Aylık arşivler: Şubat 2012

GENERALLER VE KURTLAR

Generaller ve Kurtlar

“Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabı başucu kitabımdır. Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın ihatalı üslûbuyla makbul oğluna anlattığı birbirinden ibretli efsaneler içinde “Generaller ve Kurtlar” efsanesini memleketin askerî bürokrasisinde ne zaman bir yozlaşma başlasa yeniden okuma ihtiyacı hissederim:

Bak oğul! Oğuz Ülkesi’nde uzun zamandır iktidar generallere aitti. Bu, değişmez biri nastı. Uzun yıllar ülkede kurtlaşan generallerin hâkimiyeti vardı. Devletin hâmî ve bânîsiydiler. Generallere devlet memuru demek hakaretti. Devletin ve milletin askeri değildiler; millet ve devlet onların tebaasıydı.

Generaller kurttan türediklerini söylerlerdi. Babamdan dinledim ki oğul, generallerin asil kökleri başlangıçta şüphesiz kurt değildiler. İktidar ve hegemonya hırsıyla zihnî evrim geçirerek kurtlaştılar. Kurtların üniformalı olanlarına general denirdi. Aynı zamanda bir general bir generalin kurdudur. Ruh ve zihniyetleri din-i mübin’den beslenmeyince kurtlaştılar. GENERALLER VE KURTLAR yazısına devam et

“SÜVARİSİZ” ŞAHA KALKAN ATLARA BİR GAMZELİK RÜZGÂR YETECEK…

Saf haliyle insan olmayı kendisine yeterli görmeyen çoğu insan “gücü”, kendi özgürlüğü (gücü) için, başkalarının özgürlüğüne (gücüne) karşı kullanmak ister. Sahip olduğu özgürlüğe “güce” kutsallık yükleyip, onu tartışılmaz kılarak sınırsız özgürlüğünün (gücünün) devamını sağlamaya çalışır.

Bu yüzden gücün devamını sağlama çabası içinde her türlü yönetim ve yönetim araçlarını, “güç” adına dönüşümlü olarak birbirlerinin nedeni, amacı ve araçlarına dönüştürür.

Güç odakların eliyle şekillenen her sistem, zamanla kendi alternatifini kendisi üretir. Üretilen bu alternatifler gelenek haline dönüşüp statüko olduğunda tekrar bir kutsala dönüşerek, hiçbir eleştiriye “kutsalları” adına izin ver-dir-mez. “SÜVARİSİZ” ŞAHA KALKAN ATLARA BİR GAMZELİK RÜZGÂR YETECEK… yazısına devam et

GENERALLER VE KÖPEKLERİ

Generaller ve Köpekleri

Bir generalin çok sevdiği köpeği hastalanınca bir veteriner binbaşıya götürülür. Bütün müdahalelere rağmen generalin köpeği hayatını kaybeder. Köpeğini çok seven general tâlimat vererek, köpeğinin cenazesinin Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Atış Poligonu’nun bulunduğu sahaya erler tarafından mezar kazılarak merasimle defnedilmesini ister.

Köpeğinin mezar yerine gelirken generalin ayakkabılarının çamur olmaması için yolla mezar arasına mucur dökülerek tâli bir yol yapılır ve kazılan mezarın etrafına da ince kum serilir. Böylece generalin köpeğinin cenazesine iki albay, bir binbaşı, birkaç astsubay ile erlerden oluşan cemaat bir merasim nizamıyla katılır ve ayakkabıları çamur olmadan mezar yerine varırlar.

Generalin köpeği dezenfekte edilmiş tabutta özel bir beze sarılarak, komutan, astsubay ve erlerin nezaretinde defnedildikten sonra köpeğini çok seven general hüzün dolu bir halde cenazeden ayrılırken Poligon yetkililerine “mezara dikkat edilmesi” tâlimatını verir. GENERALLER VE KÖPEKLERİ yazısına devam et

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-6-İMAN AKLIN HEDEFİNİ BELİRLER

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-6-İMAN AKLIN HEDEFİNİ BELİRLER
İman bir taraftan insani değerleri oluşturur diğer taraftan bu değerler merkezinde aklın hedeflerini meydana getirir. Değerler sistemi, hayatın nasıl yaşanacağını gösterdiği için, aklın dönmesi gereken yöne işaret eder. Akıl, iman projektörünün altında, değerlerin oluşturduğu menzillere doğru akar.
Değerler sistemi, hayatın nasıl, ne için ve hangi çerçevede yaşanacağını gösterir. Bir ahlak üretir ve insana giydirir. Akıl ise bu ahlak çerçevesinde faaliyet gösterir. Ahlak (değerler sistemi) olmazsa akıl ne yapacağını bilemez. Ne yapacağını bilemez hale gelen akıl, her şeyi yapabilir. Doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü, faydalı-zararlı ayrımı yapmadan her şeyi yapar. Bu ayırımları yapmazsa akla ihtiyacımız kalmaz. Çünkü bu durumda aynı hayvanlar gibi ihtiyacını elde etmek için başkalarını öldürmek de dahil her şeyi yapar. Hayvanlar gibi yaşayan insanın akla neden ihtiyacı olsun ki?
İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun düzenini ve huzurunu bozar. Hayatın altyapısını yok eder. Yalan söylememesi için bir sebep kalmaz, insanları dolandırmamasının bir açıklaması olmaz, diğer insanların değerlerini istismar etmemek için bir gerekçe kalmaz. İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun içine salınmış serseri mayın gibidir. Kime çarpar, kim ona çarpar, ne zaman çarpar belli olmaz. Fakat mutlaka ya kendisi başka birine çarpar ve patlar veya başka birisi kendine çarpar ve patlatır.
Toplum hayatının altyapısı, iman ve değerler sistemidir. Bunlar ortadan kaldırıldığında, insanlar vahşi hayvanlara döner ve toplum hayatı biter. Geriye kala kala bir sürü psikolojisi kalır ve sürünün en güçlüsü (haklısı değil) kimse o sürüye hakim olur. Hem de acıktığında birini yiyerek bu hakimiyetini devam ettirir.
İman ve değerler sistemi, ferdin ve toplumun hayatı nasıl yaşayacağını tespit ederken, aynı zamanda hedefini de belirlemektedir. Yardımseverlik gibi bir erdem, hayatın kısa menzilleri ve hedefidir. Zorda kalan, ihtiyacı olan kişilere yardım etmek, günlük, haftalık veya aylık hedefler halinde insanın önüne gelir. Bu tür yakın menzilleri aklın hedefi haline getiren imandır.
İman etmiş akıl, ne yapacağını, nasıl yapacağını, hangi hedefe ulaşması gerektiğini bilir. Böylece şaşkınlıktan kurtulur ve tembellik yapmaz. Şaşkınlık ve kararsızlık, aklın faaliyetini engeller. Akıl çalıştığı müddetçe gelişir, güçlenir ve sağlıklı bir yapıya kavuşur. Sürekli endişe, şaşkınlık, kararsızlık, aklın bünyesine zarar verir. Bu durum uzun müddet sürerse akıl kendini lüzumsuz hissetmeye başlar ve hayattan geriye çekilir. Aklın hayattan geri çekilmesi, derin bir ümitsizlik, büyük bir beceriksizlik, aşırı bir zayıflık olarak sahibine döner.
İman ve değerler sistemi aynı zamanda iradenin kaynağıdır. İmansız ve değersiz insanlar ve akılları irade sahibi olamazlar. İrade üretemeyen akıl, gevezelikten başka bir şey yapmaz. Genellikle şikayet eder, mazeret üretir ve işten kaçar. Böyle bir akıl, sahibine yüktür. Çünkü işe yaramaz ve iş yaptırmaz fakat sürekli şikayet ederek çevresini de kendinden uzaklaştırır.
Hedefsiz akıl durgun su gibidir. Kendini yenileyemez ve pislik biriktirir. Hedefi olan akıl ise akarsu gibidir, kendini sürekli yeniler ve pislik barındırmaz. Akıl bir hedefe doğru akıyorsa, sahibini de taşıyor demektir. Akıl olduğu yerde duruyorsa sahibini de yerinden kımıldatmaz.
İman ve değerler sistemi olmayan akıl da karar verir ama bu kararlar kısa ömürlüdür. Uzun ömürlü kararlar veremez, verdiği kararların arkasında duramaz. Dolayısıyla bu tür akla sahip insanlar, itibarlı kişiler değildir ve sözlerine güvenilmez.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-5-İMAN AKLIN SEVİYESİNİ BELİRLER

AKIL İNŞASINDA İMAN ETĞİMİ-5-İMAN AKLIN SEVİYESİNİ BELİRLER
İman sistemi ne kadar derin olursa, aklın seviyesi de o kadar yüksek olur. İman aklın bünyesine yerleştiği için, onun ufkunu belirler. Akıl, iman sistemi içinde düşünür, o ufkun dışına çıkamaz. Akıl, kendini oluşturan temel kabulleri sorgulayamaz. Aklın kendini oluşturan temel kabulleri sorgulaması, kendini inkar etmesidir. Bu mümkün müdür? Evet… Fakat kabullerini sorgulamaya başladığında başka bir kabuller demetine teslim olur. Netice olarak bir kabuller sisteminin içinde kalır.
Aklın hiçbir ön kabule sahip olmaması mümkün değil midir? Mümkündür. Fakat “kabul” aynı zamanda “değer”dir. Aklın “kabullerinin” olmaması, “değerlerinin” olmaması demektir. Değerleri olmayan akıl, menfaatten başka hiçbir şey düşünmez. Netice olarak menfaati tek değer haline getirir. Menfaati tek değer haline getirmek, tüm değerleri imha etmektir. Öyleyse akıl, hiçbir “kabule” sahip olmama imkanına sahip bulunsa da bu imkanı kullanmamalıdır.
Aklın kabullerini değiştirmesi mümkündür. Özellikle yanlış kabuller ile inşa edilmişse bunu yapması şarttır. Ömür boyunca yanlış kabullerle yaşaması beklenmez veya tavsiye edilmez. Fakat aklın kabullerini sorgulaması çok sarsıcı olur. Genellikle de kriz şeklinde meydana gelir. Krizin sonunda sağlını muhafaza etmesi mümkün olduğu gibi sağlığını (dengesini) kaybetmesi ihtimali de vardır ve bu ihtimal yüksektir. Gerçekten kabullerini sorgulayan akılların krizi zor atlattığı görülmüştür.
Öyleyse aklın kabullerini baştan doğru tespit etmek gerekir. Bu sorumluluk aileye düşer. Doğru kabullerle zihni evren, benlik ve akıl inşa etmelidir. Ki bu kabuller sorgulanmasın…
İman sisteminin hacmi aklın hacmini belirler. Mesela milliyetçiliği benliğine yerleştirdiğimiz bir çocuk, ömür boyu mensup olduğu kavim çapında düşünür. Özellikle de mensup olduğu kavim nüfus, coğrafya, insani üretim bakımından küçükse, aklın hacmi çok küçük kalır. Başka kavimler için hiçbir şey düşünmez, onların faydasına olacak hiçbir şey yapmaz. Ne kadar seviyesiz bir akıl…
Mesela materyalizme inandırılan ve öyle yetiştirilen bir çocuk, ömür boyu madde ile sınırlı bir hayat yaşar. Aklı maddeyi aşamayacağı için “gerçek” ve “hakikat” arayışına girmez. Bunlar olmadığında “doğru”, “güzel”, “iyi” arayışı da olmaz. Çevresinden etkilenip bu arayışlara girse bile, “doğru”, “güzel”, “iyi” gibi değerleri maddede bulmaya çalışır. Oysa maddede bulacağı tek şey, “fayda”dır. Sadece faydanın peşine düşen bir insan ise menfaatçi olur.
İman ne kadar derinse akıl o kadar derine iner. İslam’ın özelliği ve güzelliği burada da görülür. İslam imanının derinliği, maddenin çok çok ötesindedir ve tüm insanlığı kapsar.
Materyalist kabuller, Allah’ı ve ahreti reddeder. Bu durumda hayat bu dünyadan ibaret hale gelir. Hayat sadece bu dünyadan ibaretse, menfaatten başka bir değer yoktur. Çünkü ahiretteki mükafat ve cezaya inanmayınca, “iyilik” yapmak tüm anlamını yitirir. Materyalistlerin iyilik yapıyormuş gibi görünmesi, toplumda bulunan kültürün İslam tarafından oluşturulmasından kaynaklanır. “İyi insan” imajı oluşturarak kredi kazanmaya çalışırlar. Aslında iyi insan olmak değil, iyi insan görünerek daha fazla menfaat elde etmektir.
Allah ve ahrete inanmayan kişiler, “iyi insan” olmak isteseler de olamazlar. İyi insan gibi görünmek için çaba harcarlar ama yalnız kaldıklarında veya insanları aldatabilecekleri durumlarda iyi insan olamazlar. Çünkü iyi insan olmanın gerekçesi yoktur. Ahiret ve oradaki ceza yoksa kötülük yapmaktan uzak duramazlar. Akıl, onları, menfaatlerinin peşinden koşmaları için sürekli teşvik eder. Ahiretteki mükafata inanmayan akıl, karşılıksız iyilik yapmayı izah edemez, izah edemediğini de tavsiye etmez.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

GENERALLERİN HAL TERCEMESİ

Generallerin Hâl Tercümesi
Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşayan bir aksakalın destansı diliyle yazılmış “Aksakalın Kitabı”ndan “Generallerin Hâl Tercümesi” adlı efsaneyi edebî şifa niyetiyle paylaşmak istiyorum:

Ey oğul! Generalliğin Tarihçesi’ne göre önce general vardı, sonra diğer insanlar meydana geldi. General,“Avrupa uygarlığının” bir ürünüdür. “Çağdaş uygarlık seviyesi” yükseldikçe en gözde meslek hâline geldi ve yüceltilmiş bir tiranlığa dönüştü. Bütün Batı’nın ve Hitlerin generalleri en büyük insan kıyıcılarıydı.

Erich Fromm, “modern çağdaki büyük savaşlara biriktirilmiş saldırganlık değil, askerî ve siyasal seçkinlerin araçsal saldırganlığı sebep olmuştur” diyor.

Generallerin ilk ceddi Kartacalı general Hannibal’dir. “Yüceleşmiş” generallerden Patton, Mc. Arthur, Montgomery, Rommel, Sun Tzu, Goltz ve Sarı Kamalov’un portreleri günümüz generallerinin hayâllerini süsler. En çok da Fransız generali Napolyon’a hayrandırlar.
Oysa bütün insanlığın hayran olduğu zümre din ve hikmet ehlidir. Generaller cellatlığı, korkuyu ve güvensizliği yüceltirler. Bir maden işçisi, bir domates, bir buğday yetiştiricisi gibi hayatı insanîleştiren çoğunluk ise, bütün gönülleri bir tutanı, yetmiş iki buçuk milleti seveni yüceltirler.

Alman general Goltz diyor ki: “Savaş insanlığa alabildiğine geniş teknik ve bilim kapıları açar, ulusların yeteneklerini harekete geçiren ve onlara parlak gelecekler vaat eden, dünyanın henüz dokunulmamış enerji kaynaklarını gün ışığına çıkaran bir çeşit silahlı politikadan başka bir şey değildir.”
GENERALLER KAMUSAL BİRER DİKTATÖR VE BUYURGANDIRLAR
Mahalle mabedini ve vakıflarını bilmezler. Onlar bazı klüplere giderler. Etrafı dikenli tellerle çevrili, nizamiyesinde askerlerin nöbet tuttukları askerî şatolarda yaşarlar yapayalnız. Milleti, yani aidiyeti yoktur. Tercihleri böyledir. General eşi olmak ne zor.
Generallerin dünyası nasıl bir dünyadır. Dostlukları ve arkadaşlıkları var mıdır? Neye inanırlar? İnsanı teselli eden inançları, menkıbeleri var mıdır? Her gün aynı elbiseyi giyen generaller hayatı değiştirebilirler mi?
“Kamusal” birer diktatör ve buyurgandırlar. İnsanların tabiî hayatına hiçbir katkıları yoktur. Üreterek yaşayan halkın vergileriyle oluşan bütçeden en çok payı onlar alırlar. Generallik, kalbe ve merhamete muhalif bir meslektir, savaşları yönetme sanatıdır. Rüyaları hep savaş ve düşman üstünedir. Savaşlar olmasaydı generaller ne işe yarardı? Generallerin vatan ve millet sevgisi, her an savaşmaya ve ölmeye hazır yetiştirilmiş askerlerin sayısıyla alâkalıdır.

BİR MADEN İŞÇİSİ, BİR DOMETES VE BUĞDAY YETİŞTİRİCİSİ BİR GENERALDEN DAHA DEĞERLİDİR
Oysa bir maden işçisi en iyi kömür çıkarmakla, bir domates yetiştiricisi en iyi domatesi yetiştirmekle, bir fırıncı en lezzetli ekmeği pişirmekle vatanını ve milletini generallerden daha çok sevmektedir.
Savaşa inanırlar generaller. Savaş ve asker, onların varlık sebepleridir. Strateji, abluka, taktik teorileriyle vardırlar. Ondan gayrı hiçbir şeydirler. Savaş eğitimini bilirler. Gönül tâlimini bilmezler. Savaş kazandıran ünlü generallerin savaş sanatı üzerine yazmış oldukları kitaplarını okurlar. Gönülleri aydınlatan, insanı kalbinden tutup maveraya kanatlandıran mısraların, menkıbelerin anlatıldığı kitapları bilmezler. Çünkü kalpleri perdelenmiştir.

Generallerin içi dışı savaş kokar. Dolayısıyla yürekleri demirdendir. Onlar için savaş nimettir. Savaştan gelecek ganimetleri hesap ederler. Hikmet ve din adamlarını, kutsala çağıran şairleri hiç sevmezler. Çağdaş generaller arasından hiç şair çıktığını duydunuz mu?
Ekonomik kriz, işsizlik, istihdam, yoksulluk, bütçe açığı hiç önemli değildir onlar için. Çünkü çözümü kolaydır: Savaş çıkarmak ve savaşmak. Gönülleri değil, ölümleri ve öldürtmeyi yönetmesini bilirler.

Bir maden işçisinin, bir domates ve buğday yetiştiricisinin emeği bir generalin savaş stratejisi bilgisinden çok daha değerlidir. Bir buğday, bir koyun yetiştiricisi, bir generalden daha asildir. Bir fırıncının yaptığı iş, bir generalin yaptığı işten daha hayatîdir. Bir maden işçisinin maaşı bir generalin maaşından fazla olmalıdır.
Gönüllere ışık saçan, insanı âdemiyetine çağıran bir hoca efendinin, bir âlim kişinin vaazları bir generalin talimatlarından çok daha insanîdir.
Yüreği yanında değildir generallerin. Oysa bir maden işçisinin, bir domates ve buğday yetiştiricisinin yürekleri hep yanındadır.

Geceleri kaygılıdırlar. Oysa maden işçileri, domates ve buğday yetiştiricileri geceleri huzurla uyurlar. Şairlere, ediplere geceler birer saadettir.

ÜLKELERİ GENERALLER BÖLER VE PAYLAŞTIRIRLAR
Ülkeleri generaller böler ve paylaştırırlar. Sınırları onlar çizer ve bozarlar. Bir general sözüdür şu: “Savaşlar ancak ölenler gömülüp unutulduğunda kazanılır.” Yani, insanların bazıları savaşlarda sırası gelince ölmelidir. Hayatta kalanlar en iyi askerlerdir.
Demek ki, oğul, kimimizin çocukları, kimimizin eşleri, kimimizin babalarının savaşta ölmelerinin generallerin yanında hiç de anlamlı bir hâtırası ve önemi yokmuş.

Generaller zeki olurlar, akil olamazlar. Oysa zekânın iyi bir meziyet olmadığını söylüyor bilge kişiler. Generallik, güvensizlik, egemenlik arzuları üzerine inşa edilmiş cellatlığın en üst seviyedeki filozofluğudur. Savaş ve savaştırma uzmanıdırlar, gönüllerin uzmanı değillerdir.
Onların aşkı savaştır. “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir.” İnsanlığın savaşlarla düzeleceğine inanırlar. Bütün generaller birbirine benzer, birbirini taklit ederler. Bir generalin bütün hayâli en büyük general olmaktır.
GENERALLER ÖLÜMSEVERDİR
Kan kokan zafer sevinçleri bu ifadenin içindedir. Bütün arzu ve hayâlleri imha, egemenlik, ülkeler zapt etmek ve iktidardır.

Generallerden herkes korkar. Çünkü onların varlığı korkutmaktır, sevdirmek değil. Bir şehre, bir mekâna bir general gelecek oldu mu, o mekân halktan ve başörtülülerden temizlenir.

TANRI YOK, GENERALLER VAR

Tören ve generaller. Hayat bilgileri bu iki kelimededir. “Tanrı yok, generaller var” diye alkışlanırlar her sabah törenlerde.

Generaller bizim gibi insan mıdırlar? Salt bir insan değildir onlar. Üstün insandırlar. “Aslında sadece bir insansın, hatırla!” denildiğinde kızarlar. Fâni olduklarını ve musalla taşını bilmezler. Generallerin tanrısı böyle yaratmış onları.

Onlara göre generaller tanrıdan üstündür. Tanrı gibi bir güce sahiptirler. Tanrının yeryüzündeki zorbalarıdırlar. Kendilerinin “tanrının kırbacı” olduğunu, tanrı gibi gökte yaratıldığını söylerler. Kendilerini kutsamamızı, tek kurtarıcı olarak bilmemizi, kendilerine adanmış insanlar olmamızı istiyorlar. Kibir âbidesidirler. Naklen ölümleri viski yudumlayarak ekranda seyretmeyi severler. İçki sofralarında eksik olan bir meze için uçak ve tank kaldırırlar.
GENERALLERİN POSTALLARI GEÇİYOR ÜSTÜMÜZDEN
Doğu’dan Batı’ya generallerin postalları geçiyor üstümüzden. Generallerin vesayetinde yaşıyor bütün dünya. Hayatı onlara bırakıyoruz.

Generaller ülkelerine ne vermişlerdir? Ekmek mi? Su mu? Aş mı? İş mi? Can mı? Hayat mı?

Onların varlığını ülkelerin emniyet kalkanı olduğunu sananlar yanılmaktadırlar. En iyi bildikleri şey: “Savaşın gayesi ülkeniz için ölmek değil, karşınızdakinin ülkesi için ölmesini sağlamaktır.”

Veyl size, çatık yüzlü çağdaş generaller! Ey dünyanın silahlı politikacıları generaller! Yüreğiniz yanınızda mı? Sizler, vatan için ölmesini bilenleri ve çarpışan askerleri seversiniz. Vatanı için yaşayanları, domates ve buğday yetiştirenleri, kömür çıkarmasını bilenleri önemsemezsiniz. Bütün çağların kanlı ve haksız savaşlarını nasıl yönettiğinizle övünüyor halefleriniz.

GENERALLER ÖLÜMLÜDÜR, HER GENERAL ÖLÜMÜ TADACAKTIR

Bahtsız bir meslektir generallik. Siz hiçbir generalin adının bir mabede, bir hayır müessesesine verildiğini, ardından dua edildiğini gördünüz mü?

Siz hiçbir generalin zekat ve fitre dağıttığını duydunuz mu? Güç, haşmet, hâkimiyet ve dokunulmazlık zırhları içinde geçer ömürleri. Firavunun sarayını yıkmaya gelen karınca menkıbesine inanmazlar.

Generaller ölümlüdür. Her general ölümü tadacaktır. Siz, nadirattan olanlar hariç, bir generalin naaşının millet çoğunluğu tarafından el üstünde taşındığını gördünüz mü? Laikleştirilmiş top arabasıyla gider cenazeleri.

Dünyanın bütün generalleri! Değişiniz, evinize, yani milletinize dönünüz! Buyurgansız bir hayata karışınız ve halkınıza selâm verip, bir çayhanede çay içiniz. Sonra da bir mabede kendiliğinizden adım atmayı deneyiniz.

ALİ İLBEY

İZLENEBİLİR REKLAM KONSEPTİ

İZLENEBİLİR REKLAM KONSEPTİ
Reklam ile bizim ne ilgimiz olabilir? Uzaktan yakından ilgimiz yok. Reklam sektörü nedir, nasıl işler vesaire birçok şeyi bilmeyiz. Fakat bir nokta var ki, ilgilenmeden duramıyoruz. Hayatın reklama boğulmasına tahammül edemez olduk. Aynı zamanda da reklamcılık işinde dehşetengiz bir kaynak israfı olduğu görülüyor. Hem kaynak israfını önlemek hem de hayatımızdaki reklam yoğunluğunu azaltmak için ilgilenmek mecburiyetinde kaldık. Netice olarak bu yazı, hayatı reklam kirliliğinden korumak, reklamdaki kaynak israfını engellemek ve reklamın daha etkili hale getirilmesini sağlamak için yazılmıştır. Hem de reklamdan anlamayan biri tarafından…
Televizyon seyircileri reklamlar başladığında zaping yapıyorlar. Gazete okurları, reklam sayfalarını otomatik olarak çevirip geçiyorlar. Kısaca, reklamlar izlenmiyor. İzleyenler yok mu, tabii ki var. İhtiyacına karşılık gelen reklamı izliyor insanlar. Reklam bunlar için mi yapılıyor? Büyük oranda evet… Fakat bu durum ciddi bir kaynak israfı değil mi? Her insan, her malın, herhangi bir zamanda müşterisidir. Herhangi bir insanın müşteri haline geldiği zaman diliminde de reklam yapılmalı ki, o kişi kaçırılmamış olsun. Bunun yolu da kesintisiz reklam yapmak. Ama bu yol yanlış… Çünkü çok pahalı…
Öyleyse yeni reklam formları, konseptleri, metotları, araçları vesaire geliştirilmelidir. Büyük firmaların reklama ayırdıkları kaynakları dikkate alınırsa, çok farklı ve etkili yollar geliştirmek ve daha fazla verim almak mümkün olabilir.
Bu konuda aklımıza gelenleri sayalım. Sektörden (reklam sektöründen) biri olmadığımız için ticari kaygılardan uzak şekilde ve herhangi bir format endişesi çekmeden yazalım.
Birincisi, reklama ayrılan kaynağı, “işe” ayırmak.
Reklam kaynağını, reklamı yapılacak mala yatırıp halka hizmet haline getirmek daha iyi fikir olmalı. Mesela gayrimenkul şirketi misiniz, yaptığınız meskenlerin satışı için ne kadar reklam kaynağı ayırıyorsanız, o kaynağa da mesken yapın ve insanlara çekilişle bedava kiraya verin. Altı ay veya bir yıllık periyotlarla insanlara kiraya verdiğinizde, hem iyilik yapmış, hem üretimi artırmış, hem reklam yapmış, hem de bizi meşgul etmemiş olursunuz. Her ay bir miktarının çekilişini yaparak gündemde kalırsınız, haberiniz yapılır ve insanlar size daha fazla itimat eder.
İkincisi, reklam filmi çekmek yerine filmlerin senaryolarına “malları” yerleştirmek.
Mesela bir saatin reklamını yapacağınıza, saati Polat Alemdar’ın koluna takın ve her bölümde birkaç defa adamı saate baktırın. Saate bakarken de yakın çekim yapın. Kurtlar Vadisi filmini kesip o saatin reklamını yapacağınıza bunu yapın, çok daha etkili olur ve insanlar da filmi kesintisiz izler.
Üçüncüsü, kültür formları oluşturmak…
Reklamların dolandırıcılıkla arasında fazla bir farkının olmadığı kabul edilmeye başlandı. Reklamlara inanan kimseye rastlamaz hale geldim. Bu kadar inandırıcılık ve itibar problemi yaşayan bir sektörün hala canlı şekilde varlığını sürdürebilmesi dikkat çekici bir durum. Hem itibarsızlığın önüne geçmek, hem itibarsızlıktan kaynaklanan etkisizliğin önüne geçmek, hem ülkenin kültürüne katkıda bulunmak için, reklamı yapılacak mallar için kültür formları, kültür eserleri, edebiyat eserleri gibi konulara yatırım yapılmalı. Mesela bir araba için roman veya hikaye veya tiyatro eseri yazdırılmalı. Yani arabanın kendisinin romanı değil, romanda o arabanın da bir şekilde işleneceği kompozisyon oluşturulmalı. Arabanın özellikleriyle ilgili bazı önemli sahneler olmalı. Böylece edebiyat dünyamız gelişir, malın kalıcı reklamı yapılır, insanlar da reklama zaman ayırmak zorunda kalmaz. Bunu yaparken, sadece malın iyi anlatılması değil, iyi bir roman veya hikaye yazılmış olması şartını koyun, bu istikamette yarışmalar düzenleyin, hem edebiyat gelişsin hem de malınızın edebiyatı yapılsın. Ahmaklar, roman ve hikayeye takılmayın, sürüyle kültür formu oluşturacağınız alan var.
Dördüncüsü, reklama ayrılan kaynağı “habere” ayırmak.
Aman bu konuyu da yazmayayım. Zaten reklamcılık benim işim değil ki…
FARUK DAL

HÜRRİYET SORUNU VE EMİLE BOUTROUX YAKLAŞIMI

HÜRRİYET SORUNU VE EMİLE BOUTROUX YAKLAŞIMI

Hürriyet, insanlık düşünce tarihi boyunca en çok tanımı yapılmış olan kavramlardan biridir. Yüzyıllar boyunca seçkin kafaların üzerine ter döktüğü bu problem hala çözülebilmiş değildir. Hakkında çalışıldıkça yeni soruların doğmasına sebep olunmakta, bunların cevaplanması uğruna yapılan çalışmalarda ise yeni tanımlar ortaya çıkmaktadır.
Abraham Lincoln’un “Dünya hiçbir zaman hürriyet kelimesinin iyi bir tarifine kavuşmamıştır” sözü bugün de tazeliğini korumaya devam etmektedir.
Kuşkusuz bunun sebebi hürriyetin çok yönlü bir kavram oluşuyla yakından ilgilidir. O ışığa tutulmuş, ışığı renklere bölen bir prizmadır. Herkes ona bakarak kendi açısından gördüğü rengi veya renkleri tasvir eder.
1789 İnsan ve Vatandaş hakları bildirisinde bulunan, sonradan birçok Anayasa metninde yer alan ve bu arada 1924 T.C Anayasasında da kabul gören tanıma göre “Hürriyet başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir”
Acaba hürriyet gerçekten bu mudur? Yapmak istediği hiçbir şeyi yapamayan sefil bir insanın sırf “başkasına zarar vermeyen şeyleri yapabildiği” için sözgelimi aç aç dolaşarak vitrinleri içini çeke çeke seyredebildiği, geceleyin parklarda yatıp gökteki yıldızları sayabildiği için onu hür mü kabul edeceğiz. (Kapani, 1961: 25)
Montesquieu “Hürriyet, kanunların müsaade ettiği her şeyi yapabilme hakkıdır” der. Ardından “Kanunun olmadığı yerde hürriyet de olmaz” diyerek hukukun üstünlüğünü vurgular. Peki, ya kanunlar hiçbir şeye müsaade etmiyor ise?( Montesquieu, 1965: 38)
Soyut bir kavram olan hürriyet realiteyle karşılaştığında ufalanır ve somut bir gerçeklik kazanır. Her sosyal ve siyasal sistem kendi anlayışına uygun bir formatta hürriyeti tanımlar ve belirler. En totaliter rejimlerin bile hürriyetçi olma iddiasında bulundukları dikkate alındığında Namık Kemal’in aşağıdaki mısrası daha da büyük bir anlam taşır.
Ne efsunkâr imişsin ah, ey didar-ı hürriyet
Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten…
Ünlü Fransız ihtilalının sloganlarından biri de Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik idi. Kuşkusuz bunlar akraba kavramlardır. Ve birbirlerini etkilerler. Her düşünce sistemi kendi dünya görüşüne uygun olacak şekilde akraba kavramlardan birinin lehine olacak şekilde anlayışlar ve yorumlar ortaya koyarlar.
Bu kadar farklı ve çok yaklaşımlara konu olan hürriyet, elbette değişik kategorizasyonlara tabi tutulmuştur. Burada ilk kez Jellinek tarafından ifade edilen ve sonra da klasikleşen ayrımı anabiliriz. Buna göre hürriyetler, vicdan ve düşünce hürriyeti gibi negatif, sağlık, eğitim ve çalışma gibi pozitif, örgütlenme ve yönetime katılma gibi aktif haklar olarak üç kısma ayrıştırılmaktadır.
Ayrıca bireysel hürriyetler ve kamu hürriyetleri olmak üzere yapılan ayrıştırma hem doktrinsel anlamda hem de pozitif hukuk çerçevesinde kabul görmüş bir ayrımdır. Bireysel hürriyetlerin maddi hürriyetler ve manevi hürriyetler olarak ikiye ayrılması ve modern zamanlarda, çağdaş yaşam biçiminin kaçınılmaz olarak maddi hürriyetleri daraltıp manevi hürriyetleri genişletmesi de bir gerçekliktir. (Öner, 19901: 66)
20. yüzyılda hâkim olan kamusal hürriyet anlayışlarına temel oluşturmak bakımından en etkin olan düşünürler “Thomas Hobbes”, “John Locke” ve “Jean Jacques Rouasseau” dur. Hobbes “Leviathan” adlı eseriyle insanı işe karıştırarak, tabiat halinden yapay bir üst örgüt çatısı altında bulunmanın gerekliliğini belirtmiş ve “Mutlak Monarşi” tipi örgütlenmeyi salık vermiştir.
Locke “Leviathan”a reddiye olarak yazdığı denemesinde tabiat halini farklı tasvir etmiş “İnsan insanın kurdudur” anlayışını yanlışlamıştır. Sonuç olarak önerdiği hükümet şekli liberal cumhuriyeti andırır bir yapıdır.
Rouasseau, yorumcuları zıt kutuplarda yer alan ilginç bir düşünürdür. Tabiat haline ilişkin övgülerden yola çıkarak vardığı sonuçları “toplum sözleşmesi adlı eserinde sistemleştirmiştir.
Genel irade kuramı, sisteminde önemli bir yere sahiptir. Çoğulcu görüşü savunanların da çoğunlukçu düşünceden yana olanların da tezlerini Rousseau’nun görüşleriyle temellendirmeleri, Filozofun ciddi mi olduğu yoksa şaka mı yaptığı yollu sorgulamalara sebep olacak kadar şaşırtıcı bulunmuştur.
Bu kadar ayrımın içerisinde kuşkusuz her anlayışın yadsımayacağı bir alandan söz edebiliriz. O da hürriyetlerin, seçme hürriyeti ve eylem hürriyeti şeklinde iki kısma ayrılmasıdır. Seçme hürriyeti bireyin alternatifler arasında bir tercihte bulunması, eylem hürriyeti ise bu tercihini uygulamada ortaya koymasıdır. (Abadan, 1957: 373)
Seçme hürriyetinde kayıtsızlık hürriyeti, yani tercihi sağlayacak bir ayrıştırmanın mümkün olmaması hali ile, sebebe bağlı hürriyet yani tercih ettiği alternatifi tercih etmesini sağlayan bir etkenin bulunması hali söz konusudur. Burada sözü edilen etken(sebep) önemlidir. En genel şekliyle sebep, etkin sebep ve amaçsal sebep olarak ikiye ayrılır ve felsefi anlamda hürriyetlerin tahlil edilmesi konusunda en önemli ayrıştırma da sebeplerin bu şekilde ayrıştırılmasıdır. (Yazıcıoğlu, 1988: 79)
Emile Boutroux’un hürriyete ilişkin düşünceleri, başka bir deyişle hürriyetin belirmesini sağlayan felsefesi, sebeplerin vazgeçilmez olmayışı noktasından hareketle ulaşılan bir düşünce olarak inşa edilmiştir.
Bilindiği gibi Boutroux’un ünü tabiat kanunlarının zorunsuzluğunu savunuyor olmasından ileri gelir. Düşünürümüz doktora çalışması olarak savunduğu zorunsuzluk doktrinini hayatının ilerleyen döneminde geliştirmiş, ilkin zorunluluğun eleştirisi ile tezinin temellerini sağlamlaştırmış daha sonra da tabiat kanunlarının eleştirilmesi yöntemi ile düşüncesine daha sağlam bir zemin oluşturmuştur. Filozof zorunluluğu eleştirirken kendi ontolojisini de ortaya koymuş bulunmaktadır. Zira varlığı katmanlar halinde belirleyip her katmanda karşılaşılan zorunluluk fikrinin göreceli olduğunu, dolayısıyla zorunlu olmadığını belirtmiş, ispat etmiş, bu konuda hem deneyin gerekliliği ve önemini hem de aklın ilkelerini oldukça güvenilir bir zemin üzerinde koruyarak düşüncesini geliştirmeye çalışmıştır.
Boutroux bir açıdan bakıldığında eleştiri filozofudur, kritikçidir. Düşüncelerini inşa ederken yoğun olarak eleştiriler ortaya koymuştur. Bununla beraber kendisi de çokça eleştirilmiştir. Dolayısıyla hem tenkit eden hem de tenkitlere dayanıklılığı pekişmiş bir sistem oluşturmuştur. Bu nedenle karşıt düşünce savunucuları da Boutroux’un düşüncelerinden etkilenmişler onu ciddiye alarak ve saygıyla yaklaşarak değerlendirmişlerdir.
Felsefesinin en belirgin yanlarından biri de aşırılıklardan arınmış bir nitelik taşımasıdır. Varlıkta gözlemlenen zorunluluğu yok saymamış, determiniteyi tümüyle reddetmemiştir. Ancak gözden kaçan ya da kapasitesini aşan (aklın) hallerde deneyin ve aklın alanlarını daha sağlıklı bir belirleme ile doğal sınırlarına çekmiş böylelikle psikoloji ve sosyolojiye kadar teşmil edilen bilim yasalarının sarsılmaz kabul edilen hakimiyetini sorgulamıştır. Böylelikle insana yer açmış mekanist ve determinist evren algısı yerine idealist-rasyonalist denebilecek bir anlayışı yeniden gündeme getirmiştir. (Bolay, 1999: 297)
Varlıkta öz oluşu bakımından bir zorunluluğun olmadığını, bunun hem dış hem de iç unsurlar bakımından bulunmadığını detaylarıyla ele alır. Esasen varlığın oluş ve vücuda geliş bakımından mümkün bir nitelikte bulunduğu ve varlığın var olmasının bile zorunluluk taşımadığından bahisle eleştirisini temellendirir.
İkinci olarak cinslerde zorunluluk bulunmadığını ele alır. Varlık türlerinin kimi ortak özelliklerinin dikkate alınarak bir kavram altında değerlendirilmesi zihinsel bir işlem olmakta ve bu mantık kategorileri ne kendi iç bünyelerinde, ne de dıştan onları kuşatan konsept itibariyle zorunluluk taşımamaktadırlar.
Üçüncü olarak maddede zorunluluğu tartışır. Maddenin mantıki formu zorunlu olmadığı gibi bizzat kendi salt formu da zorunluluk içerisinde değildir. Hareket ve uzanım gibi kendi iç dinamikleri ve dıştan tasvirler karşısındaki tutumu zorunlu olmayıştan ibarettir.
Cisimlerin meydana gelmesinde madde ve hareket yasaları ne kadar zorunludur. Ya da cismin iç öncülleri ve sonuçları bakımından aralarındaki korelasyon ne kadar zorunludur ve bunların test edilme oranları hangi seviyededir.
Canlı varlıklarda hücre ve protoplazma gibi unsurların katılımı ile dıştan başvurulacak kozaliter ilişkiler ne kadar vazgeçilmez ve canlı varlığın refleksleri hangi ölçüde belirlenebilir ve bunların zorunluluk oranı nedir?
Nihayet varlığın son tabakasını teşkil eden insan unsurunu, zorunluluk eleştirisine ilişkin eserinin son bölümde ele alınmış olarak görüyoruz. Canlı varlıklardan sonra ruh ve zihin faktörlerini de içeren insan ve şuuru, kendinde olan deruni (içsel) devreler, yani psikolojik devinimler ve toplumla ilgili iletişimlerindeki sosyal münasebetleri bakımından hangi durumlarda ve ne kadar zorunluluk taşıyan özellikler barındırmaktadır. Ya da alışılmış ilişkiler için zorunluluk vasfını ileri sürmek yerinde midir? (Bolay, 1999: 113)
Filozofumuz varlık tabakalarında sözü edilen zorunluluk fikrinin eleştirisini yaptıktan sonra Tabiat kanunlarını tartışmakta ve bunları da sekiz tabaka halinde birbirinden farklı yasalar şeklinde ele alıp eleştirisini yapmaktadır. Esasen varlıktaki zorunluluk fikri ile doğa yasaları bir açıdan bakıldığında aynı şeyleri ifade ediyor olsa da iki alan bölümlerinin tam olarak örtüştüğünü söyleyemeyiz.
“Tabiatta ve nesnelerde mevcut olan emredici kural” olarak tanımı yapılan tabiat kanunlarına kozalite açısından baktığımızda “Sebep ile sonuç arasındaki sebeplik ilişkisi” ya da pozitif ilimlere göre bir tanımlama yaparsak “Birtakım olay grupları arasında düzenli bir ilişkiyi tespit eden önerme” şeklinde ifadelendirebiliriz.
Boutroux öncelikle tabiat kanunlarının mahiyeti üzerinde düşüncelerini belirtir. Bunların hangi anlam ve ölçüde kavranabilirliği, genellikleri, birinin ötekinden analitik olarak çıkarılabilirliğinin imkânı üzerine, sonra da birbirlerine indirgeme yapılabilirliğine dair ulaştığı tespitlerine yer verir.
Tabiat kanunlarının objektifliği konusunda fikirlerini belirtir. Bunlar eşyanın özüne ilişkin unsurlar mı yoksa olayların görünüşüne hâkim unsurlar mıdır? Realitenin sembolleri mi, yoksa gerçekliğin kendisini mi teşkil ederler? (Bolay, 1999: 143)
Determinizm tabiatta var mıdır? Yoksa nesneleri düşünce konusu haline getirebilmek için onları zihnimizde sıraya dizme durumunda mıyız?
Tabiat kanunlarına dair bu genel sorgulamaları yaptıktan sonra Boutroux bunları tek tek ele alır ve değerlendirmelerini detayları dikkate alarak yapar. Kendi plüralist anlayışına uygun olarak kanunları hiyerarşik bir gruplamaya tabi tutar.
Birinci olarak tabiat kanunlarının en geneli olan “Mantık Kanunları”nı değerlendirir.
İkinci olarak içine sezgi unsurunun da karıştığı “Matematik Kanunları”nı değerlendirir.
Üçüncü olarak sezgi ile de açıklanamayacak durumda olan ve fenomenal sebeplilik bağlarının devreye girdiği “Mekanik kanunları” değerlendirir.
Dördüncü olarak Sebeplilik bağına yeni bir unsurun katılması şeklinde enerjinin kalitesi kavramının eklenerek elde edildiği “Fizik Kanunları”nı değerlendirir.
Beşinci olarak tabiatta sabit ya da göreceli olarak bulunabilen özel cisimler için geçerli olan “Kimya Kanunları”nı değerlendirir.
Altıncı olarak amaçsal sebebin de devreye girdiği ve ilerleme fikrinin yer aldığı “Biyoloji Kanunları”nı değerlendirir.
Yedinci olarak ruh kavramının dâhil edildiği “psişik varlık” a bağlı ve başkaca bir amacı gerçekleştirmek için de tasavvurları söz konusu olabilen “Psikolojik kanunları değerlendirir
Sekizinci ve sonuncu olarak da insanın tabiatından soyutlanması mümkün olmayan zeka ve irade unsurlarının yer aldığı “Sosyoloji kanunları”nı değerlendirir. (Bolay, 1999: 278)
Filozof bunlardan birinin ötekine indirgenemeyeceğini belirterek her birinin farklı özellikler taşıdığını ve her birinin bir varlık tabakasına karşı olduğunu, o varlık tabakasının bu kanunlarla yönetildiğini belirtir. Saf zorunluluk veya yoklukla özdeş olan niteliksiz nicelikler âlemi, sonra sebepler âlemi sonra kavramlar âlemi sonra fizik âlem sonra canlılar âlemi ve nihayet düşünen âlem olarak kanunların uygulama alanlarını belirler.
Varlıklarda gözlemlenen zorunluluğun göreceli olduğu savunarak, esasen varlıklardaki ilişkinin değişmez olup sabit bağlarla bağlı bulunduğu fikrini de reddederek “zorunsuzluk” doktrinini ortaya koyan Boutroux, ahlaki alandaki zorunsuzluğun sonucunu hürriyetler olarak belirler. Yani sorumluluğu taşıyanın yetkilerinin kaçınılmaz olarak bulunduğunu savunur. Ahlaki ilerleme ya da gerilemenin, iyi ya da kötü olarak isimlenebilecek olan tercihler sonucu ortaya çıktığına ve psikolojik zorunsuzluk alanlarının buna imkân tanıdığına kanidir.
Eğer tabiat kanunları mutlak zorunluluk taşısa idi hürriyet sadece bir fikir, “objesiz bir fikir” olarak kalmaya mahkûm olacaktı.
Kant hürriyete yer bulmak için duyulur âlemi mutlak varlıktan ayrıştırmış, fenomenler âleminde tabiat kanunlarının zorunluluğunu yani determinizmi kabul etmiş buna mukabil akıl alemi ya da numen aleminde hürriyete yer açabilmiştir. Bu tutum Kant’ın uzlaşı ortamı bulabilmek kaygısıyla oluşturduğu bir sistem çalışmasıdır. (Bolay, 1999: 408)
Boutroux bunu tatmin edici bulmaz. Böyle bir durumun hürriyet aleyhine sonuçlanacak bir ikna yöntemi olduğu kanaatini taşır. O’na göre hürriyet bizim tabiatımızda vardır. Öz tasarımımız buna uygun şekilde gerçekleştirilmiştir. Birey olayların gelişimini farklı istikametlerde yönlendirebilir. Belirlenmiş kalıplara uyum zorunluluğu taşımaz, tabiat yasalarını aşabilir iyiyi, güzeli, estetiği yakalayabilir.
Sebeplerin geçerliliği canlılar âlemine hele insana yükselindiğinde büsbütün mahiyet değiştirir ve yüksek sebepler ortaya çıkar. Burada amaçsal sebebin önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Ruh ve iradenin varlığı ve etkinliği, zorunluluğu yok eden unsurlardır. Metafizik açıdan Boutroux iradeyi ilk sebep olarak değerlendirmek suretiyle hürriyeti temellendirir. Ayrıca hür iradeyi hem ruh, hem de Tanrı ile temellendirerek insana sonsuz hamlelere teşebbüste bulunma imkanını verir. Filozof kozalite hakkındaki fikirleriyle hem Hume’a hem de asırlar önce konuyu sebeplerin zorunsuzluğunu açık bir şekilde belirlemiş olan Gazali’ye yakınlık gösterir. Hume sebepliliği ruhi bir alışkanlık biçiminde yorumlarken, Gazali de genel geçerlilik taşıyan adetler olarak belirtmişlerdi.
Boutroux’un en önemli tezlerinden birisi de değişim ve ilerlemenin gerçekliğini zorunsuzlukla açıklıyor olmasıdır. Genel kanunların yatağının az da olsa ve uzun süreler de gerektirse değişiyor olmasını kaçınılmaz bir fatalizmin geçerli olmadığının delili sayar. Bunu insan zihninin belirlenmişcilik karşısında kazandığı bir zafer olarak görür.
Varlıkta görülen yetkinleşme, ihtiyaçtan kaynaklanan bir amaçsal sebep olarak mevcuttur. İnsana gelindiğinde ise bu durum ihtiyacı içerdiği gibi idealleri de kapsayan bir gaye sebep haline dönüşmektedir. İnsan üstün iyilik ve güzelliğin cazibesiyle, Tanrıya erme ya da ona benzeme arzusunu geliştirip bunları hareketlerine yön veren sebep haline getirebilmektedir.
İnsanın sahip olduğu ideal ve üstün gaye ilahi mükemmellik ile bütünleştiği için insana bir yükümlülük verir ki bu iyiliktir. Bunun farklı bir sembolü ya da tercümesi ise güzelliktir.
Yükümlülük olan iyiliği yapmak ve güzelliğin cazibesine kapılmak için insanda “akıllı bir kendiliğindenlik” yetisi vardır ki, bunun en belirgin göstergesi “ hür iradedir”. İnsana iyi ve kötü arasında seçim yapma imkânı sağlar. İnsan bu yeteneği ile isteklerini, irade ve düşünce haline getirerek gerçekleştirme imkânına kavuşur. Böylelikle tabiata hükmeder. Çünkü ona göre insanın ruhu bedenine bedeni de eşyaya hükmetme imkânına sahiptir. Bu haliyle insan hem içten hem de dıştan iki türlü hürriyete sahip olmuş olur. Fakat çıkarlarından başka şey düşünmeyen insan maddenin kölesi olur ve iradesi dış tesirlerle malul bulunur.
Boutroux’un savunduğu zorunsuzluk doktrini aynı zamanda bir hürriyet doktrini olarak da düşünülebilir. Bu yönüyle insanı yücelten bir felsefedir. İnsanın bireyliğini koruyarak, bedeni arzularının veya eşyanın kölesi durumunda kalmaktan kurtulmasının yolunu açmaktadır. Bu doktrinde hürriyet sırf zorunsuzluk ya da kayıtsızlık anlamında da değildir. Çünkü bu durum hürriyetin özü ile bağdaşmaz. Buradaki hürriyet sadece ferdi veya sadece kamusal olarak da daraltılamaz. Bunları kuşatan ve aynı zamanda yenileştirici, geliştirici icatçı ve yaratıcı bir nitelik taşıyan ve karar hürriyetini öne çıkarırken zorunsuzluğu ve diğer motive edici unsurları da dengeli bir oranda barındıran ideal bir hürriyet yorumudur.

Kaynaklar
Abadan, Yavuz. (1957). Devlet Felsefesi. Ankara AÜSBF Yayınları.
Bolay, S.Hayri. (1999). Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini.(2. Baskı). İstanbul. MEB. Yayınları.
Kapani, Münci. (1961). Kamu Hürriyetleri. Ankara. AÜHF Yayınları.
Montesquie. (1965). Kanunların Ruhu. Çev.:Fehmi Baldaş. İstanbul. MEB Yayınları.
Öner, Necati. (1990). İnsan Hürriyeti. (2. Baskı). Ankara. Kültür Bakanlığı Yayınları.
Yazıcıoğlu, M. Sait. (1988). İnsan Hürriyeti Kavramı.Ankara. Akid Yayıncılık.

M.EMİN ŞEN

HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAYVANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?

HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAVYANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?
Varlığın mertebeleri belli… Cemadat, nebatat, hayvanat ve insan… Yani cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar… Her üst mertebe kendinden aşağıdaki mertebeleri (formları) ihtiva eder. İnsan, kendinden aşağıda bulunanların hepsini cem etmiştir.
Üst form ile alt form arasındaki müşterek pay, alt formdur. İnsan ile hayvan arasındaki müşterek pay, hayvani hususiyetlerdir. Hayvanların insani hususiyetler taşımadıkları, taşıyamayacakları için, müşterek pay, “insani” hususiyetlerde değil, hayvani hususiyetlerde aranır.
İnsan ile hayvan arasındaki münasebet, problemlidir. Hayvanlarla münasebet, hayvani ortak payda da gerçekleştirilebildiği için problemlidir. Hayvani ortak paydada gerçekleştirilen münasebet, insani bakışla yani akli yaklaşımla kurulmazsa, “insani muvazene” bozuluyor.
İnsani muvazene, kendinden aşağıdaki tüm varlık tabiatlarını cem eden insanın, “insan terkibidir”. Bu muvazene, hayvan tabiatını da ihtiva eden insan tabiat haritasının hangi aralığında ve hangi merkezde kurulmalıdır ki o varlığa insan diyelim. Ruh, bedeni insan yapan nihai ve merkezi unsurdur. Akıl ise insan tabiatında bulunan tüm hususiyetler üzerinde (hayvan tabiatı da dahil) tasarruf eden yönetim merkezi…
Ruha saf haliyle ulaşmak ve onun merkezinde bir hayat yaşamak fevkalade zor. Bu mesele “ehl-i kalbin” tasarrufundadır ve hususi usulleri mevcuttur. Tasavvuf, muhtelif ilimlerle bu konunun tek mecrası ve mütehassısıdır. O yola girmek isteyenler için kapı açık… Onun dışındaki insani muvazene nasıl kurulabilir? İnsanların çoğunluğu tasavvuf mecrasına girmediğine göre, bu sorunun cevabı aranmalıdır.
İnsani muvazene, “iman” merkezinde, ruh ile akıl aralığında kurulur. İmanın, ruh ve aklı yerli yerine oturtması gerekir ki sahih iman olsun. Sahih iman, İslam imanıdır. Bu manada İslam, varlığın üst formunu insan yapmak, insanlaştırmak için gelmiştir. Evet, insana gelmiştir ama aynı zamanda “insan” denilen varlığı, insan kılabilmek, insanlaştırabilmek için gelmiştir. Varlık çeşitleri içindeki insan cinsinin tabiat haritası, hayvan tabiatını da ihtiva ettiği için, hayvanlaşma istidadı da mevcuttur. İslam, bu varlığı, “insan” sınırında tutabilmek için gelmiştir.
Bu mevzuu uzun, burada bir hususa dikkat çekmek için giriş mahiyetinde ele aldık. Konumuz, batı ve batılılaşan toplumlarda “hayvan sevgisi” diye isimlendirilen bir “durumun” tahlilidir.
*
Ruha ulaşmak zor ama ruhtan uzaklaşmak kolay… İnsanın aşağıya doğru ilerlemesi, yukarıya doğru tırmanmasından tabii ki daha kolay… Hayvan tabiatı, insan tabiatının “aşağılarında” bulunur. İnsan tabiat haritasında aşağıya doğru ilerlemek, yukarılarda (zirvede) bulunan ruhtan uzaklaşmaktır. Ruhtan uzaklaşan bir insan, ruhun ünsiyetinden ve ruhun ünsiyet kurma istidadından uzaklaşır. Ruh, ruhlarla ünsiyet kurar. Tabiat haritasında, ruhtan uzak bir bölgeye düşen insan, ruhlarla ünsiyet kuramaz. Ruhlarla, yani “insanlar” ile…
Batılı hayat tarzında, hayvanların yatak odasına kadar girdiği, evde birlikte yaşadıkları, hatta sadece hayvanla yaşayan insanların çoğaldığı görülüyor. İnsanlar yalnız yaşamaya başlıyorlar fakat yalnızlığa da tahammül edemedikleri için hayatlarını hayvanlarla paylaşıyorlar. Bir evde, bir insan ve bir hayvan… Hayat çerçevesine bakın… Tek insan ve hayvanlar… Neden? Çünkü insanlar birbirine karşı ünsiyetini kaybetti, ünsiyet ile beraber sevgisini kaybetti, sevgisini kaybettiğinde tahammülünü de kaybetti. Çünkü hayatın ruhi altyapısı veya ruhi kaynakları kurudu. İnsan, insanı sevemiyor ve ona tahammül edemiyor. Geriye ne kaldı? Hareket edebilen tek canlı türü yani hayvan…
Batılı hayat anlayışı bu durumu “hayvan sevgisi” diye isimlendirdi. Bir mesele üzerinde “tefekkür çilesi” çekilmeyince hayatın nerelere kadar savrulduğunu gösteren harikulade bir misal… Bir insanla beraber yaşayamayan, bir insanı sevemeyen, bir insana tahammül edemeyen, buna mukabil yatak odasına kadar soktuğu bir hayvanla birlikte yaşayan kişi, “insani” hususiyetlerinden (insani tabiat özelliklerinden) uzaklaşmış ve hayvani hususiyetlerinden (hayvan tabiatından) ibaret hale gelmiştir.
Milyonlarca “evsiz” insanın yaşadığı batı toplumlarında (cemiyet değil, insan topluluğu), zengin birinin evinde sadece hayvanlarla yaşaması, hayvanlaşmaktır. Tabiat haritasının “hayvani hususiyetler” parantezine sıkışmış varlıklardır. İnsanı sevme istidadını kaybeden birinin, kendi tabiatının alt basamaklarında bulunan bir varlık çeşidini sevdiğini iddia etmesi büyük bir sahtekarlıktır. Fakat işin ilginç tarafı, bunu anlama istidatlarını kaybettiler yani yaptıkları sahtekarlık değil, idraksizliktir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

GÜNDEM YOĞUNLUĞU VE DÜŞÜNCE HIZI

GÜNDEM YOĞUNLUĞU VE DÜŞÜNCE HIZI
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun eski Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Habertürk gazetesinden Elif KEY ile yaptığı mülakatta bir hususa dikkat çekmiş. Gündem yoğunluğu… Bu konu önemli, Avrupalı bir gazeteci ve siyasetçi üzerinden değerlendirmek bize mukayese imkanı da vereceği için mezkur şahsı ve tespitini yazımıza misafir ettik.
Mülakatın ilgili kısmı şu;
– Türkiye’de sabah tutuklamalarla kalkıyoruz, öğlen ülkenin bir yerinde deprem dahi olsa gece dizileri konuşuyoruz. Sizce Türk olmak ne kadar kolay ne kadar zor?
Çok zor. Türkçem o kadar iyi olmadığı için ülke gündemini biraz geriden takip ediyorum ve bu benim avantajım, çünkü olaylar sakinleştikten sonra daha rahat bakabiliyorum. Siz her gün bir sürü topun peşinden koşmak zorundasınız. Herhalde Türk olsaydım delirirdim. Bir sürü konu çözümsüz bırakılıyor. Sonrasında hasara bakılmıyor. Ülkenin nereye gittiği, nasıl bir polarizasyondan geçtiği görülmüyor.
Her gün bir çok konunun peşinden koşmak mecburiyeti, hiçbir topun yakalanamayacağını gösterir. Bir konuyu derinliğine düşünememek, illiyet irtibatını idrak edememek, ufkunu görememek, fikir bir tarafa bilgiyi bile parçalı hale getiriyor. Herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin öğrenilmesine bile fırsat vermiyor. Malumdur ki bilgi eksikse fikir de eksiktir.
Tefekkür nazik iştir, aceleye gelmez. Tefekkürün hazırlık safhası olan öğrenme süreci bile aceleye getirildiğinde verim alınamıyor. Gündemin yoğunluğu ve hızlı akışı (değişimi), meseleler üzerinde tefekkür faaliyetini zorlaştırıyor. Zihni evren, acele etmek zorunda kaldığında, şablonlara teslim oluyor ve tefekkür faaliyetini iptal ediyor.
Zihni evrenin tabiatı, muhatap olduğu bir konuyu açık bırakmaya uygun değil. Muhatap olduğu her konu hakkında muhakkak nihai kararı veriyor. Bir konu hakkında karar (yani hüküm) verilmezse zihni evren o mesele ile mütemadiyen ilgilenmek durumunda kalıyor. Gündemin yoğunluğu ve akış hızı dikkate alınırsa, zihni evrenin sayısız konuyu açık bırakması gerekiyor. Bir konuyu açık bırakmak, o konuyu sürekli takip etmek, yeni bilgilerle beslemek ve ciddi bir tefekkür faaliyeti ile ihata etmeye çalışmaktır. Bu durum dehşetengiz bir zihni yoğunluk demektir. Çok ender zihni organizasyonlar buna dayanabilecek durumdadır.
Tefekkür faaliyeti zihni evrenin ana mecrası ise, zihni yoğunluğa dayanması mümkün. Yani fikir, ilim ve sanat adamlarının zihni evrenlerinin bu tür bir yoğunluğa dayandığı kabul edilir. Zihni evrenin ana mecrası tefekkür değil de öğrenme faaliyeti ise, “açık konulara” tahammül etmesi beklenmez. Gündemin her değişmesinde, eski gündem maddesinin bir şekilde karara bağlanması gerekir. Zihin bunu otomatik olarak yapar. Eksik bilgi ve sıfır tefekkürle karara bağlanan meselelerin en büyük yardımcısı şablonlardır. Şablonlar (yani ezberler), herhangi bir konuda sıfır bilgiyle bile karar verme imkanının olduğu vehmini üretir. Bu şekilde işleyen bir zihni evren, ezberlerini sürekli güçlendirmek zorunda kalır.
Televizyondaki tartışma programlarını izlemek bu durumun başka bir misalidir. Taraflar birbiriyle tartışırken, izleyici, söylenen sözlerin doğru mu yanlış mı olduğunu değerlendirme imkanı yoktur. Çünkü yayın akıp gitmekte ve karşı taraf cevap vermektedir. Taraflardan birinin söylediği bir cümleyi üç saniye düşünecek olursanız, “takip insicamınız” bozulur. Dolayısıyla izleyici tefekkür faaliyetini iptal eder ve horoz dövüşü seyretmeye başlar.
*
Bu hadiselere bakınca düşünce hızının ehemmiyeti fark ediliyor. Düşünce hızı, üzerinde çalışılan bir bahis olmamıştır hiç. Oysa insan meselesinde böyle bir bahis vardır. Üstelik bunun orijinal misalleri de cemiyette görülmekte ve hayran kalınmaktadır. Fakat bahsin başlığı bile bilinmediği için, hayattaki misalleri farklı isimler altında zikrediliyor, “hazır cevaplılık”…
Düşünce hızı yüksekliği umumiyetle yüksek zeka ile karıştırılıyor. Bunun sebebi, umumiyetle yüksek zekaların düşünce hızının fazla olmasındandır. İki haslet bir insanda bulunduğunda, o iki hasleti birbirine bağlamak kadim yanlışlardan biridir. Birbirine bağlı olması veya birbirinin mütemmimi olması ihtimali tabii ki var. Fakat bu şart değil. Yüksek düşünce hızı, ayrı bir istidattır ve bu istidat umumiyetle yüksek zekalarda mevcuttur. Fakat normal zekalarda da, az da olsa, yüksek düşünce hızına rastlandığı vakadır.
İçinde yaşadığımız çağ, yüksek düşünce hızını şart koşuyor. Ayakta kalabilmek, başarılı olabilmek için hızlı düşünebilmek gerekiyor. Bu ihtiyaç sadece Türkiye ile mahdut değil. Fakat Türkiye yeniden inşa döneminde olduğu için ihtiyacımız daha fazla.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE

İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE

İbni Sina bugün Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara yakınlarındaki Efşane köyünde 980 yılında dünyaya geldi. Daha sonra ilk temel eğitimini aldığı Buhara’ya ailesi ile birlikte göçtü. Babasının adı Abdullah b. Sina’dır. İlk derslerini Samani hükümdarının sekreteryasını ve mali işlerini yürütmekle görevli bir kamu personeli olan babasından, Natili’den ve İsmail Zahid’den aldı. Genç yaşta henüz felsefi araştırmalara başlamadan, bilimlerle meşgul olduğu ilk döneminde babasının yakın ilgi duyduğu Batıni-İsmaili düşünce sahibi çevrelerle yakınlıkları oldu. Tarihçilere göre metafizik alakalarının temelini bu dönemlerdeki duygusal karışımlı bilgilenmelerinden aldı.
Onsekiz yaşına geldiğinde Metafizik dışında devrinde geçerli olan tüm bilim dallarında önemli bir yetkinlik kazandı ve hak ettiği bir üne kavuştu. Aristo’nun Metafiziğini defalarca okuduğu halde yeterince anlamayan filozof tesadüfen edindiği Farabi’ye ait olan bir şerhe ulaşmakla bu kitabı anlayabildi ve felsefi derinliği bu olaydan sonra hızla gelişti. (Ülken, 1993: 108)
Döneminin siyasal kargaşalarından uzak kalamadı ve bu hengamede payına düşen sıkıntılara katlandı. Eserlerinin önemli bir kısmını yolculukları esnasında ya da hapishanelerde ve güç şartlar altında kaleme alabildi. Son dönemlerini şehirler arası bir gezgin olarak geçirdi. Nihayet 1037 yılında Hemedan’da yakalandığı kulunç hastalığı sebebiyle vefat etti.
Batı’da Avicenna olarak bilinen ve İslam dünyasında Eşşeyh-Erreis Ebu Ali Sina olarak ünlenen filozof genç yaşta eserler kaleme aldı. Ansiklopedik nitelikte olan ünlü eseri Eşşifa’dır. Daha sonra bu eserini muhtasarlaştırarak “Necat” adıyla yazmış ve son dönemlerinde de kimi ve düzeltme eklemeler yaparak “İşarat ve Tenbiyat” adıyla yayınlamıştır. Batı dünyasında Hipokrattan sonra enbüyük hekim olarak ünlenmesine sebep olan eseri “Kitab-Ettıb” geniş bir derlemedir, uzun yıllar ders ve araştırma kitabı olarak okutulmuştur.
Meşşai geleneğinin önemli bir temsilcisi kabul edilen İbni Sina düşünce sisteminde eleştirilerin aksine akılla birlikte deney ve gözleme de ağırlık vermiştir. Düşünce yapısının bu bütünlüğünü, Razi ve Farabi sistemlerini birleştirerek gerçekleştirmiştir. Bu yönüyle skolastiğe en yetkin şeklini kazandıran ilk düşünür olarak görülmektedir. Hayatının son dönemlerinde sufilik eğilimleri artmış ve meşşailiğin temel niteliği olan rasyonalizmden sezgicilik ve irrasyonalizme doğru gelişmeler izlenmiştir. Öyleki bu dönemdeki yaklaşımları dikkatle incelendiğinde daha sonraki devirlerde sistematik olarak kurulumu gerçekleştirilecek olan işrakilik ve vahdeti vücut düşüncelerinin tohumlarını barındırdığı söylenebilir. (Fahri, 1992: 130)
İbni Sina felsefesi bir bakıma varlık felsefesidir. Varlığı vacip ve mümkün olarak ikiye ayırır. Aklın varlığını zorunlu olarak bildiği ve kabul ettiği vacip varlıktır. Varlığı sebeplere bağlı olarak gerçekleşen, bir tercih sonucu ortaya çıkan mümkün varlıktır. Ayrıca olması düşünülemeyen ve imkânsız olanı ifade için de mümteni ya da müstehil varlık ifadelerini kullanır. Varlığı, varlık olması bakımından ele alır ve sistemini bunun üzerine bina eder. Bir şeyin akıldaki varlığı ile gerçek hayattaki varlığını ayrıştırır. Akli varlığa “mahiyet”, reel varlığa da “hakikat” adını verir. Bu ayrıştırma zorunlu varlık için geçerli değildir. Onun mahiyet ve hakikatı aynıdır. Oysa mümkün varlıkların mahiyetleri hakikatlerinden öncedir.
Vacip varlık yokluğu tasavvur edilemeyen varlıktır. İbni Sina, selefi Farabi’nin kullandığı ontolojik ve kozmolojik delilleri daha da sistematik hale getirerek kendisi de kullanır.
İbni Sina’da kötülük problemi aynı zamanda Tanrı-Âlem ilişkisi düşüncesini de ortaya koyar. Ay-altı âlemi diğer âlemlerden ayırır ve sözde kötülüğün sözkonusu oluşunu bu ay-altı aleme tahsis eder. Ayrıca O’na göre türler korunmuştur. Kötülüğe maruz kalışı söz konusu olan sadece fertlerdir. Sonuç olarak kötülük nicelik olarak çok olsa da çoğunlukla karşılaşılan bir durum olmayıp istisna-i olarak maruz kalınan bir durumdan ibarettir. Ay-altı alemde olan durumun, olabilesilerin en iyisi olduğunu ve yetkin bir nizamın bu şekilde gerçekleştiğini, bunun pek çok hikmetler içerdiğini ancak mümkün varlık olan insanın Hakkın hikmetini anlayamayacağını ileri sürer. (Taylan, 1994: 203)
Filozof Metafizik bilgiyi(hikmet) teorik ve pratik olarak ikiye ayırır. Teorik olanı, ilm-i esfel (doğa bilimi), ilm-i evsat(matematik ve mantık) ve ilm-i a’la(ilk felsefe) dır. Pratik hikmet ise: siyaset, ekonomi ve ahlaktan oluşur.
İbni Sina’da ele aldığımız üç mesele filozofun hem bilgi hem de varlık konusundaki düşüncelerini öz olarak anlamak ve aktarmak açısından uygun bir seçim olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca Din felsefesinin en temel problemlerinden biri olan kötülük meselesi hakkında düşüncelerinin zikredilmesi, O’nun bu alanda ne kadar büyük ve kalıcı bir etki sahibi olduğunun kanıtı, düşüncenin günümüze kadar kat ettiği yol boyunca O’na ait izleri taşıması bakımından da ne kadar derinlikli bir hakikat bağlısı olduğunun göstergesidir.
Gazali ile başlayan süreçte daha sistematik eleştirilere maruz kalmış, bazı ifadelerinin yanlı yorumlanması sonucu dışlanma ve ötekileştirilme operasyonlarından nasibini almıştır. Ama hiçbir dönem de bağlısı bulunduğu hatta daha da ileri giderek kurucularından olduğunu söyleyebileceğimiz İslam Felsefesinden ağırlıklı etkisini yitirmemiş ve değişen dönem ve konjonktüre bağlı olarak farklı nitelendirmelerle de olsa öncülüğünü korumuştur.

A- VARLIK BİLİNCİ’NİN ÖNCELİĞİ
İbni Sinaya göre bir insan eşyadan bütünüyle tecrit olunduğunda, kendi bedeni ve sahip olduğu organlar da dâhil olarak çevresiyle topyekûn ilişkilerini kopardığında, tek bir şeyin var olduğunu şüphe edilmeyecek bir netlikte bilir: O da kendisinin var olduğudur.
Bu tablonun gerçekleştirilmesi kolay değildir. Ama şartların sağlanarak gerçekleştiğini varsaydığımızda kuşkuya yer bırakmayacak bir ispat şekli ile kendi “ben”inin mevcut bulunduğunun farkındalığına sahip olur.
Bu “ben” ya da “ruh” veya “nefis” olarak isimlendirebileceğimiz ve idrak edenle (bilincine varanla) ispat olunanın özdeş bulunduğu şeyin dışındakiler varoluşları bakımından asla bunun gibi değillerdir. Yani varoluşlarının bilinirliği hiyerarşik bir ardışıklık özelliği taşır ve “olmazsa olmaz” ölçüsünde bir gereklilik arz etmezler.
Hissetmek, akletmek, düşünmek gibi eylemler bu cisimsiz varlığın fonksiyonlarıdır.” Nefsi natıka” dediğimiz şey de budur.
“Mademki düşünüyorum, o halde varlığım kesindir.” diye özetlediğimiz Descartes’in ünlü sözünde varlığından bahsettiği şey işte bu varlıktır, biyolojik varlığı değildir.
Bu cisimsiz varlığın temasta olduğu, etkilediği ve etkilendiği başta biyolojik varlık(hayvan) olan bedeni ve organları ile 2.ci,3.cü ve ilerleyen derecelerde iletişim kurduğu varlıklar söz konusudur. Nefis bunları kendi özüne ait şeylermiş gibi telakki eder. İşin aslı böyle değildir. Kişi normal hayatta bineğinin, barınağının, uğraşılarının ve hatta elbisesinin bir parçası olmadığı gibi nefis dediğimiz cisimsiz varlığın da beden ve organlar dâhil bileşikler âleminden olan şeylerle parça bütün ilişkisi söz konusu olamaz.
Edebiyatımızda “can kafeste bir kuştur” şeklinde kuş ve kafes metaforuyla beden-ruh ilişkisi duyulur âlemdeki karşılıklarıyla temsil edilmiştir.
Bu gerçekliği kavramakta karşılaşılan güçlüğün sebebi ise alışkanlıklarımızdır. Bunu filozofumuz çok nefis bir benzetmeyle açıklığa kavuşturur. İnsan kendini düşünüp hayal ettiğinde elbiseli olarak hayalinde canlandırır. Oysa elbise beni ben kılan bir unsur değildir. Ne var ki devamlı elbise giyişimiz dolayısıyla onunla ayrışık olmayı düşünebilmekte zorlanmaktayız. Dolayısı ile basit bir cevher olan ruhumuzu ilave şeylerle düşünüyor olmamız alışkanlıklarımıza olan bağlılığımız ile açıklanabilecek bir durumdur. (Kaya, 2010: 295)

B- İNAYET VE ŞERRİN İLAHİ KAZADA BULUNUŞU (KÖTÜLÜK PROBLEMİ)
1- Âlemde olup biten ilginç olaylar bitkilerin, hayvanların ve insanların sahip oldukları yetenekler, makro planda gözlemlenen dengeler, hücrenin içyapısı gibi sayamayacağımız kadar çok ve birbirinden ilginç gerçekliklerin rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşünülemez. Bu ihtişamın mutlaka bir planlama ve tedbirin uzantısı olduğu aklı sahiplerince apaçıktır.
2-İnayet(iyilik) Zatı İlahinin kendi zatını bilmesi ve bu bilginin bütün hayırları içermesi, bütün iyilik ve yetkinliklerin yaratılmasının sebebidir. O aklettiği şeyin kendisinden taşması ile Zatının dışındakilere varlık vermiş(yaratmış)tir. İçinde yaşadığımız imkân âlemi, tabiatının mümkün oluşundan kaynaklanan yapısı gereği olabileceği en iyi şekilde oluşturulmuştur (yaratılmıştır). Mümkün âlemde olandan daha iyisinin olması imkânsızdır. İşte böylesi bir yetkinliğin sunulmuş olması Onun inayetinden başka bir şey değildir.
3-Bizim algı düzeyimizden ele aldığımızda kötülük negatif ya da pozitif olabilir. Yani bir şeyin tasarımındaki yetkinliğin eksikliği ya da fazlalığı kötülük olarak algılanır.
İnsanın dört ya da altı parmaklı olması gibi. Buradaki fazlalık gerçekte eksikliktir. Yetkinliğin eksikliğidir. Nitekim “Rubbe ziyadetin hiye noksanun” denilmiştir.
Kötülük, mutlak kötülük olarak asla bulunmaz. Çünkü kötülük mutlak yokluktur ve mutlak yokluk da yoktur. Mutlak kötülük sadece dilde kullanılan lâfzî (sözde olan) bir varlığa sahiptir. Buna karşın bir şeyin tasarımında (tabiatında) bulunan yetkinliğin yokluğu şeklindeki kötülük “bizatihi kötülük” olarak nitelendirilir. Ayrıca varlığın yetkinliğe ulaşmasını engelleyen bir unsurun varlığına da “arazi kötülük” adı verilmektedir.
4-Tasarımında (tab’) potansiyel bulunan varlıklar için kötülük söz konusudur. Buna sebep olan şey de maddedir. Maddedeki kötülük ya dışarıdan bir müdahale sonucu yetkinliğini yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. (Dağların gölge yaparak meyvelerin olgunlaşmasını engellemesi halinde olduğu gibi.) Ya da maddenin kendi özünün ilk varlık kazanımı sırasında zatına arız olan bir karışımın etkisi ile özgün şekil ve kıvamını yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. Canlının biyolojik olarak meydana gelmesinin sebebi olan spermaya arız olan noksanlık ve bu sebeple ortaya çıkan kötülük gibi.
Kötülüğün bu biçimlerinin hepsi de, birincisi ay-altı âlemde gerçekleşmektedir. Çünkü filozofumuza göre bu âlem diğer varlık tabakalarına oranla hem küçük hem de önemsiz bir niteliktedir. İkinci olarak da bu kötülüklerin hepsi fertler için söz konusu olup türlere gelindiğinde kötülüğün onlara ilişmesi söz konusu olmamaktadır.
5-Bu âlemde iyilik ve kötülük karşılaştırılırsa iyiliğin galip kötülüğün ise nispi olduğu görülür. Esasen kötülük büyük iyiliklerin gerçekleşme sebebi olarak küçük oranlarda vardır. Yağmurun ve suyun âlemdeki inayet ve rahmetin temelini oluşturan bir iyilik olduğu açıktır. Ama suda insan boğulur. Ateşin zaruri bir ihtiyaç oluşu da bellidir. Ama elbisemizi de yakar. Buralara arız olan kötülükler az, iyilikler ise çoktur. Oysa ilke “Az kötülük yüzünden çok iyiliğin terk edilmemesidir”.
6- Tam kötülük, baskın kötülük ve iyi kötü eşitliği halleri âlemde vaki değildir. Tam iyilik hali ise ay-altı âlemin temel niteliğiyle uzlaşmaz. O halde beş alternatif türünden sadece iyiliğin baskın ve galip olduğu tarz bu âlemde caridir. Bu durumda kötülükten bütünüyle arınmamış da olsa en az kötü olanın yeğlenmesiyle “ahseni şerreynin tercihi” ortaya çıkan nizam, elbette iyilik düzeni olacaktır. Sırf iyiliğin kuşattığı varlık âlemi ise bu ay-altı âlem değil, diğer semavi varlık âlemleridir.
7-Kötülüklerin kötülüğü edilgin unsura göredir. Etken unsur açısından aslında bu durum bir tür yetkinliğin sağlanmasıdır. Zulüm olayı kahrın yetkinliği ile açıklanabilir bir durumdur. Oysa mazlum tarafından bu durum bir kötülüktür. İçinde bulunduğumuz âlemde ise, özü gereği etkin-edilgen birlikteliği kaçınılmaz olarak vardır.
8-Kötülüğün madde ve cisimler alanında kaçınılmaz varlığı onların özlerinin yapısı icabıdır. Bileşik olmaları, sebep ve şartların kesreti bu imkân âleminde ancak böylesi bir sonucu gerekli kılmaktadır. Bundaki kötülük failin, kötülüğü doğrudan murat etmesinden değil, alıcı kabiliyetin özünde yer alan özellikleri itibariyle feyzi kabul etmekteki noksanlığı ve arızasına bağlıdır.
9-Nihayet kötülük çok olsa da çoğunlukla değildir. Çok sayı ve nitelikte hastalıklar vardır. Ancak insanın çoğunlukla sağlıklı olduğunu ve çok sayıda hastalığa rağmen bunlarla karşılaşması çoğunlukla olmadığı da bilinen bir gerçekliktir. “Eşkıya dünyaya hâkim olamaz”. (Kaya, 2010: 299)

C-FİİLLERİN ALLAHTAN SUDURU
Varlıkların vücuda gelişi Zati İlahiden sadır olmuştur. Her şey büyük küçük Onun yaratması ile varlık bulmuştur. Varlık kendi içerisinde hiyerarşik bir dizilim gösterir. En aşağıda olanların varlık bulmalarına sebep olan aracılar var olduğu gibi daha üstte olanların varlık kazanmalarına da sebep olan başka aracılar vardır. Önceki ve sonrakiler arasında var olan silsilenin kopması ve değişim göstermesi düşünülemez.
Bu zincirin üst halkası aklı evvele ulaşır. Aklı evvelden sonra oluşan silsile son halkasına ulaşıp unsurların oluşmasına geldikten sonra bu iniş sürecinin mukabili olan bir çıkış, yükseliş (uruc) süreci gerçekleşir. Bu iniş ve çıkışın ifadesi olarak İlahi Zatın bu durumu ifade eden sıfatları “Mübdi” ve “Muid”dir.
Bir olandan bir sadır olur. İkilik özelliği taşıyan varlık bir olandan sadır olmaz. Zira fiildeki ikilik failde de ikiliği gerektirir. Ya da iki yönlü olmasını gerektirir.
Bu durumda O’ndan sadır olan ilk şeyin cisim olmaması gerekir. Zira her cisim hem madde hem de suretten oluşmaktadır. Bu terkiplilik halinin kaçınılmaz gerektirimi, ya iki sebep ya da iki yönü olan bir sebebe ihtiyaç duymasıdır. Dolayısıyla Ondan sadır olan varlık cisim olamaz. Ancak manevi bir cevher olabilir ki işte bu ilk akıldır.
Nitekim hadisi şerifte “yüce Allahın ilk yarattığı akıldır” buyrulmuştur.

Kaynaklar
Fahri, Macit.(1992). İslam Felsefesi Tarihi. Çev.: Kasım Turhan. (2. Baskı). İstanbul. İklim Yayınları.
Kaya, Mahmut. (2010). İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. (6.Basım). İstanbul. Klasik Yayınları.
Taylan, Necip. (1994). İslam Düşüncesinde Din Felsefeleri. İstanbul. MÜ. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları.
Ülken, H.Ziya. (1993). İslam Felsefesi. (4. Baskı). İstanbul. Cem Yayınevi.

M. EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com

AKLIN TÜKENMESİ Mİ AKLI TÜKETMEK Mİ?

TÜKENMEK Mİ TÜKETMEK Mİ?
İnsanın topyekun tükenmesi, ölümdür. Tükenmekten kasıt bu olmadığına göre, insanın bazı ruhi veya zihni mecralarının kuruması manasında kullanılıyor olmalı. Böyleyse ölümden niye bahsediyoruz? Çünkü bir bahsin ufkunu görmeden o bahiste söz söylemek manasız oluyor. Bir bahsin ufku, o bahsin aynı zamanda temel nispet noktasıdır. Bu sebeple topyekun tükenmeyi (ölümü) unutmadan tükenme meselesine bakalım.
*
Zihni evrenleri etki-tepki sarmalına ayarlı olarak meydana gelen insanlar, etki aldıkları müddetçe tükenmezler, etki almadıklarında ise “yoktur”lar. Hayatta kafi derecede tesir yoğunluğu olduğu için de her zaman hareketli haldedirler. Varlıkları dış tesire ihtiyaç duyduğu için de “yalnız” kalamazlar. Bu tip insanlar, cemiyetin kemiyet ihtiyacını karşılayan konu mankenleridir ve mevzuumuz dışındadır.
*
Fikir üretmek, hamledir (aksiyondur), dış tesire ihtiyacı yoktur. “Saf fikir” üretmek, saf ruhi hamledir, dış tesire ihtiyacı olmadığı gibi, kendi zihninin tesirlerine de (zihni çalkalanışlara da) ihtiyaç duymaz. Saf fikir üreten fikir adamı da bir elin parmaklarını geçmediği için, mevzuumuz bunlar da değil, çünkü saf fikir üretenlerin ömrü, yazacakları kitapları bitirmeye kafi gelmez.
*
Yukarıdaki iki sınıf insanın dışında kalan fikir, ilim ve sanat adamları için tükenmek sözkonusu olabilir. Fikir adamlarının tükenmesi, akıl hacimleri ve akıl bünyeleri ile ilgilidir. Akıl hacimleri üretim kapasitelerini, akıl bünyeleri ise üretim kaynaklarını gösterir.
Aklın hacmi ve bünyesi, üretim kapasitesini tayin eder. Akıl, kainatı, insanı ve hayatı ne kadar hacimli anlamışsa, üretim kapasitesi o kadar büyük olur. Mevzuu bu kadar büyük ve derin olunca, aklın bir ömür boyu tükenmesi kabil olmaz. İçinde yaşadığımız çağ, akla o kadar çok malzeme temin etti ki, tükenmek ne mümkün… Problem de tam bu noktada. Artık akıl tükenmiyor.
Aklın tükenmesi gerekiyor oysa. Fakat insanlar sadece akıllarıyla (o da ne kadarsa) yaşadıkları için aklın tükenmesini “ölüm” gibi anlıyor ve korkuyorlar. Tüm yığınak akıla yapılınca, aklın tükenmesi, dehşetengiz bir yıkım, çöküş, buhran olarak görünüyor. Doğrudur, insan iç alemi akıl merkezinde kurulur, mana haritası akıl ekseninde çizilirse başka türlü olması beklenmez. Bu sebeple insanlar aklın çevresine dev çelik duvarlar örüyorlar, onu korumak için… Böyle bir zihni evren organizasyonunda aklın kendi kendini tüketmesi, intihardır. Zaten akıl kendini tüketmez, kendinden vazgeçmez. İçinde yaşadığımız çağın bilgi malzemesi de dikkate alınınca, aklın kendini beslemesi için ihtiyacının birkaç trilyon katı besin sahibi olduğu muhakkak. Dolayısıyla aklın tükenmesinden bahsetmek, fevkalade bir tehlikeye davetiye çıkarmak gibi anlaşılıyor.
Oysa insan, aklını tüketmelidir. Aklın kendini tüketmesindeki tehlike, aklın, insan iç aleminin tek merkezi olması haline münhasırdır. Tek merkez, tek değer, tek idrak melekesi vesaire… Bu ihtimal çok korkutucudur ve insanın (aslında aklın) tüm savunma mekanizmalarını harekete geçiriyor.
İnsanın aklını tüketmesi başka bir haldir. İnsanın aklını tüketmek istemesi, zihni evrenini sadece akıl merkezinde inşa etmemiş olmasıyla alakalıdır. Akıldan başka ve daha mühim bir merkez varsa (inşa edilmişse) aklı feda etmek, tüketmek fazla korkutucu olmadığı gibi ruhi-kalbi süreçler için elzemdir. Zihni evrenden kalb evrenine geçmiş olanlar içinse aklı tüketmek şarttır.
Aklı tüketmek, başka bir güzergahın kapısını aralamaktır. Başka bir seyahate çıkmaktır. Bunun lüzumunu anlayanlar, bir amok koşucusu gibi aklı tüketmek için çılgınca koşuyorlar. Ne var ki “akıl ötesi” seyahate çıkma lüzumunu akılla anlayanların aklı, o kadar hacimlidir ki, tüketebilene aşk olsun.
*
Yazının girişindeki ölüm bahsine dönersek, aklı tüketmek, aklın ölümü gibidir. Ölüm, materyalist anlayışla, insanın imhasıdır. Müslümanlar, materyalizmden farkına varmadan etkilendikleri için, ölümün manasını da farklı anlamaya başladılar. Ölüm, hayat sürecinin bir safhasının bitmesi ve başka bir safhasının başlamasıdır. İslam’ın hayat anlayışı, tekdir. Alem-i Ervahtan başlar (bu cihetle başı vardır) ve sonsuza kadar uzar gider (sonu yoktur). Önceki alemle (alem-i ervahla) sonraki alem (ahiret) arasındaki küçük parantez olan dünya hayatı ise, imtihan alanıdır.
Mutlaka öleceğiz. Hedef ise “ölmeden önce ölmek”. Aklı tüketmek, “ölmeden önce ölme” menziline ulaşmak değildir tabii ki. Fakat aklı tüketmek, “ölmeden önce ölmek” hedefinin pilot uygulaması olmalıdır. Hiçbir şey birden olmuyor, elde edilemiyor, mutlaka safhaları tek tek aşmak gerekiyor. İhtimal o ki, aklı tüketmek, “ölmeden önce ölme” hedefinin iptidaisidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-4-İMAN BENLİĞİN MUHTEVASINI DOLDURUR

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-4-İMAN BENLİĞİN MUHTEVASINI DOLDURUR
İnsan benliği çekirdek halindeyken kendini bilmez ve fark etmez. Benlik iki şeyle doldurulur, bilgi ve duygu… Bilgi ve duygu harmanlanmaya başladığı andan itibaren benlik kendini fark etmeye başlar. Duygu, insanın iç dünyasından doğar ve dışarıya doğru akar. Bilgi ise dış dünyadan içeriye doğru akar. Bu iki akış, ilk önce benlikte birleşir, karışır, kaynaşır. Benliğin ortaya çıkmasından önceki duygu, katıksız olarak insanın kendine ait olan duygudur. Yine benlik ortaya çıkmadan önce dışarıdan alınan bilgi ise katıksız olarak yabancı unsurdur. Objenin ilk işaretleri olan o yaştaki bilgiler ile süjenin ham maddesi olan o yaştaki duygular, benlik tarafından vakumlanır, kendine çekilir ve orada harmanlanır.
İnsan (çocuk) benliği, ilk olarak dışarıdan gelen bilgi ile kendi derinliklerinden gelen duygunun birleşmesiyle, kaynaşması, harmanlanması, sentezlenmesi ile kendini fark etmeye başlar. Kendin fark etmeye başladıktan sonra da hızlı şekilde bünyeleşmeye, merkezleşmeye başlar. İşte bu aşamada çocuğa verilen bilgiler ile sevgi uygulamaları çok önemlidir. Çünkü sıfır ile beş yaş arasındaki bilgilenme ve sevilme hali, benliğin bünyesini doldurur.
Önemli ve etkili bilgiler, “kabuller” olduğu için, duygu ile sentezlenecek bilgiler öncelikle bunlardır. Kabuller (yani iman prensipleri) çocuğu iç dünyasından akıp gelen duygu ile ilk sentezlenecek bilgilerdir.
Çocuğun benlik havuzuna ne doldurulursa, çocuk ondan ibaret hale gelir. Mesela sadece kendini düşünmesi istenir ve böyle yetiştirilirse, bencil birisi olur ve kimseye faydası olmaz. Benlik havuzuna sadece ailesi yerleştirilirse, ailesi için başka insanların haklarını gaspetmekten kaçınmaz. Benlik havuzuna kavmi yerleştirilirse, sadece kendi kavmini düşünür ve başka kavimlerin haklarını ellerinden alır.
Çocuğun zihni evrenine iman sistemi yerleştirilmezse, o zihni evrende ortaya çıkacak olan benlik, menfaat ile dolar. Menfaatten başka bir “değer” yoksa, kişinin kendinden başka insan yok demektir. Diğer insanları obje olarak, malzeme olarak, faydalanılacak bir varlık (hatta madde) olarak görmeye başlar. Kişinin insan tarifi, benliğinin muhtevası ile yapılır. Benliği ne ile doldurulmuşsa onlarla insan tarifi yapar. Benliğinde kendinden başka kimse yoksa, dünyadaki tek insan kendisidir ve diğer tüm insanlar kullanılacak bir malzemedir.
Liberalizm, bireysellik dinidir. Liberalizm çocuğun (veya büyüklerin) benliğine yerleştirilirse, o benlikte insan olarak sadece kişinin kendisi vardır. Milliyetçilik, kendi kavmini din edinmektir. Çocuğun benliğine milliyetçilik yerleştirilirse, başka kavimleri “insan” olarak görmez. Bu tür misallerden de anlaşılacağı üzere, çocuğun benliğine, tüm insanları “insan” olarak görmesini sağlayacak bir iman sistemi yerleştirmek gerekir. Tüm insanları “insan” olarak görmeyi mümkün kılan iman, tüm insanlara açık bir imandır. Milliyetçilik, belli bir ana ve babadan doğmakla olur bu sebeple tüm insanlığa açık değildir. En sağlıklı iman, İslam’ın teklif ettiği imandır.
Benliğin muhtevası neyle doldurulursa, aklın muhtevası da onunla doldurulur. Zihni evrenin ve benliğin inşasında kullanılan öz, aklın inşasında da kullanılır. Çünkü akıl, zihni evren ile benlik merkezinde gerçekleşir. Bunların hammaddesi neyse aklınki de o olur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

GENERALLERİN İHTİŞAM(!) VE SEFALETİ

Generallerin İhtişam (!) ve Sefaleti
“Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabından okuduğum “Generallerin İhtişam ve Sefaleti” adlı efsane, ülkesine alâka duyanların hafıza ve fikrinde ibretli tedailer uyandıracaktır. O bakımdan Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın, tahkiyeli üslûbuyla makbul oğluna anlattığı bu efsaneyi ehl-i millet olan dinlesin:

Ey oğul! Bir zamanlar Oğuz Ülkesi’nde zulümkâr generaller hükümferma idi. İnsanlar generallerin ayakları altında idi. Generallere göre, Oğuz milleti henüz rüştüne ermiş değildi. Siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları, cemaat ve tarikatlar milleti kandırmaktaydı. Milleti daima vesayet altında tutmak gerekti. Ülkeyi “bin yıl” generaller oligarşisinin yönetmesi şarttı.

Generallerin sefalet ve çöküşünü gördükçe, onların baskı ve zulüm üstüne kurulu vesayet rejiminde millete yaptıkları aklıma geliyor. İhtişamlı (!) iktidarlarında hak ve adâlet, sevgi ve merhamet yoktu. Zulüm ve laikçilik, Kamalovizm ve lâ-dinilik vardı. Oğuz Ülkesi onların vesayet ve egemenlikleri altında inim inim inledi.

1923 sonrası şedit devrimlerle oluşturulan ihtişamlı dönemlerinde generaller “tek şef” idi. İdeolojik ihtişamlarına gölge etmek kimsenin haddi değildi. Halk ayağı çarıklı fasa fisoydu. Din-i mübin ortaçağ kafasıydı ve ezilmeliydi. Yeni din Kamalovizm’di.

27 Mayıs 1960 darbesinde kanla beslenmiş ihtişamlı (!) yıllarında generaller “dediğim dedik, astığım astık” diyerek “tanrısal” güçlerini daha da artırdılar. Anayasayı, parlamentoyu, senatoyu kendi elleriyle yazıp oluşturdular. Kanlı darbeye imza atan Millî Birlik Komitesine ve 27 Mayıs Kurucu Meclis üyelerine milletin bütçesinden ölünceye dek maaş bağladılar ve imtiyazlı vatandaşlık statüsü bağışladılar.

Generallerin şeytanî ihtişamı kan, darbe ve haksız kazanç üstüne yükseliyordu. Kendi aralarında kıskançlık krizine kapılan generaller 1971 Muhtırasıyla kanlı hegemonyalarına ara “katkı” larda bulundular. 12 Eylül 1980’de anarşi kurbanı on binlerce ölünün ve tutuklunun kanı üstüne kanlı iktidarlarına yeniden kavuştular.

GENERALLER OMUZUNDAN AKILLI OLUR

“Samson’un gücü saçlarındaydı”, generallerin gücü omuzlarında, yani apoletlerindeydi. Omuzlarındaki yıldız sayısınca akılları ve güçleri artardı. Omuzlarındaki kokartların büyüklüğünce buyurganlık ve zorbalıkları genişlerdi.

Kimdir generaller? Oğuz Ülkesi’nin kara yazgısı mıdır? Hegemonyanın, darbeciliğin, despotizmin, din-i mübin düşmanlığının, Kamalovizm’i putlaştırmanın adı mıdır generaller? Generaller tanrı gibi gökte yaratıldıklarını, dolayısıyla egemenliğin kayıtsız şartsız ilelebet kendilerinde olacağını söylüyorlardı.
Nedir generallik? İmtiyazlı “üstün insan” mıdır? Generalleri analar doğurmamış mıdır? Yoksa anasız ve babasız olarak güç tanrısı mı yaratmıştır.

Üst rütbeli bir zabitlik değil midir generallik? Yargı mensubu gibi, tıp doktoru gibi, mühendis gibi dünyevî olanı icra eden bir meslek değil midir sadece? Generaller, insanı insan yapan, toplumu inşa eden mürşid-i kâmiller, âlim zâtlar ve ehl-i rfan câmiasından değildir.

Generallerin düşmanı PKK değil, işsizlik değil, gelir adâletsizliği değildi. Din-i mübin’di ve millettin kendi idarecilerini seçimle iktidara getirmesiydi. Bizde generaller seksen küsur yıldan fazla milletiyle savaşıyorlardı. “İrtica” generalleriydi bunlar. Bütün zekâ ve enerjilerini “irtica” üzerine hamlederek general olurlardı. Oysa iyi bir general, düşmanlarla ve PKK gibi terör örgütleriyle savaşır, ülkesini asayişe erdirir.

Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmüş işlerden olmayan tuhaf bir iş de 312 general bir araya gelip Oğuz Ülkesi’nin makbul yazıcılarından Yazıcılar Reisi’ne “Onbaşı Bile Olamayacakların General Olduğu Ülke” yazısından dolayı saldırmışlar ve tazminat dâvası açmışlardı.
O âbide yazıdaki şu ifadeler hâlâ aklımdadır oğul: “Hele Yemen’i bilmeyen, Yemen Türküsünü makamıyla hatasız okuyamayan üniformalılar… Onların değil orduda, bu yurtta yerleri yok. (…) Birileri (çok yıldızlı general olmak isteyenler) halka karşı mücadele ederek yıllarca omuzlarını doldurdular.”

Generaller her defasında darbe yapıp ülkeyi ele geçirdiklerinde “içeriyi” zapturapt altına alır ve millete olmadık zulümler yaparlardı. Fakat dış siyasette ise ABD ve AB devletlerine “mevcut antlaşmalara aynen bağlıyız, başımız üstünde yeriniz var, Batı bizim büyük velinimetimiz” demekten geri kalmazlardı.

GENERALLER VE NEVROZ

Generallerle nevroz arasında bağ vardır. Hükümranlık tutkusu yüzünden nevroz hastalığına yakalanırlar. Nevroz: Sinir ve ruh hastalığı demektir. Bir general Oğuz Ülkesi’nin Güneydoğu’sunda vazife yapan bir meslekdaşını telefonla arayıp, “Yarbay çok PKK’lı öldürüyor, heronları düşürün” diye tâlimat verebiliyorsa, o generalin ağır-kronik nevroz hastası olduğu kesindir. Darbe yapamadıkları ve iktidarı ellerinde tutamadıkları zaman nevrotik davranışlar gösterirler. Bu yüzden generallerin çoğunda bulunan nörolojik rahatsızlıklar onların şu hâllerinden anlaşılır:

1- Oğuz Ülkesi’nin kendi vesayetlerinde olduğu zamanlar neşeli bir kişilik sergilerler. 2- Çabuk sıkılırlar. 3- Duyguları ve düşünceleri derin değil, sathidir. 4- Ani karar verip uygulamaya koyarlar. 5- Kendi hatalarını kabul etmezler; sürekli olarak sivil toplum kuruluşlarını ve siyasetçileri suçlarlar. 6- Gayelerine ulaşmak için iç ve dış gizli servislerle diyalog kurarlar, Devrimci Karargâh ve DHKP-C gibi cinayet örgütlerine bordrodan maaş öderler 7- İtiyadî ve insiyakî olarak sık sık “ülkede irtica hortluyor, Kamalovizm’den taviz veriliyor” paranoyasına tutulurlar. 8- Bu ülkede generalin zor yetiştiğini, kıymetinin bilinmediğini ve kaht-ı general, yani general kıtlığı olduğunu söylerler.

Akl-ı meaş sahibi generaller, “ülkede general kıtlığı var” diyorlarsa diyâr-ı Rum’un cenûbuna düşen Suriye’den kaçak general getirmek lâzım.

28 ŞUBAT’IN AZILI GENERALLERİ

28 Şubat, azılı generallerin bir araya gelip oligarşik çete olduğu, Moğollaştığı ve Nemrutlaştığı zulüm zamanıdır. Mütedeyyin bir Başvekile toplantı esnasında zorla içki getirten, Dahiliye Nazırı hanım kişiyi hâşâ huzurdan “kazığa oturtmakla” tehdit eden, Kitab-ı mübin’i öğrenmeyi çocuklara yasak eden, İmam-Hatip Mekteplerini kapatan, başörtülüleri mekteplere sokmayan, dindar fabrikatörlerden haraç toplayan, Oğuz milletinden kuduz köpek görmüşçesine kaçan ve hoşlanmayan bu azılı generallerin kimisi felç olmuş, kimisi psikiyatrı kliniklerinde tedavi görüyormuş, bâzısı şizofreni ve narsizm hastalığına yakalanmış.

Ah, oğul! Bir general, konuşmasında ve muamelesinde hulûs-ı kalple “daima Allah’a hamd eder, Hakk’a tapan milletimize şükran duyarız” demiyorsa o ordugâh felah bulmaz.

Ali İlbey
ilbeyali@hotmail.com

MİT VE HUKUK

MİT VE HUKUK
İstihbarat, tabiatı gereği problemlidir. Gizlilik, başlı başına bir problemdir. Bir de istihbarat faaliyetlerinin “hedef kitle” tespiti içinden çıkılmaz türden bir problem teşkil ediyor.
İstihbaratın hedef kitleye yönelik faaliyetleri, ahlaksızlık batağına gömülmüştür. Temas kurduğu insanlarda, içine girdiği içtimai bünyelerde ilk olarak “itimadı” imha eder. İtimat, hayatın altyapısıdır. Bir cemiyet çökertilmek istendiğinde, itimadın imha edilmesi yalnız başına kafidir. MİT VE HUKUK yazısına devam et

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ
Vatan gazetesi, Yeni Şafak gazetesinin 18.02.2012 tarihli nüshasında yayınlanan Yusuf Kaplan’ın “Neyin kavgasını verdiğimizin farkında mıyız acaba?” başlıklı yazısını, “Yeni Şafak gazetesinde Ergenekon sanıklarını savunan isyan!” başlığı ile haber yaptı. Vatan gazetesi yöneticileri, bu faaliyete “gazetecilik” adını veriyor olmalılar. YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ yazısına devam et

TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA KONYA KADILARI VE HUKUK DÜŞÜNCESİ

TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA KONYA KADILARI ve HUKUK DÜŞÜNCESİ

Konya şehri, hâkimiyet ve tasarruf alanları oldukça genişlemiş olan Türkiye Selçuklu Devletinin merkezi olması dolayısıyla onun genel görünümünü yansıtan bir ayna ve muazzam örgütlenmesinin bir prototipidir. Başkent olan bu şehir örneğine ilişkin yapılacak çalışmalar, bir devrin, bir devletin, dahası bir medeniyetin ana çizgilerini ortaya koymak bakımından en azından üzerinde yoğunlaşılması gereken çalışma konuları olarak görülmelidir. TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA KONYA KADILARI VE HUKUK DÜŞÜNCESİ yazısına devam et

İLİMLERİN TASNİFİ-12-MEDENİYET ŞURASI

İLİMLERİN TASNİFİ-12-MEDENİYET ŞURASI
Terkip ilimlerinden icazet alanlara “allame” isminin verilmesi (farklı teklifler tabii ki olabilir) muvafık olur. Diğer ilimlerden (tetkik ve tatbik ilimlerinden) icazet alanlara “alim” sıfatı verilebilir. Allamelerden müteşekkil bir “medeniyet şura” ihdas edilmelidir. İLİMLERİN TASNİFİ-12-MEDENİYET ŞURASI yazısına devam et

İKTİSADİ KRİZİN ÇAPI YENİ FARKEDİLİYOR

İKTİSADİ KRİZİN ÇAPI YENİ FARKEDİLİYOR

Dünya ekonomik kriz 2008 yılında başladığında, hiç kimse bu kadar uzun süreceğini ve sürekli derinleşeceğini öngöremedi. Bir ila iki yıl içinde, büyük bir hasar bıraksa da geçip gideceğini düşündüler. Çünkü bu zamana kadar ortaya çıkan tüm krizler çözülmüş, hiçbiri kalıcı olmamış, nihayetinde çekip gitmişti. Krizin başladığı yıl olan 2008 tarihinden itibaren “iktisadi kriz” başlıklı seri yazısında Haki Demir, İKTİSADİ KRİZİN ÇAPI YENİ FARKEDİLİYOR yazısına devam et

GENERALLERİN ÇÖKÜŞÜ VE İNKIRAZI

Generallerin Çöküşü ve İnkırazı
Devletin üst katlarında hâkimiyet kavgalarının hızlandığı şeametli dönemlerde “Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabını elimin altından hiç düşürmem. Çünkü, Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın bilge üslûbuyla makbul oğluna anlattığı tarihî nasihat ve vakalarla dolu kitabındaki “Generallerin Çöküşü ve İnkırazı” efsanesini çokça okuyarak ülkemin meselelerine ayna olarak tutmaya çalışırım: GENERALLERİN ÇÖKÜŞÜ VE İNKIRAZI yazısına devam et