Aylık arşivler: Ocak 2013

ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR

ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR
Ali Bulaç, 24.01.2013 tarihinden başlamak üzere üç adet seri yazı yazdı, numara vermese de aynı serinin dördüncüsünü 31.01.2013 tarihinde yayınladı. Yazı serisinin adı, “Demokrasinin İslam’la sınavı”… Son yazısının başlığı ise “Demokratik sınav ne olacak?”.
Mühim meseleleri gündeme getirmek, tartışılmasını temin etmek, fikir imali için vesile olmak güzel şey. Bu tür teşebbüsleri takdir etmek, desteklemek gerekir. Ali Bulaç’ın, İslamcılık tartışmasını başlatması bu meyandadır ve meseleye dair ciddi ipuçları elde etmemize sebep oldu. Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslamcılık bahsinin neresinde olduğunu, meseleye nasıl yaklaştıklarını, muhtevaya dair bir fikirleri olup olmadığını gördük. Tartışmayı başlatan Ali Bulaç da dahil olmak üzere Müslüman fikir adamlarının, İslamcılık bahsinin muhtevasına dair hiçbir fikirleri olmadığını, bir ayı aşan tartışma boyunca, isimlendirme, tarihi süreçleri, temsilcileri gibi fer’i konulara takıldıklarını farkettik. Ali Bulaç, kendinin de seviyesini, hacmini, ufkunu ele veren o tartışmayı başlatmakla faydalı bir iş yapmıştı. Kendisi her ne kadar İslamcılık tartışmasını yeniden başlatmak istemediğini ifade etse de, “demokrasi” meselesi o tartışmanın bir mütemmimidir. İslamcılık bahsinin muhtevasından olan “siyasi nizam” fikri ve anlayışı, bu yazı serisi ile gündeme getirilmeye çalışılmış gibiydi. ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-32-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-31-NEFS SAFHASI-20-

Nefs safhasında ahlak inşa edilmelidir. Ruhi safhadaki edep terbiyesi, nefs safhasında devam etmeli ama buna ahlak eklenmelidir. Edep, saf terbiyedir ama ahlak hem terbiye hem de talimdir. Nefs safhasında akıl inşası başladığı için, anlama istidadı da güçlenmeye başlar. Anlama istidadı güçlenmeye başladığında, ahlak inşası başlamıştır.
Ahlak inşası, zihni evrenin bilgiden sonra ikinci kuruluşudur. Zihni evren önce bilgi ile kurulur, bilgi (erken dönem için lisandır) zihni evrenin temel malzemesidir, bilgi (lisan) olmadan zihni evren açılmaz. Ahlak ise bilginin ilk işlenmiş halidir, kaideler manzumesidir. Ahlak inşasından önce zihni evrendeki bilgiler dağınıktır. Bilgilerin tabi olduğu nizam, lisanın muhtevasındaki gizli nizamdır lakin lisanın öğrenilmesi süreci konuşmaya başlamakla bitmeyeceği için lisandaki nizam da tam olarak cari değildir. Zihni evrendeki ahlak öncesi kazanılmış nizam, belli belirsiz olmak üzere iman ve edep ile ilgilidir. Bunların muhtevasındaki nizam da o yaşlardaki çocuklar için çok müphem haldedir.
Kaide, bilginin tanzim edilmiş halidir. Bilgi demetinden oluşan her kaide, bir sebep, bir fiil, bir maksat ihtiva eder. Kaidelerle birlikte zihni evren ilk defa bilgi mecralarına sahip olmaya başlar. Kaidelerin her biri bir bilgi demetidir ve kaideler umumiyetle silsile halindedir. Silsile halindeki bilgi demetleri, bilgi mecrası açar, bilgi havzası oluşturur. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-32-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-31-NEFS SAFHASI-20- yazısına devam et

12 ŞUBAT MARAŞ KURTULUŞ BAYRAMI’INDA PİYANGO REZALETİ

12 Şubat Maraş Kurtuluş Bayramı’nda Piyango Rezaleti
Şehr-i Maraş Valiliğince, “Vatan-ı İslâmiyye”nin” kurtuluşu mânasını taşıyan 12 Şubat Kutlamaları’nın 93. yıldönümüne “Millî Piyango Çekilişi” de dahil edilmiş. 12 Şubat’ın mâna ve ruhuna aykırı olan piyango, hârim-i ismetimize ayak basan Fransız kâfirinin çizmesinden daha şenî bir düşmandır.

DİN Ü MİLLET UĞRUNA CİHAT OLAN 12 ŞUBAT’LA PİYANGO BİR ARADA OLAMAZ

“Maraş Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesi”nin 2 Aralık 1919’da yazdığı 57 maddelik kararınca, Maraşlı İslâmların, “Vatan-ı İslâmiyye’nin ve din ü milletin selâmeti uğrunda canını fedâ edeceği…” ifadeleriyle ve Kur’ân-ı Kerîm üzerine yeminle başlatılan 12 Şubat Kurtuluşu, Millî Mücâhede, yani din-i İslâm uğruna cihat etme mânasını haizdir.

PİYANGO, 12 ŞUBAT VE MARAŞ’IN KİMLİĞİNE LEKE DÜŞÜRECEK ÂDİ BİR FAALİYETTİR

Böyle bir şânlı mücadelenin adı olan 12 Şubat Kurtuluşu’na, Kemalist Cumhuriyet’in resmîleştirdiği bir kumar çeşidi olan piyangonun dahil edilmesi, Maraş-Fransız Harbi’nin şehit ve kahramanlarına hürmetsizliktir. Dinimizce haram olan piyango çekilişi, 12 Şubat Kurtuluşu’nun öncüleri Sütçü İmam, Rızvan Hoca, Evliya Efendi, Şeyh Ali Sezai Efendi gibi nice büyüklerimizin ruhunu incitecek ve Maraşlıların kimliğine leke düşürecek âdi bir faaliyettir. Maraş Kurtuluş Bayramı’nı seküler hâle sokup, mânasını sulandırarak içini boşaltmaktır. 12 ŞUBAT MARAŞ KURTULUŞ BAYRAMI’INDA PİYANGO REZALETİ yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-31-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-30-NEFS SAFHASI-19-

“Benlik” hassasının bünyesi tek kişilik olduğunda, orada nefsten başka bir şey olmaz. O bünyeye birden fazla kişi yerleştirilirse, nefs büzüşür, geriler, zayıflar. Başka nefislerin de ikamet edeceği bir “benlik” bünyesi inşa edildiğinde, nefsin başka nefislerle birlikte yaşaması gerekir. Aslında nefs, başka nefislerle birlikte yaşayamaz, özellikle de insanın derununda bu iş mümkün olmaz. Bunun mümkün olmasının tek yolu, “benlik” hassasının bünyesini başka nefislerle (insanlarla) doldururken, ruh tarafından zapt altına alınmasıdır. Ruhun doğrudan zapt altına alması beklenmeyeceği için de, ruhi mecrada akan iman ile yapılmalıdır. Bu yolla netice almak kabil olur.
İman, “benlik” hassasının bünyesine nüfuz ettiğinde, nefs doğarken terbiyeden geçmiş olur. İmanın o bünyeye nüfuzunun derecesine bağlı olmak üzere, nefs, doğmadan terbiye edilmiş olabileceği gibi, nispeten terbiye edilmiş de olabilir. İmanın nüfuz etme derecesi düşük de olsa, faydalı netice alınacağı bilinmelidir. En düşün derecesinde, nefs doğarken terbiye edilmiş olmasa da daha sonra terbiye edilebilir özellikler kazanır, bu fayda küçümsenmemelidir.
Terbiyenin küçük yaşlarda gerçekleştirilmesi, bedeni (biyolojik) yaşla ilgili değil, nefs ile ilgilidir. Terbiye ne kadar erken başlarsa, nefs o kadar erken zapt altına alınabilir. Mesele de zaten tam olarak burasıdır, nefsi, doğmadan önce ele almak, terbiye etmek, doğacağı havzayı tesviye etmek… TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-31-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-30-NEFS SAFHASI-19- yazısına devam et

SİSTEMİN İDEOLOJİK SINIRLARI

sistemTürkiye’de 1923 yılında, yeni bir devlet mi, yeni bir siyasi rejim mi kurulduğunun anlaşılması ve açıklanması gerekir. Bu, aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Devlet-i Ali Osmanî’nin devamı olup olmadığı sorusunun da cevabıdır.

Yeni bir devlet kurmak ile yeni bir siyasi rejim (sistem) kurmak arasında, önemli ve temel farklılıklar vardır. Yeni bir siyasi sistem kurulduğu ve devletin devam ettiği kabul edildiğinde, Türk Devletinin, siyasi değişim alanının genişliği ortaya çıkar. Yeni bir devletin kurulduğu kabul edilirse, Türk Devletinin siyasi değişim alan ve imkânlarının dar olduğu ve kırılgan bir bünyeye sahip olduğu anlaşılır.

Yeni bir siyasi sistem kurulmuş olması; siyasi değişim imkânlarının genişliği ile beraber, siyasal yapının esnekliğinin kabul edildiği ve devletin “ebed-müddet” devam edeceği anlamına gelir. Doğrusu bu anlayış Türk Milleti için “ebedi” devlet sahibi olacağı anlamında bir teminat olarak anlaşılabilir.

Yeni bir devlet kurulmuş olması; siyasal değişim imkânlarının dar, siyasi bünyenin kırılgan olduğu, dolayısıyla değişimlerin, “yıkılış ve kuruluş” anlamında kavranacağı ve devletin “ebed-müddet” devam edemeyeceği şeklinde bir anlayışı doğurur. Bu durumda vurgu, devlete değil millete yapılmış olur ve Türk Milletinin “ebed-müddet” yaşaması gerektiği anlayışına yöneltir.  SİSTEMİN İDEOLOJİK SINIRLARI yazısına devam et

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT

İNSAN ZİHNİDünyadaki zeka ile ilgili literatür, tanımlama problemini dahi aşamamış haldedir. Zeka ile ilgili eski ve yeni anlayışlar çerçevesinde yürütülen tartışmalar her ikisinin de yanlış olduğu için neticeye varma imkanı bulunmamaktadır.

Zekanın akıl ile karıştırıldığı ve daha ileri seviyede ise istidatlarla karıştırıldığı her nasılsa anlaşılmamaktadır. İstidat alanları “çoklu zeka alanları” teorisiyle işgal edilmiş ve zekanın alanına taşınmıştır.

Aklın bazı fonksiyonlarının zeka özelliği olarak kabul edilmesinden dolayı zeka ile ilgili zengin bir literatür oluşmasına rağmen akıl ile ilgili nerdeyse sıfır literatür noktasında kalan bilim dünyası, vahim bir hatanın içinde debelenmektedir. Hayatın büyük bir kısmını akılla yaşayan insanlara akıl ile ilgili bir literatür sunamamak “akıllı insan” tarifinin dahi altyapısını oluşturmaya fırsat vermemiştir. Oysa “zeki insan” nitelemesinin, “akıllı insan” nitelemesiyle beraber kullanılabileceği ve biri olmadan diğerinin bir manasının bulunmayacağı bilinmeliydi. ZEKA ŞAHSİYET HAYAT yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-30-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-29-NEFS SAFHASI-18-

Fikir, ilim ve sanat adamlarının kalbi ve zihni evrenlerinde yeşeren, iç dünyalarını işgal eden, iç dünyalarındaki her unsura sirayet eden hastalık, nefsin “bütünlük” duygusu ve kudret vehmidir. Yüksek zeka ve keskin idrak sahibi insanlarda nefsin en önemli besin kaynağı, bilgi, ilim, fikir, sanattır. Bilgi, nefsi hoyrat bir şekilde besler, ilim, nefsi mahirane şekilde besler, fikir, nefsi derinliğine besler, sanat, nefsi sanatkarane besler. Bunların hiçbiri nefsi zapt altına alamaz, aksine nefsi müthiş şekilde beslemeye devam eder.
Fikir, ilim, sanat adamlarının nefslerinin aşırı kabarmasının sebebi, nefislerine besleyiciliği yüksek gıdalar sunmasıdır. Makam, para veya benzeri başka şeyler, kazanılması ve kaybedilmesi, fikir, ilim ve sanat kıymetlerine nispetle daha kolaydır, bu sebeple fikir, ilim ve sanatın nefsi besleme seviyesi hem daha yüksektir hem de daha keskindir. Özellikle fikir ve sanat eserleri, münhasır ederler olduğu için (gerçek telif eserler için) nefsi besleyicilikleri zirvededir. Münhasır (orijinal) eser kadar telif sahibinin nefsini besleyecek başka bir gıda yoktur. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-30-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-29-NEFS SAFHASI-18- yazısına devam et

PROPHET VE BATI’YA İSLAMI TEBLİĞ MESELESİ

PROPHET VE BATI’YA İSLAMI TEBLİĞ MESELESİ

Temel meseleler dönüp dolaşıp “dil” bahsinde düğümleniyor. Kendi dilini oluşturmamış meseleler ya da dili unutulmuş olan meseleler mevzu-u bahis olduğunda, fikir piyasası, her kafadan çıkan farklı seslerden müteşekkil asenkron papağanlar korosu halini alıyor.

“Meselenin dili” bahsinden evvel, “dil bahsini” mevzu edinmek elzemdir. Dil bahsi(lisan değil), herhangi bir mevzuya ait dil ile bağlantılı olmaksızın, yalın olarak anlaşılmadan,  herhangi bir meseleye ait dili konu edinmek zorlaşıyor. Bir kere dil ile lisan mefhumlarını birbirine karıştırmamak lüzumunun tespiti zarurettir. Herhangi bir lisanın halk dilince kavranması, o lisana atfedilen tüm dillerin de, yani o lisanda ifade edilen tüm meselelerin de kavranabileceği yanılgısı oluşturuyor.

Mesela bugün teknoloji dili (lisanından bahsetmiyoruz) İngilizcedir, keşifler batı kaynaklı olduğu için dili de batının yaygın dili olan İngilizce olmuştur. Örneğin yazılım konusuna dair bir eğitim veya alakası olmayan bir İngiliz ya da Amerikalının tamamen İngilizce olan yazılım içerikli kitap ya da makaleleri okuması ya da birilerinin ona herhangi bir usule bağlı olmaksızın yazılım meselesinden bahsetmesi, İngiliz ya da Amerikalı kişi için herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Yazılım konusunda çalışmak için İngilizce öğrenme gereği, metodik ihtiyaçlardandır, ne var ki yazılımın esasına dair konulara girmek için lazım olan usullerden yalnızca bir tanesi ingilizce öğrenmektir. Usul halledilmeden esasa girilmesi, yazılım meselesinin esasına dair konuların, eksik ya da yanlış kavranması ile neticelenir. Bu konu, diğer bilim dalları için de aynıdır.
PROPHET VE BATI’YA İSLAMI TEBLİĞ MESELESİ yazısına devam et

RASİM ÖZDENÖREN İLE ÇOK İŞİMİZ VAR

RASİM ÖZDENÖREN İLE ÇOK İŞİMİZ VAR
Bir konunun esasına dair bir fikrimiz olmalı, temel konularda ise bir “telakkimiz”… Esasına dair fikir sahibi olmadığımız, kafa patlatmadığımız, fikir çilesi çekmediğimiz bir mevzuun, müştaklarını, tezahürlerini, neticelerini, eserlerini konuşmak, konuşmaya çalışmak, bunları yaparken de iddialı olmak çok ciddi bir problem. Misal, İslam’ın sanat telakkisi ile ilgili hiçbir temel tefekkür çabasına girmeden, kuşatıcı bir fikir imal etmeden, muayyen bir çerçeve oluşturmadan, tezahürlerine dair beyanda bulunmak, esas itibariyle tefekkür değil olsa olsa gevezeliktir. Sanat telakkisi yoksa, şiir telakkisi (poetika) yoktur, şiir telakkisi yoksa, herhangi bir şiir hakkında söylenebilecek ne olabilir ki?
Silsile belli, önce İslam’ın yekununu en azından tefekkür alanında anlamak, sonra ona dair temel meseleler ile ilgili telakkilere sahip olmak, sonra her mevzuun eserlerini, o mevzuun oluşturduğu havzada (veya çerçevede) vermek ve değerlendirmek… Türkiye’de İslam’ın sanat telakkisini (tabii ki her konudaki temel anlayışını) anlamak, anlamak için çabalamak gibi bir gayret yok, buna mukabil her konuda İslam ile ilgili fikir(!) beyan etmek moda…
Temel meseleler tarassut edilse görülür ki, en zor, en girift, en muhataralı olanı sanattır. Sanat, tabiatı gereği çerçeveye alınması, nizami bir izaha kavuşturulması, terkip ve bütünlüğün yakalanması zor olan konuların başında gelir. Fikir, ilim, sanat üçlemesinde, sanat, fikir ve ilmin vuzuhuna hiçbir zaman sahip olmamış, sarahat çabaları daima akim kalmış, terkip teşebbüslerini yolda bırakmıştır. Mevzuun tabiatındaki giriftlik, ya meseleyle ilgilenilmesine engel olmuş veya sanatı düpedüz hoyratlık alanı haline getirmiştir. RASİM ÖZDENÖREN İLE ÇOK İŞİMİZ VAR yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-29-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-28-NEFS(BENLİK) SAFHASI-17-

Güçlü tabiat özelliklerine sahip insanlar vardır, yüksek zekalar, dehalar, bazı istidatlara sahip olanlar gibi. Güçlü tabiat (mizaç) özellikleri, aynı zamanda güçlü ruh ve güçlü nefs anlamına gelir. Bu insanlarda ruh, nefse ve bedene karşı hürriyet kazanamamışsa, nefs tüm kuvvetiyle tezahür etmektedir. Talim ve terbiyenin mühim hususlarından birisi budur, zira güçlü mizaçları itaat sahibi yapmak, en zor işlerdendir. Bu sebeple güçlü mizaç hususiyetlerine sahip insanların talim ve terbiyesi dikkat ister.
Güçlü mizaç hususiyetlerine sahip insanlar (mesela dehalar) hayata erken başlar. Bunun alameti, erken yaşlarını hatırlamasıdır. Bir yaşına kadar hatırlayan dehalar var. Erken dönemleri hatırlamalarının sebebi, zihni evrenin ve hafızanın erken oluşmasıdır. Ham idrak melekesi olan zeka, yüksek seviyede olduğunda, zihni evren daha hızlı oluşmakta, zihni evrendeki süreçler daha erken başlamakta, öğrenme ve anlama istidatları daha çabuk oluşmaktadır. Bütün bunlar aynı zamanda nefsin de erken zuhuruna sebep oluyor.
Nefsin erken oluşması ve zuhur etmesi, hem kuvvetiyle alakalıdır hem de erken zuhuru erken kuvvetlenmesine sebep olmaktadır. Bu insanlarda “ben” hassası ile “benlik” hassası arasındaki mesafe sıfıra yakındır, birincisinden ikincisine geçiş çok hızlıdır. “Benlik” hassası ile nefsin tam teşekküllü zuhuru arasındaki mesafede kısadır, birinden diğerine geçiş sürecindeki talim ve terbiyenin hızlı, emin ve tesirli olması gerekir. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-29-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-28-NEFS(BENLİK) SAFHASI-17- yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-37-TEŞKİLATIN HAYATI İNŞA GÜCÜ

TEŞKİLATIN HAYATI İNŞA GÜCÜ
Hayatı inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz unsurlar; fikir, kuvvet, teşkilattır. Fikir, özet olarak yeni bir hayat anlayışını ihtiva eden öz, kuvvet, yeni hayat anlayışını, hayatın içinde ikame etmek için gereken güç, teşkilat ise bunları yapacak maniveladır. Teşkilat, kendini fikre bağlayan, fikrin kuvvetini imal ve temin eden, onu hayatın ortasına diken manivela vazifesi görür.
Teşkilat sadece tatbikat vazifesini görmez, ihtiyaç hasıl olduğunda fikri imal, kuvveti temin ve bunları harmanlayarak hayata vaziyet eder. Teşkilatı bir noktada mevzilendirmek ve orada hapsetmek doğru olmaz. Sadece tatbikatı gerçekleştirecek “kol” vazifesi vermek teşkilatı anlamamak olur.
Fikir, bir kişiden doğar, ehil insanlardan oluşan mecliste kıvamını ve kemalini bulur, belli sayıda mensubiyet oluşturduğunda teşkilatını kurar, belli bir kuvvet temin (veya imal) ettiğinde kendi hayatını inşa etmeye başlar. Teşkilatların temel problemlerinden birisi, “fikirsiz” kurulmasıdır, fikirsiz kurulan teşkilatlar hayata vaziyet etme maharetini kazanamaz. Maalesef kurulan teşkilatların kahir ekseriyeti fikirsizdir, iman ve ahlak saikiyle fakat fikirsiz şekilde kurulduklarından dolayı ancak yardım kuruluşları halinde varlıklarını sürdürebiliyorlar. Bu tür teşkilatların da bir boşluk doldurduğu vakadır, tenkidi ve reddi gerekmez ama teşkilattan kastedilen asıl mananın bu olmadığı anlaşılmalıdır. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-37-TEŞKİLATIN HAYATI İNŞA GÜCÜ yazısına devam et

AKL-I SELİME OLAN İHTİYAÇ

İslam’ın mana yekununu içine dökeceğimiz “insan hacmi” yani şahsiyet yani İslam’ın talep ettiği insan numunesi, “kalb-i selim”, “zevk-i selim” ve “akl-ı selim” ile inşa edilmiştir, edilmelidir. İslam, tabii ki insan hacmine nüfuz ederken, bunların gerçekleşmiş olmasını ön şart olarak kabul etmez, İslam, insanı bulduğu gibi muhatap alır. Bulduğu gibi muhatap alır ama asla bulduğu noktada bırakmaz, bulduğu noktada bıraksa, kendisine (İslam’a) ihtiyaç kalmaz. İslam’ın, varlığı izah, insanı inşa ve hayatı tanzim etme maksadı var, bunlardan insan bahsi ilkidir, en mühimidir.
İslam’a muhatap olur olmaz, onu tüm mana yekunuyla anladığı zannına sahip olan, anladığı zannına savrulduğu için de ikinci günden itibaren hem de iddialı şekilde anlatmaya başlayan cahil insan çeşidi çoğaldı. İslam’ın kendinde (insanda) neler inşa etmek istediğinden habersiz, İslam adına başkalarıyla kavgaya başlayan idraksizler, İslam’ı nefslerinin tatmin malzemesi ve hava atma vasıtası haline getirdiler. İslam’ın muhatabından talep ettiği hususiyetlerin ve bunların yekunundan meydana gelen şahsiyetin iktisap ve inşası on yıllar alacak çapta, kıymette, derinlikte olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim’in mealini yirmi yaşındaki çocukların eline kılıç olarak veren izansızlar var.
İslam’ın kendinden ne istediğini dert etmeyen ama başkalarından ne istediğini birinci mesele haline getiren idraksizler, İslam’ı anlattıkları iddiasıyla orta yerde salınırken şahsiyet inşası ile ilgili hiçbir çaba ve numune göstermiyorlar. Üç-beş özellikten mürekkep “kişilik” sahipleri, şahsiyet ile kişiliğin, akılla akl-ı selimin (şuurun), nefs ile ruhun arasındaki farkları, münasebetleri bilmiyor, bilmeyi dert etmiyor, zaten anlamıyorlar. Derinliği olmayan bu “kişiliklerin” meydandaki kavgası o kadar gürültülü ki, temel meselelerin ne olduğu, nasıl iktisap ve idrak edileceği gündeme bile gelmiyor. Fikir ve idrakte derinleşemeyenler, bir türlü sükunet bulamıyor, tartışmayı, yüksek sesle bağırma yarışına çeviriyor, bas bas bağıranın, nefisleri olduğunu farketmiyor. Böyle bir vasatta temel meseleler ile ilgilenmek, piyasanın geçerli kaidelerinden değil elbet. Ama mesuliyet, bangır bangır bağırmak değil, temel meseleler üzerinde akıl ve kafa patlatmaktır. AKL-I SELİME OLAN İHTİYAÇ yazısına devam et

FİKİR ADAMLARININ TERBİYESİZLİĞİ

FİKİR ADAMLARININ TERBİYESİZLİĞİ
Terbiyesizlik herkeste çirkin görünüyor ama en fazla da fikir adamlarında çirkin görünüyor. Fikir adamları, tefekkürle meşgul olduklarından dolayı terbiyesiz olmadıklarına dair zannımız var, bu zan, onlarda gördüğümüz terbiyesizliğin şok etkisi yapmasına sebep oluyor.
Her meslek veya meşgale, kendi alanına, kendi alanındaki gelişmelere hassastır, takip eder, ilgilenir vesaire. Takip etmemesi, ilgilenmemesi, dikkatini başka yere çevirmesi, meslek ve meşgalesinin ahlakına aykırıdır. Düşünün ki bir doktor, tıptaki gelişmeleri takip etmiyor, mesleğini on yıl, yirmi yıl önceki gelişmişlik seviyesiyle tatbik etmeye devam ediyor, bu tavır ve davranışa ne denir? En hafifinden söylemek gerekirse, terbiyesizliktir. Anlaşıldığı üzere terbiyemizi bozmamaya çalışıyoruz, aslında çok daha ağır cevapları hakeden bir tavırdır.
On yıl tıp literatürünü takip etmeyen doktor, yeni gelişmelerle tedavi edilen hastalıkları tedavi edemez ve o hastaların ölümüne sebep olur. Bu kadar ağır neticeleri olan durum için, terbiyesizlik teşhisi tabii ki çok hafiftir. Takip etmediği tıp literatürü için ölümüne sebep olduğu hastanın yakınları bunu anladığında, o doktor hakkında “terbiyesiz” demezler, muhtemelen öldürürler. Birçok meslek ve meşgalede durum bu… FİKİR ADAMLARININ TERBİYESİZLİĞİ yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-36-TEŞKİLAT VE LİDERLİK

TEŞKİLAT VE LİDERLİK
Teşkilat ile liderlik arasındaki münasebet yanlış anlaşılır, aslında bunlar özü itibariyle çatışır, normal ve doğru olan teşkilatta liderliğin olmamasıdır, ne var ki bunun tam aksi kanaat yaygındır. Liderlik, yönetilme ihtiyacından doğar, bu cihetiyle de halk için sözkonusudur. Teşkilat, yönetilme ihtiyacı içinde olan insanlardan teşekkül etmez, bilakis kendi kendini yönetebilen insanlardan teşekkül eder. Teşkilat kadrolarının hem yönetebilme hem de yönetilebilme maharetine sahip olması, yönetilme ihtiyacından kaynaklanmaz, sadece teşkilatın idare uzvunun bulunması, faaliyetinin nizami çerçevede gerçekleştirilmesi gibi şartlara tekabül eder.
Teşkilat, her mensubunun elindeki enstrümanla musiki eserini kendi kendine çalabilecek maharet ve seviyede olan orkestradaki “şef” ihtiyacı gibi bir idare heyetine ve başkana ihtiyaç duyar. Teşkilat başkanı ile liderlik başka şeydir, orkestra şefinin zaman ayarını yapması gibi, başkan da faaliyetin nizami çerçevede gerçekleşmesini takip ve murakabe eder. Teşkilat mensuplarının ne yapacağını bilmediğini, başkandan emir beklediğini düşündüğümüz andan itibaren teşkilattan bahsetmiyoruz demektir. Emir bekleyebilir ama bu durum “ne yapacağını bilmemek” derekesine kadar düşmekten değil, faaliyetin nizami altyapısının temini içindir.
Bir teşkilatın, teşkilatlanma seviyesini tespit edebileceğimiz ölçülerden birisi, liderliğe ihtiyaç duyma nispetidir. Teşkilatın liderlik ihtiyacı sıfıra inmişse veya liderliğe hiçbir zaman ihtiyaç hissetmemişse, o teşkilatın notu zirvededir. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-36-TEŞKİLAT VE LİDERLİK yazısına devam et

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-28-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-27-NEFS (BENLİK) SAFHASI-16-

“Benlik” inşası, nefs safhasındaki mühim bahislerden biridir. Nefsin tam teşekküllü tezahüründen önceki aşaması olan “benlik”, belli bir çerçevede inşa ve terbiye edilmelidir. “Benlik” hassası kendi haline bırakıldığında nefs, en hoyrat, en hayvani, en kuralsız şekilde bünyeleşmekte, keza bu çerçevede tezahür etmektedir. “Benlik” hassası nefsin “cenini” olduğu için, bu aşamadaki terbiye ve inşa faaliyeti, nefsi, daha doğumunu tamamlamadan zapt altına alabilme imkanı verecektir.
“Benlik” hassası, tabiatı gereği “ferdi” hususiyetlerde merkezleşir. Tabiatı kendi haline bırakıldığında, hacmi tek kişiliktir. Müdahale edilecek nokta da zaten tam burasıdır. “Benlik” hassasının bünyesini tek kişilik olmaktan çıkarmak, hacmini büyütmek, aileden başlamak üzere ümmete kadar devam edecek bir hacim inşası gerçekleştirilmelidir. Benlik, tek kişilik olmaktan çıkarılamadığı takdirde, yapılacak tüm talim ve terbiye faaliyetleri akim kalmaya ve nefsi beslemeye mahkumdur.
“Benlik” hassasının tabiatı, hacminin genişletilmesine müsaade eder ama tek kişilik olmaktan çıkarılmaya ve çok kişiyi bünyesine almaya meyyal değildir. Hacmi genişletilir ama tek kişilik olmaktan çıkarılamazsa, yapılmış olan iş, nefsi güçlendirmekten ibarettir. Bu durum, maksadın tam aksine bir netice oluşmasına sebep olur. Benlik hassasının hacminin büyümesi, nefsin gelişme istidadı ile ilgilidir ve mümkündür. Bu noktada dikkat edilecek husus, “benlik” hassasının hacmini genişletirken, onu tek kişiye mahkum etmemektir. Tek kişiye mahkum etmek veya tek kişilik bir bünyeleşme gerçekleştirmek sözkonusuysa “benlik” hassasının hacmini büyütmemek daha faydalıdır. TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-28-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-27-NEFS (BENLİK) SAFHASI-16- yazısına devam et

MAZERETİ KABAHATİNDEN BÜYÜK CHP’Lİ

MAZERETİ KABAHATİNDEN BÜYÜK CHP’Lİ
CHP İzmir milletvekili Birgül Ayman Güler, “Türk ulusu ile Kürt milliyetini eşit, eşdeğerde gördüremezsiniz” dedi ve çarşı karıştı. CHP ile MHP dışında herkes Güler’in üzerine yürüdü, hakkında söylenmeyen kalmadı. Faşist, Nazist, ırkçı filan tüm hazır (ezber) cephaneler otomatiğe bağlanan silahlarla üzerine boşaltıldı. Doğrusu haketti, aslında daha fazlasını haketti de, piyasada “ezberler” dışında kullanılan cephane olmadığı için tepki ve tenkitler belli çerçevede kaldı.
Hadisenin üzerinden birkaç gün geçmesine rağmen asıl nokta dikkatlere çarpmadı, tüm yorumlar ve tepkiler ezberlerin dışına çıkamadı. Ezberin dışına çıkmayan düşünce alışkanlıkları, Güler’in, ilk açıklamasından sonra kendini savunurken ileri sürdüğü, kabahatinden daha büyük olan “mazeret”inin farkedilmesini engelledi. Güler’e, “pişman mısınız veya açıklamalarınızın yanlış anlaşıldığını düşünüyor musunuz?” diye sorulduğunda verdiği cevap ilginçti. Kendini savunurken ileri sürdüğü mazeret şuydu; mealen, “benim sözlerimi anlamayanlar iki olasılıktan birine sahiptir, ya cahildir veya kasıtlı, ben bilimsel verilerle konuşuyorum, ulus başka milliyet başka, Türkler ulus, Kürtler milliyet…” MAZERETİ KABAHATİNDEN BÜYÜK CHP’Lİ yazısına devam et

AT ve FELSEFE

AT ve FELSEFE

Pozitif ve rasyonalist düşünme yöntemlerinin ve çıktılarının insanoğlunu tatminden uzak olduğunun pek bir hissedildiği modern çağımızda, manevi tatminsizliklerin bir nevi devası iddiasında, bir takım muteber nam zevat diliyle lafızlar türediğine şahit oluyoruz. Efendim, din ve felsefe, bilim ve felsefe, sanat ve felsefe v.s. ikilemelere sıkça rastlar olduk. “Kavramları, felsefe kelimesiyle birlikte kullanmak suretiyle müşerref(!) kılma çabası” akımı pek bir revaçta. Meseleleri,  doğrudan ya da dolaylı bu başlıkla gündemine alan onlarca televizyon programı, makale ya da kitap bulmak mümkün. Üniversitelerin nadide öğretim üyeleri, bir takım din(!) adamları ve “ben de adamım bakmayın” ifadesi yüzünde çakılı duran bir takım eziklerden müteşekkil zevatın öncülük ettiği bu güruha hemen her gün bir yerlerde rastlamamak imkan dahilinde değil.
AT ve FELSEFE yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-35-TEŞKİLAT VE MENSUBİYET

TEŞKİLAT VE MENSUBİYET
Teşkilat, şahsiyet, mensubiyet meseleleri, sığ teşkilatlarda ve sığ teşkilat fikrinde tezat teşkil eder ve bir araya gelmez. Teşkilat ile mensubiyet birbirinin “mütemmim cüzü”dür ama teşkilat ve mensubiyet meselesine şahsiyeti eklediğimizde konu giriftleşir. Şahsiyet, ferdiyetin tamamlanması, yalnız başına varoluşun gerçekleştirilmesi şeklinde anlaşılır, bu anlayış özü itibariyle doğrudur. Ne var ki ferdiyet, cemiyet ile irtibatını koparmış değildir, böyle anlaşıldığında doğru olduğunu düşündüğümüz tarifi tekzip etmek gerekir.
Şahsiyet, tefekkür kudret ve maharetine sahip olmaktır. Bu hususiyet, emirle hareket etmek, kendi düşüncesine aykırı hareketlere katılmamak şeklinde anlaşılır. Oysa teşkilat, müşterek karar, müşterek hareket demektir. Şahsiyet sahibi bir insan, teşkilatta, herhangi bir konu müşavere ve müzakere edilirken, kendi düşüncesinin dışında bir karar alınması halinde, o karara uymamayı, akıl ve şahsiyet meselesi haline getirdiğinde, teşkilatın ne olduğunu anlamamış demektir. Ferdi tefekkür ile içtimai (veya teşkilatlı) tefekkür arasında bir fark olmak gerekir. Teşkilat, içtimai akıl olduğuna, olması gerektiğine göre, teşkilatta alınan karar, tüm mensupların düşüncelerini ihtiva etmeyebilir, onların üzerinde (bazen dışında) kararlar alabilir. Teşkilat mensubu ve şahsiyet sahibi bir insan, kendi fikrinde ve kararında ısrar ettiğinde, teşkilatlılık hali sona ermiş demektir. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-35-TEŞKİLAT VE MENSUBİYET yazısına devam et

ŞEHİDİN, YANİ MÜSLÜMANIN CENAZESİNDE BANDO ÇALDIRANLAR

Şehidin, Yani Müslümanın Cenazesinde Bando Çaldıranlar
Türkiye’de postmodern ve alafranga cenaze usulleri, Şopen’in (Chopin) cenaze marşının Müslümanların cenazesinde bando ile çalınması, Amerikan askerlerinin cenaze törenlerinde yapılan bir dakikalık “saygı duruşu” ndaki “military taps” adlı müziğin askerî ve resmî cenaze törenlerinde uygulanması Atatürkçü Cumhuriyet’in Batılılaşma projesidir.

Müslüman Türk milletine hakaretin en ağırı olan bando ile hıristiyan cenaze marşı Şehr-i Maraş’ta 19 Ocak 2012 tarihinde Ulu Câmii’den kaldırılan şehit polis Cengiz Engizek’in cenazesine eşlik etmişti. O dakikalarda Müslüman ahali ve cenaze sahibi mânevî olarak hakaret uğramış, şehidin ruhu taciz edilmiş, Sütçü İmam’ın torunlarının yüreğine diyar-ı küffarın cenaze marşı bir hançer gibi sokulmuştu. İdraklerin yırtıldığı bir vakitti o dakikalar. Acaba Şehr-i Maraş’a işgalci Fransız generali Keret mi gelmişti?

Câmi çıkışından sonra omuzlarda elli metre gitmeden, Avrupalı hıristiyan cenaze bölüğü gibi hazırol vaziyetinde bekleyen bando takımı cenazenin önünde önce bir dakika durup, Şopen ve Amerikan karışımı hıristiyan cenaze marşını çalarak “saygı duruşu” yaptırdı ve Kıbrıs Meydanı’na kadar kâfir usulünce refakat etti. ŞEHİDİN, YANİ MÜSLÜMANIN CENAZESİNDE BANDO ÇALDIRANLAR yazısına devam et

BİR HUKUKÇU HEYETİ DEVLETİ TETKİK ETMELİ

BİR HUKUKÇU HEYETİ DEVLETİ TETKİK ETMELİ
Soğuk savaşın dehşet dengesinde, her iki tarafa dahil ülkelerin çok derinlerine kadar inen teşekküller vardı. Soğuk savaş, mahiyeti gereği hukuki mücadele değil, siyasi mücadeleydi, milletlerarası siyasi mücadele ise herhangi bir hukuka tabi değildir. Siyasi mücadelenin hukuka tabi olduğu çerçeve, ülke içindeki siyasi hayattır. Milletlerarası hukuk yoktur, olduğu söylenen milletlerarası hukuk, “müeyyide” unsurundan mahrumdur, müeyyidesi olmayan kaideler manzumesine hukuk denmez. Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında milletlerarası hukuk olduğunu söyleyenler, ya meseleyi anlamamışlardır veya milletlerarası siyasi misyonların muvazzaf veya gönüllü ajanlarıdır.
Birleşmiş milletlerin yapısı, özellikle de Güvenlik Konseyindeki “veto yetkisine” sahip üyelerin pozisyonu, hukuki bir bünye değil, siyasi bir teşkilat olduğunu göstermeye kafidir. Siyasi teşkilata hukuki teşkilat kıymeti atfetmek, hem hukuku bilmemek hem de siyaseti bilmemektir. Milletlerarası münasebetlerde iki tane kaide bulunur, birisi “ahde vefa” diğeri ise güçtür. Ahde vefa, ülkelerin kendilerini bağlamasıdır, kendi sözlerine itimat etmesi ve itibar göstermesi, verdiği sözü tutmasıdır. Bir ülkenin ve devletin milletlerarası kıymeti de “ahde vefa” şiarına ne kadar riayet ettiği ile ilgilidir. Diğer unsur olan güç ise, hukukun değil siyasetin manivelasıdır.
Soğuk savaşın siyasi mücadele iklimi, savaşa taraf olan ülkelerin içyapılarına da derinliğine sirayet etmiştir. Milletlerarası siyasi mücadele, ülkelerde, hukuk dışı teşekkülleri, mahfilleri, cuntaları ila ahir kurmuş, kurulmasını mümkün görmüştür. Bu teşekküller meşruiyet kaynaklarını hukuktan değil, siyasetten almışlar, bu sebeple de hukuku ihlal etmekten imtina etmemişlerdir. Bizim geriye dönüp baktığımızda, şaşırdığımız bu kuruluşların hukuk pervasızlığı, soğuk savaş döneminin konjonktürel gerçekliğidir. BİR HUKUKÇU HEYETİ DEVLETİ TETKİK ETMELİ yazısına devam et