Kongre ve Spor Merkezi’nde Kayseri Kaski Spor ile, İsrail’in Maccabi Bnot takımları arasında oynanan Euro CUP kadınlar basketbol müsabakası sırasında Filistin bayrakları açtıkları ve yine hep birlikte “Kahrolsun İsrail” şeklinde slogan attıkları için 30 genç hakkında “Din, dil, ırk, etnik köken, cinsiyet veya mezhep farkı gözeterek hakaret” suçlamasıyla dâvâ açıldı. Söz konusu davada 30 genç Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un 14/2 ve TCK ‘nun 53/1 maddelerinden 1 yıl hapis cezası talebiyle yargılanacaklar. Mavi Marmara mağdurlarının haklarını savunmak için açılması beklenen davalar henüz açılmamışken “Kahrolsun İsrail” diye slogan atan gençlere jet hızıyla dâvâ açılması tepki ile karşılandı. Sadece “Kahrolsun İsrail” şeklinde slogan attıkları için gözaltına alınan ve haklarında dâvâ açılan 30 genç, ilk olarak bugün hakim karşısına çıkacaklar.

Haberde bahsi edilen kanunlara ve kanun maddelerine takılmayın. Eğer kanun gerçekten bu hadiseyi cezalandırmak istiyorsa, İsrail denen mel’unlar komitesini lanetlemeyi mümkün kılacak kanuni değişikliklerin hemen yapılması gerekiyor. Tüm suç ihtiva eden kanun maddelerine, “İsrail hariç” notu düşülmesi şart… Bir karış toprakta bir avuç mel’un, hayatımızı etkileyemez, etkilememelidir. İsrail’e karşı ne yapılırsa yapılsın, asla suç kapsamına alınamaz.
İşin başka bir boyutuna bakalım. Mavi Marmara’ya, milletlerarası sularda saldırmak ve vatandaşlarımızı şehit etmek, “savaş ilanıdır”. Fikri anlamda söylemiyorum bunu sadece, milletlerarası hukuka göre savaş ilanıdır. İsrail Türkiye’ye savaş ilan etti ve şu an savaş hali devam ediyor. Problem şu ki, Türkiye bu savaş ilanını kabul etmedi ve “sen istediğin kadar savaş ilan et, istediğin kadar vatandaşımı öldür, ben sana savaş ilan etmiyorum” gibi bir şey dedi. Halimize bakar mısınız, bu ne iğrenç bir durum?
Haberde de görüleceği üzere İsrail’e karşı açılması gereken davayı dört gözle bekliyoruz ama bir türlü açılmıyor. Fakat onlara karşı yapılan bir nümayişten dolayı vatandaşlarımıza karşı dava açılıyor. O zaman şöyle mi demeliyiz, “öyleyse biz İsrail vatandaşı olmak istiyoruz, çünkü dünyadaki en itibarlı devlet onlar”. Böyle desek yeridir ama biz kafire kızıp orucunu bozan hafifmeşrep tiplerden değiliz. Fakat şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz, “biz bu ülkenin vatandaşı olmak istemiyoruz, bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duyamıyoruz, aksine zillet ve zafiyet hissediyoruz”.
Hepsi bir tarafa da, dışişlerinin İsrail’e karşı açıkladığı müeyyide listesinden ümitlenmiştik. O listenin açıklanmasından günümüze kadar geçen süreye bakınca, bizimle dalga geçtiklerine kanaat getirmeye başlıyoruz. Akparti, en büyük sermayesinin, “halk nezdindeki itibar ve inandırıcılık” olduğunu, bunu kaybettiğinde her şeyini kaybedeceğini anlamıyor mu? Kendinize gelin, her nerdeyseniz kendinize gelin.
*
Mahkeme gençlerin fiillerinin suç oluşturmadığını düşünerek beraat kararı vermiş. Nihayet… Hakim, büyük bir yanlışı düzeltmiş. Kutlarım.
FARUK ADİL

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-
Ariflerin harikulade bir sözü var, “manalar, tecelliye gelmek için surete ihtiyaç duyar”. Tam olarak böyle olmayabilir ama bende kaldığı haliyle o kelam-ı kibar böyle. Bu kelamdan hem varlık telakkisi (ontoloji) çıkar hem de bilgi telakkisi (epistemoloji)… Ariflerin hürmet edilecek ve hayran olunacak birçok hususiyetleri var ama benim dikkatimin yoğunlaştığı vasıfları, “veciz söz söyleme” maharetleri. İnsan bir cümleyle hem varlık telakkisini hem de bilgi telakkisini ortaya koyabilir mi? İşte misali… Bu kadar veciz, bu kadar muhit, bu kadar derin, bu kadar hacimli bir söz söylenebilir mi? Ariflerin Kur’an-ı Kerim’i doğru ve derinden anladıklarını gösteren en büyük alamet, bu vasıflarıdır çünkü Kur’an-ı Kerim’in üslubu budur. Az kelam ile çok manayı ifade etme üslubu, veciz söz söyleme mahareti…
Birçok sır mana ile suret arasındaki münasebette mahfuz. Bu münasebet anlaşılmalı, haritası çıkarılmalı, mimarisi deşifre edilmeli. Mana ile suret arasındaki münasebet ne kadar anlaşılırsa hakikate o kadar yaklaşılır, haritası ne kadar net çıkarılırsa hakikat arayışı o kadar kolaylaşır, mimarisi ne kadar vuzuha kavuşturulursa hakikatin hayatta “gerçekleştirilmesi” hususunda o kadar maharet kazanılır.
Manaların iki çeşit sureti var. Birisi tabii suretler diğeri ise inşai suretler. Manaların bir kısmı sadece tabii suretlerle tecelliye gelir ki bunlar için suret inşası kabil değildir. Bir kısmı ise inşai suretleri bekler tecelliye gelmek için, bunların tabii suretleri yoktur, tecelliye gelmeleri için suret inşa etmek gerekir. Bazı manalar da hem tabii suretlerde hem de inşai suretlerde tecelliye gelir, tabii suretleri keşfetmek ve bunların yanında suret inşa etmek lazımdır. Buyurun İslam varlık telakkisine…
*
Kainat, manaların tabii suretlerine sahiptir. Kainatın mevcut hali, derununda manaların mahfuz olduğu suretler panayırıdır. Varlık yekunu insan dışında her varlık için mükemmel şekilde yaratılmış, zarflanmış, şekillenmiş haldedir. Cemadat, nebatat ve hayvanat için her şey en kamil çerçevede yaratılmış ve hazır halde sunulmuştur. Kainatta mevcut olan her mana, tabii suretine sahiptir ve aralarındaki kıvam ve muvazene en mütekamil haldedir.
Kainat yekununda, sadece insan için her şey hazır halde bulunmaz. İnsan için her şey hammadde veya malzeme olarak mevcuttur. İnsan bunları kullanarak kendine bir hayat inşa edecektir. İnsan için her şeyin hazır halde bulunmamasının sebebi, insanın “akıl” sahibi olması yani idrak imtiyazıyla teçhiz edilmesidir. İnsan, idrak etmeli, inşa etmeli ve yaşamalıdır, işte imtihan ve hilafet sırrı… Dünyayı imar vazifesi yani halife kılınması…
*
Manaların tabii suretleri ile arasındaki münasebetin keşfinde takip edilecek esas, “ilim maluma tabidir” şiarında mahfuz. İslam varlık telakkisini (ontolojisini) sadece bu esasta aramak ise büyük eksiklik, büyük hata, büyük yanlış. Bu hususta ısrar etmek, hilafet vazife ve mesuliyetini iptal etmektir ki çok vahim bir hal.
Varlık telakkisine ulaşmak (ontolojiyi kurmak) için “varlık yekununa” vakıf olmak lazım. Varlık yekunu (kainat), mevcut olandan ibaret değil ki. Varlık yekunu, mevcut olanlar ile mümkün olanların toplamından meydana gelir. Mümkün olanlar, insanın hilafetine dair imkan alanına işaret eder. Eğer bu kısım yok sayılırsa, insanın hilafet vazifesi ve mesuliyeti bir tarafa yerinden bile kımıldaması izahsız hale gelir. İzahsız ve lüzumsuz… İnsan (hilafet vazifesi) yoksa zaten ontolojiye ihtiyaç kalmaz, hayvanlar ontolojik problemlerle ilgileniyorlar mı?
İnsan varlık telakkisine neden ihtiyaç duyar? İçinde yaşamak durumunda kaldığı varlık yekununu anlamalıdır ki, kendine bir hayat inşa edebilsin. Kainat, olduğu gibi bırakılacak ve öylece yaşanacaksa zaten anlamak gerekmez, inşa etmek lüzumsuz hale gelir. İnşa etmeyeceksek anlamak neden?
*
İnsana tahsis edilmiş manalar, insanı bekler. İnsanın suret inşasını… Bu manaların tecelliye gelmesi için suret inşa edilmezse, hilafet vazifesi yerine getirilmemiş olur. İnsana tahsis edilen imkan alanı kullanılmamış, varlık yekunu “mümkün olan” cihetinden tamamlanmamıştır. Varlığın eksik bırakılan boyutu (hilafet vazifesi) ontolojiyi kurmaya manidir.
İnsanlara tahsis edilen manaların suretleri, yazı tura atarak inşa edilmez. Eşyada mahfuz olmayan (ilim maluma tabidir ölçüsüyle elde edilemeyen) manalar, surete kavuşmamış saf haliyle keşif ve müşahede edilmeli, hakikatlerine (en azından mahiyetlerine) uygun suretler inşa edilmelidir. İlmin malumunu inşa etme bahsi… Buyurun hem varlık hem bilgi telakkisine… Hem ontoloji hem epistemoloji, ikisi bir arada… “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsü, hem ontoloji hem de epistemoloji nazariyesine kafidir. İnsanlık tarihinde hangi bilgi nazariyesi bu derinlikte kurulmuştur. O derin felsefi metinlere dalıp da yolunu kaybedenler, İslam İrfanındaki bilgi nazariyesinin eteklerine bile ulaşamamışlardır. Bilgiye “saf mana” halinde ulaşmanın lafını bile eden bilgi nazariyesi yoktur felsefe tarihinde.
Medeniyetten bahsedenler, hele bir durun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ
Yusuf Kaplan’ın Yeni Şafak’taki son birkaç yazısı ve Haki Demir’in sitedeki (fikirteknesi) “İslam Medeniyet Tasavvuru” başlıklı seri yazısı… Konumuz bu yazıların üslubu ve bu iki yazar. Bu yazıyı yazmak benim için zor çünkü her iki yazar da sevdiğim, takip ettiğim ve etkilendiğim fikir adamları. Bu sebeple yazıda “ayar” oluşturmak zor.
Her iki yazarın da medeniyet meselesi ile ilgili yazılarında dikkatimi çeken bir üslup hususiyeti var. Hakim bir dil, vaziyet eden bir tavır… Tam bir muallim (öğretici) edası… Yani satır aralarında (hatta satırlarda, açıkça) şöyle sesleniyorlar gibi hissediyorum, “bu böyledir, böyle biline…”. Sanki her manaya vakıf olmuş, her problemi çözmüş, her meseleyi halletmiş, her mevzuu yerli yerine oturtmuşlar gibi… Konunun nihayetine varmışlar, hacmi ölçülemeyecek kadar büyük olan medeniyetin tüm teorik izahlarını yapmışlar, inşa faaliyeti için insanların önlerinde sıraya girmesini talep etmişler gibi bir duruş… Bana mı böyle geliyor yoksa hakikaten böyle mi? Özellikle Haki beyin “idrak” ile ilgili yazılarına bakıldığında görülecektir ki, “anlamak”, uçsuz bucaksız bir faaliyettir ve insan ömrü anlama faaliyetini sonuna kadar götürmeye kafi değildir. Bu tür fikirler kaleme alan bir fikir adamının üslubunu bu şekilde tespit etmek yanlış olmalıdır diyorum içimden ama medeniyet tasavvuru ile ilgili makalelere bakınca her nedense “hakim tavrını”, “muallim edasını” hissediyorum. Eğer gerçekten yanlış anlıyorsam bu yazarlardan çok çekeceğim olduğunu biliyorum çünkü kalemlerinin ne kadar güçlü olduğu açık… Yusuf bey beni tanımaz ama Haki bey samimiyeti mi bildiği için sanırım o cepheden göreceğim hasar hafif olacaktır. (İşi biraz espriye alıyorum ki hasarı hafif atlatayım).
“Hakim tavır” konusunda hangisinin daha ileri gittiğini anlama çabam netice vermedi. Sanki ikisi de aynı seviyede hakim tavır sergiliyorlar fakat üslupları farklı olduğu için aynı ağırlıkta olduğu gözden kaçıyor. Yusuf Kaplan’ın üslubu daha keskin ve daha sert… Bu sebeple Yusuf beyin yazılarındaki “hakim tavır” açıkça görülüyor. Haki beyin üslubu ise mukayeseli olarak daha munis… Bu sebeple “hakim tavır” bağırarak kendini izhar etmiyor. Fakat Haki beydeki “konuyu çerçeveleme cehdi” o kadar ileri ki, yazıyı okuduğunuzda başka bir ihtimal bırakmak istemediğini görüyorsunuz. Oysa her zaman başka bir ihtimal var. Dolayısıyla her ikisindeki hakim tavır da, sanki aynı seviyede.
Üslupta hakim tavır, etkileyicidir. Gerçekten içini dolduran insanlardaki hakim tavır “ham” kaçmıyor ve tesirli de oluyor. Bu sebeple “hakim tavır”, kolay vazgeçilecek bir üslup özelliği değil. Ne var ki İslam İrfanı “hakim tavrı” hoş görmez. Daha doğrusu İslam İrfanı, kat’i olan hususlarda “hakim tavrı” tavsiye eder, Şeriat’ın izhar ve ifadesinde olduğu gibi… Mesela farzların ve haramların beyanında tavsiye ettiği üslup, hakim tavırdır çünkü mesele kesin ve mühimdir. Şeriat’ın temeli olan farz ve haramlar, fikirde lazım olan müphemliğe kurban edilemez. Diğer taraftan hikmet ve tefekkürle meşgul olanların “hakim tavrını” reddeder.
Gerçekten derin idrak sahibi insanların az olduğu fikir piyasasında, bunlar gibi adamlara tahammül etmemiz gerekmez mi? Tabii ki nazlarını çekeriz ama birilerinin de bunlara “ayna tutması” ihtiyaç değil mi? Demem o ki, bazı konuları derinliğine idrak etmek, aklı azmanlaştırmıyor mu? Hala dengelerini koruduklarını görmek sevindirici fakat denge dediğin bir gramlık fazlalık veya eksiklikle bozulmuyor mu? Sanırım herkese bir Molla Kasım gerek.
Yahu beyler, üç-beş tane matematik denklemi mi çözüyorsunuz ki, bu kadar hakim bir tavır, bu kadar kesin ifadeler kullanıyorsunuz. Kızmayın, bu yazıyı, kavgayı göze alarak yazıyorum, samimiyeti mi buradan anlayın. Hakikaten yazılarınıza attığınız her başlık, yüzlerce ciltlik eserle telif edilmesi gereken konular ama bir makalede halletmiş edalarla çevrenize tavsiyeler (yoksa emir mi demeliydim) saçıyorsunuz.
Tamam, hakkınızı yemek haddim değil. Yazılarınızı dikkatle takip ediyorum ve fevkalade faydalanıyorum. Zaten derdim (doğru anlatabildiysem eğer) muhteva ile ilgili değil. Şurası yanlış diyeceğim bir husus yok. Fakat üslubunuz biraz daha “hikmetli” olsa ya… Hikmet dediğiniz kıymetin bir tarafı “müphem” alanda değil mi? Öyleyse bu “kesinlik” ve “keskinlik” niye? Şu piyasada hepi topu beş-on adam var, onların da her biri Üstad kesildi başımıza. Yahu tamam, serkeşlik yapmayalım ama siz de demoklesin kılıcı gibi tepemizde sallanmayın. Hayır, dert etmeyeceğim, zaten uğraştığımız bir sürü adam var da, hassasiyetime çarpıyor.
“Medeniyet çapında düşünen kaç tane adam var memlekette, sende herkesi eleştirmek zorunda mısın?” diyenler çıkabilir. Evet, benim işim eleştirmek… Sitede yazmamın sebebi, eleştiridir, özellikle de kitap eleştirileri. “Eleştiri kapsamına kendi sitemiz ve yazarları da giriyor muydu?” derseniz, insan bir defa eleştirinin iştihasına kapılmaya görsün, hızını alamayıp kendi kendini bile eleştiriyor.
Ben bir yazının (veya kitabın) “doğru” olmasından korkarım. Doğrudan korkulur mu be adam demeyin, sebebi şu; insan zihni “doğruyu” bulduğunda “arayışını” durduruyor. Yanlışta donma olmaz çünkü yanlış sürekli saldırıya uğrar. Donma ve tortulaşma umumiyetle doğru fikir ve tatbikatların başına geliyor. Fikir ve tatbikat doğru olduğunda arayış duruyor, arayış durduğunda ise ilerleme ve gelişme tıkanıyor. Bu iki yazarın medeniyet konusundaki tespitleri doğru fakat bu tespitleri öyle bir tavırla ortaya koyuyorlar ki, sanki arayış ve gelişme orada duracak, donacak, tıkanacak zehabına kapılıyorum. Be vicdansızlar bari üslubunuzu biraz müphemleştirin de, tefekkür ve arayış devam etsin.
Aslında daha uzun yazmayı düşünüyordum ama bu kadarı kavga için kafi. Bu aralar ağır hasar almaya niyetim yok. Daha zinde olduğum bir zamanda, daha uzun bir yazı yazmaya niyetliyim. Zaten esas kavga kitapları basıldıktan sonra…
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

FİKİR ADAMLARININ ŞAHSİYET ZAFİYETİ

FİKİR ADAMLARININ ŞAHSİYET ZAFİYETİ
İnsan tabii haliyle zaten ilgi çekici bir varlık… Ferdi oluş süreçlerinde daha da ilgi çekici hususiyetler kazandığı vaka. Bazen güzel hususiyetler kazandığı gibi bazen de tahammül edilmez hastalıklara yakalanıyor. Gerçekten “idrak etmek”, insan faaliyetleri arasında en anlaşılmaz, en ilgi çeken, en hayret edilmesi gerekendir. Kainattaki varlıklar arasında da zaten idrak ufku, insandır. İnsandan daha derin idrak imtiyazı başka bir varlığa verilmemiş olmalı.
Bu kadar hususi ve kıymetli bir vasıf (ki imtiyazdır), hakikatin peşinden gitmek gibi asil işlerde kullanıldığı gibi hakikati örtmek gibi süfli işlerde de kullanılıyor. Dünya görüşleri arasındaki devasa mücadeleler bir tarafa, küçük kıskançlıklarla yapılanlara bakınca insan dehşete düşüyor. İdrak imtiyazının ve onun asil eseri olan fikrin, kıskançlık manivelası olarak kullanılması, hakikat arayışı gibi kainat çapındaki asil bir mesuliyeti yüklenmiş olan insan cinsine ne kadar uzak duruyor. Uzaklık, nazari bakışla ilgili ve vicdani çekim merkezindeki zihni evrenle mahdut… Fakat insan nelerle dolu…
Nasıl olmalı? Fikir adamı nasıl olmalı? Hakikat kaygısı, fikir endişesi, kıymet takipçiliği nasıl bir kalbi ve zihni evren ister? Hakikate dair bir işaret gördüğünde her şeyini bırakıp peşine takılmasını temin edecek olan zihni ve kalbi mekanizma nedir? Bir “kıymet” ile karşılaşınca, onu çamura bulamamak için yapması gerekeni, nefsine kabul ettirmesinin ruh yüceliği nasıl kazanılır? Doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar tüm dünyada “hikmet avcısı” olan Müslüman fikir adamı, Marks’ta bulduğu bir “doğru” izinin müntehasına kadar peşine düşer. Çünkü “doğru”, “güzel”, “iyi” olan her şey, münhasıran İslam’ın mülkiyeti altındadır. Başka yerde bir şekilde uç vermiş olması, üzerindeki mülkiyeti ortadan kaldırmaz ki.
Nasıl olacak? Hakikatin gölgesi olan kıymet, nasıl derlenip toplanacak? İslam İrfan Bahçesi, kıymet, hikmet ve hakikat ile nasıl tezyin edilecek? Her fikir adamının tek başına yapabileceği iş nedir ki? Münferit çalışmalarla ortaya çıkabilecek bahçe, birkaç dönümden ibaret olmaz mı? Bu bahçe ancak seyirlik bir güzellikten ibaret kalmaz mı? Tüm insanlığı içine alacak bir hacimden bahsetmiyor muyuz, İslam İrfan Bahçesi derken? Öyleyse nasıl olacak?
Fikir, ilim ve sanat adamlarının müşterek çalışma yapmasından başka bir yolunu bilen var mı? Gerçekten var da bizim haberimiz mi yok?
Müşterek çalışma yapabilmek, müşterek hayat yaşayabilmek ile mümkün olur. Fikir, ilim ve sanat adamları, ferdi oluş süreçlerinde içtimai altyapıyı kaybediyorlar. Ferdi oluşları, içtimai oluşla taçlanmıyor. Bu adamların her biri, kendine tabi insan kalabalıkları arıyor. İçtimai oluş sürecini sadece bu şekilde anlıyorlar. Siyasi arenada liderler ile ilgili sık tekrarlanan “hastalık” var ya, kendinden başka lider potansiyeli olanı veya kendinden daha zeki olanı yaşatmazlar, şeklinde… Aynı hastalık fikir, ilim ve sanat adamlarında da var. İki tane aynı seviyede fikir adamının yan yana geldiğini, müşterek çalışmalar yaptığını gören var mı?
Konumuz gerçekten fikir, ilim ve sanat adamı olanlar. Gevezeliği fikir, ilim ve sanat olarak piyasaya pazarlamaya çalışanlar değil. Gerçek tefekkür ehli ise güçlü mizaç hususiyetlerine sahiptir. Güçlü mizaç hususiyetleri, güçlü şahsiyet inşasına sebep oluyor. Güçlü şahsiyetler, varoluşlarını sadece ferdi oluş sürecinde gerçekleştirdiklerinde, kendilerini kainat merkezi zannetmeye başlıyorlar. Ferdi varoluş ile içtimai varoluş süreçlerini at başı götüremeyenler, ferdileşmenin nihayetine kadar gidiyorlar ve asla eşitler arası münasebete rıza ve tahammül gösteremiyorlar.
Ferdi varoluşunu tamamlamayan insanlardan cemiyet değil, sürü meydana gelir. Fakat ferdi varoluşunu tamamlayıp da cemiyeti teşkil edemeyenler, çok vahim bir durumdadırlar. Düşünün ki İslam, münevver camiasıyla bir cemiyet teşkil edemiyor… Bu günkü Türkiye bu değil mi? Her fikir, ilim ve sanat adamı yalnız başına ve çevresinde bir miktar alkışçı… Tam bir kabile düzeni… Şu komediye, şu zillete bakar mısınız?
Münevver camianın bir cemiyet teşkil edememesi (içtimai varoluşunu gerçekleştirememesi), her birinin tek tek, hepsinin toplu olarak İslam’ı temsil edemediği manasına gelmez mi? Muhtelif yazılarda ifade ettiğimiz gibi, aklın gelişmesi nefsin azmanlaşmasından başka bir işe yaramıyor. Bu durumda ortaya çıkan, güçlü ama küçük şahsiyetlerdir.
Aklın hacminin büyümesi ile nefsin azmanlaşması paralel ise, pozitif akıldan bahsediyoruz. Aklın hacmi büyüdükçe nefs küçülüyor veya zapt altına alınıyorsa, “akl-ı selim” inşa edilmiş demektir. Fikir, ilim ve sanat adamlarındaki ferdileşme süreci belli bir sınırı aşarsa, içtimai varoluş mecrası yok oluyor. İçtimai varoluş mecrasından çıkan herhangi bir insanda akl-ı selim meydana gelmez.
Fikir, ilim ve sanat adamları dışarıdan murakabe altına alınamıyor, güçlü mizaç hususiyetleri buna müsaade etmiyor. Öyleyse çare ne? Maalesef ortada sihirli formül yok herkesin kendi kendini kısa aralıklarla murakabeye alması lazım. Ne var ki akıl kendini murakabe edemez, kendini murakabe edebilen akl-ı selimdir. Alın size bir paradoks daha… Ne diyelim, kolay gelsin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ALİ BULAÇ-1-UYUYAN GÜZEL

ALİ BULAÇ-1-UYUYAN GÜZEL
Ali Bulaç enteresan bir kişilik. Bir şahsiyet terkibine sahip olamayan, sadece kişilik seviyesinde kalan bir adam… Derinleşemeyen fakat derin meselelere girmekten imtina etmeyen biri… Anlayışta derinleşemeyenlerin derin konuları kendi seviyelerine (yüzeye) çektikleri vaka… Bu durum psikolojik zarurettir. Bir insan, bir konuyu anladığı vehmiyle hareket ediyorsa, anlamadığı hususunda hiçbir tereddüt taşımıyorsa, o konuyu mutlaka kendi seviyene indiriyor. Ali Bulaç, “saf fikir” sahibi olmayan bir yazar (fikir adamı değil) olduğu için temel meselelerin dışında durmasında azami fayda var. Fakat anlamadığını anlamak, akl-ı selimin mahareti olduğu için, Ali Bulaç’tan bunu beklemek zor. Bu sebeple temel meselelerde Ali Bulaç’ın takip edilmemesi gerektiğini okuyuculara söylemiş olalım.
“Saf fikir” ve “temel meseleler” konusunda çalışanlar var. Biz köşe yazısı üzerinde birkaç kelam etmek istedik. Yazarımızın 19.01.2012 tarihli, “Ne oldu da 10 yıl öncesine döndük?” başlıklı yazısındaki tespitler. Makaleye şöyle başlıyor; “Türkiye’nin son 10 yılda takip ettiği komşular ve bölge politikası “gayet iyi, ümit verici bir seyir takip ederken” ne oldu da bir sene içinde “çökme noktası”na geldi?”
Dikkat çekici bir soru değil mi? Aslında hiçbir şey olmadı, sadece Suriye’deki zalim haftada yüzlerce insan katlediyor, binlercesini zindanlara atıp işkence ediyor, elindeki silahlı güçlerle ülkeyi tamamen işgal ediyor, müstemleke valilerinin bile tepkilerden korkup yapamadıkları zulmü yapıyor. Bir şey olmadı Ali Bulaç, sen uyumaya devam et güzelim. Bir yılda Suriye’de binlerce insan öldürülmüş, on binlercesi işkence edilmiş, sayısı bilinmeyen miktarda kayıplar olmuş, senin için bir şey değil galiba. Sakın uykunu bozma sen “vicdanlı” adam…
Yazıyı okuyunca zannedersiniz ki Ali Bulaç geçen sene uykuya dalmış, uyumaya başladığında Türkiye ile Suriye arasındaki münasebetler çok ileri, bir yıllık uykudan uyanıp da Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerine bakınca birden hayret edalarıyla ortaya çıkıyor ve “ne oldu da böyle oldu?” diye feryat ediyor. Uykudayken daha yakışıklı duruyordun be, neden tekrar uyumuyorsun?
Nasıl bir akıl formudur bu? Zihni ve kalbi evrenleri nasıl çalışıyor bu adamların? Tefekkür faaliyeti bu kadar tersine işler mi bir insanda? Nasıl anlamak gerek, nasıl değerlendirmek gerek… Bu adamlar bizimle aynı ülkede yaşıyor ve aynı gazeteleri okumuyor mu? Aynı haberleri görmüyor, takip etmiyor mu? Bütün bunlara rağmen nasıl oluyor da, bir yıldır uyuyormuş intibaı bırakıyor?
Hadiseleri okuma biçimleri çok dikkat çekici. Şu ifadeye ve teşhise bakın.
“Belli bir zamandır Türkiye’nin bir “İran sorunu” olduğu kimsenin meçhulü değil. Üstelik İran sorunu yönetimle, mesela Ahmedinejad’la ilgili de değil, yönetime Musavi ve ekibi de gelse, sorun devam edecek. Zira sorunun temelinde NATO’nun İran’a karşı Malatya’da füze radar sistemini yerleştirmiş olması var. Kasım 2011’de İran Devrim Muhafızları komutanlarından Emir Ali Hacızade, “İran’a yönelik bir tehdit olduğu takdirde, ilk hedeflerinin Malatya’daki füze radarı olacağını” açıkladı. Ekim ayında da İran İslam Devrimi Yüksek Danışmanı Tümgeneral Rahim Safevi de, “radar sisteminin kendilerine yönelik tehdit olduğunu” söyledi.”
Türkiye’nin bir müddetten beri İran sorunu olduğu doğru da, bunun sebebi İran’ın, Suriye’deki zalim, alçak, insanlık dışı varlığı sonuna kadar desteklemesi olmasın. Yazarın bahsini ettiği radar meselesinden önce İran sorunu başlamadı mı? İran, Suriye’deki Müslüman katliamına tam destek verdiği için artık İran ile Türkiye (Akparti hükümeti) arasında kapanmaz bir uçurum oluşmadı mı? Radar meselesi bu gelişmelerden sonra ortaya çıkmadı mı? Gerçekten bazılarının uykusu, uyanıklıklarından daha hayırlı…
Suriye’deki isyan ateşi İran için turnusol kağıdı oldu. İran’ın hiçbir şekilde ümmet kaygısı taşımadığı, ümmet hedefi gütmediği belli oldu. İran’ın durumu ise Türkiye’de başka bir konunun turnusol kağıdı oldu. Türkiye’deki İran sempatizanlarının düşünce dünyasını deşifre etti. Açıkça görüldü ve anlaşıldı ki, İran sempatizanlarının ciddi bir kısmı, İran ve Şia hassasiyetini ümmet sevgisinden ve hedefinden çok daha derinlere yerleştirmişler.
Ali Bulaç ve benzerlerinin zihni evrenlerini İran zehirliyor. İran sevgisi zehirliyor. Sağlıklı düşünemiyor, doğru karar veremiyorlar. Hastalıklı zihni evrenlerinden ortaya dökülenler, ümmetin faydasına değil zararına oluyor. Ali Bulaç’taki İran sevgisinin derinliğini bilmiyorum ama bu tür yazılarına ve değerlendirmelere bakınca, bu kadar saçmalamak için İran sevgisinin çok derinlerde ve ümmetin önünde olması gerekiyor.
CHP ve benzeri yeminli muhaliflerin bu türden saçmalıkları muhalefet diye piyasaya sürmelerini anlıyoruz. Ali Bulaç’ın bu çapta saçmalaması için derin bir İran sevgisinin olması gerekiyor. Başka şekilde Suriye’deki Müslüman katliamına seyirci kalmasını ve Türkiye hükümetinin bu katliama tepki göstermesine muhalefet etmesini anlamak kabil değil. Tamam Ali Bulaç’ın derin fikir ve saf fikir ile ilgisinin olmadığını biliyoruz da, hadiseleri böyle okumak için onlara gerek yok ki. Hadiseleri bu kadar saçma bir merkeze çekebilmek için insanın zihni ve kalbi evreninin bir “sevgi” ile vakumlanması gerekir.
Bu hadiselerden sonra konuya bakınca, Türkiye’nin gerçekten bir İran sorunu olmalıdır. Çünkü İran ümmet için ciddi bir sorun haline geldi.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-5-DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR

DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR (ayrı yazı yapıldı)
Sanatkar, İslam İrfanında müstakil şahsiyet değildir. Şahsiyet terkiplerinde yer alan hacimli unsurlardan biridir. Üç şahsiyet çeşidinin her hangi birinin terkibinde bulunan kalın bir damardır.
Sanat istidadı, zapt altına alınabilen, tahdit edilebilen, engel olunabilen bir kıymet ve kuvvet değil. En geniş ve derin hürriyeti talep eden, bunun peşinden giden, engellendiğinde sınırları yıkan bir istidattır. Bu sebeple dışarıdan müdahale etmek makul ve mümkün değil. Müdahale edilemeyen, çerçeveye alınamayan bu istidat, müstakil şahsiyet haline geldiğinde fevkalade yıkıcı olabilmektedir.
*
Kısaca sanatın ne olduğuna bakalım…
Sanat, meçhulde mahfuz halde bulunan mananın keşfedilerek, “güzel” bir surette inşa edilmesidir. Sanat faaliyeti, meçhulü kurcalamak, ihtimalleri taramak, yeni bir terkip kıvamı bulmaktır. Sanat faaliyetinin “malum” alan ile tek ilgisi, yeni bir terkip kıvamı (suret, şekil) keşfetme halidir. Yeni bir terkip kıvamı bulmak bazen yeni bir keşif yapmaktan daha harikulade eserlere vücut verebilmektedir.
Sanat, bir taraftan harikulade terkip kıvamına sahip olmakla, nizami boyutun varlığına hatta zirvesine işaret eder. Diğer taraftan hiçbir “makul nizam” sanat eseri değildir. Hem nizami boyutun olması hem de akli nizam olmaması, eseri, sanat eseri yapıyor. Sanatın problemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Sanatın yüksek tesir kudreti, akıl ötesi bir nizam belirtmesidir. İnsanda nizamın mümessili, akıldır. Aklın ötesindeki bir faaliyetin nizami olması, akıl dışılığı ifade etmez, aklın üstünde olduğunu gösterir. Bu nokta çözüldüğünde sanat anlaşılmış, bu noktaya yaklaşıldıkça sanata yaklaşılmış olur.
Akla ait kaideler, net ve katıdır. Aklın ürettiği veya kabul ettiği nizam da bu mahiyettedir. Sanatın akıldan uzaklaşmasının sebebi de zaten budur. Sanattaki nizam, biraz müphem, biraz muğlak, biraz girifttir. Bunları topladığımızda, kaba bir bakışla, nizam, görünmez hale gelecek kadar gizlenir.
Aklın ötesinde bir nizamdan bahsetmek, “ruhi nizamdan” bahsetmektir. Doğrudan doğruya ruhi nizam… Başka bir ifadeyle “mananın nizamı”… Sanat, ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir.
Tam bu noktada, “keşfedilecek mana nedir?” ve “güzelin mikyası nedir?” soruları ortaya çıkar. Bu soruları sormaz ve cevaplarını aramazsak, İslam sanatından bahsetmiyoruz demektir. Sanatkarın müstakil şahsiyet terkibi olmamasının sebebi de bu sorularda mahfuzdur.
“Güzel güzeldir, görüldüğünde kendini belli eder, bunu neden tartışalım ki” türünden yaklaşımlar var. Gerçekten görüldüğünde (veya duyulduğunda vesaire) fark edilen, anlaşılan güzellikler var. En azından bu tür sanat eserleri için güzellik mikyası aramak neden? İşte “zevk-i selim” (en azından akl-ı selim) sahibi olmayanların hafifmeşrep yaklaşımı budur. Bir eserin (varlığın) güzel olduğunu, aldığımız zevkle biliyoruz. Ne kadar zevk alıyorsak o kadar güzel olduğunu düşünüyoruz. Zevk-i Selim ise tam bu noktada gerekiyor. İnsanda iki adet zevk merkezi var, ruh ve nefs… Aldığımız zevkin, zevk-i selim (ruhi zevk) mi yoksa zevk-i sefil (nefsi zevk) mi olduğunu nereden bileceğiz? Zevk-i Selim veya Akl-ı Selim sahibi değilsek, bunu bilme imkanımız yok.
Üç sütundan bir olan zevk-i selim, yalnız başına varolamaz ve varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selim ile beraber varolur veya akl-ı selim ile varlığını devam ettirebilir. Zevk-i Selim ile Zevk-i Sefil arasındaki sınır, soğan zarından incedir ve insanın kalbi ve zihni evreninin girift yapısında bu sınırın ihlal edilmediğin bilmek kabil olmaz. Zevk-i Selim yalnız başına varolamadığı gibi bir defa inşa edildiğinde yalnız başına da varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selimin evreninde ve ekseninde veya akl-ı selimin muhafazası altında bulunmalıdır.
Sanatkar şahsiyet çeşidinin, diğer üç şahsiyet terkibinden biriyle beraber bulunması mecburiyeti, zevk-i selimin müstakil olarak varolamayacağı ve varlığını muhafaza edemeyeceği gerçeğidir. Müstakil olarak varolamamak, müstakil olarak istikamet tayinine de manidir. Derinleşme boyutunda istikametini tayin edemeyen sanatkar, ya kalb-i selim veya akl-ı selime sahip olmak zorundadır.
*
İslam İrfanı (ve tarihi), “veli sanatkar”, “alim sanatkar”, “hakim sanatkar” terkiplerini inşa etmiştir. Hatta siyasetçi sanatkarları bile çok sayıda yetiştirmiştir. Fakat müstakil sanatkar şahsiyeti yetiştirmemiştir. Bunu yapmamış olması, zafiyetinden ve eksikliğinden değil, kendi sanatını inşa etme ve “büyük sanatkarı” yetiştirme çabasındandır.
Sanat faaliyetini müstakil mecra haline getirmemiş, sanatkarı da müstakil şahsiyet terkibi yapmamıştır. Sanatın tabiatındaki giriftlik, sanatkarın ruh dünyasındaki müphemlik, istikamet tayininde ve çerçeve tespitinde zorluklar oluşturur. Mesele tabii ki zorluktan ibaret değil… Zorluktan kaçmak gibi bir çaba sahibi değildir İslam İrfanı. Öyle olsaydı, “veli şahsiyet terkibi” ile hiç uğraşmazdı. Sanat ve sanatkarın istikamet sapmasının cemiyet tarafından tespiti (çok zaman sanatkarın da tespiti) imkansız olduğu için, konuyu, bu tür tehlikelerden uzak tutmak istemiştir.
*
Batı medeniyetinde sanatkar şahsiyeti müstakildir ve o medeniyet havzasında en geniş hürriyet, sanatkarlara verilmiştir. Sanat eserinin kıymetini keşfeden batı, sanatkarlarına sınırsız bir hürriyet, sanat faaliyetine ise uçsuz bucaksız bir alan bağışlamıştır. Batıdaki bu durum, en radikal Müslümanlarda bile sanat ve sanatçıya karşı ölçüsüz bir müsamaha geliştirmiştir.
Batıdaki sanat, suret, şekil, zarf, ambalaj üretimidir. Çünkü hürriyet, genişliğine bir “alan” olarak sunulmuştur. Derinlik boyutu yoktur. Batı sanatının derinlik boyutunun olması kabil değildir zira hakikat, medeniyetin merkezi, hakikatin keşfi de medeniyetin nihai menzili (maksadı) değildir. Yatay genişleme sınırsız olduğunda zaten dikey derinleşme muharrik kuvvetini kaybeder. Yatay alan tahdit edilmelidir ki, hürriyet talebi dikey alanı ihtiyaç haline getirsin. Hakikat arayışı ise bilindiği üzere dikey boyuttadır.
Mütemadiyen yatay alanda genişlemesini sürdüren sanatkar hürriyeti, sanat faaliyetine istikamet kazandıramaz. Yatay alanda istikamet sayısı sınırsızdır. Oysa dikey boyutta istikamet tek hale gelebilir. Dünyanın herhangi bir noktasından sathı doksan derecelik açıyla (yani dikey olarak) kazarsanız, merkezine varırsınız. Kainattaki tek şekil küredir, küre olmayanlar ise “varoluşunu” tamamlayamamış olan kırıntı varlıklardır, dolayısıyla bir eksenleri (ve istikametleri) de yoktur. Varlığın merkezine yönelmeyen herhangi bir seyahat, serserilerin macerasından ibarettir.
Batıdaki sanat, bu gün için serserilerin ve serkeşlerin meşgalesi haline geldi. Müslümanlar, sanat bahsini ve sanatkar şahsiyetini asla batından nakletmemelidirler. Sanat gibi mühim bir mesele, serserilerin oyuncağı haline getirilemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-4-ÜÇ ŞAHSİYET TERKİBİ

Veli, alim, mütefekkir… Bunlar ana şahsiyet terkipleridir, bu üç şahsiyetin zevk-i selime bakan yüzü, dördüncü şahsiyet çeşidini (terkibini değil) gerçekleştirir, sanatkar… (Sanatkar bir sonraki yazının konusudur).
*
Veli, doğrudan hakikat ile meşguldür. Zaten tasavvuf, hakikat mektebidir. Veli şahsiyet, hakikat ve hakikatin de sahibi olan Allah ile meşgul olan zattır. Hakikat, eşyada değil insanın derunundadır, bu sebeple veli şahsiyet kalb mütehassısıdır. Eşya hakikati taşıyacak bir “varlık” değildir. Zaten emaneti kimse teslim almamıştır, dağlar bile taşıyamayacağını bilmiştir. Emanet insandadır, insanın da kalb ve ruhunda mahfuzdur. Eşya mı? O, hayatın muhtelif ihtiyaçlarını karşılayacak varoluş malzemesidir. Varoluşun müntehası “sükun”dur. Eşya mütemadi hareket halindedir, çünkü varoluşunu tamamlayamamış varlık kırıntısıdır. Varoluşunu asla tamamlayamayacağı için de sükuna kavuşamaz, kesintisiz hareket halindedir. Sükun, ancak kalb ve ruhta kabildir, varoluşunu tamamladığında… Bu manada sükun, “huzurda bulunmaktır”. Huzurda fiil kalmaz, orada kıpırdamak bile kabil olmaz, oranın hali sadece “edeb” halidir. Edebin ufku ise nefes bile almamaktır.
*
Alim, “ilmin maluma tabi olduğu” alan ile “malumun ilme tabi olduğu” alan arasında mekik dokur. Bir taraftan maluma (eşyaya) tabi olan ilmin keşfi ile meşguldür diğer taraftan ilmin (Kur’an-ı Kerim’in) malumunu inşa etmekle…
Müslümanlar misilsiz bir ihsana muhataptırlar, bu ihsan, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminden insanlara ihsan edilen sonsuz kaynaktır. Bu sebeple Kur’ani ilimler, “malumun ilme tabi olduğu alan”dır. Alim, Kur’an-ı Kerim’deki ilmi keşfedip, onun “malumunu” inşa etmek vazifesine sahiptir. Fakat alim çift kanatlıdır ve eşyanın hakikatini (hakikati değil, eşyanın hakikatini) keşfetmek için “ilmin maluma tabi olduğu alanda” da faaliyetini devam ettirir. Netice olarak alimin vazifesi, “malumun ilme tabi olduğu” mecra ile “ilmin maluma tabi olduğu” mecra arasındaki ahengi keşfetmektir. (Bu bahis müstakil olarak tetkik edilmiştir, sırası geldiğinde yayınlanacaktır).
*
Mütefekkir, veli ve alim şahsiyetlerin elde ettiği “hikmet” ile hayatı inşa eder. Mütefekkir, faaliyetini zamani boyutta sürdüreceği için, İslam’ın şahsiyet terkibini ve içtimai nizamını tesis etmelidir. Meselenin bu kısmı zamana bağlı olduğu için umumiyetle tefekkür ehline kalmıştır.
Mütefekkir şahsiyet terkibine az şey düştüğünü zannedenler yanılıyor. Bu günün dünyasında İslami hayatı inşa etmek gibi bir vazife yüklenen mütefekkirler, çok büyük bir boşluğu işgal ediyorlar. İslami hayatın malzemelerini toplamak, onları şekillendirmek, inşa etmek, yeniden terkip etmek… Bu vazife zannedildiğinden çok zor… Diğer iki şahsiyet terkibine nispetle daha az kıymetli olması, daha küçük bir boşluk doldurduğu manasına gelmez. Otomobilin kaportası motoruna nispetle daha az kıymetlidir ama daha fazla yer kaplar.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN
Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim… Kalb-i Selim, tasavvuf mecrasının, Zevk-i Selim, sanat mecrasının, Akl-ı Selim ise ilim ve tefekkür mecralarının menzilidir. Bir cihetten menzili, başka bir cihetten ise kaynağıdır. Hem bu mecraların hedefi onlardır hem de bu mecraların kaynağı (merkezi) onlardır.
*
Kalb-i Selim sırça sarayın (tekkenin) işidir. Ağyar ile hemhal olmaz, olursa kirlenir. Hakikat küçücük bir lekeye bile tahammül edemez.
İslam cemiyetinde diğer mecralar mevcut ve müesseseleri sıhhatliyse, tasavvuf mecrası kendi sırça sarayına çekilir ve asli vazifesi olan “keşif” ve “terbiye” ile ilgilenir. Keşfedilen manaları, tatbik edilmesi ve faydalanılması için diğer mecralara döker. Diğer tüm mecralar, tasavvufun “derin keşfinden” elde ettiği mana haznesi ile beslenir.
Kalp, mananın suret ihtiyacı duymadan doğacağı veya tecelli edeceği kainattaki tek mekandır. Mekanın da saf halde bulunduğu tek mahaldir. Saf mana saf mekana misafir olur. Bu sebeple kalb, temiz tutulmalıdır, kirlenirse temizlenmelidir. Saf mana, mekanı saf halde bulamadığında oraya misafir olmaz, mekan ne kadar kirliyse oraya o kadar kirlenmiş muhteva (mana değil) girer. Mekanın safiyeti, orada ikamet edeni de saf halde tutar, yani ruhu… Dünyayı içine almamış kalb, dünyaya (bedene) bulaşmamış ruha ev sahipliği yapar. Saf manaya mazhar olan saf kalb, ona muhatap olan da saf ruhtur. “Alem-i Ervah”ta Allah’ın hitabına muhatap olan ruh, aynı safiyetini muhafaza eder veya tekrar kazanırsa, o safiyetiyle ikamet ettiği kalpte, saf manaya, Kur’an-ı Kerim’e, muhatap olur ve onu anlar. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ileri noktası, ruhun ve kalbin “alem-i ervah”taki hitabı hatırlayacak noktaya ulaşmasıdır. Hatırlayacak kadar temizlenmesidir.
Anlamak için kelimeye (ve sair suretlere) ihtiyacı olan akıldır, ruh ve kalb değil… Anlamanın ne üst seviyesi, manaya suretsiz olarak muhatap olabilmektir. Ve bu durum, anlamak değil, “keşif”tir. “Mana” akla hiçbir zaman saf haliyle gelmediği, her zaman surete bürünmüş olarak tecelli ettiği için anlamak, suretteki manaya nüfuz etmektir ve aklın işidir. Manaya saf haliyle ulaşılabiliyorsa, artık idrak değil “müşahede” başlamıştır. Bu sebeple müşahede (ve keşif) idrakten daha yüksektedir ve orada kelam, kıylü kaldir.
*
Zevk-i Selim, Kalb-i Selim ile keşfedilen mananın, sanatkarane tatbikidir. İslam İrfan ve Medeniyetinde sanatın kaynağı, zevk-i selimdir.
Zevk-i Selim, kalbi selimin “güzel”e yönelişinde “hususilik” kazanmasıdır. “Saf mana”, doğru, güzel, iyi ve faydalı tasniflerine tabi tutulamaz. O hepsini cem etmiş haldedir. Saf manadan ne inşa etmek isterseniz, o mümkündür. Kalb-i Selim, hususen “güzel”e yöneldiğinde, zevk-i selim zuhur eder.
Zevk-i Selim, kalb-i selimin hususi istikameti olmakla kalb-i selimden doğar, hayattaki mecralarını, şekillerini, suretlerini akl-ı selim oluşturduğu için de akl-ı selime bağlıdır. Zevk-i Selimin insanın derununda meydana gelmesi, hayatta karşılığının bulunduğunu göstermez. Hayat güzelleştirilmemiş, güzelliğin suretleri tesis edilmemişse, zevk-i selim hayattan geri çekilir. Zevk-i Selimin hayat ile irtibatını kuran akl-ı selimdir.
*
Akl-ı Selim, Kalb-i Selimin keşfettiği mananın suretini inşa eder. Akl-ı Selimin bir boyutu da, yukarıdan aşağı inen hakikati, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştireceği inşa faaliyeti ile karşılamaktır.
Akl-ı Selimin aşağıdan yukarıya doğru inşa faaliyeti, varlık, insan ve hayatın mahiyetini anlamakla ilgilidir. Varlığı anlamadan mananın sureti için lazım olan malzemeyi, hayatı anlamadan, mananın ikamesi için lazım olan müesseseyi, insanı anlamadan mananın mahfazası olan kalbi evreni muhafaza ve zihni evreni inşa etmek kabil olmaz.
Akl-ı Selim, bir taraftan “mananın”, varlık ve hayattaki malzemelerini temin ederken diğer taraftan tecrit marifetiyle ruhun keşfettiği manalara en üst seviyede ulaşmak için çabalar. Ruhun keşfettiği manalar ancak akl-ı selim ile hayata tatbik edilir. Akl-ı Selim yoksa “velayet” kendine münhasır kalmaktadır. Bu çeşit velayet, “mürşit” vazifesine sahip olmamakta ve sahibine ait olarak kalmaktadır. İrşad vazifesi, ruh ve kalbin keşfettiği saf mananın cemiyet ve hayata arzedilmesidir. Arzeden manivela ise akl-ı selimdir. Ya mürşidin akl-ı selimi veya onun vazifelendireceği mütefekkirin akl-ı selimi…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-2-ÜÇ MECRA

İslam İrfanı iki mecra açmıştır. Tasavvuf ve ilim mecraları… Üçüncü mecra olan tefekkür (hikmet) mecrası yer yer yalpalamış, zaman zaman kesilmiş, yatağını mütemadi kılamamış en zayıf mecradır ki bu gün şiddetle ihtiyacımız olan bu mecranın açılması ve sulanması gerekiyor. İslam İrfanının açmış olduğu mecra üç tane değildir tabii ki, bunlar ana mecralardır. Bunların dışında sayısız mecra açılmış, eserlerini vermiş, hayatta yerini almıştır.
Tasavvuf mecrası, ruhi-kalbi mecradır. Şahsi-ferdi-enfüsi mecra… İlim mecrası, zihni-akli mecradır. Afaki-içtimai mecra… Tefekkür mecrası da zihni-akli mecradır fakat “zamani” (aktüel) mecradır. Üç mecra ile ilgili tavsif çabamız, ana hatlarını tespit bakımındandır, yoksa birbirinden kesin hatlarla ayrılan ve müstakil hale gelen mecralardan bahsediyor değiliz. Nihayetinde bu üç mecra, İslam İrfan bahçesinin farklı yemişlerindendir ama hepsi tek bahçenin çiçekleridir.
*
İlim mecrası, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gider, uzun bir güzergahtır ve müntehasına ulaşmak kabil değildir. Zira “malum yekunu” (yani kainat), sonsuz değildir ama bitmez tükenmez sayı ve çeşide sahiptir. İlim maluma tabii ise, bu güzergahın kıyamete kadar bitmesi beklenmez. Öyleyse bu güzergah hakikate ulaşamaz. Gerçekten böyledir çünkü varlığın Allah’a mesafesi sonsuz uzaklıktadır.
Kıyamete kadar müntehasına ulaşılamayacak olan mecra (ve bu mecradaki ilimler), hakikatin keşfini değil, hayatın yaşanmasını mümkün kılar. Ariflerden birinin sözü bu hususta istikamet tayin edicidir; “bir ilmin faydalı mı zararlı mı olduğu müntehasında belli olur”. Kıyamete kadar müntehasına ulaşmak kabil değilse, ne olduğunu anlamak imkansızdır. Kaldı ki, kıyamete kadar müntehasına ulaşılması ihtimal dairesinde görülse bile, müntehasına ulaşana kadar geçen zaman ve o zamanlarda yaşayan insanlar için netice aynı olacaktır. Hakikat nedir? Hakikat, belli bir seviyede, anlaşılır şekilde ifade edilmek istenirse, “ilahi murad”dır. İlahi murada kıyamete kadar ulaşmak kabil değilse, bunun başka bir yolu olsa gerektir.
*
Varlığın ve (tabii ki insanın) Allah’a uzaklığı sonsuzdur ama Allah insana “şahdamarından daha yakın”dır. Hakikaten hiçbir varlık Allah’a ulaşamaz, asla ulaşamaz. Eğer Allah, insana ihsanda bulunup da, şahdamarından daha yakın olmasaydı, hakikat muhal olurdu ve agnostikler de haklı çıkardı. Varlık Allah’a o kadar uzak fakat Allah insana (sadece insana) bu kadar yakın… Aslında insan da Allah’a ulaşamaz fakat kalb-i evrenini temiz tutarak (tesviye ve tasfiye ederek) Allah’ın tecellisine mazhar olabilir, tecelliyi celp edebilir. Allah ise mümin kulunun kalbine tecelli etmek arzusundadır. Tasavvuf mecrası bu cihetle, “kestirme yol”dur. İlim mecrasındaki namütenahi yol, tasavvuf mecrasında bir insan ömrüne indirilmiştir. İlim mecrasındaki hız yürümeye muadilse, tasavvuf mecrasındaki hız ışık hızına muadildir.
İnsana bu kadar yakın olan Allah’a ulaşmanın yolu, tasavvuf mecrasıdır. Bu yolun altyapısı, kalp ve ruhtur. Ruh Allah’ın hitabına, “alem-i ervahta” doğrudan muhatap olabildiği için, ona ulaşma imkan ve istidadına sahiptir. Bu imkan ve istidat için bir hususi yol gerekir ki o da tasavvuftur. Tasavvuf hakikati kainatta aramaz, insanın derununda, kalbi evreninde, ruhunda arar. “Rabbini bilmek için kendini bilme” çabasındadır. Kainattaki hiçbir varlık çeşidi, ruh kadar Allah’a yaklaşma istidadına sahip kılınmamıştır. Bu sebeple ilim mecrası uçsuz bucaksız kainatı tararken, tasavvuf mecrası kainattaki mevcut varlık çeşitleri içinde Allah’a ulaşma istidadına sahip tek varlık olan ruh ile ilgilenmektedir.
*
Tefekkür-hikmet mecrası, tasavvuf mecrasında keşfedilen “saf manalar” ile ilim mecrasında keşfedilen ölçüler (bir cihetten suretler) arasında köprü kurar. Her iki mecranın verimlerini telif ve tatbik eder. Zamani boyut zaten tam bu noktada ortaya çıkar, tatbikat, zamani bir idrak gerektirir. Tasavvuf mecrasında keşfedilen “mana haznesi” zaman üstüdür, ilim mecrasında keşfedilen ölçüler de nispeten öyledir. Tefekkür ve hikmet ise doğrudan doğruya zamanîdır. Tefekkürün zamani olması, “donmalara”, “tortulaşmalara” sebep olabiliyor, tarihte de bunun birçok misali var. Bu sebeple tefekkür mecrası diğer mecralarla münasebetini kesmemelidir.
Tefekkür mecrası, hayatın “gerçeklik altyapısını” inşa eder. İslam’ı hayata tatbik etmenin, hayat cihetinden lazım olan malzemelerini, müesseselerini, vasıtalarını temin ve inşa etmelidir. İslam’ın muhtevasını keşfetmenin, izah ve ifade etmenin yalnız başına bir kıymeti muhakkak ki var ama bu kıymet tatbiki bir kıymet değil. İslam’ın muhtevasının hayatta “gerçekleştirilmesi” lüzumu apaçık orta yerde duruyor. Muhtevada mahfuz olan her bir ölçü, hayatta bir münasebete, bir müesseseye, bir tatbikata tekabül eder. Faizin haram olması, helal olan faizsiz borçlanmanın müessesesini inşa etmeyi gerektirir. Faizin haram olmasıyla ilgili ne kadar hikmet keşfedilirse keşfedilsin, faizsiz borçlanma müessesesi inşa ve ihdas edilmedikten sonra tatbiki bir kıymet üretilememiş demektir. Fikir ile fiil terkip olunamamışsa İslam, (haşa) entelektüel bir meşgale haline getirilmiş olmaz mı?
Akıl, hayat ile hiçbir zaman münasebetini kesmediği için, İslam’ın ihtiva ettiği mana haznesini tatbik etme mesuliyetine sahiptir. Tefekkür mecrası (dolayısıyla akıl) muhtevanın hayattaki malzemelerini temin etmek, gerektiğinde inşa etmek durumundadır. Aksi takdirde ilim mecrası ne kadar ilerlerse ilerlesin, hayat ile irtibatı kesilir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-UMUMİ BAKIŞ

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1- UMUMİ BAKIŞ
Medeniyet tasavvuru, tefekkür faaliyetinin ve hikmet mimarisinin en çaplı olanıdır. Derinlik boyutuyla meseleye bakıldığında tefekkür faaliyetinin müntehası tevhid, genişlik boyutuyla bakıldığında ufku medeniyettir. Tefekkür faaliyeti, varlık, insan, hayat bahislerinin hangisinden ve bunların herhangi birinin hangi cüz’ünden başlarsa başlasın, medeniyet çapına varamıyor, tevhide ulaşamıyorsa, İslam’ın ana mecralarına dökülmüyor, nihai havzaya vasıl olamıyordur. Bu durumda “parça fikir” olarak ortada dolaşıyor, bazen faydalı bazen de zararlı oluyor.
Medeniyet, bilindiği üzere, insan fiillerinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar insan efalinin yekunudur. Nasıl bir yekundur? Bütünlüğü olan, bir merkeze bağlı bulunan, bir çerçeve belirten, insan ve hayat yekunudur. Medeniyete insan fiillerinin (efalinin) yekunu demek, onun sun’i olduğunu tespit etmektir. Evet, medeniyet, tabii olanın yanıbaşında insan inşası olarak, sun’idir. İslam medeniyet tasavvurunun en zor, en girift olan konusu da, tabii olan ile sun’i olanın hangi muvazeneye sahip olacağı, ikisi arasındaki sınırın nerede bulunduğu, vuslatın mimarisinin nasıl kurulacağıdır.
Tabii olan ile sun’i olan arasındaki münasebetin nasıl kurulacağı istikametindeki temel sorunun cevabı, İslam irfanı tarafından, “meçhul alandan” alınıp “malum alana” (en azından müphem alana) taşınmıştır. Hakikat arayışının güzergahını (hedefini değil) tayin eden temel şiar, “ilmin maluma tabii” olduğu istikametindeki ölçüdür. Bu ölçüyü esas alacak “hakikat arayış güzergahı”, aşağıdan yukarıya doğrudur. İnsani faaliyetin bir boyutu budur. Fakat hakikat, asla aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip etmez, aksine, yukarıdan aşağıya doğru bir seyir takip eder. Hakikatin bu dünyaya gölgesinin bile inmiş olması, tenezzülendir.
Hakikat, “levh-i mahfuz”daki ezeli ve ebedi ilim olan “mana haznesi”dir. Bu mana haznesi (yani sonsuz ilim) merkeze alındığında, “ilim maluma tabii değil”, “malum ilme tabiidir”. Varolan, var kılınan, yaratılan her şey (küllü şey’in) “levh-i mahfuz”daki mana haznesine tabiidir. Öyleyse varoluş sürecinin bidayetinin bidayetinin bidayetinde “malum ilme tabiidir”. Tabii olan her şey, evvelin evvelinden itibaren “sonsuz ilmin” tezahürü, tecellisi, tecessümü, teşekkülü, teessüsüdür. Sonsuz ilmin tecelli ve tezahürü yeryüzüne kadar indiğinde, vasıfsız akla kadar ulaşır. Akıl, sonsuz ilmin tecelli ve tezahür zincirinin (illiyet zincirinin) son halkasını görür. Bu noktadan bakan ve başlayan vasıfsız akıl, aşağıdan yukarıya (veya satıhtan derununa) doğru mesafe alır (almalıdır). İşte bu noktadan başlayan terakki ve tekamül seyri, projektör olarak, “malum ilme tabidir” ölçüsünü kullanır.
Medeniyet, en çaplı inşa faaliyetidir. İnşa faaliyeti, suretten manaya, şekilden esasa doğru değil, manadan surete doğrudur. Hakikatin keşif faaliyeti olan aşağıdan yukarıya doğru olan seyir, inşa faaliyeti başladığında yukarıdan aşağıya doğru döner. Keşif faaliyeti ile ulaşılacak tecrit seviyesi nereyse oradan elde edilen manalar, o seviyeden aşağıya doğru başlayacak olan inşa faaliyetinin bidayeti ve kaynağı olur. Satıhta kalan fikir ve ilim adamlarının neden medeniyet tasavvurundan bahsetmediğini tam bu noktada aramak gerekir, zira satıhtan görülenler (keşfedilenler) bir medeniyet tasavvuru oluşturacak çap ve derinliğe sahip olamaz. Birinci kata çıkan adamın görebileceği alan sokaktan ibaret olur ki, bir sokak için medeniyet kurmak gerekmez.
“İlim maluma tabiidir” güzergahında alınacak mesafe ne kadar büyükse (çıkılacak seviye ne kadar yüksekse) o seviyeden başlamak üzere aşağıya doğru, “ilmin malumu”, “mananın sureti”, “esasın şekli”, “ruhun cismi” inşa edilir. Tabii olan ile sun’i olanın vuslatı ne kadar yüksekte gerçekleşirse, aradaki ahenk o nispette derin, muhkem ve müzeyyen olur.
İnşa faaliyeti, münhasıran “suret” inşası değildir. Hangi mananın suretini inşa ettiğini bilmeyenler (usul meselesi ayrı bir bahis olarak duruyor) ancak gecekondu inşa eder. İnşa faaliyeti, keşfedilen mananın suretini inşa etmektir. Meseleye mananın suretini inşa etmek şeklinde bakıldığında, “ilmin malumunu” inşa etmek olduğu anlaşılıyor. Öyleyse mesele, “sonsuz ilmin” yukarıdan aşağıya doğru tecelli ve tezahür silsilesine mümkün olan en yüksek seviyede nüfuz etmek ve oradan aşağıya doğru inşa faaliyetini başlatmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

YENİ YAZI SERİSİ, “İSLAM MEDENİYET TASAVVURU”

YENİ YAZI SERİSİ, “İSLAM MEDENİYET TASAVVURU”
Yeni bir yazı serisine başlıyoruz. Bir müddettir yazıları “seri yazı” şeklinde yazıyorum. Bu şekilde yazmanın faydasını görüyorum, umarım okuyucular da faydalanıyordur. Seri yazı yazmak, ilgilendiğimiz konular hakkında kısa ve küçük fikir kırıntılarıyla meşgul olmaktan kurtarıyor. Her yazı serisi de kitap olmaya doğru gidiyor. Yeni bir yazı serisine başlamış olmamız, devam etmekte olan yazı serilerini bitirdiğimiz manasına gelmiyor.
Yeni yazı serimiz, İslam Medeniyet Tasavvuru… “Neden bu konuyu gündeme alma ihtiyacı hissettik?” sorusu sanırım manasız. Çünkü bu konu, günümüz dünyasında Müslümanların temel ve baş meselesidir. “Neden şimdi gündeme aldık?” sorusu ise vesileleri tespit etmek bakımından cevaplanması gerekli bir sorudur.
Muhtelif meclislerde yapılan sohbetler birçok eksikliği ve yanlışlığı tespit ediyor. Fakat tespit ve teşhisler bir noktaya geliyor ve tıkanıyor. Yekuna ulaşamıyor, bütünü görmüyor, “büyük terkip” bir türlü gerçekleştirilemiyor. “Büyük terkip”, medeniyet tasavvurudur. Medeniyet tasavvuru ortaya konulamayınca, eksiklerin ve yanlışların teşhisi, “yerli yerine oturmuyor”, nispetini bulamıyor, sistemini oluşturamıyor. Bunları yapamayınca da, inşa faaliyeti başlayamıyor. Mesela İslam estetiğinin bilinmediği ve bu alanda mütehassısların yetişmediği istikametindeki “doğru teşhis”, medeniyet tasavvuru olmadığında bunun gerçekleşemeyeceği noktasına bağlanamıyor. Mevzuun merkezi tespit edilemeyince, meselelerin bu merkeze nispeti de yapılamıyor. Dolayısıyla herkes robotun bir parçasını (biri kolunu, biri kafasını, biri bacağını) elinde sallaya sallaya geziyor. Ortaya robot çıkarılamayınca da sahiplerine faydalı olamıyor aksine yük olmaya devam ediyor.
Medeniyet tasavvuru, meselelerin başı veya baş mesele… Bu meselede fikri olmayanların, hiçbir meselede fikri yoktur. Herhangi bir konuda fikri olduğunu zannedenler, tefekkür faaliyetinin menzilini anlamamış olanlardır. Menzili (maksadı) bilinmeyen (anlaşılmayan) işle meşgul olmak, o konuda kimse mütehassıs yapmaz.

HAKİ DEMİR

MEDENİYET TASAVVURU VE YUSUF KAPLAN

MEDENİYET TASAVVURU VE YUSUF KAPLAN

İslam medeniyetinin yeniden inşa edilmesi lüzum ve ihtiyacı nedense Müslüman fikir ve ilim adamlarının fazla dikkatini çekmiyor. Tefekkür faaliyetini medeniyet çapında gerçekleştirmenin zorluğu açık… Varlık ve vakıaların en üst perdeden “terkip” edilmesini gerektiren medeniyet fikri, tabii ki “parça fikir” sahiplerinin altından kalkabileceği bir iş değil. En hacimli terkibi gerçekleştirebilmek için İslam’ın “mana haznesinin” mümkün olan en derin noktalarına kadar dalmak gerektiği malum. Beyni çatlatan, zekayı çıldırtan, aklı patlatan, şuuru dağıtan bir cehd gerekir ki, geriye sadece kalp ve ruh kalsın, ruhun, “alem-i ervah”taki saf hali, kalbin doğumdan önceki pak hali ortaya çıksın. Değil mi ki Allah’ın kelamına, Resulünün sünnetine muhatap olacak “saf insan” budur. Lakin lazım olan melekut alemine geçmiş “saf insan” değil, “ademiyet” aleminde kalan “kamil insan”dır. Saf insan olmadan kamil insan olunur mu? Muhal… Saf insan medeniyet kurar mı? Saf insan medeniyete neden ihtiyaç duysun ki.

İnsan iç aleminde bulunan zeka, akıl, şuur (akl-ı selim) ve başka unsurlar, kalb ve ruha ulaşmaya manidir. Bunların her biri ayrı ayrı perdedir. Doğrusu bunlar ruhun manivelalarıdır fakat aynı zamanda da perdeleridir. Bu perdelerin tamamını yırtıp atmak, kalbe ve ruha ulaşmak, orada bir müddet ikamet etmek ve oradan elde ettiği saf manaları demet demet bünyeleştirerek yeniden zihni evreni inşa etmek gerekir ki elde edilen akl-ı selim, Allah’ın beyanını, Resulünün sünnetini anlayabilecek seviyeye ulaşabilsin. Bunun dışında kalanların sözleri, ariflerin ifadesiyle “kıyl-ü kal” değil midir?

Buraya kadar tamam da, meseleyi “mücerret tefekkür” alanına hapsetmek, kal ile hal’in terkibini çözmek, dağıtmak, parçalamak olmaz mı? Temel kaynaklarımız meseleyi nazari çerçevede zaten izah etmiyor mu? Öyleyse yapılması gereken, milyonlarca kitaplık külliyatla telif edilen “mana haznesini”, bugünkü hayatın şartları ve imkanları çerçevesinde fakat aslına uygun olarak, suretlendirmek, şekillendirmek, zarflamak, böylece tezahürünü celp etmek değil midir?

Türkiye’deki efkar-ı umumiye, iddialı tavır ile iddialı fikri birbirine karıştırıyor. Fikir ve ilim adamı sıfatlı bazıları, iddialı tavır ve edalarla konuşuyor lakin iddialı bir şeyler söylemiyor. Fikre nüfuz edemeyenler, adamların tavrına bakıp, “önemli şeyler söylüyor” diye birbirine fısıldıyor. İddialı fikir, büyük terkip, derin tahlil, keskin teşhis, doğru teklif, tashih edici tenkit olmadan, “iddialı tavır” çok komik kalıyor. Kur’an-ı Kerim’in mızraklara takılması gibi, “Kur’an şöyle buyuruyor” diyerek Ayet-i Kerime ile söze başlayanlar, Allah’ın kelamını anladıklarına dair hiçbir alamet taşımamalarına rağmen, iddialı tavırlar takınmaktan uzak duramıyorlar. Kur’an-ı Kerim, her biri milyarlarca sayfadan oluşan milyarlarca ciltlik kitapla tefsir edilse, mana haznesi hala tamamen keşfedilmemiş olacak bir kitaptır ama adam onu anlamak bir tarafa, sadece tekrar ederek iddialı tavırlar takınıyor. Küçücük meseleleri Kur’an-ı Kerim ile çözemeyen adamlardan, medeniyet fikrini üretmelerini beklemek tabii ki saflık olur.

İddialı fikir nedir? İddialı fikir, nefsin en hacimli tezahürü olan “bilgiçlik” hali değil, İslam’ın, insan ve hayata dair tekliflerinin ne kadar derin bir teşhis, ne kadar kuşatıcı bir terkip ifade ettiğini göstermektir. İslam’ın bitmez tükenmez bir kaynak olduğunu, her zaman ve mekan parantezinde taze kaldığını göstermek… Nispet İslam’dır ve iddia da ona aittir. Bunu göstermenin en iddialı çerçevesi, “medeniyet fikri”dir. İslam’ın inşa edeceği (ve ettiği) medeniyetin ne kadar “doğru” temeller üzerinde, ne kadar “güzel” bir hayat sunacağını göstermektir. Bunu yapamayanlar, medeniyet fikri bir tarafa “fikir kırıntıları” ile meşgul olanlar, iddialı fikirler yerine, iddialı tavırlar takınıyorlar.

*

Ufkun genişliği, hedefin büyüklüğü, gayretin devamlılığı, aklın hacmini büyütüyor. Fakat büyüme istidadı olan aklın hacmini büyütüyor. Hamsiyi okyanusta da besleseniz büyüme istidadı sınırlı fakat balinayı mutlaka okyanusta beslemelisiniz çünkü büyüme istidadı var. Ruhi şartlar ve imkanlarla fiziki ve içtimai şartlar ve imkanlar mütenasip olmalıdır. Büyüme istidadı olmayan akıllarıyla büyük hedef edinenler var, bunlar büyüyemeyeceği için, büyük görünmek çabasına giriyorlar. Büyük meselelerle ilgilenme çapları olmadığı için de büyük meseleleri küçültüyorlar. İsmi iddialı olan konularla ilgileniyorlar fakat o konularla ilgilenebilmelerinin tek yolu da kendi çaplarına indirmek. Kendileri büyüyemeyince, meseleleri küçültüyorlar. Ne var ki hiçbiri meseleleri küçülttüklerini söylemiyor aksini iddia ediyor. Fakat ne yaparsanız yapın, bir bardak, bir sürahi suyu almaz.

Bu duygu ve düşünceler içinde okudum Yusuf Kaplan’ın son üç yazısını. “Alim, Arif, Hakim:Seyyaliyet, sey/ya/riyet, devamiyet” başlıklı yazı ile “Bediüzzaman’ın açtığı nebevî çığır” başlıklı seri iki yazısını.

Bu yazılara dair Yusuf Kaplan ile e-mail yazışmalarımızda, “Fütuhat-ı Medeniyye” isimli bir kitap üzerinde çalıştığını, kitabın bittiğini, yazıların da kitaptan “hulasat’ül hulasa” kabilinden teşhisler ihtiva ettiğini söylediler. Mesele böyle olunca tecessüsüm harekete geçti ve yazıları, makale değil, kitap olarak okudum. Kitabın hulasası olarak…

Birinci yazısında İslam İrfanının inşa ettiği üç şahsiyet çeşidini ifade edişi harikaydı. İslam Medeniyeti, İslam İrfanının tecessüm etmiş hali olduğuna göre, medeniyet fikrinin bu üç “şahsiyet terkibinden” başlaması gerekirdi. Üç şahsiyet terkibi, aynı zamanda İslam İrfan ve Medeniyetinin, temel üç sütununa tekabül eder, “kalb-i selim”, “zevk-i selim” ve “akl-ı selim”… Başka bir zaviyeden bu üç şahsiyet terkibi, “Akl-ı Selimin” üç farklı terkip mahfazasıdır. Arif, üç sütunu şahsiyet terkibinde cem eden mahfaza, alim, akl-ı selim ile zevk-i selimi cem eden mahfaza, hakim ise sadece akl-ı selimi temsil eden mahfaza… Böyle bir taksim ve tasnif, Müslüman ferdlerin kudretleri nispetinde ulaşabilecekleri farklı menziller olduğunu göstermesi bakımından mühim.

Bu üç şahsiyet terkibi de “kurucu şahsiyettir”. Mesele medeniyet inşası olduğunda, “kurucu fikir” ve “kurucu şahsiyet” her meseleye mukaddemdir. Medeniyet bahsinin tam olarak buradan başlaması, sıhhatli bir tefekkür, isabetli bir teşhis, kuşatıcı bir teklif olarak görülmelidir.

Son iki yazısından anlaşıldığı üzere, meseleyi (medeniyet tasavvurunu) Bediüzzaman ve Risale-i Nur merkezinde oluşturmuş. Risale-i Nur ile ilgili “hususi çalışmam” olmadığı için, meselenin bu boyutunu mahfuz tutuyorum fakat bu cihetini ayrıca merak ediyorum.

Kitabın ismi, Yusuf beyin de ifade ettiği gibi “iddialı”. Fakat akl-ı selim sahiplerinin iddialı sözler söyleme, iddialı tezler üretme, iddialı fikirler beyan etme zamanının tam ortasında yaşıyoruz. Batı hızla çökerken, ümmet büyük çaplı isyan dalgasını başlatmışken, iddialı fikirler serdedilmelidir. İddialı tavırlardan itina ile imtina etmeli aynı zamanda da İslam’ın ne çapta bir kaynak olduğu iddialı fikirlerle gösterilmelidir.

*

“Fütuhat-ı Medeniyye”… Muhtemelen kitap, şöyle bir terkibin peşindedir. Asr-ı Saadetten başlayarak, farklı coğrafya ve Müslüman kavimlerin elinde olsa da, kesintisiz şekilde devam eden İslam Medeniyeti, son birkaç asırdır inkıtaa uğradı. (Yusuf Kaplan, Moğol istilası dönemini de medeniyet krizi kabul ediyor ama bu günküne nispeten çok hafif kaldığı için o krizi fazla önemsemiyorum). İslam medeniyetinin tarihi seyrine göz attıktan sonra, inkıtaa uğrama sebepleri üzerinde durmuş olmalıdır. Son İslam Medeniyeti olan Osmanlı-İslam medeniyetindeki çürüme, yozlaşma, üretim ve inşa zafiyeti bahisleri kısaca da olsa tetkik edilmiştir.

Tarihi seyrin lüzumu açık tabii ama konunun merkezi, bu günün dünyasında İslam Medeniyeti tasavvurunun ne olduğu, nasıl terkip edileceği, nasıl inşa edileceği, nazari kaynaklarının neler olduğu hususlarında yoğunlaşmış olmalıdır. İslam medeniyetinin üç mecrası (irfan, ilim, hikmet), üç sütunu (kalb-i selim, zevk-i selim, akl-ı selim) ve üç şahsiyeti (veli, alim, hakim), terkip ve tasavvur faaliyetinin temelini, çerçevesini, zeminini oluşturmuştur. Tüm bunların, ana kaynak olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye nasıl nispet edileceği meselesi tabii ki kitabın özü olarak ortaya konulsa gerek.

İslam Medeniyet Tasavvurundaki tılsımlı bahis, aynı kaynaktan doğan ve beslenen irfan, ilim, tefekkür-hikmet mecralarının aynı havzaya nasıl döküleceği hususudur. Tevhid gibi bir teklikten başlayıp (doğup) insanın ruhi-kalbi ve zihni-akli mecralarından akarak elde ettiği verimleri, kesretin kaynaştığı adına hayat denilen “bütünlüğü olan havzaya” dökme hamlesi-ameliyesini gerçekleştirmek… Bu istikametin aksine gidenler, bu mecraları birbirinden tefrik etmek, müstakilleştirmek gibi zihni savrulmalar yaşıyorlar, böylece, hem medeniyet tasavvurunun inşasına mani oluyor hem de ana kaynağın anlaşılmasında ciddi problemler meydana getiriyorlar. Dolayıyla üç mecranın taşıdığı “mana haznesini” aynı havzaya dökmek de mümkün olmadığı için, medeniyet inşası “ütopik entelektüel meşgale” haline geliyor. Yusuf Kaplan, “tılsımlı bahse-sırra” vakıf birisi, bu sebeple kitap, bu mesele üzerinde derinliğine ve ısrarla duruyor olmalıdır.

Üç mecra, üç sütun, üç şahsiyet… Bunlar Bediüzzaman ve Risale-i Nur’dan hakkıyla üretilebilir mi? Bilmiyorum ve merak ediyorum. Fakat bu unsurları esas alan inşa çabası, kimden ve hangi metinden çıkarılırsa çıkarılsın, “Medeniyet Tasavvuru” başlangıcı olması ve meselenin tartışmaya açılması cihetlerinden harikulade…

Biliriz ki her şeyin ilki, ibtidaidir, zaman içinde tekamül eder. Fakat her şeyin ilki ibtidai olsa da “keşif konusu” olması bakımından, o şeyin en mütekamil halinden bile kıymetlidir, çünkü çığır açar. İlki ibtidai olmayan tek istisna, Kur’an-ı Kerim’dir. Bu sebeple Yusuf Kaplan’ın çalışması, muhtemelen çok tartışılacak ve tenkit edilecektir. Benim için en mühim hususiyeti “ilk” olmasıdır.

Bazen “ilk” olanlar, çapsız olduğu için “cenin-i sakıt” haline gelir. İlk olanın ibtidai olması başka şey, çığır açacak istidatta olması başka şeydir. Yusuf Kaplan’ın idrak derinliği, ufuk genişliği, terkip mahareti, “cenin-i sakıt”a müsaade etmez. Bu cihetle ehemmiyet verdiğim ve sabırsızlıkla beklediğim bir kitap… Hayırlı ve faydalı olsun.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-3-SORUMLULUK BENLİĞİ GELİŞTİRİR

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-3-
SORUMLULUK BENLİĞİ GELİŞTİRİR
Sorumluluk ben merkezinin gelişmesini hızlandırır. Ben merkezinin meydana çıkması ve merkezleşmesi için dış müdahaleye ihtiyaç yoktur mutlaka ama eğitim yoluyla yapılan müdahaleler, ben merkezinin gelişmesine katkıda bulunduğu gibi zararlı şekilde bünyeleşmesini de engelleyebilir.
İnsanın doğal gelişme seyri içinde meydana gelmesi kaçınılmaz olan ben merkezi, sorumluluk vermekle hem belli bir hedefe yönlendirilir hem de doğru kurallarla sınırlandırılır. Ben merkezi kendi haline bırakılırsa insan zihnini kaplar ve ona hakim olur. Bu durum aklın gelişmesine engel olur.
Sorumluluk duygusunu geliştirmek, ben merkezini sınırlandıran en önemli zihni olaydır. Sorumluluk duygusu gelişmemiş olan kişilerde ben merkezi, diğer insanlarla beraber yaşarken onları eşya olarak görmeye meyleder.
Sorumluluk alıştırmaları, başka insanların sorumluluğunu (mesela kardeşin sorumluluğunu) üstlenmek şeklinde yapılırsa, ben merkezi hem hızlı gelişir hem de sadece kendinde merkezleşmekten kurtulur. Kardeşinden başlamak üzere, amca ve teyze çocuklarına doğru genişletilecek olan sorumluluk duygusu, “ben merkezli” insan kişiliğini önler.
“Ben merkezi” ilk olarak ortaya çıktığı zamanlarda, şımarıktır ve ailenin sadece kendisi ile ilgilenmesini ister. “Ben merkezi” bu haliyle bırakılmamalıdır. Sadece kendisi ile ilgilenilmesini isteyen “ben merkezi” gelişmeyi durdurur. Zaten kendisi ile ilgilenen bir aile (çevre) vardır ve kendisi mesela karar vermek, sorumluluk taşımak, hayatı bizzat tanımak ve yaşamak ihtiyacını geliştirmez. İhtiyaçları başkaları tarafından karşılanmaya devam ettikçe gelişmesi durur. Çocukların ihtiyaçlarının başkaları (ailesi) tarafından karşılanması zarurettir. Başka türlü olması, ihtiyaçlarının kendisi tarafından karşılanması mümkün değil. Fakat bu süreç içinde, yavaş yavaş kararlar verebilmesi, bazı işleri yapabilmesi, bazı sorumlulukları üstlenebilmesi gerekir. Zaten ihtiyaçları aile tarafından karşılanan çocuk, tecrübe ettirilmez, sorumluluk yüklenmez, karar verdirilmezse çok kötü bir zihni gelişmeye bağlı kalır.
“Ben merkezi” ile sorumluluk duygusu birbirini besler. Sorumluluk, ben merkezinin bir bakıma istediği bir iktidardır. Ben merkezi, kendi başına varolma isteğine sahiptir. Kendi kendini yönetme, başkalarına ihtiyaç duymama, kendi kendine yetme gibi arzular, ben merkezinin tabiatında var. Bunların harekete geçirilmesi şarttır. Her şeyinin ailesi tarafından karşılanması, her dediğinin yapılması, her ihtiyacının anında karşılanması, “ben merkezinin” tabiatındaki özelliklerin ortaya çıkmasına engel olur. Çalışmadan yaşayabilmek, tembelliği tetikler, gayret etmeden ihtiyaçların karşılanması, sorumluluğu geriletir. “Ben merkezi”, kendine yeterli olmayı ister ama ihtiyaçlarının başkası tarafından karşılanmasına da itiraz etmez. Ne zamana kadar? Kendine müdahale edilmeye başlandığı noktaya kadar. İşte bu nokta “ben merkezi” ile hayatın çatıştığı noktadır.
Aileler, çocuklarına sorumluluk vererek, “ben merkezi” ile hayatın çatışma alanın erken yaşlarda düzenlemeye başlar. Hayatın karşısına nasıl çıkacağını, hayat ile nasıl baş edeceğini, hayatın karşısında nasıl direneceğini, küçük yaşta geliştirilen sorumluluk duygusu ile öğrenir. Sorumluluk duygusu geliştirilmemiş çocuklar, belli bir yaşa kadar da ihtiyaçları aileleri tarafından karşılandığı için, hayata atıldıklarında tam bir “asalak” haline gelirler. Tembel ve asalak…
Sorumluluk duygusu hem “ben merkezini” geliştirir hem de onu “uygun şekilde” inşa eder. Ben merkezinin bünyesini, içine başka insanların da girebileceği kadar genişletir. Sadece kendini düşünmeyen, birlikte yaşamayı bilen ve birlikte yaşadıklarını da kendisi gibi kabul eden bir “ben merkezi” bünyesi oluşur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AHLAK İDRAK AKIL

AHLAK İDRAK AKIL
İnsan, anlamadan öğrenebilen, öğrenmekle “yapabilen” bir varlık. Yapabilme maharet ve kudreti anlama şartına bağlı olsaydı, insanlar, yürümeyi bile beceremez, nefes bile alamazdı. İnsanın en basit faaliyetlerinden olan yürümek, o kadar girift fizik denklemler ve dengelerle alakalıdır ki, muhtemelen birkaç bin kişinin dışında kimse yürüyemezdi.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek özelliği, Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Anlamak bunların şartı olsaydı, insanlar, yirmi otuz yaşlarına kadar ancak “baba” demesini öğrenirlerdi. Konunun paradoksu ise, öğrenmeden (bilgi sahibi olmadan) anlamak imkansız fakat aslında (nazari manada) anlamadan da öğrenmek imkansız. Her nasıl oluyorsa, anlamadan ve anlama iktidarına sahip olamadan öğrenmek ve yapabilmek mümkün olabiliyor. Allah’ın ihsanlarından, ruhun sırlarından, insanın acayip hallerinden birisidir bu hususiyet.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek büyük ihsanlardan biridir ama her ihsan (kıymet) gibi istismarı çoktur. Öğrenmek, anlama zannını, yapabilmek ise daha derinde anlama vehmini üretiyor. Bilgileri öğrendiğinde anladığını zannedenler, anlama ihtiyacı duymaz oluyorlar. Yapabilmeye başlayanlar, anlama ihtiyacı bir tarafa, anlamanın (yani fikrin) lüzumuna bile inanmıyorlar. Oysa öğrenmek, ezberden başka bir zihni evren inşa etmez. Sadece öğrenerek yapabilmek ise, taklitten başka bir özellik kazandırmaz. İdrak, öğrenmekten sonra lazım fakat öğrendikten sonra idrak etmeye ihtiyaç hissetmiyor insanlar.
*
Öğrenmek, anlamaktan önce olduğuna göre, “nasıl” sorusu, “niçin” sorusundan öncedir. Öyleyse önce ahlak inşa edilir, sonra fikir… Ahlak öğrenilir, kuşanılır, yaşanır. Bu safhaya dünyadaki her insan ulaşır, ulaşıyor da… Ahlakın kuşanılması için “niçin” sorusunun cevabını beklemek, yani idrak etmek, otuz-kırk yıl ahlaksız yaşamaktır. Ahlaksız yaşamak, yaşamamaktır. İnsan hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, onu yaşamak için anlamayı şart koştuğunda, yaşayamaz. Kırk yaşına kadar başka şekilde yaşayan kişi, ölmezse, kırk yaşından sonra dünya görüşünün ahlakını çok zor kuşanır. Kuşanamadığı ahlakın fikri, lüzumsuz bir gevezeliktir.
Önce ahlak şiarı, hem İslam’ın muhtevasından süzdüğümüz hem de insanın ruhi, zihni ve akli süreçlerinden anladığımız bir usule işaret eder. İslam, imandan (şehadet kelimesinden) sonra, amellerin (farzların) ne olduğunu ve nasıl tatbik edileceğini öğrenmeyi farz kılmıştır. Öğle namazı vaktinde Müslüman olan kişinin üzerindeki ilk farz, öğle namazını öğrenmektir. “Niçin namaz kılınır” sorusuyla ilgilenemez, “namaz nasıl kılınır” sorusunun peşine düşmelidir. Öğrenme süreci bittikten sonra, anlama süreci başlar, başlamalıdır.
“Nasıl” sorusunun (yani ahlakın) öncelenmesi, insan tabiatı ile İslam’ın teklifleri arasındaki mutabakatın harikulade misalidir. “Önce idrak et sonra tatbik edersin” türünden sözler, nefsin mazereti, sığ akılların meşgalesi, şeytanın iğvasıdır. Bu husus aynı zamanda, İslam tedrisatının da temelidir.
*
Ahlak (nasıl) ile fikir (niçin) bahisleri, müstakil alanlar oluşturmaz, tek hacim oluşturur. Ahlak, hayatın sathını fikir ise derinliğini oluşturur ki ortaya bir hacim çıkar. İslam, o hacimdir. İnsanı hayata bağlayan ahlak, Allah’a bağlayan fikirdir. İkisinden biri eksik olduğunda muallakta kalır ve her şey anlamsızlaşır. Tabii ki ahlak da (İslam ahlakı) insanı (Müslüman’ı) Allah’a bağlar fakat bu bağ, taklidi imandır. Bu dahi gerektir fakat idrak sahipleri için bu noktada kalmak büyük bir cezayı göze almaktır.
*
Önce ahlak demek, ahlakın fikirden daha kıymetli olduğunu göstermez, sadece daha acil olduğunu gösterir. İslam irfanına bakıldığında ahlak üzerindeki yoğunluk ve hassasiyet fikirden önce gelir. Bu durum, tahkiki imanın orta zekalarda gerçekleşmesinin zorluğundandır. Cemiyetin kahir ekseriyetini oluşturan insanlar orta zeka olduğu için, cemiyet inşası ahlakla gerçekleştirilir. Derinlik boyutuyla ahlak fikirden daha kıymetli değildir ama cemiyeti teşkil eden insan sayısı bakımından ahlak fikirden çok daha kıymetli hale gelir. Bu sebeple, içtimai alanda ahlak, ferdi alanda fikir daha kıymetlidir. Fakat bunlar birbirini nakzetmez, iptal etmez, kıymetsizleştirmez. Bilakis birbirini besler ve tamamlar. Yani ferdi oluşlarda fikrin daha kıymetli olması, ahlaktan mücerret bir ferdi hayat ve oluş seyrine girmeye cevaz vermez. Derinleşme ahlaki çerçeve (daha net ifadesiyle Şeriat) muhafaza edilerek gerçekleştirilir. Şeriat’ın dışındaki derinleşme beyhudedir.
Derinleşmenin çerçevesini ahlak oluşturduğuna göre, ahlak bizatihi fikirdir. Zaten fikir, ahlakta mahfuz mana ve hikmetlerin keşfidir. İstikamet üzere olmak zaten budur. Fikir istihsali için ahlaki çerçeveye ihtiyacımız olmasaydı, (haşa) vahiy ve Risalete de ihtiyaç duymazdık. Çünkü kazmayı ahlaki çerçevenin oluşturduğu alana vurmak gerekiyor. Ahlak, hazinenin satıhtaki koordinatlarıdır. Hazinenin kendisi olmayabilir belki ama hazinenin haritası olması cihetiyle, hazine kadar kıymetlidir.
*
Büyük Doğu, kadim İslam irfanında, sübut bulmuş usule riayet ederek, nasıl sorusunu öncelemiş ve İslam’ın devlet nizamını inşa etmeye çalışmıştır. İnşa etmiş değil, inşa faaliyetini başlatmıştır. Her şey hazırlanmış ve tatbik edilebilir hale getirilmiş zannında olanlar, “İdeolocya Örgüsünü” tekrar tekrar okumalıdır. İslam Devletinin sadece çatı katının sistemi örülmüş fakat devletin dev cüssesi hala inşa sırasını bekliyor. Bu istikamette çalışmayanlar, “öksüz yapıyı ustada bırakanlar”, Büyük Doğucu değiller, işin gevezeliğinde olan akıl fukaralarıdır.
Üstadın “nasıl” sorusunu öne alması hususu dikkat çekicidir. Dehalar, “nasıl” sorusu ile fazla meşgul olmazlar. Onları tatmin eden “niçin” sorusudur. Büyük Dehanın “nasıl” sorusunu öncelemiş olması, tabiatına (mizacına) terstir. Buradan da anlaşılmalıdır ki, “nasıl” sorusunun cevabını öncelikle aramış olması, “vazife şuuru” ile ilgilidir. Yirminci asır dünyasında tabiatını aşan kaç tane insan gösterebilirsiniz ki?
Tüm bunlardan sonra, “niçin” sorusunu kafi derecede cevaplamadığını zannedenler varsa, “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli eserini birkaç defa daha okusun. Kadim Yunan’dan yirminci asra kadar batıda, gelmiş geçmiş tüm “dehaları” hesaba çekmek, “niçin” sorusunun cevabı değilse, kim kendi gevezeliklerine bu sorunun cevabı diyebilir ki? İslam’ın “niçin” sorusunu cevaplamak için, bir zamanlar İmam-ı Gazali Hazretlerinin yaptığı gibi, tüm felsefeyi silkeleyip ayağının altına almak kafi derecede büyük bir tefekkür hamlesi değil mi?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-2-SORUMLULUK BENLİĞİ KONTROL ALTINA ALIR

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-2-
SORUMLULUK BENLİĞİ KONTROL ALTINA ALIR
Sürekli emir alan çocuğun benliğinin ortaya çıkması yavaş olur. Gerçi benlik ortaya çıkmak için eğitime ihtiyaç duymaz. O zamanı geldiğinde, yani biyolojik yaş ilerledikçe, zihni evren bilgiyle doldukça kıpırdamaya başlar. Belli yaş aralıklarıyla da kendini göstererek ortaya çıkar.
Benlik kendi kendine de ortaya çıkar çıkmasına da, mesele sağlıklı olarak zuhur etmesidir. Çocuğun sağlıklı bir benliğe sahip olması için belli eğitimler gerekir. Öncelikle ortaya çıkmasını kontrol altından tutmak gerekir. Çünkü benlik, lazım olduğu kadar da zararlıdır.
Çocukta (kişide) benlik ortaya çıkmadan zihin toparlanamaz. Zihni evreni toparlayan ve kendinde merkezleştiren ilk unsur, benliktir. Benlik zihni evrene doğduğunda, zihni evrende ne varsa etrafında toplamaya, onlar üzerinde mülkiyet kurmaya, başka hiçbir unsura (mesela akla) hak tanımamaya uğraşır. İşte faydası da zararı da bu cümlenin içinde mevcuttur. Zihni evreni toparlaması faydası, başka bir unsura hayat hakkı tanımak istememesi de zararıdır. Bu sebeple benliğin ortaya çıkması kontrol altında tutulmalıdır.
Benliğin zihni evrene doğması kontrollü olmaz da kendiliğinden doğarsa, tüm zihni evreni kendi mülkiyeti altına almak için çabalar. Ve bunu da başarır. Eğer benlik zihni evreni tamamen kontrolü altına alırsa, akıl inşası çok ama çok zorlaşır. Çünkü benlik, zihni evrende ilk mülkiyet iddia eden, bu iddiaya sahip olarak ilk doğan unsurdur. Benlikten önce zihni evreni toparlayacak ve onu bir merkez etrafında düzenleyecek başka bir unsur olmadığı için, zihni evren üzerinde mülkiyet iddiası kökleşirse, daha sonra meydana gelecek olan (mesela akıl) zihni evrende kendine yer açamaz. Böyle bir zihni evrende aklın oluşabilmesi için benliğin izin vermesi gerekir. Benliğin izin vermesi demek, aklın benlik merkezinde meydana gelmesi demektir. Oysa inşa edilmesi gereken sağlıklı akıl, benlikten mümkün olduğunca bağımsızlaşmış olmalıdır. Benlikten bağımsızlaşmalı ve zihni evrenin merkezi haline gelmelidir.
Akıl benlikten bağımsızlaşamaz ve benliğe mahkum hale gelirse, çocuğun kişiliği “benlik” merkezli olur. Benlik merkezli kişilik ise sadece menfaatini düşünür, menfaati için her şeyi yapar, insanları eşya gibi görür. Bu, en kötü kişilik çeşididir.
Zihni evrenin benlik merkezli olmaması için benliğin ortaya çıkmasını kontrol atlında tutmak gerekir. Sorumluluk eğitimi benliği kontrol altında tutacak metottur.
Erken yaşlarda başlanan sorumluluk eğitimi, benliğin meydana çıkarken bazı sınırlarla karşılaşmasını sağlar. Sınırları olan bir “benlik” zihni evrenin tamamında mülkiyet iddia edemez. Bu durum, aklın oluşması için gereken alanı elde etmesini mümkün kılar. Akıl, benlikten bağımsız bir şekilde inşa edilebilir.
Sorumluluk eğitimi yoluyla ortaya çıkan benlik, sorumsuzca davranmaz. Kendiliğinden ortaya çıkan benlik, hiçbir sorumluluğa sahip olmaz, hiçbir sınırı umursamaz, hiçbir kurala uymaz. Benliğin doğumunun sorumluluk havuzunda meydana gelmesine dikkat edilmelidir. Sorumluluk havuzuna doğan benlik, aklın inşasına engel olmayacağı gibi katkıda da bulunur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-15-AÇIK TEŞKİLAT MODELİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-15-
AÇIK TEŞKİLAT MODELİ
Açık teşkilat modeli, legal-illegal tasnifi ile alakalı değildir. Tüm faaliyetlerini halka açık olarak yapacak, yönetim kurulu toplantılarını bile halkın izlemesine müsaade edecek bir teşkilat modelidir. Teşkilatların en büyük problemi, çift dilliliktir, yani çifte standartlılıktır. Hakikaten ülkemizdeki tüm teşkilatlar, devlet teşkilatları da dahil olmak üzere, bir kamuoyuna karşı kullandıkları dil ve halka açıkladıkları hususlar bir de kendi içlerinde kullandıkları dil ve konuştukları konular var.
Çift dillilik, çift gündemlilik, çift maksatlılık tabiatı gereği problemlidir. Zaten bu problem biraz derinleştiğinde legalite sınırını aşmakta ve illegalite alanına geçmektedir. İllegalite, teşkilatın kanuna uygun olarak kurulmasıyla ilgili bir husus değildir sadece, teşkilatın gizli maksat taşıması bir sınırı aştığında illegalite meydana gelmektedir. Türkiye’de devlet halka rağmen kurulduğu ve halkı düşman kabul ettiği için illegaldir. Anayasasının bile olması bir anlam ifade etmez.
Devlet sırrından bahsetmediğimiz anlaşılıyor herhalde. Tabii ki her devletin sırları olabilir ve halktan da gizlenebilir. Fakat eğitim-öğretimin hedefini halktan gizlediğinizde, müstemleke idaresi kurmuş olursunuz ve tam olarak illegalsinizdir.
Çift dil kullanmak, halka hizmet etmek iddiasıyla ortaya çıkıp halktan gizli işler yapmak, en hafif netice olarak “itimadı” yok eder. Çift dilin normalleşmesi, aynı zamanda istismar ve yolsuzluk imkanının artmasıdır. Kapalı kapılar arkasında, önce veya sonra ikinci toplantıların yapılması, teşkilatların kime ve ne için çalıştıklarına dair sorular üretiyor.
Çift dil ve çift gündem alışkanlığı ve kültürü, siyasi rejimlerin baskısına karşı emniyet tedbiri olarak geliştirilmiştir. Sebep ve kaynak olarak lüzumlu ve zaruri olabilir. Fakat biraz rahatlayan, nispeten hürriyetlerin genişlediği ülkelerde, çift dil ve çift gündemin iptal edilmesi gerekir. Şartların değişmesine rağmen alışkanlıkların değişmemesi, değiştirilmemesi ya tefekkür zafiyeti ya da istismar iştiyakından kaynaklanıyor.
*
Teşkilatların tüm faaliyetlerini halka (üye olmayanlara bile) açık olarak yapabilmesinin teorik altyapısı, dünya görüşlerini veya maksatlarını olduğu gibi halk ile paylaşabilme imkanıdır. Bu imkanın olduğu ülkelerde Müslümanlar mutlaka “açık teşkilat modelini” hayata geçirmelidir. Bu model, dünyada uygulanmamıştır ve kabul göreceği istikametinde derin bir hüsnü zannımız var.
Açık teşkilat modeli, illegaliteye kaymayı önler, halka nüfuzu kolaylaştırır, halkta itimat üretir, istismar ve yolsuzlukları engeller, dünya görüşü ile halkın ünsiyet kesbetmesine sebep olur, mert ve ahlaklı insanlar yetişmesini mümkün kılar, teşkilat kültürünü ve refleksini halka ulaştırmakta vasıta olur, halkı teşkilat bahsinde eğitir ve tecrübe sahibi yapar, halktaki teşkilatlılık halinin gelişmesine sebep olur vesaire. Bir çırpıda saydığımız ve aslında çok daha fazla faydası olan bu teşkilat modeli, bir an önce üretilmeli, geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
*
Açık teşkilat modeli, aynı zamanda kolluk kuvvetlerinin ve istihbarat teşkilatlarının dikkatin üzerinde yoğunlaştırmasına mani olur. Bilgi almak istediklerinde toplantılara katılmaları kafi olan bir teşkilatı takibe almaları, rahatsız etmeleri sözkonusu olmaz. Eğer kanuna aykırı bir husus olduğunu düşünürlerse meseleyi mahkemeye havale ederler. Tabii ki bundan ibaret değil, başarılı olan ve halka nüfuz eden teşkilatlar için başka işler de yapmak isterler fakat halka açık olan teşkilata karşı yapabilecekleri şey sınırlı kalır.
*
Açık teşkilat modeli nasıl uygulanır? Basit birkaç misalle iktifa edelim. Yönetim kurulu toplantıları halka açık olarak yapılabilir. Müşahit (gözlemci) olarak halkın katılması sağlanır. Misafirlerin toplantında söz hakkı olmaz. Toplantı bittikten sonra misafirlerden fikir beyan etmek isteyenler olursa söz verilir ve dinlenir. Ola ki güzel bir fikir sahibidir. Zayi edilmesi halinde yazık olur. Misafirlerin uygulanabilir fikir ve teklifleri olduğunda kayda geçirilir, o toplantı konuları ile alakalı ise ilgili konu tekrar müzakereye açılır. Teşkilatın başka faaliyet konuları ile ilgiliyse kayıt altına alınır ve ilgili toplantıda gündem maddesi yapılır.
Halka açık olarak yapılan yönetim kurulu toplantılarında alınan kararlar daha sonra (kapalı kapılar arkasında) asla değiştirilmez ve olduğu gibi tatbik edilir. Bu nokta azami derecede hassas olunması gereken bir konudur. Halka açık toplantı yapıyormuş gibi intibaı vererek, ikinci toplantılarda farklı kararlar almak, ahlaksızlıktır.
*
Son olarak, her alanda “açık teşkilat modeli” ile teşkilatlanmak kabil olmayabilir. Bazı alanlar hususiyet arzedebilir. Bu alanlar, halka gizli olması gerektiğinden değil ama halkın ilgilenmeyeceği alanlardır. Mesele akademik teşkilatların halka açık olmasında bir fayda düşünülmez, derin ve ağır ilmi meselelerin tartışıldığı teşkilat toplantılarının halka açık yapılması halinde zaten misafir katılımcı bulmak kabil olmaz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-14-TEŞKİLATIN YENİDEN DOĞUŞ REZERVİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-14-
TEŞKİLATIN YENİDEN DOĞUŞ REZERVİ
Her teşkilat, öngördüğü veya öngörmediği saldırılara ve ağır kayıplara muhatap olabilir. Düşman saldırısı kadar tabii felaketler için de bu ihtimal varittir. Her nerden ve nasıl gelirse gelsin, belini kıracak, sıfıra yakın seviyeye kadar indirecek olan darbelere karşı bünyesinde, “yeniden doğuşun” tohumlarını taşımak zorundadır.
Yeniden doğuş rezervi, bir teşkilatın en büyük manevra gücüdür. Yeniden doğuşu tohumlayabilen, yeniden zuhuru mümkün kılabilen bir teşkilat anlayış ve yapısı, cesaret üretme ve büyük tehlikeleri göze alabilme iktidarına kavuşur. Tükenme, bitme, yokolma tehlikesi (ihtimali) teşkilatları kendilerini savunma düşüncesine itekler ve hamle gücünü kaybettirir. Bir teşkilatın başına gelebilecek felaketlerin büyüklerinden biri, hamle istidadını kaybetmek ve sürekli savunmada kalmaktır. Savunma, stratejik bir gerekliliktir ve yerinde yapıldığında fevkalade işe yarar. Fakat teşkilatın varoluşu savunma stratejisi üzerine kurulur ve mütemadiyen savunmada kalırsa, varlığını muhafaza etmesi ve hedeflerine ulaşması asla mümkün olmaz.
Bir teşkilat, liderinden son üyesine ve hatta son sempatizanına kadar yok edildiğinde bile yeniden doğuş rezervine sahip olmalıdır. Bunun yolu, teşkilatların cemiyeti kodlamalarıdır. Teşkilat yok olduğunda (veya yok edildiğinde) cemiyetteki o kodlar (tohumlar) kısa süre sonra filizlenebilmelidir.
Cemiyet nasıl kodlanır?
*Teşkilatlar mutlaka halka nüfuz etmelidir. Halka nüfuz etmemiş (dolayısıyla illegal olan) teşkilatların ve hareketlerin yok edilmesi kolaydır ve yeniden doğumu ise fevkalade zordur. Halkın içinde olmak, öncelikle yok edilmelerini imkansız hale getirir veya fevkalade zorlaştırır. Yok edilmeleri, tırnağın etten koparılması gibidir ve halkın fena halde canı yanar. Halkın canının yanması, yeniden doğumun tohumudur.
*Teşkilatlar mutlaka halkın bir ihtiyacını karşılamalı, bir problemini çözüyor olmalıdır. Yok edildiklerinde cemiyette ve hayatta bir boşluk meydana gelmelidir. Bu durum, halk nazarındaki meşruiyettir. Halkın meşruiyetine sahip olan teşkilat ve hareketler yok edilemez, yok edilirlerse cemiyette ve hayatta meydana gelen boşluk, teşkilatın ve hareketin yeniden zuhur mahallidir. Hayat ve cemiyet, boş kalan o mahalli tekrar doldurur, teşkilatın ne kadar hızlı şekilde yeniden kurulduğuna herkes şaşar.
*Teşkilatlar, teşkilat anlayışlarını ve tecrübelerini halka maletmelidirler. Teşkilat meselesi, hususi bir iş, uzmanlık isteyen bir konu haline getirilmemeli, hayatın ve cemiyetin bizzat teşkilatlar demeti olduğu hatırlanmalıdır. Günlük hayatın bile ancak teşkilatlanmakla yaşanabildiğini, bu sebeple teşkilatlılık halinin cemiyet demek olduğu anlatılmalı ve pratikte gösterilmelidir. En küçük ihtiyacın bile teşkilatlarla karşılanabildiği, en küçük problemlerin bile teşkilat maharetiyle çözülebildiği, halkın bizzat tecrübesine sunulmalıdır.
*Halkta teşkilat refleksi oluşturmalıdırlar. İtikadi ve ahlaki hassasiyetler teşkilat refleksi haline getirilmelidir. Anadolu şehirlerinde (küçük şehirlerde) yarım saat içinde toplanabilecek, yarım saat içinde eylem yapabilecek teşkilat refleksleri geliştirilmelidir. Halkın toplanması için sadece “haberi” duymasının kafi olduğu bir hassasiyet ve refleks meydana getirilmelidir. Şehrin belli bir merkezinde (meydanında) Allah ve Resulü aleyhine en küçük haber ve hadise olduğunda ve duyulduğunda “kendiliğinden” toplanmalıdır. Halkta teşkilat reflekslerini geliştirmek için, teşkilatların incelmiş hassasiyetleri üzerinden değil, halkın müşterek hassasiyetleri üzerinden çalışmak gerekir.
*Halkta teşkilat kültürü oluşturmalıdırlar. Netice olarak, halkta bir teşkilat kültürü oluşmalı, oluşturulmalıdır.
Bütün bu kodlamaların neticesinde halk, teşkilatlanmak için eğitim almak zorunda kalmamalıdır. Bir teşkilata vücut verecek teorik altyapı cemiyette hazır olmalı, teşkilatın kurulması, yönetilmesi ve geliştirilmesi refleks ve kültür olarak bulunmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com