Aylık arşivler: Aralık 2012

TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL DÖNÜŞTÜRÜCÜ ROLÜ

TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL DÖNÜŞTÜRÜCÜ ROLÜ
Türkiye seksen yıldır nasıl bir profil çiziyordu? Ülke içinde ve dünyada bu profilin yansımaları nasıldı? Herkesin bildiği üzere, kendi kendine bir şey yapamaz, kendi kendine fikir ve ilim üretemez, kendi merkezinde siyaset (özellikle dış siyaset) geliştiremez, doğru düzgün bir devlet kuramaz, halkı yönetemez, sürekli ve kangren olmuş problemlerle uğraşmak zorunda olan, fikir ve bilgi ihtiyacını mutlaka batıdan karşılayan, batıda bir konuda fikir ve tatbikat varken kendi insanlarının o konularda fikir ve bilgi üretmesine dudak büken, dış siyasette koltuk değneği halinde yaşayan, asla kendi merkezinde bir dış siyaset geliştiremeyen, ABD ve AB ne isterse “görev adamı” sadakatiyle yerine getiren, her hangi bir konuda fikri sorulmayan, sorulduğunda da fikri olmayan bir ülke ve halk… Anlaşılacağı üzere çok kötü bir durumdaydı.
Son on yılda bu profilin yüzde doksanı değişti, hala bazı hususlarda ve sahalarda eski kafa, eski davranış devam ediyor olsa da, artık hem kendisi hem de dünya anladı ki, Türkiye kendi merkezinde bir şeyler yapabilir, yapmıştır, yapmaya devam edecektir. Değişimin kafi derecede derinleşmediği doğru, derinleşme istikametinde hala alınacak çok yol var ama en önemlisi “nefs emniyeti”ydi, “biz yapabiliriz” psikolojisinin, özgüveninin oluşmasıydı, bu oluştu, artık hem derinleşecek hem de genişleyecektir. TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL DÖNÜŞTÜRÜCÜ ROLÜ yazısına devam et

İSTANBUL, “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ?

İSTANBUL “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ?
Fahişelik; insanın en mühim kıymetlerini üç paraya (miktarı önemli değil) satmasıdır. Bu meyanda fahişelik, genelev kadınlarına ait bir özellik değil, kadın-erkek her cinsten ve statüden insana ait bir ahlaksızlıktır. Para, makam ve benzeri herhangi bir küçük değer karşılığında, asalete ve ahlaka (ve tabi ki şahsiyete) ait hususiyetlerin pazarlanmasıdır. Sanattan siyasete, fikirden kültüre, ticaretten memuriyete (bürokrasiye) kadar yaygın bir kullanım alanı var. Fahişeliği kadınlara ait bir özellik olarak görenler, onu da geneleve (veya genelleştirilen evlere) hapsedenler, fahişeliğin zirvesinde ikamet edenlerdir.
Her mesleğin, her makamın, her alanın fahişelik kuralları farklıdır. Bu durum tabiidir. Farklı şartlar farklı tatbikatları gerektirir. Fakat her fahişelik çeşidinin özü aynıdır; yüksek kıymetleri, üç kuruş karşılığında satmak…
*
İstanbul… Fahişeliğin kırk çeşidini keşfeden, her birini asalet ve şahsiyet olarak pazarlayan soysuzluk kumkuması…
İstanbul, son yüzyıldır (muhtemelen iki yüz yıldır) insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden birini yaptın, öncesinde asaletin imal ve ilan merkeziydin, sonra yozlaştın, çürüdün, çirkefleştin, asaletin kabuğunu, ambalajını, resmini tanıdığın için de fahişeliği o ambalaj içinde piyasaya sürdün. İstanbul son bir asırdır gerçekleştirdiğin devrim, devrimler tarihinde mukayese edilecek bir misali olmayan, derinliğine gerçekleştiği için de farkedilmeyen en büyük devrimdir. İnsanlık, son bir iki asırdır sende mayalanan ve ortaya çıkan devrim gibisine hiçbir yerde ve zamanda şahit olmadı. İSTANBUL, “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ? yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-13-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-12-NEFS (BENLİK) SAFHASI-1-

Önce “ben hassası” zuhur eder, sonra bu hassa “benlik” haline gelir, daha sonra ise nefs olur. Bunun üçü de farklı hususiyetlerdir lakin insanın yaşı ilerledikçe nefiste yoğunlaşır ve karar kılar, böylece diğer iki hususiyet görünmez hale gelir. Eğer nefs azmanlaşmışsa, zihni evreni tamamen işgal etmişse, aklı da tasarrufu altına almışsa, “ben hassası” ile “benlik hassasını” kendi bünyesine katar ve müstakil olarak var olmalarına müsaade etmez. Zihni evren, Kur’an-ı Kerim tilaveti ve güzel bir lisan talimiyle inşa edilmişse, “ben hassası”, “benlik hassası”, “nefs” birbirinden farklılıklarını muhafaza edebilir.
“Ben hassası”, ruhtan kaynaklanır. Ruhi safhada ruh, kendinin başkalarından farklı olduğunu görmeye başladığında, kendi farkını, kendi farklılıklarını ortaya koyar. Bu, ferdiyettir. Ferdiyet, farklı ve bütünlüğü olan bir varlık halidir. Zaten insandaki ferdi farklılıkların kaynağı ruhtur, ruhi hususiyetler yani mizaç hususiyetleridir. Ruhi hususiyetlerin farklılığının zuhur etmesi, “ben hassası” yoluyladır. “Ben hassasında”, nefse nispet edilen benlik yani nefsaniyet yoktur.
Ruha bağlı bir “ben hassası” ihtiyacı açıktır. Ferdiyet ihtiyacı, teklife muhatap olmak için zarurettir. İman mükellefiyeti, ferdi hakikatlerdendir, ferdidir. İçtimai iman olmaz, en fazla mümin bir cemiyetten bahsedilir lakin her ferd ayrı ayrı iman etmiştir ve her birinin imanı, iman kuvveti, iman derinliği kendine aittir, kendine hastır. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-13-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-12-NEFS (BENLİK) SAFHASI-1- yazısına devam et

MEHMET AKİF, KEMALİST CUMHURİYET’E KARŞIYDI

Mehmet Âkif, Kemalist Cumhuriyet’e Karşıydı

İstiklâl Marşı’nın fikirleri hayatımıza ve kamuya girdikçe Atatürkçü Cumhuriyet gücünü kaybedecek, Mehmet Âkif’e “Arapçı ve şeriatçı” diyen generallerin ruhî durumları yine bozulacak.

Zorba Cumhuriyet’in zihniyetine göre, İstiklâl Marşı’nın devri çoktan kapanmış gözüküyor. İstiklâl Marşıyla millet arasındaki köprüleri yıkmaya çalışanlar pusuda bekliyorlar. Bundandır ki, Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı Atatürkçü Cumhuriyet’e karşıdır.

Resmî elden yapılan Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı anma günleri, millet çocuklarının dimağında ihya edici tesiri kısırlaştırılmış ve seküler hâle getirilmiş kültürel gevezeliklerdir. Ali Yurtgezen, “İstiklâl Marşı söylenirken çocuklar niye gülüyor?” sualiyle, İstiklâl Marşı’nın millete aidiyet fikriyle ve inancıyla söylenme gücünün sulandırıldığını, vakarını kaybettiğini ve mecburî bir merasim sıkıcılığına dönüştürüldüğünü dile getiriyor. MEHMET AKİF, KEMALİST CUMHURİYET’E KARŞIYDI yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-12-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-11-RUHİ SAFHA-10-

Nefs, lisanın oluşmasından sonra zuhur eder, lisan talim ve terbiyesi nefsin zuhurunu güçlendirir veya zayıflatır. Benlik safhasında evde kullanılan lisan, lisandaki mana mimarisi, lisandaki mecralar ve üsluplar mühimdir. Lisanın mana mimarisinin zirvesinde “lafza-i celal” olması, başlı başına tabii mahiyette bir talim ve terbiyedir. Lisanın mana mimarisi piramit şeklinde olmaz da yatay bir örgü ifade ederse, nefsin zuhuru tahrik edilmiş ve güçlendirilmiş olur, zira yatay mana örgüsü her insanı kendinde (nefsinde) merkezleştirir.
Lisanın öğrenilmesi hem nefsten hem de akıldan önce olduğu için, dünyaya dönük ilk tedrisat, lisan tedrisatıdır. Lisan, hem nefsin hem de aklın bünyesini ve gücünü tayin eden ilk kesbi amildir. Bu sebeple bebeğe verilen lisan talimi aynı zamanda ve en derin terbiyedir. Bebeğe öğretilen lisanın muhtevası ve muhteva örgüsü, bebek için ilk terbiye hamlesidir çünkü lisan talimi, ruhi safhanın sonlarına doğru gerçekleşir, lisan öğrenildiğinde ruhi safha biter. Ruhi safhanın bitmesiyle talim ve terbiyenin birlikte yürütüleceği devre başlamış olur. Lisan talimi her ne kadar ruhi safhadaki talime ait olsa da, lisanın mana örgüsü aynı zamanda ilk terbiye tatbikatını ihtiva etmektedir. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-12-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-11-RUHİ SAFHA-10- yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-11-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-10-RUHİ SAFHA-9-

Lisan talimi, epistemolojik varoluşun ilk hamlesidir, altyapısıdır. Lisan tüm hayat boyunca mühimdir, idrak ve ifade, tefekkür ve tezekkür lisan ile gerçekleştiğine göre, akıldan önce ve akla kaynaklık edecek olan lisan, hususi bir talimi haketmektedir.
Varoluş sürecinin temel özelliği “idrak”tir. Her şey idrak ile mümkün hale gelir, idrak etmeksizin varoluş güzergahında mesafe alınmaz, idraksiz savruluşlar mesafe almak değil, “ne olduğunu” ve “ne yapacağını” bilmeyen bir varlığın çırpınışlarıdır.
Ruh, içine doğduğu “lisan havzasında”, kendi hususi dilini bulmalı veya o dile ulaştıran mecraları görmelidir. İslam maarifinin temel meselelerinden biri olan “dil bahsi”, lisan taliminin merkezinde bulunur. İslam’ın dili, lisanın mana örgüsünün mimari planıdır. Çocuk (veya bebek) hangi kavimden olursa olsun mutlaka içine doğduğu lisan havzasında İslam’ın hususi dilini bulmalıdır. Ruhi safhadaki ruhi talimin esas maksadı, ruh ile hakikatin arasındaki irtibat ve münasebeti kurmaktır. Bunun yollarından biri ise lisan bahsidir. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-11-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-10-RUHİ SAFHA-9- yazısına devam et

KEMALİST KALKIŞMA MÜMKÜN MÜ?

KEMALİST KALKIŞMA MÜMKÜN MÜ?
Bu günkü Türkiye, seksen yıllık Türkiye’den çok farklıdır, farklılaşma bitmiş de değildir, hızlı şekilde devam ediyor. Ülkenin Akparti hükümetleri tarafından yönetilmesi, değişimin sadece Akparti’den kaynaklandığı düşüncesini besliyor ama bu düşünce sağlıklı değil. Değişimi başlatan Akparti değil, aksine Akparti’yi kuran ve iktidarda tutan güçler, değişimin dinamikleridir. Yani Akparti değişimin sebebi değil neticesidir. Ne var ki değişimin neticesi olarak ortaya çıkan Akparti, değişimi gördü ve onu yönetmeye talip oldu, bu sebeple hem değişimin sonucu hem de sebebi haline geldi.
Eskimiş, çürümüş, posası çıkmış kemalizmin ayakta kalması mümkün değildi. Zaten baştan beri kemalizmin ömrü on yıllıktı, çünkü birinci ve ikinci cumhurbaşkanlarından (o koltuğa seçimsiz oturanlardan) sonra, on yıllık periyotlarla darbe yapılması veya muhtıra verilmesi, kemalizmin ömrünün on yıllık olduğunun tesciliydi. Her darbe ve muhtırada çürüme daha da arttı ve artık 28 Şubat darbesinden sonra on yıl da sürmedi. Süremezdi, sürmemeliydi, halk hiçbir zaman tasvip etmemişti, hiçbir zaman seçimle iktidar yapmamıştı, hiçbir zaman razı olmamıştı kemalistlere.
Halk razı olmamıştı, bu sebeple 1950 yılında sandıkta devrim yapmıştı ama DP, halkın sandıktaki devrimini, sahada gerçekleştiremedi, halkın devrimi Ankara’nın dehlizlerinde çalındı. 1965 yılında halk sandıkta yine devrim yapmıştı, bu defa da AP sandıktaki devrimi çaldı ve halkı aldattı. Sonra halk 1983 de yine sandıkta devrim yaptı, bu defa rahmetli Özal halkın devrimini çalmadı, çalmaya çalışmadı, sahaya taşımaya çalıştı, netice olarak o da akamete uğradı. Halk, her darbe ve muhtıra akabinde sandıkta devrim yaptı, Kemalist sivil ve askeri bürokrasi ise halkın devrimini her defasında çaldı, boşa çıkardı. Silahlı bürokrasi ile halk arasında sıraya konulmuş bir devrim silsilesi yaşadı bu ülke on yıllarca. Sanki aralarında gizli bir inatlaşma vardı, halk, “biz sisi sandığa gömeriz” diyordu, silahlı bürokrasi ve onların sivil yandaşları ise “biz sizi mezara gömeriz” diyordu. Her ikisi de on yıllarca dediğini yaptı ama bu inatlaşma ne kadar sürebilirdi ki. KEMALİST KALKIŞMA MÜMKÜN MÜ? yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-10-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-9-RUHİ SAFHA-8-

Ruhi safhanın en harikulade hadisesi lisanın öğrenilmesidir. Lisanın öğrenilmesi, aynı zamanda insanın hayatı boyunca (tasavvuf mecrası hariç) gerçekleştirebileceği en muhteşem hadisedir. Hadisedeki ihtişam iki sebepten kaynaklanır, birincisi hadisenin tabiatıdır, ikincisi ise gerçekleşme zamanı…
İnsan ömrü boyunca, tasavvuf dışındaki hayat alanlarının tamamında, lisan öğrenmek gibi muhteşem bir hadiseyi gerçekleştiremez. Allah Azze ve Celle’nin takdir ve ihsanıdır ki, bu muhteşem hadise insana, akıl öncesi çağda lütfedilmiştir. Bu sebepledir ki akıl bu hadiseyi asla idrak ve izah edemiyor. Sıfır-iki yaş aralığındaki bebeğin, herhangi bir lisan talimi yapılmadan lisanı öğrenebilmesi ve konuşabilmesi, kainattaki en harikulade hadiselerden biri değil midir?
Dikkat çekici nokta, “lisan talimi” diye bir bahsin bilinmemesi, üzerinde çalışılmaması, herhangi bir tatbikatının olmamasıdır. Sadece lisan talimi de değil, sıfır-iki yaş aralığındaki bebeğe hiçbir talim verilmemektedir. Dünya eğitim literatürü, o yaştaki bebek için “lisan talimi” bahsini bilmez. Öyleyse hadisenin harikulade bir boyutu da bu noktada zuhur ediyor, hiçbir ailenin lisan talimi yapmamasına rağmen sıfır-iki yaş aralığındaki bebek, içinde büyüdüğü ailenin gelişigüzel konuşmalarından, zaman zaman kavgalarından, arada bir küfürlerinden ibaret olan lisanı öğreniyor. Ana lisanını bilen yetişkin insanlara ikinci lisanı öğretmek için yıllarca özel metotlarla eğitim verildiği hatırlanırsa, meselenin ihtişamı birazcık da olsa anlaşılabilir. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-10-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-9-RUHİ SAFHA-8- yazısına devam et

SORULARA CEVAPLAR-2-ŞEHADET MESELESİ-1-

SORULARA CEVAPLAR-2-ŞEHADET MESELESİ-1-
SORU
“İnsanın uğrunda ölebileceği insanlara ihtiyacı var ve aynı zamanda kendisi için öleceğini bildiği insanlara…
Bu duygunun en saf hali, insanın kendi uğrunda ölmesi midir?
Karşılıklı olarak birbirinin uğrunda ölebilecek insanların ulaştığı tatmin, iki insan arasındaki ünsiyetin daha çok ruhların kurduğu ünsiyet olmasından mıdır?
İnsanın kendi uğrunda ölebilmesi hali, kendi ruhunu tanıması, kendi ruhunu müşahede etmesinden mi kaynaklanır?
Şehadet, kendi uğrunda ölmek değil midir? Şehadeti arzulamak nasıldır?”

CEVAP
Aslında meselenin eşiğine kadar gelmişsin, belki de içeri de girmişsin. İçeri girmişsen buradan belli olmuyor, muhtemeldir ki sen de içeride olduğunu farketmemiş olabilirsin. Ya da soruları terkip etmekte sıkıntı çekiyorsun, doğru soruyu bulur gibi olmuşsun lakin bir hamlık var gibi… Ve evet, mesele şehadetle ilgilidir ama bundan ibaret değildir.
*
Bir insanın veya herhangi bir varlığın uğrunda ölmek… Onun için hayatını, canını vermek… Bu cümle çok muhteşem görünüyor, “bir kıymetin uğrunda ölmek” çok asil duruyor. Fakat bu, insanların ezberlerinden biri hem de tüm insanlığın… Dahası, tüm insanlığın kadim ezberidir. Binlerce yıllık ezberin artık bozulması zamanı gelmedi mi? SORULARA CEVAPLAR-2-ŞEHADET MESELESİ-1- yazısına devam et

ÖNGÖRÜ VE KAHANET KAVRAMLARI

İKİ ELMA İKİ ELMA DAHA DÖRT ELMA EDER Mİ?

Öngörü ve kahenet konularının zihinlerde, kendi yer ve yörüngelerinin ayrı ayrı tespit edilemiyor olması, teorik düşünme yetimizin olmamasından, zayıf olmasından ya da bir sebeple kaybolmuş olmasından kaynaklanıyor.

Çocuk yaşlardan itibaren alınan eğitim(!), herhangi bir düşüncenin zihinlerde teorik olarak seyretmesini imkansız kılıyor. Bundan dolayıdır ki, zihinlerde dolaşan düşünceler, dış dünyada tecessüm ya da en azından tezahür etmiş objelerin dışına çıkamıyor, bu hal zihinlerimizde keşfî herhangi bir düşüncenin varlığını zaten imkansız kılıyor.

Dış dünyada aranan bu hal, yani düşüncenin cisimlendirilme ihtiyacı, konu zaman kavramına geldiğinde de benzer bir hal alıyor. Benzer şekilde henüz gelmemiş bir zaman tahayyül edilemediğinden ötürü düşünceler, içinde bulunulan “an” da tecessüm ya da tezahür edenlerden ibaret kalıyor. Geçmişe dair her hangi bir hal de içinde bulunulan andaki yansımaları haliyle yerleşiyor zihinlere. Bu sebepledir ki geleceğe dair herhangi bir öngörü(kehanet değil), günümüz zihinleri için gerçeklenmesi imkansız bir haldir, bu zihinlerin bir öngörü üretebiliyor olması durumu bir yana, herhangi bir şekilde modernizmin mermilerinden kurtulmuş bir zihne ait öngörüleri de anlama imkanı elde etmeleri de muhaldir.
ÖNGÖRÜ VE KAHANET KAVRAMLARI yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-9-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-8-RUHİ SAFHA-7-

Yeni ilimlerin kurulması ihtiyacı içinde olduğumuz aşikar. “İslam Medeniyet Tasavvuru-Terkip ve Tasavvur” isimli eserimizde tetkik ve teklif ettiğimiz üzere, insan bahsi için “insan ilmi” kurulmalı, “insan ilmi”nin “ruhiyat şubesi” bu meselelerle de meşgul olmalıdır.
Tasavvuf mehaz kıymetindedir muhakkak, bununla beraber mesele ilim mecrasına da taşınmalı, yeni ilimler kurulmalıdır. Tarih boyunca sadece tasavvufun inhisarında kalan bazı hususlar, artık ilim mecrasına da taşınmalı, kaynağı tasavvuf olmak üzere ilim mecrasında da disipline edilmelidir. Bu yapıldığında hem tasavvuf mecrasında hem de ilim mecrasında neşvü neva bulabilir, iki kaynak ve iki havzaya aidiyet, muhteşem bir eser ve netice üretir.
“İnsan ilmi”, terkip ilimlerindendir, maarif ilmi tetkik ilimlerinden, tedrisat (veya talim ve terbiye ilmi) ise tatbik ilimlerinden… Talim ve terbiye bahsinin ilmi silsilesi böyledir. Bu sebeple “insan ilmi”, insan ile ilgili tüm bilgi, fikir ve anlayışları tetkik ilmi olan “maarif ilminden”, tatbikat tecrübelerini ise tedrisat ilminden alır, onları tertip eder, tanzim ve terkip eder, gerektiğinde yeniden imal eder. Tedrisat ilmi, maarif ilminin keşif ve imal, insan ilminin ise terkip, tanzim, tertip ettiği bilgi, fikir ve tecrübeleri alır, kendi çerçevesinde, kendi maksadı için tatbik edilebilir hale getirir ve tatbik eder. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-9-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-8-RUHİ SAFHA-7- yazısına devam et

TÜRKİYE’DE DEHA KÜLTÜRÜ YOK

TÜRKİYE’DE DEHA KÜLTÜRÜ YOK
Deha, insanlığın değil ama insanın ufkudur. İnsanın idrak istidatlarının ufkudur, istidatlarını kullanıp kullanmaması başka bir hadise, doğru yerde kullanıp kullanmadığı ise daha başka bir hadisedir, bunlar, idrak istidatlarının ufku olduğu gerçeğini değiştirmez. Esas olan “yapabilmek” değil de idrak olduğu için deha idrak merkezinde tespit edilir. “Yapabilmek” istidatları da kıymetlidir ve sanatkarlık da bu istidatlara tabidir, bu cihetle “yapabilme istidatları” da vardır ve bu alanda da dehalardan bahsetmek kabildir. Öyleyse “idrak dehaları” ve “yapabilme dehaları” olmak üzere iki çeşit dehadan bahsetmek kabildir. Dehaların ufku da (zirvesi de) hem idrak istidatlarına hem de yapabilme istidatlarına sahip olanlardır.
İdrak istidatlarının zirvesi olmak, derin idrak sahibi olmayı mümkün kılar. Derin idrak, sadece müşahhas varlık ve vakıalarla ilgili değil aynı zamanda ve esasen mücerret meselelerde kendini gösterir. Mücerret meseleler, yani zaman-mekan, oluş-varoluş, hayat-ölüm, ruh-madde, tecrit-tenzih ila ahir… Mücerret manada zamana nüfuzun derinliği, zaman dilimlerinin (çağların) kalbini teşhiste isabet oranının yüksekliğine delildir. Başka bir ifadeyle, mücerret manada zamana nüfuz etmek, zamanı, mazi, hal, istikbal boyutlarında daha geniş anlama kudretidir. Mazi ve istikbal, bir bakıma “hal”de dürülü bükülü şekilde cem edilmiştir. Süreçleri hakkıyla idrak etmek, evvelini ve ahirini (geleceğini) de nispeten anlamaktır. Nereden geldiğini bilen, hali hazırda ne halde olduğunu anlayan, nereye gideceğini de nispeten öngörebiliyor. Zamanı “an” olarak anlayanların “hal”e sıkıştıkları, halin zindanında mahpus ve mahkum oldukları malum. Zamanı geniş bir periyot halinde (geçmiş, an, gelecek toplamında) görebilen dehalar, yarın ne olacağını genel hatlarıyla anlıyorlar. TÜRKİYE’DE DEHA KÜLTÜRÜ YOK yazısına devam et

KAHKAHA MI HÜZÜN MÜ?

Kahkaha mı, Hüzün mü?

Kahkaha atanların yüzünde hicap kalmaz. Kahkaha atarken geçici olarak hicap kaybolur. Hüzünlü sîma hicapla örtülüdür ve hüzünde edep vardır. İstikâmetini ahirete çeviren kişi kahkaha atmaz; hüzünle varır “Büyük Kapı”ya.
Mahzun ve muzdarip peygamberler kahkaha atmamış. Çok gülüp kahkaha atanlar, “Ben, hüzün peygamberiyim” diyen Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a hürmetsizlik edenlerdir. Kendini bilene kahkaha mı yoksa hüzün mü yakışır? Elbette hüzün yakışır.

Kahkaha cıvık ve fikirsiz, oynak ve köksüzdür; gırtlaktan çıkar ve gayesizdir. Hüzün asil ve vakarlıdır; gayesi vardır, kalplerden sâdır olur, dindar ve evliyaullahın meşrebindendir. Kahkaha atanlar haldaşım olamaz. Fakîr, hüzünkârlardan yanadır.

KAHKAHA ATANLAR CEHENNEM, HÜZÜN ÇEKENLER CENNET EHLİDİR

Kahkaha şeytandan, hüzün Hakk’tandır. Kahkaha atanlar cehennem, hüzün çekenler cennet ehlidir. Kahkaha hüznün muarızı, tefekkür ve murakabenin düşmanıdır. Kahkaha yükselen yerden uzaklaşın. KAHKAHA MI HÜZÜN MÜ? yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-8-RUHİ-AKLİ SÜREÇLERİ-7-RUHİ SAFHA-6-

İslam maarif anlayışı, tedrisat faaliyetlerini, insanın hiçbir döneminde (yaşında) sadece okula bırakmaz. Şimdiki eğitim anlayışı, eğitimi tamamen okula taşımış, okul dışında hiçbir eğitim faaliyetini kabul etmemiştir. “Okul öncesi eğitim” dedikleri safha bile bir şekilde okulla ilişkilendirilmiştir. Aslında okul öncesi eğitim safhası dendiğinde, okulla hiçbir şekilde ilişkilendirmeden aile içi eğitim kastedilmelidir. İslam Maarif Anlayışı, okulu tedrisat süreçlerinden ve müesseselerinden sadece biri kabul eder, onun dışında da bir çok talim ve terbiye süreçleri ve müesseseleri inşa ve ihdas eder, devlet dışında inşa ve ihdas edilenleri (muayyen ölçüler içinde) kabul ve teşvik eder. Talim ve terbiye süreçlerinin en önemli safhası olan okul öncesinde (sıfır-altı yaş aralığında) ailenin doğrudan talim ve terbiye faaliyetlerini yürütmesini tavsiye etmiştir.
Ruhi safhadaki talim faaliyetini, tabii olarak ailenin tatbik etmesi gerekir. Bu safha için aile dışında sadece mürebbiyelik müessesesi ihdas edilebilir ve mürebbiyelerden talim ve terbiye için faydalanılabilir. Ailelerin talim ve terbiye işini yürütmekten (mesela cahillik, zamansızlık, menfi mizaç hususiyetleri gibi sebeplerle) aciz olması halinde, mürebbiyelik müessesesi geliştirilebilir. Mürebbiyelik bahsi ayrıca ele alınması gereken bir husus olduğu için burada sadece hatırlatmada bulunuyoruz.
Mürebbiyelik müessesesi geliştirilse ve hakkıyla tatbik edilse bile, ailenin asgari bir talim ve terbiye işini üstlenmesi şarttır. Aile, özellikle de “ruhi safha” ile “benlik safhası”nda ağır bir mesuliyete sahiptir ve bu safhalarda kendinin yapması gereken bazı işleri başkalarının yapması imkansızdır, mümkün olduğu takdirde de faydası kadar zararı da olur. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-8-RUHİ-AKLİ SÜREÇLERİ-7-RUHİ SAFHA-6- yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-7-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-6-RUHİ SAFHA-5-

Ruhi safhada yapılacak talim sadece Kur’an-ı Kerim tilaveti ile tevhid ve lafaz-i celal zikri değildir. Bunların dışında birçok talim yapılabilir. Özellikle de “zevk-i selim”in altyapısını (ruhi temayüllerini) oluşturmak için talim yapmak mümkündür. Bu meyanda sanat talimleri yapılabilir ve fevkalade netice verir.
Ruhi talimin bir hususiyeti var, ruhun doğrudan öğrendiği ve anladığı bilgileri “istidat” haline getirme mahareti… Her ruhun diğerlerinden farklılıklarını oluşturan tabiatından kaynaklanan mizaç hususiyetleri (istidatlar da dahil) münhasıran o ruha aittir, hiçbir talim ve terbiye usulü ile o mizaç hususiyetlerine denk hususiyetler ve istidatlar oluşturmak tabii ki kabil değil lakin tedrisat yoluyla bazı iktisaplar mümkün olduğu malum, öyleyse en derin ve en verimli tedrisat, ruhi talimdir. Ruhi safhadaki talim, akıl öncesi devreye ait olduğu için, bu talimin bilgileri zihni-akli evrenden daha derinde olan ruhi-kalbi evrene sirayet eder. İnsandaki “yapabilme kudreti”nin nihai kaynağı ruh olduğuna göre, ruhi safhadaki talim, ruhun yapabilme kudretini veya imkanını artırır.
Ruhi safhadaki tilavet ve zikir talimi, iman, idrak ve istikamet istidadı kazandırır. Tilavet ve zikir talimleri dışındakiler ise umumiyetle “yapabilme” kudretine müessirdir, istidatlar, temayüller, alakalar oluşturur. Sanat talimlerinde azami fayda temin edilmesinin sebebi budur çünkü sanat, ruhun keşiflerinin akılla zapt altına alınması, şekillendirilmesi, tezyin edilmesidir. Çıplak akıl sanat faaliyetinden bulunamaz, sanat eseri veremez, sahibini sanatçı yapamaz. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-7-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-6-RUHİ SAFHA-5- yazısına devam et

“HAL OKUMALARI” ve İNSAN İNŞASI

 “HAL OKUMALARI” ve İNSAN İNŞASI

 

Küçük yaşlardan beri bizlere, Kemalizmin eğitim kitaplarında Osmanlı Devleti’nde okuma oranının düşük olduğunu, okuma yazma bilen kişilerin azlığını ve bu yüzden geri kalındığını söyler veya alt satır olarak hissettirir. Batı toplumlarının ilerleyişini Osmanlı olarak göremeyişimizin, fark edemeyişimizin nedenlerinden bazılarını; çürüyen eğitim sistemi ve okuma oranının düşüklüğü olarak gösterilir. Bu söylemlerin tamamen yanlış olduğu iddiasında değilim. Bu söylemlere denecek bir şey varsa oda “kısmen doğru“ ifadesidir. Bu “kısmen doğru” ifadesi Osmanlı Devleti’nin son yüzyılları için geçerlidir. Zira toplumun eğitim dinamikleri olan “medrese” “tekke-zaviye” kurumları son dönemlerde bozulmaya başlamış ve devletin yıkılışına kadar bozulma devam etmiştir. “HAL OKUMALARI” ve İNSAN İNŞASI yazısına devam et

İMAN VE İNANÇ ÜZERİNE

İMAN VE İNANÇ ÜZERİNE

 

İmana dair konular üzerindeki mütalaaların bir noktada tıkanması, konunun iman üzerinden devam etmesinin tamamen izafi hale geleceği zannedildiği için müşterek menzile ulaşma imkanı bulunamaması, dolayısıyla üzerinde ittifak edilen hiç bir söz söylenemez(!) duruma düşmesi, iman ile inanç kavramlarının birbiriyle aynı olduğu zannından kaynaklanıyor. Bu tür konularda, “mevzu-u bahis” imana dairdir, yani mütalaa edilmesi ihtiyacı, imana dair bir husustur. Fakat “iman”a dair bir mevzuunun cevabı, “inanca” dair sorularla aranırsa mevzu tıkanır. Konu, bu ihtimalde, iki Müslüman arasında bile “sen öyle inanıyor olabilirsin ama ben böyle inanmıyorum” şekline dönüşür, dönüşmektedir.

İman ve inanç mefhumlarının aynı mana üzere olduğu yanılgısına düşülmesinin sebebi ise, batı pozitif(müsbet değil) aklının, insanlığın aklını teslim almış olmasıdır.

İmana dair her bahsin inanç hükmünde değerlendirilmesinin; imana dair cevapların, inancı muhatap alan sorularla elde edilmeye çalışılmasının nedeni de, akli ufkun, pozitif evrenin dışına çıkamayacağının zannedilmesinden ve bu zannın kayıtsız şartsız kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Ancak ve sadece pozitif evrende mevcut olan soruları sorabiliyor olmamız bu nedenledir. Ortaya çıkan hal ise pozitif evrende olmayan cevapları da pozitif evrendeki sorularla arıyor olmamız garabetinden başka bir şey değildir.

Bu girizgahtan sonra, iman ve inanç kavramlarından anladığımızı dilimiz döndüğünce aktarmaya gayret edelim.
İMAN VE İNANÇ ÜZERİNE yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-6-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-5-RUHİ SAFHA-4-

*Ruhi safhadaki talim bahsi için yapılacak çalışmalar…
Mesele ile ilgili İslam İrfan Müktesebatı üzerinde çalışılmalı, hikmet deposundaki fikir, ilim, tertip, tanzim, taksim ve tatbikat misalleri dikkatle tetkik edilmelidir. On dört asırlık İslam Tarihi, on binlerce “deha” ile dev bir müktesebat üretmiştir. On dört asırlık emek ve birikimi yok saymak, her şeye baştan ve sıfırdan başlamak, izahsız bir akıl fukaralığıdır, asla “akl-ı selim” tezahürü değildir. Her şeye rağmen baştan başlanırsa, İslam İrfan Müktesebatının bu günkü hacmine ulaşmak için on dört asır geçmesi gerekir, bunun olabilmesi için de, tarihteki “idrak devleri”ne muadil insanların gelmesi gerekir. Yani en iyi ihtimalle bu günkü müktesebatı üretmek on dört asır sürer. Böyle bir teşebbüs, asırlarca önce Amerika kıtasının keşfedilmesini yok sayıp, o zamanın gemileri (yelkenlileri) ile okyanusa açılmak olur, o tarihten bu güne kadar ki müktesebatı yok sayarak…
İslam tarihinde yaşamış olan “idrak devleri”, sadece zeka seviyeleriyle o hale gelmiş değillerdir. O büyük şahsiyetler, yüksek zekalarına muadil bir talim ve terbiyeden geçmişlerdi, bu sebepledir ki batıdaki filozoflardan fersahlarca ileridedirler. Çünkü filozoflar sadece saf zeka halindedirler ve hala batı dünyasında “deha eğitim modeli” geliştirilemediği hatırlanırsa, dehaların yetişmesinde batı dünyasındaki eğitimin katkısı yoktur. Oysa İslam İrfanı, hem deha talim ve terbiye usulünü bulmuş hem de çocuğu doğumdan önceki hayatında (hamilelikte) başlamak üzere talim ve terbiye süreçlerine almıştır. Batı dünyasında yetişen filozoflar altı-yedi yaşına gelene kadar sıfır eğitime tabidir, İslam tarihindeki alim, veli, mütefekkirler ise altı-yedi yaşına gelene kadar çok büyük mesafeler almıştır. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-6-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-5-RUHİ SAFHA-4- yazısına devam et

FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ

FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ
Şeriat ile tasavvuf arasındaki münasebet zor meselelerdendir. Şeriat’ın tarifi kabildir, tarifi zor olan tasavvuftur, bu sebeple ikisi arasındaki münasebetin zorluğu, tasavvuftan kaynaklanır. Zor olması yanlış olduğuna delalet etmez belki kıymetine delildir. Şeriat muhakkak ki tasavvuftan kıymetlidir, tasavvuf ise şeriatın muhtevası, mana haznesi olması bakımından şeriattan kıymetlidir. Beyanımızın tezat görüntüsü verdiğini biliyoruz, zaten mesele bu zıtlık görüntüsündeki terkipte merkezleşmektedir. Terkibi iki şekilde de gerçekleştirmek mümkündür, şeriatı merkeze alarak tasavvufun izahı, tasavvufu merkeze alarak şeriatın izahı yapılabilir. Hangi merkez ve terkip kabul edilirse (ki ikisi de doğrudur) yukarıdaki zıt ifadelerden uygun olanı alınabilir.
Şeriat, İslam fıkhı olarak kabul edilebilir (Şeriat-tasavvuf münasebetinde böyle anlaşılır), meseleye böyle bakıldığında şeriat, İslam’ın, maddi müeyyide ile teçhiz edilmiş zahiri ölçüler manzumesidir. Zahiri ölçüler, hayatın muhitini, alanını, genişliğini tayin eder. Muhiti oluşturan ihata duvarı, Şeriat’ın tespit ve tayin ettiği haramlar ile inşa edilmiştir, merkezde ise yine Şeriat’ın tayin ettiği farzlar mevcuttur. Merkez ve muhiti oluşturan dış çember sabit olmak üzere meydana gelen saha, Müslümanlar için hürriyet alanıdır. Hayatın bu alanda yaşanması şart ama kafi değildir çünkü maksat Allah’a yönelmek, o istikamette mesafe almaktır. Allah’a yönelmek, ruhi-kalbi yolculuktur, zaten Şeriat’ın da nihai maksadı, kulu Allah’a götürmektir.
Allah’a giden yol, ruhi-kalbi mecradır, adı da tasavvuftur. Şeriat, maddi müeyyide ile teçhiz edilen, zihni akli havzada anlaşılması ve tatbiki mümkün olan kaideler manzumesidir. Bu cihetle Şeriat, İslam’ın zahiri yüzüdür, zaten zahir hüküm için esastır. Ruhi-kalbi mecra ise Şeriat’ın oluşturduğu çerçeve içinde kalmak şartıyla, deruni yolculuğun yapılacağı güzergahı tayin eder. Yani tasavvuf, dikey boyuttur. FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ yazısına devam et