Aylık arşivler: Temmuz 2012

TEŞKİLATIN TAYYİP ERDOĞAN PROJEKSİYONU

TEŞKİLATIN TAYYİP ERDOĞAN PROJEKSİYONU
Akparti’nin tüzüğündeki üç dönem şartı ve bu şartın değiştirilmeden muhafaza edilmesi, teşkilatın en iddialı projeksiyonlarından birisidir. İddialı olduğu kadar tehlikeli, tehlikeli olduğu kadar da zorunlu bir projeksiyon.
Üç dönem şartı ve bu şartın muhafazasındaki ısrar, başarılı bir siyasi kadronun kendi kendini tasfiyesi gibi görünüyor. Kaba bir bakışla “böyle olduğunu söylemek” yanlış sayılmaz. Oyları gerilemeye başlamayan siyasi kadro, ülkedeki kritik eşiklerin hala aşılamadığı bir dönemde, kendini tasfiye eder mi? Bazı süreçlerin yarısında böyle bir karar, ihanet olarak bile görülebilir. “Teşkilat” olmasaydı, teşkilatın, kılı kırk yararcasına üzerinde çalıştığı projeksiyon olmasaydı, benzeri olmayan bir “ahmaklık” örneği sergilenmiş olurdu.
Projeksiyon şu;
Derununda teşkilat, zahirinde ise Akparti müesseseleşecek. Müesseseleşmenin ilk şartı, “şahsa değil fikre bağlı” bünyeler inşa etmektir. Tayyip Erdoğan partinin başında olduğu müddetçe, partinin “ideolojik müesseseleşme” sürecini tamamlaması imkansız çünkü çok karizmatik. Bu gün Akparti bir tarafa ülke bile Tayyip Erdoğan’a kilitlenmiş durumda. Küçük bir hastalık geçirdi sanki ülkenin çivisi çıktı, MHP bile panikledi. Partinin tüm müesseseleşme çabasına rağmen mesafe alınamaması, Erdoğan’ın karizmasına çarpıp dağılmasındandır. TEŞKİLATIN TAYYİP ERDOĞAN PROJEKSİYONU yazısına devam et

EVİ BARKI YIKAN KİTAP DELİLERİ

Evi Barkı Yıkan Kitap Delileri

Fakîri affetsin, ismini not etmeyi unuttuğum sahaflık da yapmış nâşir ve ehli-i irfan bir zâtın anlattıkları, kitap tiryakilerinin tarihine geçecek cinsten olduğu için uzunca bir iktibası lüzumlu gördüm:

“Raviyan-ı ahbar, kitap yüzünden evini barkını yıkanlara bile rastlandığını söylüyor. Birbirlerinden kitap alıp vermeyenlerin kanlı bıçaklı olduklarını da söylüyorlar inanın. Benim kitaplarımı alıp iade etmeyen bir dostumuz olmuştu, ben hiç kavga etmedim. Sadece gazete yayınladım. ‘Artık kitaplarımı getir’ diye. Efendim, bu hastalar çeşit çeşit dedik ya! Bunlardan bir kısmı, sizin kütüphanenizi görür ve orada bir kitaba göz koyar, ne yapar ne eder onu haklı bir gerekçe sunarak sizden birkaç günlüğüne alır. Üstelik kendi kütüphanesini de size göstermez, çünkü sizi de kendi gibi bilir. Bunlara dikkat edin ve asla bu insanlarla sahaflara gitmeyin. Zira yanınızda o varsa, sizi tarassut eder ve sizin huzurunuzu bozar. Kısık gözlerle sizin hangi kitapla ilgilendiğinizi yoklar. O bakarken, başka kitaplara ilgi gösteririsiniz. Ama bu numarayı yutmaz ve gözleri ihtirasla ışıldayarak inadına sizin ilgi duyduğunuz kitabın çevresinde gezdirir nazarlarını ve sizi iyice gerer. Mimikleriniz, ellerinizin titremesi sizi ele verir. Eğer o canım kitabı tahmin etmişse sizden evvel atılıp alır ve sizi kahreder. O yüzden bu tür tanıdıklarla karşılaştığınızda sahaflardan uzaklaşınız. Bazıları elinizdeki değerli bir kitap hakkında hilaf-ı hakikat şeyler konuşarak ve sizi kuşkuya düşürerek elinizden almaya kalkar. Sakın kanmayın ve kitabı asla tetkik için vermeyin. Bunu yapmanız o kitapla vedalaşmanız demektir. Bazıları ne zamandır aradığı kitabı bulduğu bir sahafla uzun uzun pazarlık yapar ve işi yalvarmaya kadar götürür. Sahaf eğer bu yalvarmalara aldırış etmiyorsa etekleri tutuşarak kaporaya razı etmeye ve akşama kadar müsaade etmesini ister. Bunların en arsızları çok değerli olduğunu bildiği bir kitabı değerinin çok altında almaya kalkanlar ve bu uğurda kavgayı bile göze alanlardır. Bu hastalar birbirlerini gizliden gizliye takip ederler, son günlerde hangi kitabı aldıklarını, nerede bulduklarını, hangi sahafa yeni kitaplardan geldiğini sorarak bir anlamda rakiplerini yoklarlar. Birbirlerinin ellerinde gördüğü kitaplara bazen hasetle, bazen de gıpta ile bakarlar. Hepsi böyle değildir elbette.” EVİ BARKI YIKAN KİTAP DELİLERİ yazısına devam et

İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN

İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN
Hayrettin Karaman, Yenişafak’taki köşesinde 27.07.2012 tarihli “Arap baharında İslam’a yolculuk” başlıklı yazısında, bir taraftan Arap baharındaki gelişmeler merkezinde İslam’ın tatbik bahsindeki karşılıklarını inceliyor bir taraftan da İslam’ın günümüzdeki tatbikatının nasıl olacağına dair “nazari tespitler” yapmaya çalışıyor.
Karaman, Arap halklarının isyanının, batı projeksiyonu olmadığı kanaatini ifade ederken doğru bir tespit yapıyor. Gerçekten yıllardır diktatoryal rejimlerde zulüm altında yaşayan halkların, bir gün mutlaka isyan edeceği gerçeği, insan tabiatının zaruri neticelerindendi. O gün tabii ki bu gündür. İsyanların, devrimlerin, yeni hükümet teşkillerinin, “doğrudan İslami ruhu” taşımadığı istikametindeki görüntüler ve gelişmeler karşısında bazı Müslümanların “tereddütlü”, “şüpheli” ve hatta doğrudan batı projeksiyonu olduğu düşünceleri, idrak sığlığından kaynaklanıyor.
Hayrettin Karaman, bu süreci teşhis ederken, tabii ve tedrici gelişme seyrine işaret ediyor ki, haklıdır. “Heyecanlı ve hesapsız bazı müslümanlar, farklı kesimlerin yaşadığı bu ülkelerdeki reformları, İslam’a uygunluk yönünden değerlendiriyor ve olumsuz sonuçlara varıyorlar. Bunlara katılmıyorum. Normal bir sosyal değişim bir adımda olmaz. Farklı iradelerin çatıştığı bir toplumda bir grup her istediğini başkalarına dayatamaz. Adım adım mükemmele gitmeyi amaçlayanlar, hem ülke hem de dünya şartlarını göz önünde tutmak durumundadırlar.” Haklıdır fakat “nasıl” olacağına dair bir şey söylememekle, İslam coğrafyasındaki umumi eksiklik ve zafiyete kendi de duçar olmaktadır. “Adım adım mükemmele gitme” çabası, zaruri bir tespit olarak doğru fakat “nasıl” olacağı hususunda bir teklifte bulunmamakla eksik… İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN yazısına devam et

TEŞKİLAT, TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIĞINI BİTİRİYOR

TEŞKİLAT TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIKLARINI BİTİRİYOR
Ülkedeki Kemalist düşüncenin(!) karşısında oluşan bir anlayış koalisyonu vardı. Müslümanlar, demokratlar, liberaller, bazı solcu guruplar vesaire… Bu oluşum, “karşı anlayış ortaklığı” şeklindeydi. Kemalist-militarist-diktatoryal statükoya karşısında, organize olmayan, siyasetin tabii seyrinde meydana gelen bu “karşı anlayış” miadını doldurdu.
Anlayış ortaklığını oluşturan aktörler, halkta karşılığı olmayan, siyasette havza veya mecra açabilecek kadar güce sahip bulunmayan, çoğunluğu entelektüel çerçevede yaşayan insanlardan müteşekkildi. Bu koalisyonun oluşması için teşkilat hiçbir çaba sarfetmemişti çünkü bu oluşum organize değildi. Teşkilat, Akparti eliyle geliştirdiği ve uyguladığı siyasi programlarla bu gurupların desteğini almıştı. Başka bir ifadeyle bu guruplar Kemalist-militarist baskı karşısında kendilerine bir mahfaza (koruma kalkanı) bulmuşlardı.
Koalisyon ortakları, Akparti’nin başarısını kendilerinin ürettiğini veya başarıda kendilerinin payının çok çok fazla olduğunu vehmetti. Ahmet Altan gibi isimler, kendileri olmasaydı Akparti’nin mevcut başarıyı elde edemeyeceğini düşünecek kadar saçmalamaya başladı. Kemalizm, militarizm, vesayetçi rejim aleyhine yazdıkları yazının etkisinin büyük olması, hedeflerinin çürümüş olmasındandı ama kendileri bunu anlamadı. Ortak anlayış koalisyonunun sahibi ve ideoloğu tahtına oturmak gibi ucube tavırlar takınmaya başladılar. Oysa teşkilat, halka ve devlete yeni bir ruh üflüyordu ve yeni ruhta Ahmet Altan ve benzerlerinin hiçbir etkisi ve katkısı yoktu. TEŞKİLAT, TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIĞINI BİTİRİYOR yazısına devam et

İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ

İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ
Son İslam (Osmanlı) medeniyetinin yıkılmasıyla birlikte İslam’ın dünya görüşü arayışı başladı. Osmanlının son dönemlerinde başlayan bu arayış, Osmanlının “nasıl kurtulacağı” sorusu ekseninde dolaştığı için, konjonktürel aksaklıklara sahipti. Cumhuriyet ile birlikte mesele yeniden ele alınırken, topyekun bir dünya görüşü arayışı haline geldi, gelmeye çalıştı. Cumhuriyet döneminde, siyasi rejimin dini “vicdanlara” hapsetme operasyonunun ağır etkisiyle topalladığı ayrı bir vaka olarak karşımıza çıktı.
Osmanlı-İslam medeniyeti yıkılırken, öncesinde ve sonrasında ağır bir kültürel yozlaşma yaşandı. İslam, enkaz halindeki medeniyetin, sosyal ve siyasal tortuları ile zapt altına alınmıştı. Fikir ve ilim adamlarının Cumhuriyet döneminde sebepli-sebepsiz katledilmeleri ile birlikte İslami alametler, halkın, Osmanlı medeniyet enkazından devraldığı tortularla temsil edilme noktasına gelmişti. On dört asırlık tarihinde İslam, hiç bu kadar seviyesiz bir idrak dönemi yaşamamış, bu kadar tortulaşmamış, bu kadar halkın geleneğine teslim olmamıştı.
Cumhuriyetin ilk zamanlarında elde kalan bir avuç fikir ve ilim adamı, bazen konjonktürel ihtiyaçlar içinde kıvranmış bazen zamanüstü (tüm zamanlara şamil) İslami dünya görüşü arayışını devam ettirmiş, her durumda da Müslümanları mevcut baskıcı, zalim, diktatoryal siyasi rejimin kıyıcı etkisinden kurtarmak telaşına düşmüşlerdi. Yaptıkları doğruydu, içinde yaşadıkları dönem o kadar lanetli bir zaman dilimiydi ki, üç-beş Müslümanın imanını kurtarmak bile “büyük iş” cümlesindendi. O cehennemi konjonktürde yaptıklarıyla hatırlanmaları gerekir, yapmadıklarıyla tenkit edilmeleri değil. İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ yazısına devam et

YENİ BİR YAZI SERİSİ-İSLAMCILIK-

Son günlerde gündemi işgal eden, bundan sonra da yoğun şekilde işgal etmesi beklenen, en azından gündemde tutulması mecburiyet olan İSLAMCILIK bahsi, üzerinde çalışmamız gereken hayati bir mesele. Gazete köşelerinde tartışılmaya başlanan, birtakım açmazları olduğu iddia edilen, tatmin edici teşhislerin, tahlillerin, tenkitlerin ve tekliflerin olmadığını görmek hüzün verici. Türkiye’de İslamcı kadroların iktidar olduğu, Arap baharı eksenindeki gelişmelerin de aynı noktaya gelmeye başladığı günümüzde, İSLAMCILIK bahsi ciddi tefekkür konularından biri olmalı.

İslamcılık bahsi etrafındaki çalışmamız (yazı serimiz) bir taraftan nazari çerçevenin üretilmesi ile ilgili olacak diğer taraftan Türkiye’de ve Arap dünyasındaki gelişmeleri takip edecek bir taraftan da Müslüman fikir ve ilim adamlarının konuya yaklaşımını tahlil edecek şekilde düşünüldü. Bu sebeple, muhtemeln uzun bir yazı serisi olacaktır.

KARZ-I HASEN MÜESSESE MODELİ-E-KİTAP-HAKİ DEMİR, ADNAN KÖKSÖKEN

TAKDİM

Karz-ı Hasen, ihtiyacı olana borç vermek, borçluyu rahatsız etmemek, mali durumu iyi olmayan borçluya ihtiyacı kadar mühlet tanımak, onun şahsiyetini rencide etmemek… Istılahta bu ve benzeri şekillerde tarif ve ifade ediliyor. Kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Her iki kaynakta zikredilen, tavsiye ve teklif olarak beyan edilen bir ibadettir.

Kuşatıcı (üst) mefhumlardan biri olan “İnfak” çeşitlerinden biridir. Günümüzde unutulmuş görünen infak türüdür. Günümüzde infak mefhumu sadece karşılıksız yardımlar şekinde anlaşılır hale geldi. Bu durum, sistem çapında düşünme zafiyetinden kaynaklanan bir neticedir.

İnfakın çeşitlerinden biri olan “karşılıksız yardım” mahiyeti taşıyan sadaka, mağdur insanlar için sözkonusudur. Çalışma imkanı olanlara karşılıksız yardım yapmak, ataleti davet eder. Oysa atalet, İslam’ın şiddetle reddettiği bir mizaç hususiyetidir. İslami müesseselerin içinde hususi bir yeri olan sadaka ile ataletin yaygınlaşmasını temin etmek, İslam ile İslam’a aykırı neticeler üretmektir. Buna sebep olmak, İslam’ı en seviyesiz ve en kötü şekilde anlamaktır. İslam’ı en çirkin şekilde anlamanın misali, İslami ölçülerle, İslam’ın maksadına muhalif neticeler elde etmektir.

Günümüzdeki sadaka (karşılıksız infak) müesseselerinin çokluğu ve yaygınlığı, İslam’ın doğru anlaşılmadığını gösteriyor. Fakat aynı zamanda müslümanların samimiyetini ve İslam’a riayet hassasiyetini de gösteriyor. Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslami müesseseleri inşa etmekteki tefekkür zafiyeti, müslümanları İslam’ı hayata nasıl tatbik edeceğini bilemez hale getiriyor. Öyleyse yapılması gereken iş, müslüman fikir ve ilim adamlarının, İslam’ın müesseselerinin tatbik edilebilir modellemesini yapmasıdır. Karz-ı Hasen müessese modeli çalışmamız, bu maksada matuf bir gayrettir. KARZ-I HASEN MÜESSESE MODELİ-E-KİTAP-HAKİ DEMİR, ADNAN KÖKSÖKEN yazısına devam et

TEŞKİLAT CHP’Yİ İDEOLOJİK KUŞATMAYA ALDI

TEŞKİLAT CHP’Yİ İDEOLOJİK KUŞATMAYA ALDI
Akparti kurulduğundan beri CHP’nin siyaseti ve muhalefeti “laiklik” üzerine bina edildi. Akparti ise tam aksine laiklikle hiç uğraşmadı ve halkın problemlerini çözmeye uğraştı. Birinci dönem laikliğe aykırı hiçbir iş yapmadı, halka nüfuz etmeye çalıştı. Esas siyasetini “sivil ve silahlı” bürokrasiye karşı geliştirdi ve onların, halkın problemlerini çözmeye engel olduğunu söyledi. CHP’yi ise siyasetinin garnitürü olarak kullandı. Kendisine karşı oluşan muhalefet koalisyonunun kaynağının ve gücünün CHP değil, bürokrasi olduğunu biliyordu. CHP, sivil ve silahlı bürokrasinin “embeddet partisiydi”.
Akparti halkın problemlerini çözdükçe CHP laiklik konusunda sertleşti. Akparti, CHP’nin laiklikten ibaret siyasetini “alay” konusu yaptı ve o sınırda tuttu. Bir taraftan halkın problemlerini çözüyor diğer taraftan laiklik siyaseti ile dalga geçiyordu. Akparti tüm projeksiyonunu halkın problemlerini çözmeye, ekonomiyi iyileştirmeye, mağdur insanlara kaynak aktarmaya ayarlamıştı ve bu alanda şaşırtıcı bir başarı sağladı. Halk bir taraftan problemlerinin çözüldüğünü görüyor, diğer taraftan laik siyasetin bu çözümlere direndiğine şahit oluyordu. Laikçi kesim, halkta müthiş bir laiklik yorgunluğu oluştuğunu ikinci dönemin sonuna kadar farketmedi. Akparti birinci dönem hiçbir ideolojik uygulama yapmadan, halk nezdinde laik siyasetin belini kırdı. TEŞKİLAT CHP’Yİ İDEOLOJİK KUŞATMAYA ALDI yazısına devam et

TEŞKİLATIN İSRAİL (MAVİ MARMARA) OPERASYONU

TEŞKİLATIN İSRAİL (MAVİ MARMARA) OPERASYONU
Mavi Marmara olayı ve ona bağlı gelişmeler, “Teşkilatın” en başarılı operasyonlarından biridir. Elde edilen neticeler ve kazançlar, planlanan hedeflerin en azından on katı büyüklükte. Tabii hemen eklemek gerekir, operasyondaki başarı teşkilata ait, başarının büyüklüğü ise İsrail’in ahmaklığına ait.
Konuyu baştan alalım. Teşkilat, dış politikada, İsrail ile ilişkileri gerecek, çözecek, zayıflatacak ve nihayet koparacak gerekçeler arıyordu. Dünya siyaseti, İsrail ile münasebetlerinizi keyfinize göre düzenleyebilmenize müsaade etmez. “Ben seninle ilişkilerimi kesiyorum” diyemezsiniz, bunu yapabilmek için ülkede “ihtilal hükümeti” olması gerekir. Türkiye’deki İsrail ve Yahudi lobisi hatırlanırsa, sadece dünya siyaset dengeleri değil, iç dengeler de buna müsaade edecek gibi değildi.
İsrail ile ilişkileri koparacak veya asgariye indirecek ciddi bir sebep arayışı yaklaşık beş yıldır var. Gazze ile ilgili Başbakanın ciddi çıkışları oldu ama o mesele arzulanan gerekçeyi oluşturmadı. Oluşturmadı çünkü Gazze konusunda ana “unsur” eksikti, ana unsur, İsrail’in, Türkiye veya Türk vatandaşlarına doğrudan zarar vermesiydi. Türkiye’de Gazze merkezinde geliştirilen “hassasiyet” hiçbir zaman istenen seviyeye ulaşamadı. İslamcı guruplardaki hassasiyet seviyesi ve keskinliği değil anlatmaya çalıştığımız, halkın ciddi bir kesimini kapsayacak ve Gazze’yi “milli mesele” yapacak yaygınlıkta ve derinlikte bir hassasiyet geliştirilemedi. Türkiye’deki Yahudi ve İsrail lobisi o kadar güçlü ki, hala, İsrail’in Mavi Marmara olayında milletlerarası hukuka göre haksız olduğu anlaşılmasına rağmen, “orada ne işleri vardı?” cinsinden yayın ve propaganda yapabiliyorlar. Teşkilat, Gazze’yi milli mesele yapamadı, İsrail’e karşı da istenen gerekçeyi üretemedi. Birkaç yıl böyle geçti ve sabırlar tükenmeye başladı. İşte tam bu sıralara, İHH’nın Mavi Marmara projesi (geniş bir proje tabii ki) ortaya çıktı. TEŞKİLATIN İSRAİL (MAVİ MARMARA) OPERASYONU yazısına devam et

BİR AHMET ALTAN PORTRESİ

BİR AHMET ALTAN PORTRESİ
Ahmet Altan, Taraf Gazetesindeki köşesinde, bir portreyi çizmek için fırça (kalem) sallıyor. Öncesini hatırlamıyorum ama Taraf Gazetesi çıkmaya başladığından beri aslında aynı portreyi çizmeye çalışıyor. Bu portreyi tanımaya ihtiyacımız var. Portreyi tanımadığımız için, değiştiğini zannediyoruz, oysa Altan değişmedi, portrenin yekununu görmeyenler değiştiğini zannediyor.
Önce portrenin ideolojik arka planına bakalım.
Ahmet Altan (aslında tüm Altan ailesi), her şeyin en iyisinin batıda olduğuna iman etmişlerdir. Bu o kadar sağlam bir imandır ki, batının hukuk, siyaset, iktisat ve hatta sanat metinlerini tercüme etmek onlar için kafidir. Aynıyla almakta bir mahzur yok aksine azami fayda vardır. Ferd, cemiyet, devlet, hayat, siyaset ve daha sayısız konuda hiçbir fikir sahibi olmamak, fikir sahibi olmaya ihtiyaç duymamak, bir yerde (batıda) stok halinde bulunduğunu düşünmek, kurtuluşun, onların birebir nakliyle mümkün olacağına iman etmek… Bu tespitler için delile ihtiyacı olanlar, Taraf gazetesindeki köşesini, geriye ve ileriye doğru okuyabilirler, geçmiş sayılarda mebzul miktar olduğu gibi, gelecek sayılarda da mebzul miktar bulacaklarından şüpheniz olmasın. Geçmiş sayılar neyse de, gelecek sayılarda olacağını nasıl biliyoruz, kahinlik mi yapıyoruz? Hayır, sadece bir insanın inandığını söyleyeme devam edeceğini kayda geçiyoruz. BİR AHMET ALTAN PORTRESİ yazısına devam et

AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç esas üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir. AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR yazısına devam et

AHMET SELÇUKİ VE GİZEMLİ TEŞKİLAT

AHMET SELÇUKİ VE GİZEMLİ TEŞKİLAT
Ahmet Selçuki, siteye (www.fikirteknesi.com) bodoslama daldı. Kimdir, nedir, bir tanıtım yazısı bile yazmadı. Doğrudan yazılarına başladı. Yazarların sitede yazmaya başlamasında bir gelenek oluşmuştu, “başlarken” gibi veya benzeri bir başlıkla siteye ve okuyuculara merhaba demek adeti vardı. Hangi konularda yazacağını, ilgi alanlarının neler olduğunu, nasıl bir yol izleyeceğini vesaire izah ederdi. Bütün bunlar yazarımız için rafa mı kaldırıldı.
Birkaç gündür kesintisiz yazdığı yazıları takip ediyoruz. Üslubu sisli ve belirsiz… Bir tasavvurdan mı bahsediyor yoksa bir “gerçekten” mi? Anlayan var mı? Üç yazısını okudum ben hala anlamadım.
İsim büyük ihtimalle “müstear”… Hakkında hiçbir bilgi yok. Böyle olunca yazıları nasıl değerlendireceğiz?
Yazıların muhtevası gerçek ise müthiş bir hadise… Ama gerçek olamayacak kadar “güzel”. Güzelliğine aldanıp, gerçekliğini dert etmemeli miyiz? Bir tasavvur, dahası bir “hayal” olmasını dert edinmemeli, güzelliği ile iktifa mı etmeliyiz? Ahmet bey bir açıklama yapsa iyi olacak veya Ahmet beye yazma müsaadesi verenin bir açıklama yapması gerekmiyor mu? AHMET SELÇUKİ VE GİZEMLİ TEŞKİLAT yazısına devam et

YAZARLARIMIZIN KİTAPLARINI E-KİTAP OLARAK YAYINLIYORUZ

Yazarlarımızın kitaplarını e-kitap olarak yayınlamaya başladık. Her hafta bir kitap yayınlayacağız. Kitabın “takdim” kısmını ana sayfada vereceğiz, kitabın tamamı ise “E-KİTAP” bölümümüzde yayınlanacak.

İlk kitap olarak yazarımız Haki Demir’in “İSLAM MEDENİYET TASAVVURU” serisinin ilki olan “TERKİP VE TASAVVUR” isimli kitabı… Kitap yayında.

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR yazısına devam et

TEŞKİLATIN PROJEKSİYONU “YENİ OSMANLICILIK” DEĞİL

TEŞKİLATIN PROJEKSİYONU “YENİ OSMANLICILIK” DEĞİL
Anlama seviyesi örneklemeye dayalı kişiler, “yeni Osmanlıcılıktan” bahsediyor. Büyük vizyon sahibi olmanın Osmanlı konsepti dışında bir yolu yokmuş gibi… Oysa “teşkilatın” böyle takıntıları yok. Osmanlıyı ve Osmanlıcılığı kullanıyorlar, ondan faydalanmaya çalışıyorlar çünkü Osmanlı son İslam medeniyeti olarak büyük bir zirve, fevkalade bir tecrübe, somut bir örnek… Osmanlı coğrafyasında Osmanlının kalıcı, etkili, özlem duyulan bir bakiyesi var, bu bakiye ruhlara sinmiş, özlemlere konu olmuş, büyük barışı gerçekleştirmiş bir numune olarak akıllara ve vicdanlara hitap etmeye devam ediyor. Osmanlı tecrübesini ve müktesebatını kullanmak, ondan faydalanmak tabii ki gündemlerinde… Ne var ki projeksiyonları Osmanlı hinterlandından çok daha geniş bir coğrafyayı içine alıyor.
Osmanlı coğrafyası, stratejik sahalardan birisi… Onunla beraber, Osmanlı coğrafyası dışındaki tüm İslam ülkeleri de projeksiyonun içinde. Pekala bundan mı ibaret? Hayır… İslam coğrafyasının dışında stratejik sahalar tespit edilmiş durumda.
Dünyada kültüre dayalı siyasi havza kalmadığını, batının bu özelliğini hızla tükettiğini, kültürel siyaset krizinin derinleştiğini görüyorlar. Dış ilişkilerdeki temel strateji, “kültürel siyaset” olarak tespit edildi. Dünyaya, insanlığa, ahlaki altyapısı olan bir siyaset sunmak gerektiğini düşünüyorlar. Bunun çerçevesi her ne kadar netleştirilemediyse de, peşinde oldukları bu… TEŞKİLATIN PROJEKSİYONU “YENİ OSMANLICILIK” DEĞİL yazısına devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-15-VARLIK TELAKKİSİ-1-

Hayat, eksiğin tamamlanması, zafiyetin telafisi, ihtiyacın karşılanması için gerçekleşen deveranın yekununa verdiğimiz isimdir. Bir şey tamam olduğunda hareket sükut eder. Hareketin sebebi, kudret değil, zafiyettir. Eksiklik yoksa hareket sebebini bulamaz, sebep yoksa hareket yoktur. Kudret sıfır ise hareket yine yoktur, hareketin asgari bir kudrete ihtiyacı var. Bu sebeple kuvvetsiz hareketten bahsetmiyoruz, eksiklikten bahsediyoruz. Eksiklik, “yokluk” ile “varlık” arasındaki sürecin adıdır. “Yok”, hareket edemez, kendini tamamlamış olan da hareket edemez. Kainat, dünya, insan, hayat “varlık” ile “yokluk” arasındaki berzahtır. Tüm hikaye, bu berzahta cereyan eder. Kainatta iki uçtan birinin varit olduğu iddiası, varlık ve hayata dair sıfır bilgi, azami cahilliktir.
Cenab-ı Allah Azze ve Celle, kainattaki hiçbir varlığa “mutlaklık” kudret ve vasfını ihsan etmemiştir. Mutlak kudret, uluhiyet vasfıdır, kendisinden başka hiçbir varlığa bu hususiyeti lütfetmemiştir. Bu sebeple tevhid, varit ve vaciptir. Kainat ise, varlık ile yokluğun berzahındaki mütemadi deverandan ibadettir.
*
Cansız varlıklardaki hayat, hareketten ibarettir. Varlıkları da harekettir. Onlar “hal” sahibi değildir, hal yoksa hareket kesintisiz devam eder. Bu sebeple varoluş sürecinin ilk safhası “saf hareket”tir, bu da cansız varlıklara aittir. Kesintisiz hareket, “varlık” menziline ulaşamamış “varoluş” sürecidir. İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-15-VARLIK TELAKKİSİ-1- yazısına devam et

TEŞKİLAT “ENDERUN MEKTEBİ”Nİ KURUYOR

TEŞKİLAT “ENDERUN MEKTEBİNİ” KURUYOR
Teşkilat bir şeyi doğru anladı; hiçbir zaman bir ülke istenilen seviyeye getirilemez, getirilse de muhafaza edilemez, buna karşılık, “sağlam bir teşkilat” kurulabilir ve ülkenin ve hinterlandının zaruri insan kaynakları ihtiyacı oradan karşılanabilir. Altı asır ayakta kalan, büyük bir coğrafyayı yöneten ve dünyayı etkileyen Osmanlının kendisi değil, “Enderun Mektebi” idi. İsmi önemli değil, fonksiyon olarak Enderun Mektebi kuruluyor.
Enderun Mektebi, kalıcı olmanın, kökleşebilmenin, daim olabilmenin, insan kaynaklarını sürekli yetiştirebilmenin müessesesidir. Böyle bir müessese teşkil edildi mi? Hayır… Hem Türkiye’de hem de dünyada herkesin gözünün üzerinde olacağı böyle bir müessese, kamuoyuna açık şekilde kurulamaz. Pekala gizli olarak kurulabilir mi? O daha zor… Gizli kurma teşebbüsü bir şekilde deşifre olur, deşifre olduğunda ortaya çıkacak tehlike, açık şekilde kurulmasındaki tehlikeden daha büyük. Kısacası açıktan müesseseleşmek zor, gizli müesseseleşmek daha zor… Teşkilat da üçüncü yolu buldu.
Üçüncü yol, ilgi çekici… Şimdilik yürüyor ama sürdürülebilir değil. Enderun Mektebi gibi bir kuruluş, mutlaka müesseseleşmek mecburiyetinde… İlk fırsat ve imkanda da müesseseleşme yoluna gidecek. Şu andaki durum (üçüncü yol) şu; Beyin takımının kafasında “program” var, bu program pratikten devşiriliyor. İstenen kadro özelliklerinin bir kısmına sahip olan (yani kendi kendini yetiştiren) insanlar seçiliyor, onlar istihdam ediliyor ve sahaya sürülüyor. Sahada yönlendirilerek zihni ve ruhi donanımları gerçekleştiriliyor. TEŞKİLAT “ENDERUN MEKTEBİ”Nİ KURUYOR yazısına devam et

“OKU! ZİRA OKUMAYAN AZGINLAŞIR”

“Oku! Zira Okumayan Azgınlaşır”

“Yaradan Rabbinin adıyla oku! Oku, ve Rabbin binihaye kerem sahibidir. İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük keremdir”(Alak sûresi ).

İkra (Oku) sûresi de denilen bu sûre, bazı âlimlerin görüşüne göre Mekke’de inen ilk sûre olarak bilinir. Vahyin ilk emri “okumak”, yâni kainatı okumak, kainattaki her varlığın mânasını, vazifesini anlamak ve Yaradan’ı tanımaktır. İsrâ sûresinin 106. âyeti, dünya imtihanının ilk işinin okuma ile başladığını buyuruyor: “Biz O’nu, insanlara ağır ağır okuyasın diye Kur’an parçalarına ayırdık ve O’nu azar azar indirdik.”

Efendimiz s.a.v. Hira mağarasında iken, Cebrail Aleyhisselâm O’na “Oku!” diyor. “Okuma bilmem” dediğinde, O’nu kollarının arasına alıp sıkıyor. Bu emri üç kez tekrar ediyor: “Yaradan Rabbinin adıyla oku!”

Efendimiz s.a.v. bu âyetle emrolunduktan sonra insanı, kainatı, gece ve gündüzü, mevsimleri, dağları, çölleri, suyu, hayvanatı ve nebatâtı okudu. İnsanların zulümlerini, taptıkları putları, katliamları, haksızlıkları, kadınlara, kız çocuklarına reva görülen muameleyi, Mekke’yi, Kâbe’nin kutsîliğini, Allah’ın bu mekânı koruduğunu da okudu. Kavimlerin helâk oluşlarını, peygamberlerin akıbetlerini, kendilerini, yetimliğini, Allah’ın, üzerindeki rahmetini, bütün kulların üzerindeki rahmet ve keremini okudu. “OKU! ZİRA OKUMAYAN AZGINLAŞIR” yazısına devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-14-İNSAN TELAKKİSİ-11-

Netice olarak; İslam’ın insan telakkisine maarif anlayışı çerçevesinden bakıldığında, şu ana hususları tespit etmek gerekir. Ruh-Nefs-Akıl sıhhati, İman-Duygu(his)- Tefekkür sıhhati… Başka bir ifadeyle, İman-ı Selim, Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim… Yani ruh-nefs zıtlığından ruh merkezindeki vahdete, ruh-akıl zıtlığından “akl-ı selim” merkezli vahdete, zevk-ıstırap zıtlığından “zevk-i selim” merkezli vahdete, iman-inkar zıtlığından, iman merkezli vahdete ulaşmak…
Bahsi edilen zıtlıklar, insan tabiat haritasının zirveleridir. Bahsi edilen vahdet çeşitleri de, İslam’ın insan inşasındaki ara menzillerdir. Bunların yekunu, insandaki vahdet mimarisini teşkil eder. İnsandaki vahdet mimarisi teşkil olunduğunda, ruh, zuhur sıhhatine kavuşur, nefs, ruha irca edilerek terbiye edilir, nefsin irca edilmesiyle “zevk-i selim” gerçekleşir, akıl, ruha bağlı bir bünyeye kavuşarak “akl-ı selim” haline gelir, “akl-ı selim”, ruha bağlı faaliyet göstermeye başladığı için sıhhatli tefekkür meydana gelir. İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-14-İNSAN TELAKKİSİ-11- yazısına devam et

TEŞKİLAT ŞİMDİ DE ORTADOĞUDA DEVLET KURUYOR

TEŞKİLAT ŞİMDİ DE ORTADOĞUDA DEVLET KURUYOR
Devlet kuran teşkilat, yeni derin devleti örgütlüyor. Eski derin devlet, yabancı güçlerin kurduğu ve perde arkasından yönettiği bir yapıydı, yeni derin devlet ise tüm Ortadoğu’yu kapsamaya başladı. Eski derin devlet, İsrail, ABD, İngiltere üçgeninde olmak üzere batılı ülkeler tarafından kurulmuştu. Bu kısmı Türkiye’de genellikle bilinir. Eski derin devletin motor gücü, NATO tarafından organize edilmişti ve beyni de ABD idi. Teşkilat, yeni derin devleti “milli unsurlar” ile kuruyor.
Yeni derin devlet, Türkiye’de ciddi aşamaları geçti, sınır dışına çıkmaya başladı. Arap baharı teşkilatın, sınır ötesi derin devlet kurma projeksiyonunu başlatmasına sebep oldu. Doğrusu kafi derecede hazır değillerdi ama Türkiye’de ürettikleri tecrübeye yaslanarak Arap coğrafyasında hızla yayılmaya başladılar.
Halk ayaklanmalarının başladığı tüm ülkelerin muhalif hareketleri ile doğrudan münasebet tesis ettiler. Onları siyasi, askeri, diplomatik alanlarda “donatıyorlar”. Halk hareketleriyle ilgili kafi derecede donanımları yoktu çünkü Arap baharı “habersiz” geldi. Tunus’taki hadise başladığından beri hızlı şekilde “halk hareketleri” ile ilgili bilgi ve tecrübe depolamaya başladılar.
Halk hareketleri başlamadan önce sınır ötesi operasyonları farklı bir çerçevede yürütüyorlardı, halk hareketleri başladığında bir müddet patinaj yapsalar da, yeni bir çerçeve oluşturdular. Şimdi tüm stratejilerini bu yeni çerçeve içinde geliştiriyorlar. Bu durum tam bir konsept değişimi, paradigma değişimidir. TEŞKİLAT ŞİMDİ DE ORTADOĞUDA DEVLET KURUYOR yazısına devam et