Aylık arşivler: Şubat 2013

Manzum Ve Mahzun- Nen Olayım Senin?

“Daha nen olayım isterdin?
Onursuzunum senin…”

Cemal Süreya

Ben senin yüzünde gülücük olmak istiyorum sevgilim, o gülücüğün yüzüne kondurduğu gamze…
Ben senin sevincine neden olmak istiyorum, efkârına çare…
Ben senin gecene dolunay, gününe güneş, ömrüne ilk bahar olmak istiyorum sevgilim, sen kederlenme.
Ben senin gönlüne pusula olmak istiyorum, cümlene özne…
Ben seni sevdim güzelim, ben yaşarım, ben yanarım sana ne?

Ben senin umudun olmak istiyorum sevgilim, en onmaz anında merhemin
ve tek makamın hasret türkülerinde…
ada
Manzum Ve Mahzun- Nen Olayım Senin? yazısına devam et

“MİLLET”TEN YANA MISINIZ, “ULUS”TAN YANA MI?

“Millet”ten Yana mısınız, “Ulus”tan Yana mı?

Millet hüviyetinizi, pozitivizm ve şamanizm yüklü Türkçülüğü savunan, Türklüğü ırka indiren, “Müslümanlık semavî bir din değil, Arapların sosyolojik bir durumudur. Kur’ân, Muhammed’in talimatıdır…” diyen, İslâm tasavvufuna ve evliyaullaha ağır hakaret eden Nihal Atsız’ın fikirleriyle kavrıyorsanız, “millet” ten yana değil, “ulusal evrimci ırkçılık” tan yanasınız.

Türklüğü ve milleti, Durkheim’in pozitivist toplum nazariyesiyle târif eden, İslâm’ı, milletin temel belirleyiciliğinden çıkaran, “Dinde Türkçülük” adına Kur’ân ve ezanın Türkçe okunmasının ideologluğunu yapan, Osmanlı’nın bâni ve hâmisi olan Türklüğü yalnızca Anadolu köylerine ve Asya’ya irca eden, “Osmanlı’ya millet-i hâkime, onun aslî unsuru olan Türklere de millet-i mahkûme (bir ülkede din ve kavim bakımından azınlık olanlar)” diyerek fahiş derecede bir idrâk kayması yaşayan Ziya Gökalp’ın fikirlerinin takipçisiyseniz, ya cehaletten yahut farkında olmadan, “millet”e hasım olan Cumhuriyet’in laikçi ulusçuluğunu destekliyorsunuzdur.

“Dünyanın her tarafında Türkler Müslümandır. Müslüman ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede bir Türk taife varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlar dahi, hem Müslüman, hem de gayr-ı Müslim olmuştur. (…) Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş. Ondan kabil-i tefrik değildir” diyen Bediüzzaman Hazretleri gibi düşünüyorsanız, Türk milleti anlayışınız Kur’ânî’dir. “MİLLET”TEN YANA MISINIZ, “ULUS”TAN YANA MI? yazısına devam et

SİYASETİN PATLAMASI

SİYASETİN PATLAMASIAK PARTİ, Türkiye ve dünyada “özelliği” olan bir zaman dilimi içinde kurulan ve iktidara gelen bir siyasi teşekküldür. Kuruluşu, zaman diliminin Türkiye’deki özelliğinden kaynaklanmasına rağmen dünyadaki özelliği konjonktürel bir rastgelişten ibarettir. Ancak dünyadaki konjonktürden, iktidara gelmesi ve iktidarda kalması için faydalandığı vakidir.

Özelliği olan zaman diliminin Türkiye’deki yansıması, asırlar süren bir süreç sonunda; Üniversitelerinde bilim, fabrikalarında marka, meclisinde hukuk (kanun değil) üretilemeyen, ailesinde çocuk, okulunda öğrenci, kurslarında uzman yetiştirilemeyen, siyasetinin devlet adamı, toplumunun lider, ülkesinin mütefekkir çıkaramadığı, hukukçusunun adil, doktorunun sağlıklı, aydınının sakin olamadığı, din adamının riyadan, tüccarının hileden, memurunun rüşvetten kurtulamadığı, erkeği asaletten, kadını zarafetten hızla uzaklaşan, ahlakın anlamını, hukukun hükmünü kaybettiği, hedefleri olmayan, idealleri bulunmayan, korkuları artmış, ümitleri bitmiş insanların oluşturduğu bir toplum yapısının oluştuğu bir dönemdir. SİYASETİN PATLAMASI yazısına devam et

AKIL İNŞASI-TATBİKAT

AKIL İNŞASI-TATBİKATBu eser akıl eğitiminin pratiğini göstermek için hazırlanmıştır. Uygulanabilir programlar yerine programlar oluşturabilmenin altyapısını izah etmeye dönüktür.

Doğrudan uygulanabilir programlar hazırlamak gerektiği vakadır. Fakat doğrudan uygulanabilir programlardan önce program üretebilmenin altyapısını oluşturmak gerekmektedir. Bunun sebebi, akıl eğitiminin birkaç boyutunun olmasıdır. Evde yapılacak akıl eğitimi ile okulda yapılacak akıl eğitimi farklılıklar gösterebilmekte ve ebeveyn ile öğretmenin uygulayacağı programlar arasında farklılıklar olabilmektedir. Kaldı ki akıl eğitimi aile ve okul ile sınırlı değildir. Cemiyetin de çocuklarla muhatap olurken çocuğun zihni gelişmesine etki ettiği ve bu durumun doğru veya yanlış bir akıl eğitimi olduğu kabul edilmelidir. AKIL İNŞASI-TATBİKAT yazısına devam et

AKIL İNŞASI-NAZARİYAT-

AKILİNŞASI-nazariyatAkıllı insanların yetişmesi konusunu önemsediğimiz açık. Fakat akıllı insanın nasıl bir insan olduğu sorusunun cevabını bilmediğimiz gibi nasıl yetişeceği konusunda da bir fikrimiz genellikle yoktur.

Hayatın kahir ekseriyetini akılla yaşadığımızı bilmesek dahi hissederiz. Günlük hayatımızda “akıllı olmak” tabirinin farklı çeşitlerini sayısız defa kullanırız. Muhataplarımızı veya kendimizi akılsızlıkla defalarca suçlarız. Fakat aklın ne olduğunu ve nasıl geliştiğini bilmeyiz. Üstelik bunu bilmediğimizi kendimize ve muhataplarımıza asla söylemeyiz.

Akıl kelimesinin tarifini dahi bilmediğimiz için, “akıl eğitimi” konusunu hiç gündemimize almayız. Resmi müfredatta (milli eğitimin müfredatında) olmadığı gibi gayriresmi programlarda da akıl eğitimi konusu gündeme hiç gelmez. AKIL İNŞASI-NAZARİYAT- yazısına devam et

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-6-SİYASİ VE İÇTİMAİ DEĞİŞİM SÜREÇLERİ-2-

Siyasetin kanun yapma ve güç kullanma imkanı (iktidarı), cemiyeti şekillendirmenin zihni kaynaklarını harekete geçiriyor, iktidar sahipleri, ellerinde olan imkan ve vasıtalarla cemiyetin şekillendirilebileceğini zannediyor. İktidarın içtimai altyapısı da (iktidarı destekleyen halk da) siyasi alandan bunları yapmasını talep ediyor. Siyasi iktidarlar hem kendi kendine bakarken cemiyeti zorla da olsa şekillendirebileceklerini vehmediyor hem de kendinden taleplerin bu yönde olması karşısında akıl sıhhatini kaybediyor. Belli bir dünya görüşüne sahip olan halk kesimleri, başka bir siyasi anlayış tarafından yönetildikleri dönemde şiddetli direniş gösteriyor ve bunun tecrübesini üretiyor ama kendi fikirleri iktidara gelince o tecrübeyi unutuyor ve derhal iktidarın gücü ile halkı hizaya sokmaya başlıyor.
Siyasi iktidara talip olmak, onunla yapılacak bir şeyler olduğu içindir muhakkak. Siyasi alanı ele geçirmemiş bir fikriyat, tabii ki nihai hedefine ulaşamaz, içtimai sahadaki faaliyetlerinin siyasi alandaki gelişmelerle imtizaç etmesi zarurettir. Siyasi sahanın koruyucu-kollayıcı şemsiye vazifesini gerçekleştirmemesi halinde içtimai gelişmelerin ufku nihai menzilin çok berisinde kalır. Bu sebeple siyasi sahanın imkan ve iktidarını ele geçirmek, kullanmak gerekir. DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-6-SİYASİ VE İÇTİMAİ DEĞİŞİM SÜREÇLERİ-2- yazısına devam et

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-5-SİYASİ VE İÇTİMAİ DEĞİŞİM SÜREÇLERİ-1-

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-5-SİYASİ VE İÇTİMAİ DEĞİŞİM SÜREÇLERİ-1-
Siyasi ve içtimai değişim, birbirini besler ve tamamlar ama birbirinden farklı tabiatlara sahiptir. Birbirini destekleme katsayıları yüksektir, birbirinden tamamen bağımsızlaşma imkanı yoktur, bunlara rağmen aynı süreçleri izlemez, aynı güzergahı takip etmez, aynı kaidelere tabii olmaz. Birbirine nüfuz etmiş halde bulunurlar, birbirini tetikler veya zapt ederler, süreçlerini birbirinden tefrik etmek imkansızdır ama yine de tabiatları farklıdır. Problem de zaten buradan kaynaklanır, birbirine nüfuz etme derinliği, birini diğerinin üzerinde vasi tayin etmenin mümkün ve doğru olduğunu düşündürtmüştür. Vasi, umumiyetle siyasi alan ve orada teşekkül eden iktidar olmuştur. Bu gedikten akan düşünceler, totaliter siyasi rejimlere kadar ulaşmıştır.
Dünyadaki mevcut siyasi ve içtimai şekillenmelerde siyasi alan, kanun yapma ve maddi güç kullanma imkanına da sahip olduğu için, kuvvet ile doğrudan münasebeti var. İçtimai alan ise özü itibariyle “rızaya” dayanır. Siyasi alanın kanun ve güç kullanımı, içtimai alan üzerinde belli bir tesire sahiptir muhakkak, ne var ki içtimai alan, her zaman açıktan isyan etmese de, direnişin çeşitli yollarını bulur, mesela pasif direniş göze batmasa da orta ve uzun vadede siyasi alanın altını boşaltır ve işlemez hale getirir. Bunun en tipik misali Sovyetlerin çökmesidir. Sovyetlerde içtimai alan hiçbir teşkilat ve müesseseye sahip değildir, böyle bir imkan alanı açılmamıştır ama halkın pasif direnişi (hem de hiçbir direniş alameti göstermeden) siyasi sistemi çökertmiştir. Sovyet dönemindeki şu halk sözü meseleyi anlamaya kafidir; “Devlet bize maaş verir gibi yapıyor, biz de devlete çalışır gibi yapıyoruz”. DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-5-SİYASİ VE İÇTİMAİ DEĞİŞİM SÜREÇLERİ-1- yazısına devam et

“KEMALİZM’İN GİRDİĞİ YERE” NELER GİRERMİŞ?

“Kemalizm’in Girdiği Yere” Neler Girermiş?

“Dokuz subay hâdisesi” olarak darbeler tarihine geçen askerî örgütün başı olan Yarbay Faruk Güventürk, Altmış Darbesi’yle korgeneralliğe terfi ederek Genel Kurmay Harp Tarihi Başkanı olur. Kemalizm’i güçlendirmek ve “mürteci” dediği Müslüman milleti, “laik-ulus” kimliğinde Protestan bir İslâm anlayışıyla “değiştirmek” için 1968’de “Layiklik ve İslâm” (Nurettin Uycan Matbaası, 1968, Ankara) adlı on dört sayfalık “dîni” bir nizamnâme yazar.

Bu nizamnâme ile dîn-i İslâm’ı, pozitivist düşüncelere sahip laikçi Cumhuriyetin kurucusu M. Kemal’in görüşlerine dayandırarak, reforme etmeye çalışır. M. Kemal’in Luthervârî din anlayışını, “cahil ve geri” dediği millete dayatmaya çalıştığı on dört sayfalık “dîni” kitapçık, askerî Kemalistlerin despotik düşünceleri ve hastalıklı ruh hallerine delil olan vesikalarından biridir.

ASKERÎ KEMALİSTLERİN “İSLÂM ve LAYİKLİK” NİZAMNÂMESİ

Millete zulüm nizamnâmesi olan kitapçığın “Kemalizm’in Girdiği Yer” bölümünü aklınıza ve öfkenize mukayyet olup, sabır çekerek okuyunuz: “KEMALİZM’İN GİRDİĞİ YERE” NELER GİRERMİŞ? yazısına devam et

ANADOLU KAYNIYOR

ANADOLU KAYNIYOR
Anadolu’nun her şehrinde ümit verici gelişmeler oluyor, en önemlisi Anadolu artık İstanbul’a ümit bağlamaktan kurtuluyor, kendi meselesini kendisi çözmeye çalışıyor. Yıllarca İstanbul’a bakan, İstanbul’un ürettiği fikri tüketen, İstanbul tarafından da tüketici gözüyle görülen Anadolu’da öyle mayalanmalar oluyor ki, İstanbul’u fersahlarca geçmiş durumda. Kendine güvenmeye başlayan Anadolu, İstanbul’a onaylatmak yerine İstanbul’u hesaba çeken, yer yer İstanbul’u küçümseyen bir nefs emniyetine ulaşmış, kendi merkezinde ilim ve fikir üretmeye başlamış, nazari üretimini de tatbikata aktarmış ciddi hareketlenmeler yaşıyor. Heyecanlanmamak mümkün değil, ne zamandır gördüğümüz rüyanın tohumları toprağa düşmeye başladı.
İstanbul’da yuvalanmış İlahiyatçıların teolojik tartışmalarına inat Anadolu İslam’ı anlamak, anladıklarını istişare etmek, ortaya çıkan neticeleri tatbik etmek çabasında. İstanbul’daki ilahiyatçıların İslam’ı teolojiye indirgeyen idraksizliğine mukabil, Anadolu saf İslam’a sahip çıkıyor, İstanbul’daki fikir adamlarının(!) entelektüel gevezeliklerine inat Anadolu, İslam’ı, anlayış, ahlak, tatbikat çerçevesinde fikir ve hayat haline getiriyor. Anadolu, İslam’ın kadim geleneği olan silsileyi yeniden ikame ediyor, İstanbul’un nevzuhur entelektüel meşgalesini çöpe atıyor, yerine silsileyi yeniden inşa ediyor.
Medrese geleneği üzerindeki ölü toprağını silkeliyor, müderris-talebe birlikteliği gerçekleşiyor, medrese tedrisatı başlıyor. Müslümanlar kendi tedrisatlarını geliştirmeye, kendi yollarını çizmeye başlıyor. İstanbul’un silsilesini kaybetmiş, onunla birlikte kaynaklarını ve istikametini kaybetmiş şaşkın haline mukabil Anadolu, medreseye ve silsileye geri dönüyor, İslam’a geri dönüyor. Silsileden bağımsızlaşmanın İslam’dan bağımsızlaşmak olduğunu koca İstanbul farketmedi yıllarca, Anadolu öteden beri bildiği bu hakikati, şimdilerde yüksek sesle dillendirmeye, canlandırmaya, tatbik sahasına aktarmaya başlıyor. Cumhuriyet döneminde sessiz sedasız devam ettirilen, bazen yer altına inen medrese yeniden ortaya çıkıyor, sesini yükseltiyor, müesseselerini inşa ediyor. ANADOLU KAYNIYOR yazısına devam et

ANADOLU ARAŞTIRMALARI

ANADOLU ARAŞTIRMALARI
Anadolu kaynıyor… Her şehirde bir gayret, bir çalışma… Merkezler kuruluyor, dergiler, kitaplar yayınlanıyor, istişare meclisleri oluşturuluyor. Fikir kaynıyor, mayalanıyor, zuhur etmek için şartlarını ve imkanlarını oluşturmaya çalışıyor.
Anadolu üzerinde çalışmalar yapmak şart. Tüm gözlerin İstanbul’a çevrildiği için Anadolu dikkatlerden uzak kalıyor. Oysa Anadolu’da mayalanan fikir ve hazırlıkları süren hamle, İstanbul’u geçti, muhtemelen de yakın gelecekte İstanbul’u tepeleyecek.
Anadolu’daki oluşumları tetkik etmek, çalışmalarını takip etmek, onlar hakkında raporlar hazırlamak ve yayınlamak için çalışmaya başladım. İnternet sitelerinde ve piyasaya çıkmış olan dergi, kitap gibi yayınları tetkik ederek, kendileriyle “e-mail” yoluyla bilgi alarak çalışmalar yapmak hususunda sitemiz yazar kadrosu tarafından görevlendirildim.
İnşallah Müslümanlara faydalı işler yapmak nasip olur.
*
İrtibat kurmak ve bilgi vermek isteyenler için…
ebubekirsiddik2000@gmail.com

HACİMLİ AKIL

HACİMLİ AKILİnsan hem fikri ve hem de bedeni bir organizma olduğu için yaşadığı veya yaşayacağı her hadise organizmada bir takım etkiler ve değişimler meydana getirebilir. İnsandaki etkileniş, makine gibi lokal nitelikler taşımaz. İnsanın dış dünyadan aldığı bir etki zekâsından aklına, şuurundan vicdanına, hafızasından duygusuna, idrakinden ahlakına, hayat tarzından hayat alanına, dünyayı kavrayışından insan anlayışına kadar tüm zihni ve ruhi dünyasına yönelir. Her hangi bir iç alem unsurunun veya mekanizmasının etkilenmesi ve diğerlerinin etkilenmemesi sözkonusu olmaz. Farklı nispetlerde etkilenmeleri mümkündür ama etkinin birinde emilip yok edilmesi mutlak anlamda imkânsızdır.

İnsandaki etkilenmenin giriftliği (karmaşıklığı), insanın iç dünyasında bir değişime gitmesini tehlikeli hale getirebilir. Değişimin gerekip gerekmediği, gerekiyorsa hangi istikamette ve ne nispette yapılması lüzumu doğru tespit edilmelidir. Hiç değişmemek gerekebilir ve sadece gelişmek kafi gelebilir. Değişmenin kendisi tılsımlı bir formül değildir ve değişmeyi kutsamak her zaman doğru olmayabilir. Fakat değişmek gerekiyorsa eğer, mevcudu muhafaza etmeye çalışmak yıkım olabilir. HACİMLİ AKIL yazısına devam et

GÜÇLÜ AKIL

GÜÇLÜ AKILGüçlü bir akıl ile zayıf bir akıl arasında ne fark vardır? Ya da güçlü akıl ne demektir? Aklın güçlüsü veya zayıfı var mıdır? Veya akıl güçlendirilebilir mi?

Akıl teşekkül ettiği için (sonradan meydana geldiği için) güçlü veya zayıf akıl vardır ve aklın bünyesinin güçlendirilmesi mümkündür. Zekâ potansiyel olarak mevcuttur ve ne azalır (zayıflar) ne de artar (güçlenir). Fakat akıl güçlendirilebilir. Normal bir zekâ seviyesine sahip olan insanın güçlü bir akla kavuşabilmesinin mümkün olması insanın en önemli fırsatlarından ve imkânlarından biridir.

İnsanın aklını güçlendirebilme imkânının umursamaması anlaşılır bir ihmal veya umursamazlık veya anlayışsızlık değildir. Umursamazlığın en mühim (önemli) sebebi, aklın bünyesinin güçlendirilmesinin mümkün olduğuna dair bilgi ve fikir sahibi olmamasındandır. Hayatın çoğunu akılla yaşamasına rağmen bu istikamette bilgi ve fikir sahibi olmaması ise ayrı bir hayret konusudur. GÜÇLÜ AKIL yazısına devam et

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-4-MÜSLÜMAN ŞAHSİYETİN ZİHİN HARİTASI

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-4-MÜSLÜMAN ŞAHSİYETİN ZİHİN HARİTASI
Her şeyin kesintisiz şekilde değiştiği hayat ve dünyada, Müslümanların zihin haritası ve akıl bünyesi nasıl olmalıdır? Müslümanların “sabitleri” var, çünkü imanları var, Allah Azze ve Celle’nin hitabı var, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyan ve tatbikatı var. Bir taraftan hakikat bu dünyaya tenezzül etmiş diğer taraftan aşağıların aşağısı olan bu dünya mütemadiyen değişmeye devam ediyor. Hakikat nazari çerçevede tespit, ameli çerçevede tatbik edilmiş, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olarak tertip edilmiştir. Ne var ki on dört asır önceki şartlar ve imkanlar tamamen değiştiği gibi “mekan” bile aynı değildir. Vahyin nüzulü ile günümüz arasındaki zaman mesafesi çok büyük, mesafenin büyüklüğü takvim itibariyle değil, zamanın muhtevası cihetiyledir. İnsanlık on binlerce yıldır aynı teknolojiyle (araç ve gereçlerle) yaşamasına rağmen, son birkaç asırdaki gelişmeler, on binlerce yılın toplamından fazladır. Vahyin nüzulü ile günümüz arasındaki mesafe farkına bu cihetten bakıldığında, on binlerce yıllık bir zaman aralığı görülür. DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-4-MÜSLÜMAN ŞAHSİYETİN ZİHİN HARİTASI yazısına devam et

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-3-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-2-

Akıl herhangi bir konuda fikir üretir veya ürettiğini zanneder veya bir düşünce havzasından (cemaat, gurup ila ahir) ödünç alırsa, orada sabit zihni alanlar üretmeye başlar. Zihni evrenin giriftliği meseleyi sadece akli sınırlar içinde tutmaz, nefsi, duyguları da karıştırırsa, sağlam zihni sabitler (fikr-i sabitler) oluşmaya başlar.
Akıl, çok zaman istikrar ile inadı, istikamet ile yobazlığı, iman ile idraki birbirine karıştırır. Bunları birbirinden tefrik edebilen, aralarındaki farklılıkları ve münasebetleri anlayan akl-ı selimdir. Aynı düşünceleri ve davranışları tekrarlamayı istikrar zanneden akıl, şartların değişmesiyle düşünce ve davranışların değişmesi gerektiğini anlamamakta ısrarcı davranabilir.
Müslüman şahsiyetin zihni evreninde, şartlardan bağımsız olarak sabit alanlar olduğu malumdur, bunların merkezinde iman, çevresinde ise her şeyi sabitlenmiş emirler mevcuttur. Sübutu mutlak olan ibadetler ve benzeri emir ve yasakların zihni evrenimizde oluşturduğu sabit alanlar, her şeyin sabit olduğu, olabileceği gibi bazı zanlara savrulmamıza sebep oluyor. Dünya güç dengelerinin değişmesi, hayatta bazı araçların kıymetinin ve tesirinin azalması veya artması gibi aslında iman ve İslam ile ilgisi olmayan meselelerde de sabit zihni alan uygulamasına savrulanlar var. Sabit zihni alan tatbikatı bazı zihni itiyatlar edinmemize sebep oluyor, bu tefekkür itiyatları ile hayatın tamamına bakmak, pratikteki gelişmeleri o itiyatlarla değerlendirmek gibi bir yanlışa düşebiliyoruz. Mubahlar alanındaki meseleleri, emirler (farzlar) ve yasaklar (haramlar) alanına taşıyor, onların seviyesinde ve katiyetinde ölçülere tabi tutuyoruz. Bu durum hem İslam’ı hem insanı hem de hayatı anlamadığımızı gösteriyor. Dışımızda koca bir dünya var, her dakika milyarlarca hadise cereyan ediyor ama biz bütün bunlara sabit zihni alanlarla bakıyoruz. Sürekli değişen dünyayı, değişmeyen fikri sabitlerimizle takip ediyor, dolayısıyla gerçekliği kaçırıyor, sanal gerçeklikler oluşturuyoruz. DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-3-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-2- yazısına devam et

TALİM ve TERBİYE SÜREÇLERİ (RUHİ-AKLİ SÜREÇLER)

Backup_of_Backup_of_İNSAN ZİHNİİnsan telakkisi her meselede karşımıza çıkan, her meseleyi temellendirmek için ihtiyaç duyduğumuz ana mevzudur. İslam maarif anlayışı ise doğrudan insan telakkisi ile alakalı bir alan olup, sıhhatli ve muhkem bir insan tahlilini şart kılar. Bu meyanda mevzumuz hala “insan”dır.

İslam maarif nizamının talim ve terbiye süreçlerinde, insan bahsi doğrudan tedrisatın mevzuu olarak insandır. Tedrisatın hedeflerine atıf yapılsa da bu çalışmada esas olan, tedrisatın gerçekleştirilme süreçleridir. Bir taraftan hedefler işaretlenirken diğer taraftan insanı o hedeflere sevkedecek tedrisat tatbikatını, o hedeflere akacak mecraların tespitini, o hedefleri gözden kaçırmayacak güzergahın tayinini göstermektir. TALİM ve TERBİYE SÜREÇLERİ (RUHİ-AKLİ SÜREÇLER) yazısına devam et

Manzum ve Mahzun- Şimdi Sen Olsan…

Şimdi sen olsan!
Kor aleve, kır çiçeğine dönerdi içimdeki buz-ayaz. Yoksun kelimesizim.
Sazımın teli kırık, gönlümün dili buruk. Her saat başında içimde öten o ses:
Ayrılık,
ah ayrılık,
ayrılık…Dekoratif-Ahsap-Ayna-El-Oymasi-Ahsap__57055384_0

Şimdi sen olsan! Gök açılsa, yıldızlar hârelense, ben sonsuz bir şubata boyun bükmesem. Oyunsuz kalmış bir çocuk gibi içlenmesem, şarkılar seni söylemese… Sen şarkılar söylesen. Sen şarkı söylesen sebebim çarelense…
Keder neymiş anlardım. Manzum ve Mahzun- Şimdi Sen Olsan… yazısına devam et

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1-

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ
Gerçek, varlık ve vakıaların, yüksek hızdaki deveran süreçlerinin “tek anlık” tezahürleridir. Gerçek, varlık ve vakıaların bizzat kendisi değil, onların tertip, teşkil ve terkip halleridir. Tertip, teşkil ve terkip halleri ise sabit değildir zira deveran hızla devam etmekte, akış durdurulamamakta, “sübut” sağlanamamaktadır. İnsan ufku, varlık ve vakıaları “hayat” isimli havzada takip ediyor, bu sebeple ve umumiyetle varlık ve vakıaların hayat havzasındaki deveranına dikkat ediyoruz. Varlık sübuta erse, vakıalar dursa (sabitlense) zaten hayat biter, hayat yoksa insan için hiçbir şey yoktur.
Vakıa, varlıklar arası münasebetin bir kesitidir. Varlıkların çoklu özellikleri, başka her varlıkla farklı münasebetler kurabileceğini gösterir. Kaldı ki iki varlık bile birbiriyle farklı münasebetler kurabilmektedir. Bu sebeple vakıa sayısı varlık sayısından mukayesesiz daha fazladır. Varlık sayısının bile tespit edilemeyecek kadar çok olduğu dünyada, vakıa sayısını tespit muhaldir.
Vakıalar varlıktan kaynaklanır bununla beraber varlığa karşı istiklalleri yoktur ama muhtariyetleri mevcuttur. Varlıktan, varlığın özelliklerinden, varlıklar arası münasebetlerden meydana gelen vakıa, döner dolaşır ve kaynağına tesir eder. Varlık ve vakıalar birbirini inşa eder, birbirini etkiler ve bu deveran kesintisiz döner durur.
Varlık çeşitlerinden birisi, yani insan, varlık ve vakıalara “iradi” müdahalede bulunur, bulunabilir. İnsan müdahalesi dışındaki vakıa akışı, tabii seyrindedir, Sünnetullah üzere devam eder. Meselemiz insanın varlık ve vakıalar karşısındaki mevzisidir. DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1- yazısına devam et

HAYATA KARŞI İSLAMİ MUKAVEMET

hayatakarsiGeçmişte yaşadığımız hadiseler peşimizi bırakmaz. Sürekli veya kesintili olarak zihnimize hücum ederler ve düşüncelerimizi etkilerler. Halen yaşamakta olduğumuz hadiseler zihni organizasyonumuzu ve düşünce faaliyetlerimizi belirler ve etkilerinden kurtulmak kabil olmaz. Tüm bunlarla beraber geleceğe dair hayallerimiz, ümitlerimiz ve hedeflerimizde zihnimiz baskı yapmaktadır.

Ruhi dünyamız ve zihni yapımız geçmişte yaşayıp bitirdiğimiz hadiselerden kurtulamamakta, gelecekte yaşamayı ümit ettiğimiz hadiselerden vazgeçememekte ve içinde yaşadığımız hadiselerin darboğazında sıkışıp feveran etmektedir. Korkulardan kurtulmak, endişelerden azade hale gelmek, hayallerden sıyrılmak, ümitlere kilitlenmemek mümkün olamamaktadır. Tüm bu baskılardan dolayı kişiliğimizin zaman zaman dimdik ayakta ama bazen de yamyassı yerlerde sürüklendiği vakadır. HAYATA KARŞI İSLAMİ MUKAVEMET yazısına devam et

MUKAVEMETİN RUHİ KAYNAKLARI

MUKAVEMETİN RUHİ KAYNAKLARIİnsanın hayata karşı mukavemet edebilmesi için mukavemet merkezlerini bilmesi, tanıması ve kullanma maharetini kazanması gerekiyor. Mukavemet merkezlerinin mahiyetini, hacmini, kaynaklarını ve sınırlarını bilmeden onlardan faydalanmak mümkün olmayacaktır.

 

İnsan küçük bir hadise karşısında dahi bir anda tüm enerjisini kaybetmiş gibi çöküp kalabilmektedir. Oysa devasa problemlerle mücadele edebilmekte ve destansı mukavemet misallerini gerçekleştirebilmektedir.

Kendini solladı diye (veya benzer küçük sebeplerle) İstanbul’da trafiğin içinde adam öldürenlerin başkalarına tahammül edemediklerini söylemek en ucuz yoludur. Bu türden insan suretinde görünen mahlukların zihni dünyalarının haritasını çıkarmak lüzumu ihmal edilebilir bir hadise midir? İnsanın dış dünyadan gelen etkilere karşı mukavemet etmesi kadar kendi iç dünyasından gelen etkilere de mukavemet etmesi lüzumu unutulmalı mıdır? MUKAVEMETİN RUHİ KAYNAKLARI yazısına devam et

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-1-GİRİŞ

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-1-
GİRİŞ
Değişim süreçleri aklın zorlandığı, patinaj yaptığı bir konudur, meselenin tabiatı girift olduğu için net ve sabit denklemler, şablonlar, formüller üretilemiyor. İlla bazı denklemler kullanılacaksa, çok sayıda ve çeşitte denklem kullanma ihtiyacı var. Zaten hayatın tabiatı kafi derecede girift, değişim süreçleri ise hayatın akışındaki fevkalade hallerdendir, daha da girift olması beklenmelidir.
Değişim süreçlerini giriftleştiren, anlaşılmasını ve anlatılmasını zorlaştıran konuların başında, farklı iki durumun kaidelerinin, şartlarının, imkanlarının hemzaman olmasıdır. Değişim bir halden başka bir hale geçiş olduğu için, terkedilen, yıkılan, yokedilen, imha edilen halden, tercih edilen, ikame edilen, inşa edilen yeni hale geçmek bazen tabii bir akış bazen fevkalade bir mücadele ve müdahale ile gerçekleşir. Bir halden diğer hale en hızlı geçiş ihtilal yoluyladır, o bile ihtilalden sonraki inşa süreci bakımından çok uzun sürer. Bu sebeple değişim süreci, hangi yol ve usul ile olursa olsun, uzun zaman alır, çok zahmetlidir, çok sancılıdır. Değişim ile ilgilenenlerin bu hususu unutmaması, tefekkür faaliyetinde sabit unsur haline getirmesi şarttır. Aksi takdirde değişim meselesi ile ilgili tüm fikir üretimi marazidir ve eksiktir. DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-1-GİRİŞ yazısına devam et