Aylık arşivler: Mart 2013

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR-1-

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR-1-
*Genel olarak uzay tasavvuru
Kâinat o kadar girift bir yapıya sahiptir ki, fizik biliminin “takdim”inde şunu yazması gerekir. “Kâinatta, belirli şartlarda doğrulanmayacak hiçbir fikir veya teori olmadığı gibi belirli şartlarda tekzip edilmeyecek teori de yoktur”. Gerçekten kâinat o kadar engindir ki, deli saçması zannedilen bir fikrin, kuralın, teorinin dahi kâinatın her hangi bir yerinde ve her hangi bir zamanda geçerli olduğu ispatlanabilir. Tasavvur ve tahayyül edilebilecek her türlü fikir, kâinatta bir an ya da bir noktasında gerçekleşebilir. Bu düşünce, küçücük bir kuraldan kapsayıcı teorilere kadar tüm zihni üretimler için caridir.
Fizik biliminin zemini uzay tasavvurudur. Teoriler ve kanunlar, uzay tasavvuru üzerinde kurulurlar ve fizikteki her açıklama uzay tasavvuru denilen çerçeveyi kullanır. Temelde uzay tasavvurunun yanlış olması, tüm teorilerin ve kanunların yanlış olabileceği anlamına gelir. Ne var ki, yukarda ifade ettiğimiz gibi, her uzay tasavvuru birçok açıklama ve teoriyi besleyebilir. Yanlış olduğunun anlaşılması için, tasavvura sığmayacak kadar ileri derecede keşifler yapılmış olmalıdır.
Gözle görülecek, elle tutulacak kadar gerçek ve yakın olan varlığın, kendini ele vermemek konusundaki bu ısrarı çok ilginçtir. Madde, her uzay tasavvurunda özellik değiştirmekte veya maddenin yeni bir özelliği keşfedildiğinde uzay tasavvuru değişmektedir. Problem kaynağı tabii ki, uzay tasavvurudur. Neticede madde ile ilgili tasavvurlar dahi tasavvur edilen uzayın özelliklerine göre şekillenmektedir. UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR-1- yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI

-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI
Batının bilgi, bilim ve felsefedeki teorik üretimleri, siyasi, iktisadi, askeri alandaki maddi güç üretimleriyle birleşince ortaya dehşetengiz bir yekun çıktı. Dünya, bir taraftan batının karşısında yer alabilmenin zihni altyapısını kaybetti diğer taraftan batıya karşı mukavemet ve mücadele etmenin fiili imkanlarından mahrum kaldı. Batının gerçekleştirdiği dehşetengiz güç yığınağı karşısında, batıya karşı mukavemet etmek isteyenlerin akılları parçalandı. Topyekun mukavemet etmeyi göze alamayanlar, bir kısmını kabul bir kısmını reddetmek gibi parçalı akıl formuna savruldular, bunun neticesi olarak da eklektik düşünce yapıları oluştu.
İslam’ın yekununa muhatap olmak, sadece batı değil, İslam’ın dışındaki her şeyi reddetmekti. Batının tamamını reddedemeyenler, İslam’ın yekununa muhatap olma maharetini kaybettiler. Veya başka sebeplerle İslam’ın yekununa muhatap olamayan, buna karşılık parça fikirlerle meşgul olanlar, batının da bir kısmını kabul bir kısmını reddetmeye başladılar. Bu durum pozitif aklı benimseyen, benimsediğini bile farkedemeyen Müslümanlarda kökleşti, yerleşti ve yeni hezeyanlar ortaya çıktı, buna da “İslam’ın doğru anlaşılması” gibi isimler buldular. Eroine müptela olan bir bünyenin, eroin almadığında sıhhatinin bozulması gibi, Müslümanların kalbi ve zihni evrenini işgal eden batılı zehirler, bünyenin sıhhat alameti ve ihtiyacı haline geldi.
Batıdan etkilendiğini bilmeyen, batıdan aldığı zehri İslam’a ait bir muhteva zannedenlerde ağır hasar meydana geldi. Bir kısmı ise batıdan bir şeyler aldıklarını biliyorlardı fakat aldıkları zehrin lazım olduğuna (her nasılsa) inandılar, zaten bu sebeple ve bilerek aldılar. Bunlardaki hasar daha ağırdı mutlaka fakat Müslümanların bunlara karşı tavır alma imkanları vardı ve hasar kendilerinde mahfuz kaldı, etrafa fazla saçamadılar. İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-13-SONSÖZ

SONSÖZ
İslam birliği için birçok sahada müşterek teşekküllere ihtiyaç var. Buraya kadar anlattıklarımızdan ibaret değil mutlaka, bunlar sadece bazı alanlarda misal kabilinden ifade edildi. Mümkün olan her alanda müşterek teşekküller ve teşkilatlar kurma şart.
İçinde yaşadığımız devirde, İslam coğrafyasının onlarca devlet tarafından parsellendiğini görüyoruz. Bu devletlerin siyasi sınırları ümmetin birbirine karşı duygu ve düşüncelerini tabii ki bölemiyor ama her biri farklı tefekkür ve kültür havzaları haline geliyor. Bu durum bir asırdır devam eden sıhhatsiz bir süreç, bu sürecin bir asır daha devam etmesi halinde farklı tefekkür ve kültür havzalarının derinleşeceğini ve birbirinden ağır şekilde farklılaşacağını öngörmek mümkün. Bu ihtimal ciddi bir tehlikeye işaret ediyor.
İslam ülkelerinin birçoğunda diğer ülkelerdeki teşkilatların varolmasına müsaade edilmediği geçmiş zamanlarda işimiz zordu. İslam ülkelerindeki siyasi rejimler hızlı şekilde aralarındaki engelleri kaldırıyor, bir kısmı halk hareketi ve ihtilaller yoluyla yapıyor, bir kısmı ise yavaş yavaş ve yumuşak şekilde bu yolları açıyor. Bu gün için içtimai müesseselerin birçok İslam ülkesinde aynı zamanda faaliyete geçebilme imkanı var. Bu imkanı değerlendirmemiz gerekiyor.
Gönüllü kuruluşlar, siyasi partilere, iktidarlara, rejimlere nispetle daha samimidir, daha fedakardır, daha yoğun şekilde İslam’ı esas alır veya alma imkanı vardır. Bu sebepler ve burada zikretmediğimiz başka sebeplerle, ümmetin birlik altyapısını gönüllü kuruluşlarla inşa etme fikri ve teşebbüsü çok kıymetlidir. İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-13-SONSÖZ yazısına devam et

MUHTEŞEM TERKİP, İNSAN

MUHTEŞEM TERKİPİnsanı tarif edebilmenin ne kadar fazla yolu var. Veya ne kadar fazla insan tarifi var. Birçok insan tarifinin olması aslında insan tarifi konusundaki acziyetin itirafıdır. Her tarif insanın bir cihetini, bir özelliğini veya bir farkını ifade etmekten başka mana taşımaz. “Efradını cami, ağyarını mani” bir tarif yapılabilse, tek tarif kâfi değil midir?

Problem galiba bu noktada düğümleniyor. İnsanın bir boyutunu tarif ettiğimizde oluşan, insanın tamamını tarif ettiğimiz vehmi, diğer boyutlarını budadığımızı göstermiyor mu? Bu durumda insanı tanımak değil de kendi ürettiğimiz insan anlayışına bağlanmış olmuyor muyuz? Kendi ürettiğimiz insan anlayışı ise ufkumuz ve idrak derinliğimiz ile sınırlı değil mi? Cahil biriysek, alim birinin ufkuna, normal bir zeka seviyesine sahip biriysek, dehanın ufkuna ulaşamayacağımıza göre, yaptığımız tarif sadece kendimizi ifade etmiyor mu? Eğer sadece kendimizi tarif edebilecek kudrete sahipsek, yaptığımız tarifin de tüm insanlığı ihata ettiğini iddia ediyorsak, tüm insanlığı kendi ufkumuza hapsetmiş ve kendi seviyemize çekmiş olmuyor muyuz? Öyleyse, kendi tarifimizde ısrar etmek, büyük bir insanlık katliamı değil midir? MUHTEŞEM TERKİP, İNSAN yazısına devam et

“MİLLET”İN HÜVİYETİ VE TARİFİ

“Millet”in Hüviyeti ve Târifi

“Millet” üstüne âlimlerin kitaplarından okuyup öğrendiklerimin hülâsası şöyledir:
“Millet” kelimesinden murad, dindir. Millet din ve şeriat mânasında tutulan ve gidilen yol demektir. “Bir sözü yazdırmak” mânasına gelen “imlâl” mastarından türe¬tilmiş. Peygamberlerin getirdikleri ilâhî yasalar çoğunlukla yazıya geçirildiği, yani imlâ edildiği için şeriata ve dine millet denilmiştir. Dolayısıyla “millet meclisi”, “milletvekili” gibi ifadeler de İslâm’ın ve şeriatın yolunu tutan topluluğun meclisi ve vekilleri mânasına gelir.
Kur’ân’da millet, din anlamında kullanılmıştır. Din, şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın mânâda olup, her biri başka yönlerden yaklaşık aynı mânayı ifade eder. “Millet, tıpkı din gibidir ki, Allah’ın kullarına peygamber diliyle gönderdiği şeriatın adı olmuştur. İnsanlar o şeriata uyarlar ve Allah’a yakınlık kazanmaya çalışırlar.”
“Millet” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 15 yerde geçer. (Bakara, 120, 130, 135 /Âl-i İmrân, 95 / Nisâ, 125 / En’âm, 161 /A’râf, 88, 89 12 / Yûsuf, 37, 38 / İbrâhim, 13 / Nahl, 123 / Kehf, 20 / Hacc, 78 /Sâd, 7). Bu âyetlerde “millet” kelimesi “din” mânasında kullanılır. Hadislerde de “millet” kelimesi din mânasındadır: “Kim ki İslâm’dan başka bir millet (din) adına yalan yere ve kasden yemin ederse, o kimse dediği gibidir. Kim de keskin bir âletle kendini öldürürse, bu kimse de Cehennem ateşinde o âletle azâb olunur.” “MİLLET”İN HÜVİYETİ VE TARİFİ yazısına devam et

İSRAİL’İN ÖZRÜ ABD’NİN MAĞLUBİYETİDİR

İSRAİL’İN ÖZRÜ ABD’NİN MAĞLUBİYETİDİR
Türkiye değişiyor, bölge değişiyor, dünya değişiyor… Dünyadaki güç dengeleri derinden ve temelden sarsılıyor, yıkılıyor, güç yığınakları coğrafya değiştiriyor. Yeni denge simülasyonları yapılıyor, yeni denge denemeleri sahaya sürülüyor, yeni ittifaklar kuruluyor, yeni haritalar çiziliyor. Bir günde çok şey oluyor ve sayısız yeni denklem oluşuyor. Hiçbir şey bir sebebe bağlanarak açıklanabilme özelliğine sahip değil, her şey birçok sebebin terkibinin neticesi olarak zuhur ederken, bir sebep birçok neticeye meydana getirebiliyor. Kısacası dünya, bir açıdan girift, bir açıdan kaotik bir manzara arzediyor, tüm güç merkezleri de bu manzaraya kendi zaviyesinden müdahale etmek, kendi mevziinden tanzim etmek çabası içinde…
Böyle bir manzarada İsrail’in özür dilemesini değerlendirmek, en azından son on yıllık dünya ve bölge değerlendirmesini şart kılar. Bu çapta bir değerlendirme ise kitaplık hacimde bir çalışmayı gerektirir. Öyleyse özetleyelim…
Dünyanın batısı hızla geriliyor, doğusu hızla ilerliyor, kuvvet temerküzü batıdan doğuya doğru seyahat halinde. Batı yerinde dursa ve doğu gelişmeye devam etse bile yakın gelecekte dünyanın efendisi doğu olacaktır. Çünkü duranlar ne kadar ileride olursa olsun, yürüyenler tarafından geçilir.
İsrail, batı güç haritasında bulunduğu için, kendinden kaynaklanmasa bile batı ile birlikte zayıflıyor, inisiyatif kaybediyor, içinde bulunduğu siyasi güç haritası ile birlikte kaçınılmaz akıbete doğru hızla yol alıyor. İSRAİL’İN ÖZRÜ ABD’NİN MAĞLUBİYETİDİR yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-yayınlandı-
Tevhide tecrit ve tenzih ile ulaşmak kabildir. Namütenahi tenzih güzergahı, Allah Azze ve Celle’nin lütuf ve ihsanı dışında katedilmesi muhal bir mesafedir. Öyleyse Müslümanların tevhide ulaşma cehd ve gayreti yanında, dünyada, birlik ihtiyacını karşılayacak bir müessese gerekir. Tevhidden hemen sonra vahdet meselesini konuşuyor olmamızın temel sebebi bu değil midir? Vahdet bahsi, tevhid bahsine bitişiktir ve arasındaki münasebet zorlu sırlardan biridir.
Müslümanlar tevhidden bahsetmeden vahdetten bahsedemezler ama vahdetten bahsetmeden de tevhidden bahsedemezler. Vahdet, ikamesi, inşası, gerçekleştirilmesi mümkün olan bir menzilde bulunduğu için, kalbi-ruhi süreçlerinde tevhid ile meşgul oldukları kadar, zihni-akli süreçlerinde ve tatbikatta vahdet ile meşgul olmalıdırlar.
Aynı dine mensup olanlara ümmet diyorsak, ümmetin (ve tabii ki dinin) tek mümessili olmalıdır. Tevhid münhasıran Allah Azze ve Celle içindir, vahdet ise kainattaki her varlık ve vakıada müşahede edilebilen, hayatın her alanında inşa ve ikamesi mümkün olan bir kıymettir. Yeryüzünde vahdeti gerçekleştiremeyen Müslümanların, tevhid güzergahında mesafe aldıkları iddiası ham hayaldir. Vahdeti bozan unsurların olması, hatta vahdete kasteden gurup ve anlayışların bulunması mümkündür, aslolan, her Müslümanın kendi kalbi ve zihni evreninde, ruhi ve akli mecrasında vahdeti inşa etmesi, yeryüzünde de ikamesi için çalışmasıdır. İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1- yazısına devam et

İSRAİL PSİKOLOJİK KUŞATMAYA DÜŞTÜ

İSRAİL PSİKOLOJİK KUŞATMAYA DÜŞTÜ
Türkiye’nin tarihi rolüne soyunması, Arap baharıyla İsrail çevresindeki ülkelerin ümmet cephesinde yerini alması, batının iktisadi ve siyasi çöküşe girmesi ile birlikte İsrail her alanda kuşatılmaya başlanmıştı. Sıra İsrail’in kuşatıldığını anlamasına gelmişti, anlamasına ve gereğini yapmaya başlamasına… Mavi Marmara hadisesi ile ilgili beklediğimiz konu, İsrail’in, etrafındaki kuşatmanın, psikolojik kuşatmaya dönüşmesiydi. Türkiye’nin özür ile birlikte diğer talepleri, İsrail’e savaş açmaktan daha ağır bir iklim oluşturmuştu. Türkiye’nin bu projeksiyonu netice verirse, İsrail tarihinde ilk defa psikolojik kuşatmaya alınmış olacaktı. Veya siyasi, iktisadi, diplomatik alanlardaki kuşatma, psikolojik dünyasını kıskaca alacak ve psikolojik savunma hatlarını kıracaktı. İsrail’in özür dilemeyeceğini düşünüyorduk. Türk Hükümetinin, tazminat dışındaki iki şartın İsrail tarafından kabul edilmeyeceğini bildiğini, buna rağmen şartlarından taviz vermediğini çünkü talepleri karşılanmazsa İsrail ile diplomatik (ve her alandaki) münasebetlerini sıfıra çekeceğini, bu durumda hangi ihtimal gerçekleşirse gerçekleşsin Türkiye’nin karlı olduğunu düşündüğü kanaatindeydik. Böyle bir siyaset ve tavır doğruydu, İsrail ya özür dileyecek ve talepleri kabul edecek, bu durumda tarihindeki en büyük hezimeti yaşayacaktı veya Türkiye’nin taleplerini kabul etmeyecek ve etrafındaki kuşatma sürekli daralmaya başlayacaktı. Her iki ihtimalde de biz karlı çıkacaktık.
Bazı hamlelerin kaybetme ihtimali yoktur, o hamleler mutlaka kazanırlar. Siyaset dehası devlet adamlarının hayatlarında görülen bu tür siyaset imal ve tatbiki, son zamanlarda pek göze çarpmıyordu. Türkiye’nin İsrail’e karşı geliştirdiği tavır ve siyaset, iki ihtimalde de mutlaka kazanacağı, iki ihtimalde de kaybetmeyeceği bir hamleydi. Türkiye’nin İsrail ile her türlü münasebetini kesmesi, zaten bizim istediğimiz bir neticeydi ve İsrail’in özür dilemeyeceği düşüncesiyle bu karlı neticeyi elde ettiğimizi düşünüyorduk. İsrail birçok siyasetçi ve diplomatın öngörüleri aksine özür diledi ve diğer talepleri de kabul etti. İSRAİL PSİKOLOJİK KUŞATMAYA DÜŞTÜ yazısına devam et

MAVİ MARMARA’NIN BEREKETİ VEYA RAHMET SAĞANAĞI

MAVİ MARMARA’NIN BEREKETİ VEYA RAHMET SAĞANAĞI
Mavi Marmara gemisi ile yola çıkan birkaç yüz yiğit, filodaki gemilerin yükünü Gazze’ye götürmek, Gazze halkına faydalı olmak, mümkünse ablukayı delmek istiyorlardı. Muhtemeldir ki filodaki hiç kimse Gazze’ye ulaşabileceğini düşünmüyordu, İsrail’in buna müsaade edeceğini zannetmiyordu. Alternatif yolları ise Mısır limanına varmak ve denizden delemedikleri ablukayı karadan delme ihtimalini denemekti. İkisini de yapamadılar, Gazze’ye hem denizden hem de karadan giremediler. Dokuz şehit ve onlarca yaralıyla birlikte İsrail zindanlarından geri döndüler. Hadise bu kadardı, bundan ibaretti, bundan başka görünen, bilinen bir şey yoktu.
İsrail denen Yahudi-terörist örgütü, Mavi Marmara’nın hedefine ulaşmasına mani oldu, gemileri ve içindeki yolcuları zapt altına alıp, Türkiye’nin baskısı ile memleketlerine geri gönderdi. Böylece Mavi Marmara harekatı fiyasko ile neticelendi. Can ve mal kayıpları da zarar hanesine yazıldı. İsrail büyük bir eylemi yüksek dehası ile boşa çıkardı, Müslümanlar yine hezimete uğradı.
Kaba bir akıl ile meseleye bakıldığında görünen tam olarak buydu. Üç yıldır böyle görenler oldu, İsrail’in özür dilemeyeceği hususunda ısrarlı olanlar meseleyi böyle görme konusunda istikrarlı bir tavır sergilediler. Çünkü pozitif akıl meseleyi ancak böyle görür, zaten pozitif akıl gördüğüne inanır. MAVİ MARMARA’NIN BEREKETİ VEYA RAHMET SAĞANAĞI yazısına devam et

İSRAİL’İN BEKARETİ BOZULDU

İSRAİL’İN BEKARETİ BOZULDU
İsrail Türkiye’den, Türkiye halkından özür diledi. Bununla da kalmadı, Türkiye’nin tüm taleplerini olduğu gibi kabul etti. Türkiye ileri sürdüğü şartlarını hiç esnetmeden bekledi, yapması gereken işleri yaptı, alması gereken tedbirleri aldı ve neticenin zuhurunu bekledi. Üç yıldır kırk takla atan İsrail, kırk çeşit teklifle gelen İsrail, tüm diplomatik ve siyasi hünerini gösteren İsrail, tüm Yahudi lobisini harekete geçiren, tüm dünyada Türkiye’ye hesap kesmeye çalışan İsrail, dize geldi, diz çöktü, yere doğru eğildi, yeri öptü. Rivayet o ki, tarihinde ilk defa özür diledi.
İsrail kimden özür diledi? Özür dilediği Türkiye yakın zamana kadar nasıl bir ülkeydi? İsrail Türkiye münasebetleri nasıl yürüyordu? Özür dilemesi için üç yıl beklemesinin sebeplerinden birisi, önceki (eski) Türkiye’de gizli.
Yakın zamana kadar bu ülkeyi İsrail, Yahudi lobisi, Mason mahfilleri ve bunların müttefikleri idare ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri, İsrail ile münasebetlerini, İsrail’in istediği gibi yürütmek zorundaydılar. Aslında iki ülke arasında münasebetlerden söz etmek imkansızdı, tek taraflı münasebet vardı, İsrail nasıl isterse öyle olurdu. Herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İsrail’e karşı tavır almak istediğinde veya buna teşebbüs ettiğinde, İsrail ve Tel-Aviv’den önce Ankara ve İstanbul’dan tepki gelirdi. İstanbul ve Ankara’nın dehlizlerinde fareler gibi yaşayan Yahudi lobisi, mason mahfilleri, bunların ABD ve yerli işbirlikçileri havaya zıplar, Hükümeti en fazla üç ay içinde düşürürlerdi. Türkiye böyle miydi değil miydi? Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde İsrail ile hiç karşı karşıya gelememiş, gelme cesaretini gösteren bir hükümete sahip olmamıştı. Ülkede hükümet kuran mahfiller İsrail ve ABD mahreçli oldukları için, herhangi bir hükümet, iktidardan düşmeyi göze almadan İsrail ve Yahudiler aleyhine bir cümle bile kuramazdı. İSRAİL’İN BEKARETİ BOZULDU yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-9-BATI TASALLUTU-2-BİLGİ İSTİLASI VE ŞAŞKINLIK

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-9-BATI TASALLUTU-2-BİLGİ İSTİLASI VE ŞAŞKINLIK
Batı, son birkaç asırdır o kadar çok bilgi üretti ki, o kadar bilgiyle baş etmek imkansız. Sadece bir sahadaki bilgileri öğrenmek bile insan ömrünü aşar. Bilgiyi üretirken herhangi bir mikyas kullanmadığı için de, kaotik bir bilgi yığını ile karşı karşıyayız. Bilgide vahdet mimarisi yok, terkip çabası yok, tertip gayreti yok… Her bilim adamı, kendine göre serazat şekilde bilgi üretti, birçoğu kendine göre teori geliştirdi, bir kısmı kendine göre anlamlandırdı. O kadar kaotik ki, aynı konuda birbirini tekzip eden birden çok bilgi demeti ortaya çıktı. Bir şeyin gerekli olduğuna dair bilgi üretti, arkasından gereksiz olduğuna dair bilgi üretti. Bir şeyin faydalı olduğuna dair bilgi üretti, arkasından zararlı olduğuna dair bilgi üretti. Bir konuda “doğru” olduğunu iddia ettiği bilgi üretti, arkasından o bilginin “yanlış” olduğuna dair bilgi üretti.
Hem çeşit bakımından hem de sayı bakımından ürettiği bilgi toplamı, göz kamaştırıcı. Bu durum, batıyı korkutucu yaptı, yenilmez kıldı, kendisine karşı savaşı zorlaştırdı. Batı ile ilgilenen, batıyı ciddi şekilde okuyan, batı bilim ve felsefe çevrelerinde bir müddet yaşayan Müslüman münevverler, batıdan etkilenmekten kurtulamadı. Batının en büyük tesiri, okumakla sonuna varılamaması, bitirilememesiydi.
Bilginin çokluğuna paralel, felsefi cereyanın çeşitliliği geliyor. Hayatta ve kainattaki en küçük “gerçeklik” üzerinden felsefi cereyan üretildi. Ferdi esas alarak liberalizm, kapitalizm, cemiyeti esas alarak sosyalizm, komünizm, aklı esas alarak rasyonalizm, gözün gördüğünü esas alarak pozitivizm, maddeyi esas alarak materyalizm, ruhu esas alarak spiritüalizm ila ahir… Bu saydıklarımız ana cereyanlar, bunların dışında küçük varlık ve hayat gerçeklikleri için bile felsefi görüş ve cereyanlar üretilmiştir. İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-9-BATI TASALLUTU-2-BİLGİ İSTİLASI VE ŞAŞKINLIK yazısına devam et

MUHSİN BEĞ’İMİZDEN HÜZÜN VAR BİZDE

Muhsin Beğ’imizden Hüzün Var Bizde
(Siyasetin alpereni, recüliyet ve karakter sahibi merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefat yıldönümü sebebiyle, daha önce neşredilen bu yazıyı bir daha paylaşmak istedik)

Zaman, soğuk mart ayının sonlarıydı. Gökte hakikat-ı ecel dolaşıyordu. Ölüm gelip konmuş karlı dağların yamaçlarına, emr-i Hakkın bildiricisi olarak bekliyordu.

Şol karlı dağlarda Muhsin Beğ’imiz kaldı, Kırmızı Gül kaldı, yüreklerimiz kaldı. Karlı dağ başında ölüm gelmiş beğ’imize / El vurup yâramızı inciten dağlardan haber gelmez. Çıkalım dağlara dağlara oy!

Geceler gündüzlere, gündüzler gecelere hüzünle bağlandı. Karlı dağları hüzün kapladı. Alperenlerin feryadı göklere erişti. Gözü yaşlı düştüler dağlara. Karlar üstünde gözyaşları vardı. Yıkılası dağlar, verin beğ’imizi.

Bir sancı bir sancı alperenlerin yüreğinde. Bir sızı bir sızı alperenlerin dilinde. Yandılar kavruldular keskin dağların soğuğunda. Ateşe kesildiler, ateşlerinden karlı dağlar korktu. Bütün acılarını yaydılar. Acılarından karlı dağlar ürktü. Dillerinde dualar, dillerinde feryatlar. Karlı dağlara dil döktüler. Verin beğ’imizi amansız dağlar diye inlediler. MUHSİN BEĞ’İMİZDEN HÜZÜN VAR BİZDE yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-8-BATI TASALLUTU-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-8-BATI TASALLUTU-1-
İslam Birliğinin önündeki büyük engellerden birisi, batı tasallutudur. İslam, tarihinde, son birkaç asırdır karşı karşıya olduğu batı tasallutuna denk bir taarruza uğramadı. Batı tasallutunun ağır askeri saldırıları var ama Müslümanları sarsan esas taarruz, askeri mahiyette olanlar değil, bilgi, bilim ve felsefe alanındakilerdir. Tarihte, eski Yunan metinlerinin tercümesi edilmesiyle bir müddet dikkati dağılan İslam hikmet ve irfan sarayı, temellerinden sarsılmamış, dış duvarlarındaki sıvaları dökülmüş ve netice olarak Yunan Felsefesinin hesabını kolay görmüştü. O hesaplaşma tabii ki üç beş cümleyle geçiştirilecek gibi değil, tabii ki ciddi bir karşılaşmaydı. Fakat meselemiz o değil.
Batının bilgi, bilim ve felsefi üretiminin zirveye doğru tırmandığı devir, aynı zamanda son İslam medeniyeti olan Osmanlının gerileme çağına denk geldi. Meselenin büyük kısmı bu noktada gizli, batı kendini inşa ederken, Osmanlı mevcudunu muhafaza derdindeydi. Hamle istidadını kaybeden fikir ve medeniyet, ne kadar büyük ve kuvvetli olursa olsun, gerilemeye, çözülmeye, çürümeye, çökmeye mahkumdur. Aynı bu gün batının içine düştüğü durum gibi, mevcudiyetinin büyüklüğü, hamle istidadını kaybettiği için kuvvet olmaktan çıkıp yük haline geliyor. Her tarafı kas olan yüz kiloluk adam ile her tarafı yağ olan yüz kiloluk adam arasındaki fark gibidir, feraset ve basireti bağlanmış olanlar, kantarın başında, ikisinin de yüz kilo geldiğini, bu sebeple de aynı derecede kuvvetli olduklarını ve korkulması gerektiğini söylüyor. Osmanlının gerileme dönemi de, bu günkü batının çöküş dönemi de, önceki dönemlerindeki kaslardan oluşmuş yüz kiloluk pehlivana mukabil, yağ bağlamış şişman adam haline misaldir. Önceki dönemlerini hatırlayarak hala korkmak, gelişmeleri doğru takip edemeyen, zihninde bir zamanlar oluşturdukları korku bariyerlerini kendi kendilerine sımsıkı tutan ve yıkılmasına müsaade etmeyen idraksizlerin işidir. İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-8-BATI TASALLUTU-1- yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-1-TAKDİM

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-1-TAKDİM
İslam Birliği konuşulmaya başlandı, artık zamanı yaklaştı. Bundan sonra mesele üzerinde tetkikler yapmak, imal-i fikirde bulunmak, müessese tasavvurları geliştirmek lazım. Bu günün dünyasında İslam Birliğinin nasıl kurulacağını, hangi temel müesseselere ihtiyaç duyduğunu, birliğe giden yolun, güzergahın, süreçlerin neler olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Son iki asırda zaman zaman dillendirilen bu mefkure, şekillenmemiş, tertip edilmemiş, tanzimi yapılmamış, müesseseleri üzerinde konuşulmamış haldedir. Kısacası “ham haliyle” bekliyor, saf fikir olarak duruyor.
Milyonlarca kilometrekarelik coğrafyası, iki milyara yakın nüfusu ile dev bir hacim ifade eden ümmet, hangi çatı altına alınabilir, hangi müesseselerle idare edilebilir, hangi teşkilatlarla ihtiyaçları karşılanabilir? Birkaç soruda toplamaya çalıştığımız mesele aslında bitmez tükenmez bir ilmi ve fikri çabanın ve faaliyetin mevzuu… Bir kişinin, birkaç kişinin altından kalkabileceği cinsten bir çalışma sahası olmadığı muhakkak. Ne var ki gündeme getirmek için bir yerlerden başlamak, iptidai olsa da meseleyle ilgilenmek kabilinden kendimize “mevzuu” edindik.
*
İslam Birliği mefkuresi (hedefi) görünür tarafıyla “siyasi birliktir”. Bu sebeple İslam Birliği hedefine yönelen imal-i fikir çabaları, “siyasi nizam” teklif etmek mecburiyetindedir. Yirminci asırda siyasi nizam teklif eden çalışmalar, ümmetin birliği için ihtiyaç duyulan müesseseler değil, herhangi bir İslam Ülkesinde tatbik edilecek cinsten devlet nizamı mahiyetindedir. İslam Devleti üzerine yapılan zihni temrinler, ilmi ve fikri çabalar, tüm ümmeti ihata ve idare edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak, meselelerini halledecek cinsten bir siyasi nizam fikrine ulaşmamıştır. Bunun makul ve anlaşılabilir sebepleri olduğu unutulmamalıdır. Dünyada bir tane bile İslam Devletinin olmadığı zamanlarda İslam Birliğinden bahsetmek tabii ki makul görünmüyordu, bu sebeple ilim ve fikir adamları, içinde yaşadıkları ülkeler için İslam Devlet Nizamı geliştirmeye uğraştılar. Bu gün İslam Birliğinden ve birliğin ihtiyacı olan müesseselerden bahsediyor olmamız, ferasetimizden değil, meselenin acil ihtiyaç listesine girecek kadar yakınlaşmasındandır. Basiretimizden kaynaklanmayan, beden gözüyle bile görülür hale gelen bu ihtiyaç, üzerinde çalışılması zaruret haline gelen bir mesele olmuştur. İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-1-TAKDİM yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-12-GENÇLİK KURULUŞLARI-2-PROGRAM

GENÇLİK KURULUŞLARI-2-TATBİK EDİLECEK PROGRAM
Tek program değil birçok program hazırlanmalıdır. Talebelere tercih imkanı sağlanmalı, mümkünse farklı yaz tatillerinde her talebenin tüm programları takip etmesi temin edilmelidir.
Tüm programlarda müşterek konular olmalı, bu konular üzerinde ciddiyet ve hassasiyetle durulmalıdır. Müşterek konular; lisan öğretimi, tarih bilgisi, hayat tarzı (kültür ve ahlak) tanıtımı, arkadaşlık bağı kurulması ve tatil olmalıdır.
Kısa süreli lisan öğretim programları sürdürülmeli, misafir talebelere refakat edecek yerli talebeler ile konuşma temrinleri yaptırılmalıdır.
Lisan öğretim programları, mümkünse ülkelerin birbirinde açtıkları kültür merkezlerinde süreklilik arzetmelidir. Tatil programlarındaki lisan öğretimi, kültür merkezlerindeki lisan öğretim programlarının tamamlayıcısı şeklinde yürütülmelidir.
Ev sahibi ülkenin tarihi öğretilmeli, İslam tarihindeki yeri ve emperyalizmden etkilenmeleri anlatılmalıdır. Tarih bilgisi, ilmi disiplin içinde değil, aktüel siyasi kavrayışın temel malzemelerini temin edici şekilde verilmelidir. Her İslam ülkesinin İslam tarihindeki yeri, ehemmiyeti, şimdiki zamanda hangi noktada olduğu gibi toparlayıcı bilgiler öğretilmelidir. Batının askeri, iktisadi ve kültürel işgallerine nasıl maruz bırakıldığı, halen batı işgalinin ve yerli temsilcilerinin ne durumda olduğu, hangi güçlere sahip bulunduğu gibi bilgiler, siyasi şuur inşa edecek şekilde nakledilmelidir. İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-12-GENÇLİK KURULUŞLARI-2-PROGRAM yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYPISI-11-GENÇLİK KURULUŞLARI-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-11-GENÇLİK KURULUŞLARI-1-
Şu anda Müslümanların hali, nazari çerçevede ümmet olan, fiili çerçevede birbirinden haberi olmayan topluluklar gibidir. Yakın bölgeler arasında temas yoğunluğu (o da kafi derecede değil) olsa da, uzak bölgeler arasındaki irtibat yokluğu vahim. Balkanlardan, Kafkaslardan, yakın Arap coğrafyasından haberdar olmamız, tüm ümmetten haberdar olduğumuz manasına gelmiyor. Ümmetin doğru coğrafyasının ucunda yer alan Malay kavim bölgesi (Malezya, Endonezya gibi) ülkelerde yaşayan Müslümanlardan hiç haberimiz yok. Harita üzerinde bildiğimiz, yılda birkaç haberin yapıldığı, hayatlarının, kültürlerinin, İslam ile olan bağlarının ne durumda olduğuna dair araştırmanın bile yapılmadığı koca bir coğrafya ve nüfus kütlesi uzağımızda duruyor. Keza kuzeye doğru gidildiğinde karşımıza çıkan Tataristan ve onun tarihi merkezlerden biri olan başkenti Kazan’ın ne durumda olduğunu bilmiyoruz. Yine güneye doğru gidildiğinde Afrika’nın ortalarında Müslümanlar ne haldedir haberimiz yok.
Hissi ve nazari çerçevedeki ümmet temayülümüz mevcut haliyle bırakılmamalı, fiilen bir ümmet olmalı, ümmet gibi düşünmeli ve yaşamalıyız. Kitapta yazan ümmet fikrini, hayatımıza nakletmeli, ona can üflemeli, yeryüzünde gerçek kılmalıyız. Her manada ümmet olabilmek, İslam Birliğinin insani altyapısını gerçekleştirmektir. Bundan sonrası bazı müessese ve teşkilatları ikame etmektir. Ümmet olamadığımız takdirde İslam Birliği için gerekli olan teşkilat ve müesseseleri inşa etmiş olsak bile netice almamız kabil değil. İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYPISI-11-GENÇLİK KURULUŞLARI-1- yazısına devam et

DOĞU’NUN OĞULLARI

Doğu’nun Oğulları
Türkiye’de ma’rûfu emreden, münkeri önlemeye çalışanlara, üstünlüğü soy, etnisite, zenginlik ve iktidar sahipliğinde görmeyenlere, takvâda üstünlüğü üstünlük bilenlere, millet olmayı Hazret-i Peygamberimizin ümmetine bağlayanlara, Türkiye’yi İslâm’ın, yani şeriatın etrafında toplanılan ülke ve vatan hâline getirmeye çalışanlara, hâkimiyetin kayıtsız şartsız İslâm’la meczolmuş millete ait olduğunu kabul edenlere, kendisini İslâm’dan başka hiçbir şeye mensup hissetmeyenlere, dil itibariyle Türk oluşunun “kan ve kemik olmadığına”, Türkçe konuşmanın tezahürlerinin İslâm milletinin vecibelerini ilelebet taşıması gerektiğine ve bu keyfiyetin kendi dillerinde diğer Müslüman unsurlar için de geçerli olduğuna inananlara Doğu’nun oğulları denilir.

Doğu’nun oğulları ifadesi yalnızca Müslüman olanları haizdir. Doğu’nun oğullarına ibnü’l-İslâm, yani İslâm’ın oğulları da denilir. Bu ülkede en büyük şeref millet-i necibe’den, yani Doğu’nun oğullarından olmaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun bunlar kendilerini bilir, birbirlerini severler.

Türkiye’de, Doğu’nun oğullarının mânevî sulbü Semerkand ü Buhârâ ve umumen Türkistan diyârına tasarruf eden olan Ahmet Yesevî, İmam Maturidî, Abdulhâlik Gücdevanî, Şah-ı Nakşıbend Muhammed Buhârî Hazretleri gibi mürşid-i kâmillerden gelir ve Anadolu’da Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaşî Veli, Mevlâna Hazretleri gibi ehlullah ve âl-i Osman’la devam eder. Bu sulb, Batı’nın oğullarının ilân ettiği Cumhuriyet’le önü kesilmeye çalışılsa da, önce yer altından, sonra yer üstünden akmaya devam etmektedir. DOĞU’NUN OĞULLARI yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-7-SİYASİ İKTİDARLAR

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-7- SİYASİ İKTİDARLAR
Yirminci asırda iki tane acı tecrübemiz var, birisi Osmanlının yıkılmasından sonra kurulan ve siyasi sınırları masa başında İngilizler tarafından çizilen İslam coğrafyasındaki devletçikler. İkincisi yirminci asrın son on yılında yıkılan Sovyetler birliğinden sonra ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleri… İngilizler, iktidar iştiyakıyla sarhoş olan mahalli güç merkezlerinin dilenciliğini kullanarak sınırlar çizdiler ve onların siyasi rejimlerini kurmak için danışmanlık yaptılar. İktidar olan ve devleti ele geçiren mahalli güç merkezleri, umumiyetle ülkelerinin azınlıkları oldukları için, ayakta kalmak için dış güçlere muhtaç haldeydiler ve bu durum günümüze kadar devam etti. Kendi ülkesinde bile çoğunluk olamayan, halkın rızasına dayanmayan, iktidarını muhafaza etmek için “polis ve istihbarat devleti” kurmak mecburiyetinde kalan diktatör ve kral müsveddeleri, tabii ki ülkeleri birleştirmek yerine kendi iktidarlarını derinleştirme yolunu seçtiler. Başka hiçbir ihtimalde ayakta kalmaları mümkün olmayacağı için, içinde bulundukları statükoya sürekli yatırım yaptılar ve bunun için on binlerle ifade edilen katliamları gözlerini kırpmadan gerçekleştirdiler.
İkinci acı tecrübemiz olan Sovyetlerin yıkılmasıyla ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleri, Sovyetlerin çöküş döneminde birleşme imkanına sahipken, bunu da Türkiye’nin öncülüğünde yapabilecekken, iktidarda olan Demirel’in batılı angajmanı sayesinde, birleşmek bir tarafa ellerinde bulundurdukları sözde devletleri, Sovyet dönemindekinden daha ağır bir diktatörlük halinde yönetmeye devam ettiler. İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-7-SİYASİ İKTİDARLAR yazısına devam et

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-6-COĞRAFİ ENGEL

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-6-COĞRAFİ ENGEL
Bu günkü İslam coğrafyası, tek devlet çatısı altında birleştirilmesi için fazla büyük. Özellikle de “merkezi idare” kurulmak istendiğinde fevkalade büyük. İslam Coğrafyası, başkent tam ortada kurulmuş olsa bile, coğrafyanın dört ucuna olan uzaklığı, merkezi idareyi imkansız kılacak kadar geniştir. Hilafet makamı ihdas edildiğinde merkezi bir idareden bahsediyoruz demektir. Hilafet, tüm İslam coğrafyasında ve tüm ümmet üzerinde tasarruf etmelidir. Hilafetin mana ve salahiyeti ile coğrafyanın genişliği birbiriyle mütenasip değil.
Coğrafi engel zannedildiğinden daha ciddi meselelere gebedir. Tarihte İslam Birliğinin bozulmasının veya kurulamamasının esaslı sebeplerinden birisi coğrafi genişliktir. Tarihteki coğrafi genişlik, o zamanın imkansızlıklarıyla çok daha ciddi problem olmuştur muhakkak. Bugünün imkanları düşünüldüğünde aynı problemlerin yaşanmayacağı zannı galiptir. Ulaşım ve muhaberedeki teknolojik gelişmeler, uzağı yakın yapmıştır. Ne var ki nüfusun çok yoğun şekilde artması, iki milyara yakın Müslümanın yaşıyor olması, nüfus meselesiyle birlikte coğrafi genişliğin hala ciddi bir problem olarak önümüzde durmasına sebep olmuştur.
*
Bu zamana kadar İslam Devletinden bahsedegeldik. “İslam Devleti” isimlendirmesi, Müslümanların içinde yaşadıkları ülkede kurmayı düşündükleri devleti ifade eder. Oysa Hilafet Devleti, bugünkü sınırlar içindeki herhangi bir İslam ülkesini değil, tüm İslam coğrafyasını ve tüm Müslümanları ihtiva ve ihata eder. Bu çapta bir devleti hiç gündeme almadığımız için, bahsini ettiğimiz problemlerle ilgilenmedik. İlgilenmemek, problem yokmuş gibi davranmamıza sebep oluyor, oysa problem devasa çapta önümüzde duruyor. İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-6-COĞRAFİ ENGEL yazısına devam et

BATI’NIN OĞULLARI

Batı’nın Oğulları
Türkiye’de Müslüman kimliğinden utananlara, Osmanlı-İslâm medeniyetini hâkir görenlere, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar Batı “uygarlığından” gözleri kamaşanlara, Batı’nın toplum düzenine, edebiyat ve düşüncesine hayran olanlara, modernizmin, materyalizmin, pozitivizmin yayılmasına yataklık edenlere, İslâm’ın kamu ve devlet idaresindeki varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlere Batı’nın oğulları denir.
Batı’nın oğullarının alâmet-i fârikası, konuşmalarına daima azılı Batıcılardan Kılıçzâde Hakkı’nın aşağılık sözüyle başlamalarıdır: “Bağıra bağıra halka anlatacağız ki, değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek, Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyet-i mukaddese-i diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa’dan tardettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır.”
Mustafa Reşit Paşa’yla başlar zihniyet değiştirme. Medeniyetini yetersiz bulanların, Avrupa’nın zihniyetine ve fikrîyatına iltica edenlerin ilk
Batı’nın oğullarından olmaya ilk kaydını yaptıranlar Jön Türklerdir. Âli Paşa, Ali Suavi, Şinasi, Beşir Fuat, Mithat Paşa gibi aydınlar, Reşit Paşa’dan sonra Batı’nın oğulları olanlardır. Devlet-i âli’den nefret edip Paris’te mûkim olmakla özürlüdürler. Batı’nın oğullarından olma tâlimlerini Paris’te, Londra’da sürdürdüler. Laikliği, faizciliği ve pozitivist aklı savundular. BATI’NIN OĞULLARI yazısına devam et