Aylık arşivler: Eylül 2012

“BAŞARI İNSANI KÖR VE SAĞIR YAPAR”

“BAŞARI İNSANI KÖR VE SAĞIR YAPAR”
Fethullah Gülen, Akparti kongresi esnasında, sitesine bir video koymuş, videoda; “güç insanı kör ve sağır yapar, başarı insanı kör ve sağır yapar” diyor. İnsan tabiatına ait bu teşhis tabii ki doğru… Diline sağlık… Bu veciz sözün ne manaya geldiğini, güç ve başarının insanın psikolojik dünyasında nasıl etkiler oluşturduğunu uzun uzun izah etmek gerekmez. Sanırım herkes az çok bu etkiyi, etkinin neticelerini biliyor olmalıdır.
Videodaki konuşmayı Akparti ve Tayyip Erdoğan için yaptığını düşünmek doğru olur mu? Böyle düşünmek için kafi derecede ipucu var mı? Sakin bir şekilde değerlendirildiğinde Akparti ve Tayyip Erdoğan için yaptığına dair alametler olduğunu kabul etmek gerekiyor. Videonun yayınlanma zamanı, konuşmanın muhtevasındaki “idare”, idarecinin yardımcıları (vezirleri) gibi konular, Akparti adresine çıkıyor. “BAŞARI İNSANI KÖR VE SAĞIR YAPAR” yazısına devam et

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-9-HZ. ÖMER(RA)-1-

Hz. ÖMER

Sayın dinleyiciler, bu gün Hz. Ömer konusuna başlıyoruz. Hilafet ve dört halife programımızı sürdürüyoruz, ısrarla da sürdürmeye devam edeceğiz. Dört halife ve devirlerini elimizden, dilimizden geldiği kadar konuşacağız. Evet, Haki Bey, Hz. Ömer konusuna tabii olarak adaletten başlamak gerekir değil mi?

Adalet öyle bir mefhum ki “niçin” sorusunu soramıyorsunuz. “Niçin adalet?” sorusu çok anlamsız geliyor. Bu kadar temel bu kadar derinde bu kadar güçlü bir duygudur. Ve bu tüm cemiyete tüm hayata yayılmak zorunda olan bir mefhumdur. Bunu, hayatın herhangi bir alanından çekip aldığınızda ya da tamamından çekip de bir alana mesela devlete yamadığınızda, o alana sabitlediğinizde o ülkede, o milletin hayatında tedavisi mümkün olmayan çok ağır yaralar açarsınız. Aslında o milletin kafasına sıkmış olursunuz. Kalbine sıkmış olursunuz. Niçin adalet, adaletin ne olduğuna gelmedik daha. Adalet nedir dediğimizde, en temel yanlışlardan birisi adaletin eşitliklerde gerçekleştiğini düşünmektir. Adalet eşitlikte gerçekleşmez yani eşitlik her zaman adalet değildir. Adaleti gerçekleştirmez. Adaletin eşitlikte gerçekleştiği durumlar da vardır. Adalet eşitlikte de gerçekleşebilir. Ama genellikle eşitlik adaletsizliktir. Adaletin tarifindeki temel unsur muvazenedir. Muvazene de herhangi bir muvazene değil yani her hangi bir denge adalet değildir. Dengenin en üstü en gelişmiş şekliyle, en mütekâmil halidir. Dengenin en mütekâmil hali adalettir. Böyle bir adalet tarifi yok bakın. Literatürde böyle bir adalet tarifi yoktur. Bulamazsınız. Türkiye de meri hukukun kaynaklarında bulamazsınız. Bu bizim İslam’dan aldığımız, anladığımız, oradaki metinlerden ürettiğimiz ve kültür olarak yaydığımız bir tespittir, oralardan buluruz, oralardan alırız bunu. Dengenin mütekâmil halidir. Mesela Necip Fazıl’ın İslam’la ilgili tarifi var ya adaletin en iyi tarifidir o. Necip Fazıl’ın İslam tarifi hem İslam tarifidir, hem hayat tarifidir, hem adalet tarifidir. Neydi hatırlayalım o sözü; “İslam zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır”. Yani en mütekâmil nizamıdır. Şimdi zıt kutuplar arasında bir denge kuracaksınız. Bu denge ise en mütekâmil seviyeye çıkacak. Necip Fazıl’ın İslam tarifi bu, yani bu adaletin tarifidir aynı zamanda. Yani kadın erkek arasında, idare edenle edilenler arasında, ya da hayatın her hangi bir alanında, insanın her hangi bir hayat alanında ne yaparsanız yapın gidip gelip kafanızı tezatlara (zıt kutuplara) çarparsınız. Ayeti kerimede bahsedilir zaten. Varlıklar çift çift yaratılmış ya. Gider gelir zıt kutupları bulursunuz. Çatışmada zıt kutuplarda olur. Bir biri ile tezat teşkil edenler, aralarında çatışır. Zıt kutuplar bir birini çeker o tartışmanın adıdır. O zıtlığı bir yerde dengelediğinizde ne iter ne çeker. Denge o demektir zaten. HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-9-HZ. ÖMER(RA)-1- yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-23-SEKÜLERLEŞME KONUSU-1-

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-23-SEKÜLERLEŞME KONUSU-1-
Etyen Mahçupyan, konuya, 26.07.2012 tarih ve “Seküler dindarlık, yeni merkez ve sağcılaşma” başlıklı yazısı ile giriyor. Konuya girer girmez, çok iddialı tespitler yapmaktan geri kalmıyor. Önce şu sekülerleşme meselesi… Nedense ülkede herkes sekülerleşme sürecinin yaşandığında hemfikir. Bu süreci bazı İslamcılar veya birçok Müslüman fikir adamı da kabul ediyor. Müslümanlara ve İslamcılara gelmeden önce, tüm ülkenin ve toplumun sekülerleşme sürecinde olduğu iddiası ne kadar doğru? Hayatın bir de maddi altyapısı olduğu, bu altyapıyı kurmak, o altyapıda zuhur eden ihtiyaçları karşılamak sekülerleşmek mi oluyor? Bu halk asgari iki asırdan beri fakirdir, fakirlik halinin devam etmemesini istemek, aksine zenginleşmeyi talep etmek, bunun için de çalışmak neden sekülerleşmek olsun? Sekülerleşmek bununla ilgili değil, o başka bir konu denirse, hayatın maddi altyapısıyla ilgili gelişmeleri bundan nasıl ayırmalıyız? İslam ahlakının fakirliği övdüğüne dair yanlış bir kanaat var, bu milletin kültür kaynağı da İslam ve İslam ahlakı olduğu için, zenginleşme çabası, İslam’dan uzaklaşma, hayatı İslam’a göre yaşamama, maddi ihtiyaçlar merkezine bağlanma şeklinde anlaşılıyor olmasın. Din dışı hayat alanı üretmek veya dine ilgisiz bir hayat yaşamak veya biraz dine nispetle fakat daha çok din dışı kaynaklara atıf yapılarak yaşanan bir hayat alanı oluşturmak anlamında kullanılmıyor mu sekülerleşme? Böyleyse neden sürekli zenginleşmeden, ciplere binmelerden, villalarda oturmalardan bahsediliyor? Nasıl oluyor da Müslümanlara cipe binmesi yakışmıyor, villadan oturması abes karşılanıyor, gizliden gizliye, Müslümanların Murat 124 otomobile binmesi, iki oda bir evde oturması arzulanıyor, buna dolaylı işaret eden ifadeler kullanılıyor. Müslümanların hassasiyeti ile ilgili tartışmalar açılması mümkün ama kaliteli mal kullanmak nasıl oluyor da Müslümanları sekülerleştiriyor? Ne zamandan beri kalitesiz ve ilkel mallar kullanmak, fakir ve muhtaç halde yaşamak dini hayat oldu? İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-23-SEKÜLERLEŞME KONUSU-1- yazısına devam et

TEŞKİLATIN İSLAMCILIK TARTIŞMASINA BAKIŞI

TEŞKİLATIN İSLAMCILIK TARTIŞMALARINA BAKIŞI
İslamcılık tartışmalarının başladığından beri hassasiyet ve dikkatle takip ediliyor. Sadece büyük gazetelerdeki köşe yazarları değil, internet sitelerinde okunmayan yazılar bile toplandı, tertip edildi, değerlendirildi ve arşivlendi.
Bu tartışmanın başlamasından ümitlenmişlerdi. Ortaya az çok bir fikir çıkar, bazı ciddi teklifler yapılır, bazı projeksiyonlar oluşturulur, ufuk genişlemesi, akıl gelişmesi olur diye… Olmadı, boşuna ümitlendiklerini anladılar, konuyu kapattılar, konuyu tartışan fikir ve ilim adamlarıyla birlikte kapattılar. Bunlardan fikir çıkmayacağına bir daha kanaat getirerek kapattılar. TEŞKİLATIN İSLAMCILIK TARTIŞMASINA BAKIŞI yazısına devam et

MUSTAFA BALBAY’A CEZAEVİ YARAMIŞ!

MUSTAFA BALBAY’A CEZAEVİ YARAMIŞ!
Mustafa Balbay, 29.09.2012 tarih ve “Yargıtay’dan Dönmez” başlıklı yazısında kendini aşmış. Cezaevinde düşünmekten başka bir işi olmadığından mıdır bilinmez, zihni gelişmeler göstermeye başlamış. Yıllardır yazan birisi olarak Mustafa Balbay, hiçbir yazısında küçük bir “zeka pırıltısı” gösterebilmiş değil ama cezaevine girdiğinden beri bazı kıpırtılar var. “Evlenelim mi?” diye soran talebelerine Sokrat’ın verdiği cevap meşhur; “Evlenin, ya mutlu olursunuz ya da filozof, ikisi de kıymetli”… Anlaşılan Sokrat cezaevini tecrübe etmemişti, verilen idam cezası doğrudan infaz edildiği için cezaevinin insan aklı ve zekası üzerinde nasıl etkiler meydana getirdiğini bilme fırsatı olmamıştı. Mustafa Balbay’ın cezaevinde yaşadığı zihni gelişmeleri görseydi, yeni bir veciz söz söylerdi mutlaka.
Mustafa Balbay, mezkur yazısında bir örnek veriyor ki muhteşem. “Bahçe kapısını mutfağa taktığınızda, “Ben bu kapıyı açarsam bahçeye çıkarım” diyebilir misiniz?” Gerçekten bu örnek harikulade, bir parçayı bütünlüğünden koparıp başka bir bütünlüğe yerleştirdiğinizde, önceki bütünlükteki fonksiyonu yerine getirmesi beklenmemeli. Misal bu hususu ifade etmesi bakımından takdire şayan… MUSTAFA BALBAY’A CEZAEVİ YARAMIŞ! yazısına devam et

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-8-HZ. EBUBAKİR(RA)-4-

Sevgili dinleyiciler Hz. Ebu Bekir’i ne kadar anlatsak az… O, yaşayan, müşahhas haliyle tarifi kabil olmayan bir şahsiyet… Biz burada günümüzün diliyle izah etmeye çalışıyoruz. Hz. Ebu Bekir’i kısaca izah edecek olursak Haki Bey?

O zor bir soru, Hz. Ebu Bekir’i kısaca tarif etmek zor bir konu… Ama bilinen bilgileri yeniden insanların zihinlerinde çalkalamalarında fayda var. Allah Resulü’nün kayınpederi, bunun kıymetini kimse takdir etmeye kalkmasın. Sadece bunu bilgi olarak yerleştirsinler, hafızalarına, akıllarına ve şuurlarına… Onun birinci halifesidir. Hilafetin ihdasını gerçekleştiren zattır. Hilafet onunla başlar. Dolayısıyla İslam devleti de onunla başlar. Risalet çekilince yeryüzünden devlet riyaseti başlamıştır. Hz. Ebu Bekir ilk İslam devletinin ilk başkanıdır. Şimdiki anladığımız manada sadece devlet başkanı değil. Nispet vardır. Hilafet nispet demektir. Birinin peşinden gitmektir. Devlet başkanı değil. Siyasete göre devlet başkanıdır muhakkak, o anlamda söylemiyorum, öncelikle Allah Resulü’nün halifesidir. Hilafetin de ihdasıdır. İslam devletini müessese olarak inşa eden zattır. İslam devletinin inşasında mimardır.

Bu noktanın üzerinde durmamız lazım. Ne demek ilk İslam devleti ve onun ilk başkanı? Peygamberimiz zamanında İslam devleti kurulmamış mıydı ve O İslam devletinin başkanı değil miydi? Burada sezdiğim ama ifade edemediğim incelik nedir? HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-8-HZ. EBUBAKİR(RA)-4- yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-22-ETYEN MAHÇUPYAN

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-22-ETYEN MAHÇUPYAN
Etyen Mahçupyan, tartışmanın gerçekten haricilerindendir. Kendisi Ermenidir ve bunu gizleme ihtiyacında değildir. Gizlenmeyen ifşa edilmeyeceği için, bizim bu aidiyetini ifade etmemiz, anormallik taşımaz. Ermeni olduğuna işaret etmemiz, fikirlerinin, tespitlerinin, değerlendirmelerinin mevziini belirlemek içindir. Yani kendisi gayrimüslimdir ve o noktadan İslamcılık tartışmasına katılmaktadır. Keşke herkes bu kadar net olsa…
Etyen Mahçupyan’ın değerlendirmeleri, içinde yaşadığı toplumun tetkikine, dolayısıyla da müşahedelerine dayanıyor. İçinde yaşadığı toplumun bir kesimine, “dışarıdan” bakıyor. Bu özelliği önemli, çünkü meselenin bir boyutunu tamamlıyor. Doğrusu böyle bir bakış olmasa, “kendimiz çalıp, kendimiz oynuyor” havasında devam edeceğiz. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-22-ETYEN MAHÇUPYAN yazısına devam et

TEŞKİLAT İSLAM ÜLKELERİNDE HASSASİYET HARİTASI ÇIKARIYOR

TEŞKİLAT İSLAM ÜLKELERİNİN HASSASİYET HARİTASINI ÇIKARIYOR
Tüm İslam coğrafyasının hassasiyet haritası çıkarılacak. İslam coğrafyasındaki tüm projeksiyonlar bu harita üzerinden hazırlanacak ve tüm projeler bu çerçevede uygulanacak. Türkiye milletlerarası tüm konuşmalarında İslam hassasiyet haritasını esas alacak, her İslam ülkesi konuşma metninde kendi hassasiyetlerini görecek. Böylece tüm İslam aleminin kalbi İstanbul’da atacak.
İslam coğrafyası kavim haritası üzerinden altı bölgeye ayrıldı. Türk dünyası, Arap dünyası, Hint dünyası, Malay dünyası, Siyahi Afrika ve balkanlar. Arap dünyası için Mısır’ın başkentinde istasyon kuruldu ve çalışmalarına başladı. Balkanlar için Bosna-Hersek’in başkentinde kuruluş tamamlandı, çalışmalara yeni başlıyorlar. Türk dünyası için Özbekistan’da istasyonun kuruluş çalışmaları devam ediyor. Hint dünyası (Hindistan, Pakistan, Bangladeş) için Hindistan’da istasyonun bu yıl içinde kurulması planlanıyor. Malay dünyası için Endonezya veya Malezya’da gelecek yılın ilk çeyreğinde kuruluş çalışmaları başlamış olacak. Siyahi Afrika için istasyon Nijerya’da kurulacak, önümüzdeki yılın ortalarına doğru kuruluş çalışmaları başlayacak.
Bunların dışında Müslümanların azınlık olduğu bölgeler içinde planlamalar yapılıyor. Mesela Avrupa ve Amerika kıtası için birer istasyon kurulması düşünülüyor, bu istasyonlar, orada yaşayan Müslümanların hassasiyet araştırmalarını yapacak. TEŞKİLAT İSLAM ÜLKELERİNDE HASSASİYET HARİTASI ÇIKARIYOR yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-21-TÜRKÖNE MEZAR KAZIYOR

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-21-TÜRKÖNE MEZAR KAZIYOR
Türköne’nin yazılarını değerlendirmek çok yorucu. Tüm yazıların takip ettik, tek müspet fikir beyanı yok. İslamcılık hakkında değil aradığımız müspet beyan, İslam hakkında. Yani İslam’ın, karşı olduğu İslamcılık dışında nasıl anlaşılacağını, nasıl yaşanacağını, nasıl tatbik edileceğini söylemekten özellikle imtina ediyor. Müslümanlara hiçbir teklifte bulunmuyor, hiçbir katkı yapmıyor, hiçbir fikir üretimi gerçekleştirmiyor, sadece mız mız edip duruyor. Bulmuş bir Ali Bulaç, onunla kavga etmekten başka bir şey yapmıyor. Onu gözüne kestirdiğinden olmalı, başka kimseden de bahsetmiyor. Hayrettin Karaman için tek kelime yok, tek tenkit yok, tek atıf yok. İşin bu tarafı da ayrıca ilginç…
Türköne ile ilgilenmenin bir yorucu tarafı da, “değilin değilini” aramak gibi bir şey. Netice itibariyle, komik bir şey… İslamcılığın yanlışları olabilir, eksikleri olabilir, hataları olabilir… Bunların hepsi anlaşılabilir durumlar. Anlaşılmayacak olan şu; İslamcılığa, Marksizm gibi cepheden düşman olmak nedir? Modern ideolojilerle aynı tutmak, “yeryüzünde kibirle dolaşan ilahlara dönersiniz” gibi şirk ithamında bulunmak, dünyayı imar etmekten (cennet kurmaktan) menetmek ve bedeviliğe mahkum etmek… Bunlar ve daha sayısız hezeyanlar Türköne’yi “hariciler” sınıfına almamıza kafi değil mi? İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-21-TÜRKÖNE MEZAR KAZIYOR yazısına devam et

TEŞKİLAT CEMATİ KUŞATIYOR

TEŞKİLAT CEMAATİ KUŞATIYOR
Cemaat haddini aştı, fazla şımardı, kendini dev aynasından görmeye başladı. Kemalistler Cemaati günah keçisine çevirmek, propaganda kuşatmasına almak için her taşın altında onları aramaya ve vehmetmeye başladılar. Kemalistler bu propagandayı, laik, ateist, Kemalist, cuntacı yelpazenin uyanması için yapmıştı, onlar uyanmadı aksine propagandadan etkilendiler ve sindiler. Fakat propaganda hiç beklenmeyen bir yerde etki yaptı, bizzat cemaatte. Cemaat, karşı tarafın yaptığı propagandaya aldandı ve haddini aştı, kendinden olmayan güçler vehmetmeye başladı.
Cemaat haddini aştı ve denge bozuldu. Denge neydi? Denge şöyle kurulmuştu; teşkilat, rol, yetki ve alan dağıtacaktı, her cemaat de o alanda çalışacak, birbirinin sınırını ihlal etmeyecek, her yapı toplam bünyenin bir parçası olacaktı. Cemaat zaten büyüklüğü oranında ağırlık taşıyordu dengede fakat kendilerine ayrılan alanı az buldular ve isyan ettiler. Çok da sinsiler, isyan ettiklerini kamuoyu yaklaşık iki yıl sonra farketti.
Teşkilat isyanı tabii ki bastırdı ama hala isyan etme potansiyeline sahipler. Bir defa isyan eden her zaman isyan eder. Öyleyse isyan iradesini kırmak, düşüncesini yok etmek, potansiyelini tüketmek gerekiyor. Bunları gerçekleştirmek için cemaat kuşatmaya alındı.
* TEŞKİLAT CEMATİ KUŞATIYOR yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-20-TÜRKÖNE, DUYARSIZ ALİM(!)

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-20-TÜRKÖNE, DUYARSIZ ALİM(!)
Mümtaz’er Türköne, Türkiye’deki aydın tipolojisinin tüm unsurlarını ve özelliklerini taşıyan birisidir. Düşünüyormuş gibi yapan, düşünce kırıntıları arasında kuralsız gezen, bütünlük derdi olmayan, nispet ve mikyas aramayan, kendi halinde, psikolojik tatmin peşinde bir aydın. Fakat iki özelliği var ki, müthiş… İslam konusunda tam bir duyarsızlık, duyarsızlık konusunda ise tam bir müfrit…
İslamcılık konusunda bu kadar kolay ve aşırı bir özgüvenle yazmasının tek sebebi, Ali Bulaç’tır. Çünkü Ali Bulaç’ı gözüne kestiriyor, tam dişine göre bir partner. İslamcılık bahsini Ali Bulaç üzerinden tartışmak, Türköne’ye avantajlar sağlıyor, Bulaç’ı o kadar küçümsüyor ki, her yazısında bir fasıl alay ediyor, alaylarını da “ince şekilde” yapıyor. Ali Bulaç ne düşünüyor bilemeyiz ama Türköne’nin ne düşündüğü belli; “karşımda sen olduktan sonra, benim sırtım yerine gelmez”.
Ali Bulaç, İslamcılık gibi cephanesi bol bir mevzuyu arkasına almasına rağmen gerekli performansı gösteremiyor ve Türköne gibi duyarsız insanlar piyasada istedikleri gibi at oynatıyorlar. İslamcılık tartışmasından anladığımız bir konu da, durduğunuz yer önemli ama nasıl durduğunuz da önemli. Ali Bulaç’ın durduğu yer doğru ama orayı dolduramadığı için, yanlış yerde duruyormuş gibi bir hali var. Her neyse Ali Bulaç meselesi ayrı bir konu. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-20-TÜRKÖNE, DUYARSIZ ALİM(!) yazısına devam et

TEŞKİLAT ABD SEÇİMLERİNDE SOSYAL MATEMATİĞİ UYGULAYACAK

TEŞKİLAT ABD SEÇİMLERİNDE SOSYAL MATEMATİĞİ UYGULAYACAK
Teşkilat batı ülkelerinde sadece ABD de sosyal matematiği uygulamak için altyapı çalışmalarına başladı. Önümüzdeki seçime yetişmesi sözkonusu değil tabii ki ama yavaş yavaş altyapıyı kuruyor. Bir düşünce kuruluşu kurdu ve onun üzerinden sahaya girdi.
ABD büyük bir ülke… Nüfusu büyük ama coğrafyası nüfusundan daha büyük… Hassasiyet haritası, hassasiyet katsayıları, hassasiyet değerleri, denklem havzaları ve daha birçok konuyu ABD sathında araştırmak fevkalade zahmetli ve maliyetli bir iş… Fakat ABD de bazı şeyler daha kolay, mesela kayıtlılık oranı daha fazla, sosyal verilerin birçoğunu istatistiklerde bulmak mümkün, Türkiye’de büyük çapta insan ve mali kaynak ayırmak zorunda olduğunuz birçok konuyu ABD de istatistiklerde bulabilirsiniz. TEŞKİLAT ABD SEÇİMLERİNDE SOSYAL MATEMATİĞİ UYGULAYACAK yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI
Düşünce faaliyetinin merkezini dünya görüşü olarak tespit etmeyen herkeste zihni savrulmalar kaçınılmaz. Türköne, düşünce faaliyetine merkez olarak devleti alınca, tefekkür dünyasında nazari hiçbir mihver ihtiyacı hissetmiyor. O kadar savruk, o kadar dağınık, o kadar nispetsiz yazıyor ki, bunları fikir kabul edip tenkide tabi tutmak bile insanın içinden gelmiyor.
Türköne’nin, 03.08.2012 tarih ve “Akparti mi, İslamcılar mı?” başlıklı yazısı, zihni savrukluğunun açık delilleriyle dolu. Bu yazı Türköne’nin düşünce dünyası için o kadar öğretici ki, başka yazılarını okuma ihtiyacı bile duymuyor insan. İslam’ı en sığ seviyede bile anlamadığını gösteren, bu haline de bakınca, asla anlamayacağını delillendiren bir yazıdır bu.
“19. yüzyıl ikinci yarısı, Müslümanların Batı karşısında her alanda mağlubiyetlerine sahne oldu. Müslüman toplumlar -Osmanlı ve İran hariç- Batı hâkimiyeti altına girdiler. Her yerde aşağılandılar, horlandılar. Bu zelil durumdan kurtulmak için ellerinde kalan son güçlü kaleye kapandılar. Ekmel din İslâmiyet’e sığınarak, onu bir kurtuluş ideolojisine dönüştürdüler; kendi izzetlerini İslâm’da aradılar. İslâmcılık, Müslüman toplumların İslâmiyet’e (sağlam kulp) tutunarak içine düştükleri düşkün durumdan kurtulma, yeniden dirilme ve güçlenerek Batı ile rekabet etme çabalarının ifadesidir; ve elbette çok boyutlu kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasî bir harekettir. Çok önemlidir, çok değerlidir;” İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI yazısına devam et

TEŞKİLAT OBAMA İÇİN ÇALIŞIYOR

TEŞKİLAT OBAMA İÇİN ÇALIŞIYOR
ABD tarihinde ilk defa Yahudi lobisi ve İsrail’in etkisi dışında bir seçim gerçekleşiyor. Yahudi lobisi, ilk defa açıktan taraf tutuyor ama gücü yetmiyor. Daha önceleri Yahudi lobisi ve İsrail, açıktan taraf tutmak zorunda kalmaz, aksine her aday Yahudi lobisinin taleplerini yerine getirmek için yarışırdı. Yahudi lobisi ve İsrail de, kapalı kapılar arkasında birisine karar verir ve onu seçtirirdi. Hatta çok zaman iki aday arasında seçim bile yapmazdı çünkü her ikisi de Yahudilerin ve İsrail’in menfaatlerini aynı derecede koruyacak kişiler olurdu.
Obama’nın birinci döneminden Yahudiler ve İsrail memnun kalmadı. Memnun kalmamak bir tarafa, ilk defa ABD İsrail’in taleplerinin bir kısmını yerine getirmedi, onları istedikleri oranda korumadı. Hem İsrail hem de Yahudi lobisi çıldırdı.
Bu politika sadece Obama’nın şahsi inisiyatifiyle gerçekleşmedi. ABD, artık Ortadoğu’da İsrail’i taşıyamıyor, İsrail Ortadoğu’da ABD’nin menfaatlerine zarar veriyor. İsrail doğrudan zarar vermiyor tabii ki, ABD’nin İsrail yanlısı politikaları ABD’ye zarar veriyor. ABD, soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı Arapları elinde tutuyordu, İsrail yanlısı politika yürütmesine rağmen bunu başarıyordu. Artık Ortadoğu’da Sovyet tehdidi yok ve İsrail yanlısı politikalar ABD’ye felaket zarar veriyor. TEŞKİLAT OBAMA İÇİN ÇALIŞIYOR yazısına devam et

EBLEH BİR SÖZ: “ATATÜRK DÖNEMİ MİLLİ, İNÖNÜ DÖNEMİ BATILI”

Ebleh Bir Söz: “Atatürk Dönemi Millî, İnönü Dönemi Batılı”

İslâmî zemine tam istinat etmeyen milliyetçi-muhafazakâr fikrî ve siyasî hareketlerin yanlışlarından biri de şudur: Atatürkçü cumhuriyetten birçok ilke ve inkılâpları görüşlerine giydirmek için, M. Kemal’in tek yetkili iktidarda olduğu 1923 ile vefatı olan 1938 yılları arasındaki dönemi bir nas gibi atlayarak, her yanlışın ve kötülüğün 1939’dan sonraki İnönü döneminde başladığını ileri sürerler.

BAZI MİLLİYETÇİ VE ULUSALCILARDAN AKIL DIŞI BİR BAKIŞ: “M. KEMAL DÖNEMİ MİLLETLE UYUMLUYDU…”

Ele alınır tarafı kalmayan ve tarihin çöplüğüne atılacak halde olan Atatürkçü cumhuriyeti, düşünce ve ilkeleriyle hayattan ve kamudan çekelim, dediğimizde, “milliyetçi ve ulusalcı” sıfatlarını öne çıkaran bazı gruplar, eblehçe görüşler ileri sürüyorlar. Bunlara göre, “Atatürk dönemi millî ve iyi, İnönü dönemi Batılı ve kötüdür.” Dedikleri âdeta şöyle: M. Kemal döneminde hiçbir şey olmamış, on beş yıllık dönemde milletle gül geçinip gitmiş M. Kemal…” EBLEH BİR SÖZ: “ATATÜRK DÖNEMİ MİLLİ, İNÖNÜ DÖNEMİ BATILI” yazısına devam et

İSLAMCILIK MESELESİ-E-KİTAP-İbrahim SANCAK-

Son İslam (Osmanlı) medeniyetinin yıkılmasıyla birlikte İslam’ın dünya görüşü arayışı başladı. Osmanlının son dönemlerinde başlayan bu arayış, Osmanlının “nasıl kurtulacağı” sorusu ekseninde dolaştığı için, konjonktürel aksaklıklara sahipti. Cumhuriyet ile birlikte mesele yeniden ele alınırken, topyekun bir dünya görüşü arayışı haline geldi, gelmeye çalıştı. Cumhuriyet döneminde, siyasi rejimin dini “vicdanlara” hapsetme operasyonunun ağır etkisiyle topalladığı ayrı bir vaka olarak karşımıza çıktı. İSLAMCILIK MESELESİ-E-KİTAP-İbrahim SANCAK- yazısına devam et

DARBE DAVALARI VE YENİ DÖNEM

DARBE DAVALARI VE YENİ DÖNEM
Ergenekon, balyoz, 12 eylül davaları başladığından beri ülkedeki bazı konular açıklığa kavuştu. Açıklığa kavuşan en mühim konulardan birisi, kendilerini ülkenin sahibi zannedenlerin, hukuk ve yargıyı hiçe sayması, kendilerine yöneldiğinde asla kabul etmemesiydi. Özellikle darbeci subay kadrolarının, askeri elbisenin, “hukuk geçirmez” bir yalıtkanlık özelliğine sahip olduğunu düşünmesiydi. Hukuka karşı “yalıtılmış” bir malzeme cinsi keşfedilmiş miydi bilinmez ama Türkiye’de zihni evrenlerini böyle inşa edenler vardı. Elbiselerinin hukuk geçirmez olduğuna inandıkları için, yaptıkları kanunsuz işleri ve darbe organizasyonlarını, gizleme ihtiyacı da duymamışlardı. İnsanın başına ne gelirse “batıl inanç”tan gelir, darbeci subay kadroları bu batıl inanca o kadar kapılmışlardı ki, elektriği çıplak elle tuttular ve çarpıldılar. Davalar başladığından beri neden çarpıldıklarını anlamakta zorluk çekiyorlar, balyoz davası karara çıktığından beri de çarpılma katsayıları arttı. Verdikleri tuhaf tepkiler, çarpılmanın, psikolojik dünyalarındaki batıl inancı keşfetmekten kaynaklanan alt üst oluşa işaret.
Davalar, hatta soruşturmalar başladığından beri süregelen bir propagandaları vardı. Cumhuriyetin değerleri, Kemalizmin ilkeleri, irtica ile mücadele gibi batıl inançları üzerinde kurdukları, kurguladıkları bir “haklılık” ve “yargı bağışıklığı” taleplerini dile getiriyorlardı. Cumhuriyetin değerleri içinde hukukun olmaması veya varolan hukukun kendilerine karşı harekete geçemeyeceği batıl inancı, sanıkların yanında yer alan geniş bir sosyal ve siyasal yelpaze oluşturdu. Davaları gayrimeşru ilan ettiler, düşünebiliyor musunuz, davaları gayrimeşru ilan ettiler. Çünkü kendilerinin yargılanması, batıl inançlarına göre başlı başına bir gayrimeşruluktu. DARBE DAVALARI VE YENİ DÖNEM yazısına devam et

TEŞKİLAT AKPARTİ KONGRESİNDE MANİFESTO YAYINLAYACAK

TEŞKİLAT AKPARTİ KONGRESİNDE MANİFESTO YAYINLAYACAK
Türkiye’nin Akparti iktidarında genel olarak dünyada, özel olarak da İslam coğrafyasında kazandığı itibarın taşıyıcısı ve temsilcisi devlet değil Akparti’dir. Teşkilat baştan beri vurguyu devlete değil Akparti’ye yapıyor. Özellikle İslam ülkelerinde kazanılan itibar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti değil, doğrudan Akparti ve Erdoğan’dır. İslam ülkelerinde ve özellikle de devrim sürecini tamamlamış (diktatörleri yıkmak anlamında) olan ülkelerde örnek alınan doğrudan doğruya Akparti ve Erdoğan’dır.
Mesela Mısır’daki Ihvan-ı Müslimin hareketi ve şu andaki cumhurbaşkanı, Türkiye Cumhuriyetinin laik, Kemalist, batıcı bir rejime sahip olduğunu biliyor. Bu haliyle bırakın Türkiye Cumhuriyetini örnek almayı, onu Hüsnü Mübarek rejimiyle aynı tutuyor. Fakat Akparti ve Erdoğan’a güveniyorlar, bunların Türkiye’yi değiştirdiğini, değiştirmeye devam ettiğini, bunu da kansız şekilde becerebildiğini görüyorlar. Hem de bir kaos ortamına düşürmeden hem de ekonomik kalkınmayı da aynı zamanda yapmayı başararak… Akparti’nin içerideki haline bakmayın, İslam ülkelerinden görünüşü, kutup yıldızı gibi… TEŞKİLAT AKPARTİ KONGRESİNDE MANİFESTO YAYINLAYACAK yazısına devam et

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-18-TÜRKÖNE’NİN ANLAYIŞ MERKEZİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-18-TÜRKÖNE’NİN ANLAYIŞ MERKEZİ
Türköne’nin, önceki yazılarımızda tespit ettiğimiz “fikir hilesi” ve “anlamama inadı”nın sebebi, 31.07.0212 tarihli, “Din, Diyanet ve İslamcılık” başlıklı yazısında ortaya çıkıyor. Önceki yazılarında serazat dolaşan düşünce faaliyeti, bu yazıda kendine bir merkez ediniyor. Artık Türköne ile ilgili ne düşüneceğimizi, nasıl düşüneceğimizi, değerlendirmelerimizin mihverinin neresi olduğunu biliyoruz. Çünkü kendisi bu yazısında net bir şekilde ortaya koyuyor.
Nedir bu merkez? Acele etmeyin…
Türköne’nin keskin ve kendinden emin tespitleri var. Mesela şu; “İslâmcılık bir iktidar projesi idi, gerçekleşti ve ömrünü tamamladı. Başı göğe değdikten sonra, gökyüzüne çıkmak için yollar inşa etmenin anlamı var mı?” Ne kadar net değil mi? Bir iktidar projesiydi, gerçekleşti ve ömrünü tamamladı. Başka söze gerek var mı? Türköne’nin bu kolaylıkta tespitler yapmasının sebebi, düşünce merkezi ile ilgili… Zihni havzası bir dünya görüşüne bağlı olmayan, düşünce faaliyetini de bir dünya görüşünün kalbine bağlanmadan gerçekleştiren Türköne, ciddi fikir üretiminde gevezelikten başka bir şey yapmıyor. Fakat gevezeliğine öyle bir ciddiyet ve ağırlık atfediyor ki, okuyanlar fikirle meşgul olduğunu zannediyor. İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-18-TÜRKÖNE’NİN ANLAYIŞ MERKEZİ yazısına devam et

ADAM GİBİ KOMUTAN OLSAYDINIZ BU ŞEHİTLER VERİLMEZDİ

Adam Gibi Komutan Olsaydınız Bu Şehitler Verilmezdi

Nato’nun “Dördüncü büyük ordusuymuş.” Öyle mi? Çeyrek asırdır düzenli bir ordu olmayan kırsal bir terör örgütü PKK’yla baş edemedi bugüne kadar. Askerden başka bir şeye benzer bizde kurmay ve komutanlar. Ama gerçek bir kurmay asker olmadıkları belli.

Hantallaşmış, mücadele ve taktik geliştirme cehdleri çökmüş. Öyle olmasaydı şayet, Elazığ Askerî Toplama ve Kabul Kampı’ndan otobüs ve zıhlılarla kıtasına katılan askerlerimizin pespaye bir şekilde nakline izin vermezlerdi.

Gerçek bir kurmay ve komutan olsalardı bu metodun kaç kez zaafa uğradığını, düşman PKK’nın anında bilgi alabileceğini, sağır sultanın bile duyduğu Asker Kabul ve Nakil Kamplarının dağıtım günlerini PKK’nın da bilebileceğini, dahası içeriden birilerinin hainlik edip bilgi sızdırabileceğini bilirlerdi.

SANAYİ DÖNEMİ BÜROKRATLARINA BENZER BİZDE ASKERİ KURMAYLAR VE KOMUTANLAR ADAM GİBİ KOMUTAN OLSAYDINIZ BU ŞEHİTLER VERİLMEZDİ yazısına devam et