Aylık arşivler: Ağustos 2012

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-31-MÜDERRİS ANLAYIŞI-2-

Müderrisliğini, Risalet kuşatması içinde anlamak fevkalade zor. Zaten Risalet ile Müderrisliğini birbirinden müstakil hatta muhtar hale getirecek kadar tefrik etmek imkansız, kaldı ki mümkün olsa yapılması doğru değil. Risalet ile Müderrislik vasıfları o kadar birbirine nüfuz etmiş halde ki, birçok tavır ve davranışında her iki vasfı da mevcut, her iki vasfı da meseleyi “tayin edici” tesirde… Hadisenin içinden vasıfların birini, (idrak maksadıyla) çekip alsanız, hadisenin muhteva bakiyesinde diğer vasfı da bulamazsınız zira onu da sökmüş olursunuz,
İki vasfın birbirine en fazla nüfuz ettiği, birbirinden tefrik etmenin neredeyse imkansızlaştığı hususlardan biri, dini vazederken müderrislik yaptığı ve müderrislik yaparken de din vazettiği vakalardır. Din vazetmek, dinin inşası için bir hüküm, bir kaide, bir emir, bir nehiy beyan etmektir. Diğer taraftan, sahabenin tedris ve terbiyesini gerçekleştirirken, aynı zamanda din vazettiği vakalar, Risalet ile Müderrisliğin birbirinden tefrikini fevkalade zorlaştırıyor. Bu bahis, malumdur ki, Vahyin nüzul silsilesinde de mevcut, “Ayet-i Kerime”lerin bir kısmı, bir taraftan tedrisatı gerçekleştiriyor, bir taraftan dini inşa ediyor. Meselenin ne kadar ince bir fikir işçiliği (mahareti) gerektirdiği anlaşılıyor olmalı. İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-31-MÜDERRİS ANLAYIŞI-2- yazısına devam et

İSLAMCILIK MESELESİ-22-FİKRİ ÜRETMEK Mİ, TEKRARLAMAK MI?

İSLAMCILIK MESELESİ-22-FİKRİ ÜRETMEK Mİ, TEKRARLAMAK MI?
Bir yazar için Türkiye’de konu tükenmez, biraz zeki olanlar için hayatta da konu tükenmez. Yılda 365 gün köşe yazısı yazan bir insan için, hayatta konu sıkıntısı çekmesi beklenmez. Türkiye’deki köşe yazarlarının “günlük” yazı yazamamaları konu eksikliğinden değil, onların kifayetsizliğinden.
Aslında milyonlarca konu var fakat Türkiye’deki fikir adamlarının seviyesiyle söylemek gerekirse binlerce konu önümüzde duruyor. Binlerce konunun her birini bir günlük yazısına konu edinen bir yazar bile rahatlıkla “her gün” yazı yazabilir. Konu sıkıntısı çekip, köşelerinde “gevezelik” yapanlar, maalesef yazarlığın (mütefekkir demeye dilim varmıyor) tarif malzemesini oluşturuyor.
Bütün bunlar bir tarafa, her gün farklı bir konuda “fikir kırıntıları” ile meşgul olmak, köşe yazarlığı olabilir ama fikir adamlığı değil, mütefekkirlik ise hiç değil. İslamcılık tartışmasının gösterdiği zafiyetlerden birisi de, aynı konu ile ilgili sürekli yazı yazmak zorunda kalındığında, “tekrara” düşüldüğüdür. Fikri tekrarlamak, fikir adamının işi değil, fikir adamı olamamış ama bir fikre mensup olmuş insanların işidir. Onların vazifesi, fikir üretmek değil, fikri yaymaktır, bunun için de ancak tekrarlama imkanına sahiptirler. İSLAMCILIK MESELESİ-22-FİKRİ ÜRETMEK Mİ, TEKRARLAMAK MI? yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-10-MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE SINIFTA KALDI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-10-MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE SINIFTA KALDI
İslamcılık tartışması aynı zamanda “seviye tespit sınavı” oldu. Doğrusu, fikir ve ilim adamlarını “seviye tespit sınavına” sokacak bir güç yoktur ve bu tür bir imtihanı kimse planlayıp uygulayamazdı. Allah, Kadir-i Mutlaktır, neyi nasıl yapacağı, kimi vesile kılacağını bilmek kabil değil. Tartışmayı başlatan Ali Bulaç’ın bile böyle bir gelişmeyi tetikleyeceğini öngörmesi kabil değil, her nasıl olduysa insanlar kendilerini meydana atıverdiler.
Konunun dikkat çekici yönü, her yazar meydana çıkarken, en iyiyi, en doğruyu kendisinin bildiği esasında. (Biz demi öyle görünüyoruz acaba?). Bu sebeple hiçbir yazar, seviyesinin kamuoyu tarafından tespit edildiğinden habersiz, en seviyeli, en iyi anlayan, en iyi anlatan kendisi olduğu zannıyla “sirkatini söylemeye” devam ediyor.
*
Bu sınavın ilk sınıfta kalanı ise Türköne’ydi. Hem sınava, Ali Bulaç’tan sonra ilk girenlerdendi (yanlış hatırlamıyorsak) hem de açık bir tercihle tarafını tayin ve ilan etti. Özellikle isim meselesine takılıp da mırın kırın edenlere nispetle, çok net bir tavrı vardı. Evet, isme de itiraz etti ama esas itirazı muhtevaya dönüktü ve bu açıdan tarafını tayin etmekte tereddüde düşmedi. Tereddüde düşmedi ama imtihanın ilk sınıfta kalan öğrencisi olmakla “gözden düştü”. Tarafını açıkça ilan ettiği için mertliği takdire şayandı fakat yanlış tarafı seçtiği için hak ettiği takdir, cürmünün yanında görünmez oldu. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-10-MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE SINIFTA KALDI yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ PSİKİYATRİK İNCELEMESİ-2-ZİHNİ EVREN PSİKOLOJİK EVREN PSİKİYATRİK EVREN

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ PSİKİYATRİK İNCELEMESİ-2-
ZİHNİ EVREN PSİKOLOJİK EVREN PSİKİYATRİK EVREN
Önce konunun teorik altyapısını açıklayalım. Konuyu teknik dile boğmadan ve psikiyatrinin batılı müktesebatıyla birlikte Müslüman insan modelini de esas alarak değerlendirelim. Bu nokta önemli, psikiyatriyi batılı müktesebatından ibaret gördüğünüz takdirde, mesela ruhu inkar etmeniz gerekir ki, o zaman psikiyatri Müslümanlar için “sıfır” değerindedir. Bu bağlamda konuya baktığımızda, psikiyatrinin insan modelini bir tarafa bırakıp, onun klinik tarafını kullanmamız gerekiyor. Halkı Müslüman bir ülkede esas alınacak insan modeli ise, Müslüman insandır. Müslüman insan modelini esas alıp, psikiyatrinin klinik tarafını kullanmak çelişki değil midir? Çelişkidir hem de derin bir çelişki. Bu durum, bakir teorik üretim alanı olarak orta yerde duruyor ve sahiplerini, fikir ve ilim adamlarını bekliyor. Kısa bir yazı dizisinde bu derinlikte bir çelişkiyi ortadan kaldırmamız beklenmemeli değil mi?
Bu çelişki bağlamında yapacağımız şey şu; psikiyatrinin klinik tarafını alırken, Müslüman insan modeline uygulanabilen müktesebatını kullanmaya dikkat edeceğiz. Konunun tabiatı derin bir çelişki taşıdığı için, ne yaparsak yapalım, bir şekilde çelişkiden kurtulma imkanımız olmadığını biliyoruz. Bu tür riskleri dikkate alarak hassas değerlendirmeler yapmak gerektiğinin farkındayız. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ PSİKİYATRİK İNCELEMESİ-2-ZİHNİ EVREN PSİKOLOJİK EVREN PSİKİYATRİK EVREN yazısına devam et

MİLLİ MÜCADELEDE HİLAFETÇİ, CUMHURİYETTE POZİTİVİST

Millî Mücadelede Hilâfetçi, Cumhuriyette Pozitivist

Mehmet Şevket Eygi üstâdımız “Kemalizm ile İslam Bağdaşmaz” dedikten sonra yazısına şöyle devam ediyor:

“M. Kemal Paşa’nın ölümünden sonra oluşturulmuş Kemalizm ideolojisi ile Din-i Mübin-i İslam kesinlikle uyuşmaz ve bağdaşmaz. Birtakım Kemalist ilahiyatçıların İslam ile Kemalizm’i bağdaştırma gayretleri gülünçtür ve boştur. Şuurlu bir Müslümanın Kemalist olması mümkün değildir. Kemalizm, M. Kemal’e atfedilen bazı ilkeleri, görüşleri, inançları, dogmaları esas alan bir ideolojidir. Yukarıda beyan edildiği gibi bu ideoloji Paşa’nın ölümünden sonra oluşturulmuştur. Kemalizm’in temel prensipleri nelerdir? Allah inancı konusunda inkarcı veya agnostiktir. Pozitif ilimleri en büyük mürşid kabul eder. Ahiret inancı, hesap kitap, Cennet Cehennem yoktur. İslam Şeriatını reddeder. Risalet-i Muhammediyeyi zımnen reddeder. Kemalizm İslam’a karşı bir reaksiyondur.”

Kendisinin yazı ve fikirlerini tashih etmem ve tartışmam haddim olamaz. Yukarıdaki metnin başımın üstünde yeri var. Fakat birkaç cümlesini kabul etmem mümkün değil. Hatta bu cümleleri ite bulaşmamak için çalıyı dolaşarak yazdığına kanaat ediyorum. O cümlelerin ilki şudur: “M. Kemal Paşa’nın ölümünden sonra oluşturulmuş Kemalizm ideolojisi ile….” İkincisi, “ Kemalizm, M. Kemal’e atfedilen bazı ilkeleri, görüşleri, inançları dogmaları esas alan bir ideolojidir. Üçüncüsü, (…) Bu ideoloji Paşa’nın ölümünden sonra oluşturulmuştur.” MİLLİ MÜCADELEDE HİLAFETÇİ, CUMHURİYETTE POZİTİVİST yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-

İslam, varlığın bidayetini ve nihayetini açıklamıştır. Bu sebeple, varlık, insan ve hayat temel bahislerinde İslam, münhasır izah salahiyetine ve imkanına sahiptir. Hiçbir telakki, bu üç temel bahiste İslam’ın sunduğu izah hacmine ulaşamaz, ulaşması hayal bile edilemez.
İnsanın geleceğe olan yönelişleri, geçmişinin tesirinden daha az değildir. Tarihin müktesebatı ne kadar itiyorsa, geleceğin cazibesi en az o kadar çekiyor. Neticede zaman, insanın zihni evreninde ve kalbi evreninde akıyor. Tarihte biriktirdiği müktesebatın ne kadarı zihni ve kalbi evrene intikal ediyorsa o kadar itiyor, geleceğe dair ümitleri, düşünceleri, duyguları ne kadar canlıysa o kadar çekiyor. Tarih nesebini kaybedenlerde ise, sadece geleceğin cazibesi hükmünü icra ediyor. İnsan, tarihle irtibatını kesebiliyor ama istikballe münasebetini kesemiyor. Öyleyse istikbalin cazibesi, tarihin muharrik kuvvetinden daha fazladır. Bu cihetle tarih anlayışı, istikbali ihtiva etmelidir.
Müslümanın hayatı, tarihin toplamından meydana gelmez, tarih ile birlikte istikbalin de muhteva toplamından meydana gelir. Sadece İslam, varlığın mazisi ile birlikte istikbalini de beyan etmiştir. Müslüman şahsiyet, tarihi müktesebat ile birlikte istikbalin muhteva yekununu hayatında cem eden veya harmanlayan veya birleştiren insandır. Bu hususun ilahi kaynaklı dinlerin hepsinde olduğu düşünülebilir ama onların (Hıristiyanlık ve Yahudilik) gelecek bilgileri ve anlayışlarına bakıldığında, İslam’dan tamamen farklılık arzettiği görülür. Bu sebeple hayat, Müslüman şahsiyette sıhhatli bir vahdete ermiş ve anlamlı bir terkibe kavuşmuştur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2- yazısına devam et

TEŞKİLATIN 2014 SEÇİM PROJEKSİYONU

TEŞKİLATIN 2014 SEÇİM PROJEKSİYONU
Teşkilat iki seçim için özel olarak çalışıyor. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015 genel seçimler. Bu iki seçimi büyük ihtimalle birleştirecekler. “Teşkilatın Suriye Projeksiyonu” başlıklı yazımızda anlattıklarımız 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığından önce tamamen gerçekleşirse, erken genel seçim kararı alınarak iki seçim mutlaka birleştirilecek.
2014 seçim projeksiyonunun konuları şunlar; birincisi Suriye entegrasyonu, ikincisi önümüzdeki yıl beklenen dünya (aslında batı) ekonomik krizi, üçüncüsü içerideki Kürt sorunu… Başka konularda var ama seçim projeksiyonu temelde bu sacayağı üzerine kurulu.
Teşkilat bu sene yapılacağı söylenen yeni anayasanın yapılamayacağını düşünüyor. Yeni anayasa yapılamayacağı için de “başkanlık” konusu askıda kalacak. Seçimin hedefi de yeni anayasa ile başkanlık konusu olacak.
Şimdi… TEŞKİLATIN 2014 SEÇİM PROJEKSİYONU yazısına devam et

İSLAMCILIK MESELESİ-21-YUSUF KAPLAN’IN VAROLUŞ YOLCULUĞU

İSLAMCILIK MESELESİ-21-YUSUF KAPLAN’IN VAROLUŞ YOLCULUĞU
Yusuf Kaplan, 30.07.2012 tarihli, “İslamcılık: Varoluş yolculuğumuz” başlıklı yazıda, yaygın fikirleri dikkat çekici dil ile ifade ediyor. Yaygın olması, “doğru” olmasına mani değil, Kaplan, doğru fikirlerden bahsediyor fakat ifade şekline bakıldığında, artık lise talebelerinin bildiği ve anladığı fikirleri (bu kadar yaygınlaşmış olanları) kendi keşfetmiş gibi yazıyor. Şu ifadedeki dil hariç muhteva tüm fikir adamları tarafından bilinmekte ve dillendirilmektedir; “Müslüman toplumlar, İslâm’la ilişkilerini, başkaları üzerinden, çağdaş seküler zeitgeist (zamanın ruhu) üzerinden kuruyorlar. Bir kendi’leri, kendi zeitgeist’ları yok çünkü.” “İslam’ı batıdan anlamayın, bizzat İslam’ın kendisinden, kendi kaynaklarından anlayın” diyecek fakat bu gerçeği herkesin bildiğini bildiği için, onu orijinal bir şekilde söylemeye çalışıyor. “Müslüman toplumlar, İslam ile ilişkilerini batı üzerinden kuruyorlar” demek isterken, kendisi bizzat İslam ile irtibatını (kullandığı dil itibariyle) batı üzerinden kuruyor.
Fikir adamlarının başına gelebilecek en kötü şey, tıkanmaktır. Hem yüksek perdeden fikir adamlığı taslamak zorundadır (pozisyonundan dolayı) hem de imali fikir istidadını kaybetmiştir. Bu durumda çok fazla ihtimal kalmaz önünde. Çoğu, orijinal bir şeyler söylemek, fikir adamlığını göstermek için “saçmalamaya” başlar. Zeki olan bazıları ise “dil” ile oynamaya başlar. Yusuf Kaplan ikincisinden, çok şükür ki saçmalamıyor. Yeni bir şey söyleyemeyeceğini farkettiği zaman dil ile oynuyor, farklı bir dil kullanıyor, herkesin bildiği ve kullandığı bir gerçeği bile başka bir dil ile ifade ederek günü kurtarıyor, kurtardığını zannediyor. Bir fikri aynıyla tekrar etmek fakat tekrar olduğunu gizlemek için dil ile oynamak, “fikir hilesidir”. Türkiye’de bu hile çok yaygın… Okuyucuların idrak zafiyetine sığınarak pervasızca kullanılan bu “hile”, artık ömrünü doldurmuş olmalıdır. İSLAMCILIK MESELESİ-21-YUSUF KAPLAN’IN VAROLUŞ YOLCULUĞU yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-9-MEHMET OCAKTAN, “KARŞI CEPHENİN NEFERİ”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-9-MEHMET OCAKTAN, “KARŞI CEPHENİN NEFERİ”
Sık sık tekrar ediyoruz belki de ama gerçekten İslamcılık tartışması köşe yazarlarının ve fikir adamlarının hem kimliğini hem de seviyesini tespit bakımından harika oldu. Son zamanlardaki gelişmeler, kimlik ve seviyeye bir de “niyet”i ekledi. Fikir adamlarının ve köşe yazarlarının niyetini bu kadar “açık” eden başka bir tartışma hatırlamıyorum.
Mehmet Ocaktan, Star gazetesindeki köşesinde, 28.08.2012 tarih ve “Ali Bulaç’ın yazdıkları ‘Hızırla Kırk saat’in bir mısraı kadar etmez” başlıklı yazısında, herhangi bir fikir beyan etmekten ziyade “niyetini” beyan etme gayretinde görünüyor. Sözünü ettiğimiz, “gizli” niyeti… Kendinin beyan ettiği niyet bir perdeleme gayretidir. Hemen, “niyet okuyuculuktan” bahsetmeyin, sabredin, acemi yazarların, “şecaatini arzederken, sirkatini anlatmasının” orijinal bir misalini göreceksiniz.
Gerçekten de acemi yazarlar, fikir ile oynarken, acemiliklerinden dolayı gizli niyetlerini aşikar ederler. Bilgi ve fikri tertip etme çabaları, kafi derecede zekaya sahip olmadıkları için, su geçirmez bir kompozisyon meydana getiremez. Sığlıkları, bir yazıyı kompoze etmek için ihtiyaç duydukları mahareti onlara kazandırmaz. Fikir kompozisyonları delik deşiktir ve içerisi (gizli niyetleri) görünür. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-9-MEHMET OCAKTAN, “KARŞI CEPHENİN NEFERİ” yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1-

TAKDİM-1-
Tarih anlayışı veya tarih muhasebesi veya tarih tezi şeklinde isimlendirilebilecek bahis, bir dünya görüşü için temel meseleler cümlesindendir. Tarih tezi olmayan bir dünya görüşü, kendini ikmal etmemiştir. Tarih muhasebesi, aynı zamanda varlık, insan ve hayat bahislerinin temelini oluşturur. Zira her konunun “bidayeti”, tarih muhasebesi ile ortaya konulur. Bir konunun bidayetinden haberi olmayan veya bidayetine kadar uzanamamış olan akıl hacmi ve zihni evren ufku, o konuyu “ortasından” ele almaktadır ki, bu yaklaşım, o konu hakkında hiçbir şey söylememektir.
Eşyanın (kainatın) tarihi, varlık telakkisine (ontolojiye) ulaşır. İnsanlık tarihi, “insani varoluşu” izah, insan telakkisini inşa eder. Hayatın tarihi, inkişaf ve medeniyet tarihi değil midir? Varlık, insan ve hayat temel bahislerini, tarih anlayışından azade şekilde izah mümkün müdür?
Lisanın nasıl meydana geldiğini tetkik etmek, insanlığın bidayetine gitmeyi gerektirir. Lisanın zuhurunu izah etmeden, insan ve düşünce izah edilemez. Lisanın zuhurunu izah etmenin tek yolu, ilk insana kadar geriye gitmektir. İlk insana kadar gitmek, insanlık tarihinin bidayetidir. Hangi mesele, bidayetine ve nihayetine vakıf olmadan anlaşılabilir? İSLAM TARİH ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1- yazısına devam et

İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ

İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ
İslamcılık tartışmalarının “bam tellerinden” biri, aksülamel (reaksiyoner) olup olmadığıdır. Tartışmanın ciddi bir kısmı bu noktada yoğunlaşmıştır ama her nedense meselenin “dil” ile irtibatı hala keşfedilmiş değil. Bu meseleyi Yusuf Kaplan serimizin içine koymamız da, onun kullandığı dilin bu mesele için hem misaller oluşturması hem de kendisinin bu meseleyi anlayabilecek durumda olmasıdır.
*
İnsanlık tarihi, çok sayıda “devri” fikir hareketlerinin ortaya çıktığını kaydeder. “Devri fikirler” devirlerinin şartları ile mahdut iseler, “aksülamel” halindedir, yani modern dil ile reaksiyoner fikir hareketleridir. Her fikir hareketinde ve dünya görüşü kurma çabasında, bir dil inşası müşahede edilir, devri hareketlerde kurulan (kurulabilirse) dil de “devri” hususiyetler taşır. Fikir ile dilin birbirinden müstağnileşme şansı ve iktidarı yoktur. Fikir “devri” ise, dil de “devri”dir. Dil “devri” ise, fikrin hacmini mevcut devrin ufkundan koparmak fevkalade zordur. İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-8-HİLAL KAPLAN, “HADDİNİ BİLMEZLİK”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-8-HİLAL KAPLAN, “HADDİNİ BİLMEZLİK”
İsim meselesine takanlardan birisi Hilal Kaplan. İsim konusu ne kadar konuşulur? Nihayetinde bir teklifte bulunursunuz, kabul edilir veya edilmez, ondan sonra muhtevaya devam edersiniz. Hilal Kaplan’ın yazılarına bakınca, isim, “esas”tan önemli. Kaplan “esas” ile ilgili bir şey söylemiyor, söyleyemiyor, isme taktı, kendini muhatap aldırmak istiyor.
Niyeti nedir ne değildir kim bilir. Fakat son yazısı o kadar haddini bilmez, o kadar terbiyesiz, o kadar çerçevesiz, o kadar ahlaksızca bir yaklaşıma işaret ediyor ki, yazıda asla fikir insanı olduğuna dair bir mana tütmüyor. 24.08.2012 tarih ve “Hz. Muhammet (SAV) İslamcı mıydı?” başlıklı yazısından bahsediyoruz.
Bir konunun zemini olur, çerçevesi olur, nispetleri olur, kuralları olur, tartışmada bunların oluşturduğu iklimde cereyan eder. Bu kadar hoyrat, bu kadar edepsiz, bu kadar kuralsız yazı yazan olmadı bu tartışmada. Ancak Zaman gazetesinin “yorum” sayfasındaki hezeyanlar ile “edep” açısından yarışacak bir yazı. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-8-HİLAL KAPLAN, “HADDİNİ BİLMEZLİK” yazısına devam et

TEŞKİLATIN BDP VE PKK STRATEJİSİ

TEŞKİLATIN BDP VE PKK STRATEJİSİ
Teşkilat uzun süre Kürt sorununa siyasi çözüm aradı. Bu yaklaşım teşkilata pahalıya patladı çünkü Teşkilat bu güne kadar, Kürt sorununda yaptığı hatayı hiçbir konuda yapmadı. Hata, siyasi çözüm yaklaşımında değildi, siyasi çözümün formülasyonundaydı.
Teşkilatın yanlış hesabı şuydu; BDP ve PKK ile yapacağı görüşmeler üzerinden siyasi çözüm formülü üretmek ve bu formülü hayata geçirmek… Bu formülün uygulanması için yapılan görüşmelerin bir kısmı kamuoyuna yansıdı. Formül bir süre işe yarıyormuş gibi geldi, terör örgütü eylemlerini uzun bir süre durdurdu, görüşmeler konusunda iştiyak sahibi oldu. Ne var ki tam neticeye ulaşacakken görüşmeler kesildi.
Teşkilat nerede hata yapmıştı? Çok yönlü, çok ihtimalli, çok boyutlu düşünmeyi iyi bilen teşkilat, belki de ilk defa tek boyutlu (veya az boyutlu) düşünmenin cezasını çekiyordu. Kürt sorununu PKK ve BDP ile çözmeye çalışmak, sadece Kürt sorununu çözmek değildi, konunun başka boyutları da vardı. Teşkilat, bu konudaki “düşünce ve analiz hatasını” hala ders olarak okutuyor.
Kürt sorununu BDP ve PKK ile çözmenin, sorunun çözümünden başka birçok boyutu vardı, bunlardan en önemlisi, Akparti ile BDP’nin ideolojik haritalarındaki bazı özelliklerdi ki teşkilat tam olarak bu noktada hata yaptı. TEŞKİLATIN BDP VE PKK STRATEJİSİ yazısına devam et

YENİ BİR YAZI SERİSİ, “İSLAM TARİH ANLAYIŞI”

İslam tarihi üzerinde çalışmalar yapıldığına şahit oluyoruz. Çalışmaların çoğu, hadise silsilesini ihtiva ediyor. Tarihi, hadiseler silsilesi olarak anlamak, insanlık tarihi yazmayı mümkün kılmaz. Hadise, sadece insan merkezinde gerçekleşmez, hayvanlar hatta cansız varlıklar bile hadiselerin faili olmak iktidarındadır. Tabii ki bunlar insanların faili oldukları hadiseleri gerçekleştiremezler ama unutulmamalıdır ki “insan tabiat haritası”, büyük kısmıyla “hayvani” hususiyetler gösterir. Bu cihetten bakıldığında, insanların gerçekleştirdikleri hadiselerin ciddi bir kısmı da hayvani özellikler gösterir. Dolayısıyla “hadise silsilesi” tarih değil.

Tarih anlayışı olmadan tarih ilmi olmaz ki tarih yazılabilsin. Müslümanların üzerinde çalışması gereken mevzulardan biri de tarih anlayışıdır. Bizimki mütevazı bir katkı…

NORVEÇLİ KATİL BATIYI DEŞİFRE ETTİ

NORVEÇLİ KATİL BATIYI DEŞİFRE ETTİ
Bir müddettir sitemizde aktüel konularla ilgili yazı yayınlanmaz oldu. Özellikle İslamcılık konusu, site kadrosunu işgal etti. Fikir tartışması güzel de, biraz da sağa sola bakın yahu…
Norveç mahkemesi 77 kişinin katilini, hem de “taammüden katili”ni yirmi bir yıla mahkum etmiş. Gazetelerin yalancısıyım ben de… Niye gazetelerin yalancısı olduğumu söylüyorum, çünkü o kadar insanı planlayarak öldüren adama, bu kadarcık bir ceza verildiğini yazarsanız, size yalancı derler. Bu haberin doğru olma imkanı yok. Adına akıl denen anlama melekesinin, kırıntısının kırıntısı kalmışsa bir insanda, böyle bir habere inanmaz. Aslında şöyle yazmalıydım, bir insanda akıl denen anlama melekesinin kırıntısı bile kalmışsa, o caniye bu kadar ceza vermez, bu kadarcık ceza ile mahkeme bitirilmez, bu şekilde biten mahkemede adalet zuhur etmez. Yeryüzünde buna adalet diyecek bir ahmak bulmak kabil olmaz. Dikkat edin insan demiyorum, ahmak bulmak kabil değil. Yani insanlığın ahmaklık kontenjanı bile bu çapta bir ahmaklık çeşidi geliştirememiştir. Kısacası hangi açıdan bakarsanız bakın, bu haberin doğru olma ihtimali yok. NORVEÇLİ KATİL BATIYI DEŞİFRE ETTİ yazısına devam et

YUSUF KAPLAN’IN DİLİ İLE İLGİLİ YAZIMIZ HAKKINDA AÇIKLAMA

YUSUF KAPLAN’IN DİLİ İLE İLGİLİ YAZIMIZ HAKKINDA AÇIKLAMA
İslamcılık tartışmasının psikiyatrik incelemesi-1-önsöz yazımızın sonunda, “İlk yazımız Yusuf Kaplan’ın dili ile ilgili bir inceleme” olacak demiştik. Bu yazımızın yayınlanmasından sonra Yusuf Kaplan’ın köşesinde yayınlanan yazıya baktık da, bizim üzerinde çalışma yaptığımız eski yazılarındaki “dil” kalmamış, yerine berrak bir dil gelmiş. Böyle bir dil kullanmaya başlamışken, yazdığımız yazıyı yayınlamak, üzüm yemekten ziyade bağcı dövmek olacaktı. Her ne kadar Yusuf Kaplan bize bir “yazıya” mal olduysa da, “şan olsun” diye yazı yazmadığımızın bilinmesini isteriz. Bu arada yazıyı kendisi isterse gönderebiliriz.

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-7-TARTIŞMAYA KATILMAYANLAR

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-7-TARTIŞMAYA KATILMAYANLAR
Bir de tartışmaya katılmayanlar var, ülkede ilk defa önemli bir tartışma başlamış ama fikir adamlarının bir kısmı tartışmaya katılmıyor. Birçok kişinin merak ettiği fikir ve ilim adamları var bunların içinde. Tartışmaya katılmadıkları gibi, neden katılmadıklarını da izah etmiyorlar. Hani tartışmaya katılmamanın özel bir sebebi olabilir, en azından neden katılmadığınızı açıklayın.
Bazılarında tam bir ölü sessizliği… Kendi sütununun karşısındaki sütunda canhıraş bir tartışma sürüyor, köşe komşusu bir mevzii tutmuş ve canla başla uğraşıyor, zannedersiniz ki, yazı yazdığı gazeteyi (ve diğer gazeteleri de) okumuyor.
Bazı insanlar vardır, çok sinsiler, içten hesaplılar. Bir kavga varsa, kenara çekilip, taraflarını belli etmek için bitmesini seyrederler, çünkü her zaman kazanan taraftadırlar. Aşağıda isimlerini sayacağımız insanlar için böyle bir şey söylemek mümkün değil. Fakat adamlar, kör, sağır, dilsiz… Hallerine bakınca, insanın aklına bin bir türlü düşünce geliyor.
*
Herkesin takip ettiği, itibar ettiği, fikrini merak ettiği yazar listesi farklıdır tabii ki, benim ilk aklıma gelenler, Ahmet Taşgetiren, Rasim Özdenören, Akif Emre… Bunlar gazetelerde köşeleri olan adamlar. Bir de gazetelerde yazmayan fikir adamları var ki mesela birisi fevkalade önemli; Sezai Karakoç… Sezai bey nerede yazsın diye itiraz etmeyin, yazısını hangi gazete basmaz ki. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-7-TARTIŞMAYA KATILMAYANLAR yazısına devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-30-MÜDERRİS ANLAYIŞI-1-

MÜDERRİS ANLAYIŞI
İki Cihan Serveri Aleyhiselatü Vesselam Efendimizin, Risalet vazifesini teslim aldıktan sonraki tüm hayatı, müderris, muallim, mürebbi olarak geçmiştir. Her hal ve kavli, ders veren, öğreten, terbiye eden, inşa eden ve nihayet tatbik eden bir emsaldir. Birçok sıfat şahsiyetinin yıldızları olarak parlamakta, her yıldız ayrı bir sahada “nihai emsal” vazifesini görmektedir. Asli vasfı ve vazifesi, malum olduğu üzere Risalet ve tebliğdir, bundan hemen sonraki vasfı ve vazifesi ise müderrislik ve tedrisattır.
Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “müderrislik” vasfı ve tedrisat vazifesi tam olarak anlaşılmadan, İslam’ın anlaşılması kabil olmaz. Çünkü Risalet, İslam’ı, kafirlere tebliğ, Müslümanlara ise tedris etmiştir. Müslümanlara yönelik tedrisat faaliyeti ise, tabii olarak altmış üç yıl, asli olarak da yirmi üç yıldır. Müderrisliğin ilk vasfı “emin” olmaktır, O, “emin” sıfatını kırk yaşına kadar iktibas ve muhafaza etmiştir, bu sebeple müderrisliği, tabii olarak altmış üç yıldır.
Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin müderrislik vasfı ve tedrisat vazifesi anlaşılmadığı takdirde, “Vahiy”, doğrudan muhatap olunacak bir metin olarak kabul ediliyor. O’nun tebliğ vazifesini yaptığını, vahyin artık tamamlanmış olarak elimizde bulunduğunu düşünüyor ve O’nu aradan çıkararak doğrudan Kur’an-ı Kerim’i okuyor, anlamaya çalışıyoruz. O’nun nasıl okuduğunu, nasıl anladığını, nasıl anlattığını, nasıl tatbik ettiğini umursamamak, anlamamak, hafife almak insanın İslam ile tüm irtibatını keser. İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-30-MÜDERRİS ANLAYIŞI-1- yazısına devam et

İSLAMCILIK MESELESİ-19- YUSUF KAPLAN’IN “FİKİR DİLİ”-2-

İSLAMCILIK MESELESİ-19-YUSUF KAPLAN’IN “FİKİR DİLİ”-2-
Yusuf Kaplan’ın dilinde dikkat çeken ikinci husus, dil ve fikir bedeviliğidir. Bunun çok ağır bir ifade (itham) olduğunu biliyoruz. İzahlarımız sabırla okunduğunda, hakaret değil, fikirle iştigal ettiğimiz anlaşılır zannındayız.
Yusuf Kaplan’ın, dil bahsinde, “dünya görüşünün dili” ile “zamanın dili” arasındaki farkı anlamadığı görülüyor. Ana dili (İslam’ın has dilini) anladığına dair de pek alamet yok. Dünya görüşünün dili (medeniyet dili) olmadan, zamanın dilini kurma çabası, dünya görüşünden bağımsızlaşma çabasıdır. Yusuf Kaplan’ın, mensup olduğu dünya görüşünden bağımsızlaşma çabasında olduğunu söylemiyoruz, bunu söylediğimizde hakaret etmiş oluruz, zaten bu sebepledir ki, dünya görüşü ile zamanın dili arasındaki farkı “anlamadığını” ifade etmek zorunda kalıyoruz.
Fikir adamı, önce dünya görüşünün dilini inşa eder (veya mevcut dile mensubiyetini izhar eder) ondan sonra “zamanın dilini” inşa etmeye çalışır. Bizzat Yusuf Kaplan’ın terkibi ile ifade etmek istersek, dünya görüşünün dili olmaksızın “zamanın dilini” inşa çabası ve bu dili kullanma gayreti, “çağ körleşmesidir”. Yine Yusuf Kaplan’ın “dili” ile ifade etmek gerekirse, “Müteffekkir, bir çağın adamı değil, bütün çağların adamıdır; bütün çağların vicdanı.” Yusuf Kaplan, ülkedeki eksikliği harikulade teşhis ediyor ama bu teşhisi yapabilecek çapta olmasından dolayı, teşhisinin ilk muhatabının kendisi olduğunu farketmiyor. Konumuz da tam olarak bu…
Yusuf Kaplan’ın teşhislerine bakıldığında, dünya görüşünün dili ile zamanın dili arasındaki farkı anlamadığını söylemek tabii ki zor. Bazı teşhislerinden hareketle, durumun tam aksi istikamette olduğunu izah ve ifade imkanı olduğunu da belirtelim. Fakat kullandığı dile kuşbakışı bakıldığında, bu farkı anladığını, eğer anladıysa gereğini yaptığını söylemek zor. İSLAMCILIK MESELESİ-19- YUSUF KAPLAN’IN “FİKİR DİLİ”-2- yazısına devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-29-TEDRİSAT ANLAYIŞI-4-

Sohbet usulleri geliştirmemiz lazım. Bunu her alanda yapmalıyız ama hususiyetle tedrisat safhalarının her biri için sohbet usulleri geliştirmemiz şart. Ana rahmindeki çocuktan başlayarak ölüme kadar sürecek hayatın her alanı için ayrı sohbet usulleri oluşturmalıyız. Zaten İslam maarif anlayışı, ilim tahsilinin, doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar devam edeceğini kabul eder. Öyleyse tedrisat, okulla başlayıp biten bir paranteze sıkıştırılamaz.
*
Tedrisatın her safhası için oluşturulacak sohbet usulünün, dili, üslubu, meclis çerçevesi farklı olacaktır, olmalıdır. Meclisin (sınıfın) itimat altyapısı, emniyet çerçevesi, tarafların kullanacakları dil ve üslup, takınacakları tavır ve eda, kullanacakları izah ve idrak şekilleri, birbirine yönelik edep ve hürmet tarzı bu çalışmanın ana mevzularıdır.
Bazı derslerin, ilimlerin, disiplinlerin “sohbet usulü” ile tedrisatı mümkün olmayabilir, onlar için hususi usuller geliştirmek gerekebilir. Bu durum tabiidir ve böyle misallere bakarak, sohbet usulünü tenkit etmek, terk etmek, hafife almak doğru olmaz.
Tedrisatın her safhası için sohbet usulü numunelerini, tekliflerini “İslam Maarif Nizamının Modelleri” isimli eserimizde izah ettik. Teferruatlı tetkikler gerektiren bu mevzua burada temas etmekle iktifa ettik. İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-29-TEDRİSAT ANLAYIŞI-4- yazısına devam et