Aylık arşivler: Nisan 2013

“BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU
SORU
2-Miraç, ruhen ve bedenen vakidir. Bedenin (yani maddenin) Allah’a o kadar yakın olması muhaldir, galiba “Sünnetullah”ın tüm kaidelerine mugayirdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bedeninin dahi Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olmasının “ihsan” dışında bir izahı var mıdır? Bunu mümkün kılan bir “Sünnetullah” kaidesi ve tecellisi mevcut mudur, mevcut ise başka şahıslar veya varlıklar veya hadiseler için de cari midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Yaratılmış varlıkların Allah Azze ve Celle’ye, miraçtaki kadar yakın olması tabii ki aklın ötesindedir. Aklın ötesinde olması, mümkün olmadığı manasına gelmez, sadece akılla anlaşılmayacağını gösterir. Zaten mümkün olmuştur, miraç haktır. Akılla anlaşılmayacağını bildiğimiz bir mevzuda aklımıza meşgale aramıyoruz, anlamaya çalıştığımız husus, anlaşılmazlık sınırının neresi olduğudur.
Mutlak meçhul alanın (mutlak gayb alanının) sınırı neresidir? İnsanın ufku neresidir? Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilen bu makam, O’nun beşer olma cihetiyle ilgili midir? Yani O’nun beşer olması sebebiyle mi o makam ihsan edilmiştir yoksa Allah Azze ve Celle’nin “Habibi” olduğu için mi? Oradaki sır nedir?
Sünnetullah kaidelerinden hiçbiri ile izahı kabil değilse ve başka bir varlık için muhal ise ne yükseklikte bir ihsandır? Aklı çıldırtacak, şuuru patlatacak, ruhu haşyete boğacak bir ihsana nail olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz hakkında, övgünün mübalağası olur mu? O’na, ilah dememek şartıyla, hakkıyla övmek kabil midir ki övgüde mübalağa yapılabilsin. “BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU yazısına devam et

KEMALİST CUMHURİYETİN DERİN İLAHİYATÇILARI-3-

Kemalist Cumhuriyetin Derin İlahiyatçıları-3

“Çağdaş İslâm” adı altında İslâmiyetin içini boşaltmakla görevli laikçi, Kemalist ve liberal ilahiyatçılar yazı ve konuşmalarında dâima şu girizgâhı yaparlar: “Atatürk ve kurduğu cumhuriyet…”

Kemalist cumhuriyetin sözcülüğünü yapan ilahiyatçıların başı Şemsettin Günaltay’a Tek Parti Dönemi Altı Ok rejiminin oligarklarının talimatıyla başbakanlık dahi yaptırıldığı malûm. İlahiyatçılık nâmıyla tanınan ikiden fazla yüzü olan bu zat, kurtlarla bir olup kuzuyu yiyen, sonra da çobanla oturup ağlayan bir münafıktan daha öte “derin” bir adamdır. İslâm’ı seküleştirme sürecinde inkılâpçı cumhuriyetin “önemli” ilahiyatçı ayaklarındandı.

İslâm’ı, Batıcı reformlara tâbi tutan, Atatürkçü pâyesi yüksek bu “derin görevli”, kanlı 27 Mayıs 1960 darbecilerinin eliyle Kurucu Meclis Üyesi, sonra İstanbul CHP İl Başkanı ve senatörü yapılır. Ardından Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda görevlendirilir.

Dikkat edilirse aslî mesleği İslâm’ı millete anlatmak olan Günaltay, CHP cumhuriyetinin müesseseleşmesi için ihdas edilmiş görevlerin başındadır. Mazlum ve mazrur Müslüman milletin değerleri çiğnenerek kurdurulan Kemalist cumhuriyetin bu laikçi ilahiyatçısı aynı zamanda önemli bir masondur. Devrin yetişmiş âlimlerinden Celalettin Ökten’e “Mason olması şartı ile” üniversite hocalığı teklif edecek kadar pervasız ve derin bir Altı Ok ilahiyatçısıdır. KEMALİST CUMHURİYETİN DERİN İLAHİYATÇILARI-3- yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU
SORU;
“1-Allah, insanlığı yarattığından bu yana, kendisine iman edilmesini talep ve emretmiştir. Fakat kendisini hiçbir zaman, hiçbir insana göstermemiştir. Bu sebeple, “gaibe iman” edilmesi, talep ve teklif edilmiştir ve bu hususiyet imanın merkezi mevzuu olmuştur. Bununla beraber, kadimden beri akıl, “var mı, yok mu” sorusuna cevap aramıştır. Bu soru aslında insanlığın tek sorusudur ve diğer tüm sorular bunun tafsilatından ibarettir.
Sidretül-Müntehanın ötesine davet edip, huzuruna aldığı Habibi için iman, artık “maluma iman” haline gelmiş olmalı değil mi? Ve huzuruna aldığı Habibi’ne zımnen şunu mu söylemiş oluyor; “Habibim, kullarıma, beni görmeden inanmalarını (gaibe iman etmelerini) emrettim lakin sen gör, bil ve şahitlik et ki, ben varım”.”
SORUNUN AÇIKLAMASI;
Bu soru öncelikle Risalet telakkimizle ilgilidir. Nasıl bir Risalet’e inandığımızı bilmemiz gerekiyor, umumi olarak Risalet’in ne olduğu, hususi olarak da Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizde nasıl terkip ve tecelli ettiğini, çapımızca anlama ihtiyacı içindeyiz.
Allah Azze ve Celle, insanlık alemiyle kelami münasebetini Resulleri ve Nebileri münasebetiyle kurmuştur. Allah Azze ve Celle’nin varlığını, isim ve sıfatlarını O’nun hususi kulları olan Resul ve Nebilerin haber vermesiyle biliyoruz. Bu sebeple, bilgi, ilim, tefekkür telakkilerimiz, Risalet ve Nübüvvet ile başlar. Varlık telakkimizin bidayet Allah Azze ve Celle’dir ama bilgi telakkimizin (epistemolojimizin) bidayeti Risalet’tir. Allah Azze ve Celle’yi bize haber veren Risalet olduğu için, bilgi telakkimiz dünyadan başlayıp, ukbaya doğru uzanır. “BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU yazısına devam et

İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI

İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI
Mevcut matematiğin temel özelliklerinden birisi tecrit olduğu için varlığın oluş mekanizmasına dönük bir faaliyet içine girmemiştir. Tecrit bir anlamda, aradaki süreçlerin tamamını atlayarak neticeye ulaşmaktır. Mevcut matematik bunu yapmış ve aradaki süreçleri fizik bilimlere bırakmıştır. Neticede tecrit imkânı, matematik tarafından doğru kullanılamamıştır.
Mevcut matematiğin diğer önemli bir özelliği, sabit olmasıdır. Kendini sabitlemekle varlığı kendi sınırlarına hapsetmektedir.
Mevcut matematik deterministtir ve varlığın determinist olduğuna dair yanlış anlayışın doğmasına matematiğin bu özelliğinin de katkısı olduğu unutulmamalıdır. Varlığın determinist kurallara tabii olmadığı anlaşılmasına rağmen matematiğin bu özelliği hala devam etmektedir.
Mevcut matematiğin başlangıcı sıfırdır. Oysaki varlığı sıfırdan başlatmak kabil değildir. Sıfır ile bir arasındaki mesafe varlığın oluş mekanizmasıdır ve mevcut matematik varlığın oluş mekanizmasını kendine konu edinmemiştir. Varlığı konu edindiğine göre sıfırdan başlaması yanlıştır ve bunun açıklaması yoktur. “Bir”den başlamalıdır. Çünkü varlık “bir”den başlar. Birin altı varoluşun malzemelerini ve süreçlerini gösterir ki, varoluş malzemeleri arasında sıfır yoktur. Bu anlamda birden geriye doğru gidildiğinde sıfıra kadar devam etmemelidir.
Bir disiplini sıfırdan başlatmak, varoluş sürecini konu edinmektir. Böyle bir başlangıç doğrudur fakat varoluş sürecini konu edinmek şartıyla doğrudur. Hem sıfırdan başlamak hem de varoluş sürecini konu edinmemek yanlıştır. Matematik, hem sıfırdan başlamış hem de varoluş sürecini konuları arasına almamıştır. İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI
Birinci kısım sorularını toplu olarak veriyoruz, bu soruların her birini ayrı birer yazı konusu olarak ele alıp, izahını yapacağız.

1-Allah, insanlığı yarattığından bu yana, kendisine iman edilmesini talep ve emretmiştir. Fakat kendisini hiçbir zaman, hiçbir insana göstermemiştir. Bu sebeple, “gaibe iman” edilmesi, talep ve teklif edilmiştir ve bu hususiyet imanın merkezi mevzuu olmuştur. Bununla beraber, kadimden beri akıl, “var mı, yok mu” sorusuna cevap aramıştır. Bu soru aslında insanlığın tek sorusudur ve diğer tüm sorular bunun tafsilatından ibarettir.
Sidretül-Müntehanın ötesine davet edip, huzuruna aldığı Habibi için iman, artık “maluma iman” haline gelmiş olmalı değil mi? Ve huzuruna aldığı Habibi’ne zımnen şunu mu söylemiş oluyor; “Habibim, kullarıma, beni görmeden inanmalarını (gaibe iman etmelerini) emrettim lakin sen gör, bil ve şahitlik et ki, ben varım”.

2-Miraç, ruhen ve bedenen vakidir. Bedenin (yani maddenin) Allah’a o kadar yakın olması muhaldir, galiba “Sünnetullah”ın tüm kaidelerine mugayirdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bedeninin dahi Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olmasının “ihsan” dışında bir izahı var mıdır? Bunu mümkün kılan bir “Sünnetullah” kaidesi ve tecellisi mevcut mudur, mevcut ise başka şahıslar veya varlıklar veya hadiseler için de cari midir?

3-Fahri Kainat Aleyyisselatü Vesselam Efendimizin ruhunun, Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olması, ilk yaratılan ruh (nur) olmasındaki “yakınlıktan” mı kaynaklanıyor? İlk yaratılan nur (ruh) olması, başka hiçbir şey yokken ikisinin varlığına delalet ediyor, dolayısıyla bu hal izahsız bir “yakınlık” ifade ediyor, böyleyse, o ruhun (nurun) Allah Azze ve Celle’ye miraçtaki kadar yakın olması, tabiatı gereği mümkün olan işlerden midir? “BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI yazısına devam et

MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-2-

*Müphemlik özelliği
Matematik, tecrit imkânıyla kesin kurallara ulaşırken aynı zamanda müphemliği de formüle etmektedir. Matematikteki kesinlik ne kadar dikkate çarpıyorsa müphemlik o kadar dikkatlerden kaçmaktadır. Kesinlik hususiyetini farketmek ne kadar kolaysa, müphemlik hususiyetini farketmek o kadar zordur. Bu sebeple olmalı, matematiğin müphemlik hususiyeti pek bilinmez ve konuşulmaz.
“Bir koyun” ifadesindeki kesinlik, “bir” ifadesinde müphemliğe döner. Bir ifadesi şekli anlamda mutlak bir kesinlik ifade edebilirken, önüne gelebilecek kelime sayısının sınırsızlığınca müphemdir. Zira “bir” rakamı muhtevasında kozmosu ve içindekileri taşıma kudretine sahiptir ve önüne hangi varlık ismi konursa onunla beraber anlamı belirlenmiş olur. Matematik tam bu noktada ortaya çıkar. Rakamın önüne varlık ismi koymadığınız zaman matematiktir, koyduğunuz zaman matematik olmaktan çıkar. Bu anlamda “bir” rakamı bünyesinde mutlak kesinlik ile mutlak müphemliği beraber taşır.
Matematiğin kurulabilmesi için varlığı özelliklerinden arındırarak tek özelliğine ulaşmak şartı, kesinleştirme süreci olduğu gibi aynı zamanda müphemleştirme sürecidir de… Varlık tüm hususiyetleriyle tarif edilebilme özelliğine sahiptir ve varlığın bir özelliği tarifin dışında kalırsa varlık ile ilgili bilgi ve fikir eksik kalır. Tarifteki eksiklik varlığı müphemleştirir. Matematik teorik olarak kendi sistem bütünlüğünü kesin olarak kurmakta maharet sahibiyken varlık ile ilgisi kurulduğunda aynı nispette müphemleşir. Matematik vaka (ifade, rakam, denklem, problem ila ahir) kendi zemininde “kesinlik” özelliğini taşırken gerçek zeminde en ileri seviyede müphemdir. Dolayısıyla matematik, tecrit yoluyla kendi zeminini oluşturmuş ve kesinlik karakterini kendi zemininde üretmiştir. Anlaşılacağı üzere matematik, muhayyel bir zemin oluşturmuştur. MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-2- yazısına devam et

İSYAN YÖN DEĞİŞTİRDİ, YENİ HEDEF ŞİA

İSYAN YÖN DEĞİŞTİRDİ, YENİ HEDEF ŞİA
ABD tarafından Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesi ile başlayan yeni bir süreç var; Ortadoğu’da İran-ABD ittifakı… Bu ittifak, İran’ın ABD politikalarına entegrasyonu gibi bir şey değil, İran’ın ABD ile düşmanlığının bittiği anlamına gelmiyor. İran ile ABD hala düşman çünkü ABD tüm Müslümanlara düşman, İran ve Şia’yı da Müslüman bildikleri için onlara da düşman. Bu sebeple İran ile ABD ittifakı, “dostlar ittifakı” değil, aksine “düşmanlar ittifakı” mahiyetinde gerçekleşti ve bu şekilde de devam ediyor.
İran-ABD ittifakı, her iki ülkenin Ortadoğu’daki menfaatlerinin birleştiği noktalarda meydana geldi. Saddam’a karşı yürütülen ABD siyaseti, İran’ın Saddam’a karşı yürüttüğü siyaset ile örtüştü. ABD, Irak’ı işgal edebilmek için “içeriden” müttefikler aradı, Kuzeyde Kürtleri, Güneyde ve ortada ise Şia’yı buldu. Sadece Kürtlere yaslanan ABD Irak’ı işgal edemezdi çünkü Kürtler toplu halde Kuzeyde yaşıyordu. Ülkenin geri kalanındaki işgale fazla katkı sağlamaları mümkün değildi. Irak işgali, esas olarak Şia-İran ile ABD ittifakı neticesinde gerçekleştirildi. İşgalin ilk yıllarındaki şiddetli direnişi ABD kıramadı, kıramazdı da… Direnişi kıran Şii milisler oldu, bölgeyi, şehirleri, halkı tanıyorlardı, insanları gece evlerini basarak boğazladı. Direnişi yataklarında kırdı. Bütün bunlar olurken, İran, kamuoyu önünde ABD’ye çatıyor ama kapalı kapılar arkasında ellerini ovuşturuyor, keyfinden göbek atıyordu. Aynı hadise Afganistan işgalinde de yaşandı, Afganistan’da Şia nüfusu Irak’taki kadar fazla olmadığı için, direniş hala diri şekilde sürüyor ve hızla zafere doğru gidiyor.
İran için Afganistan ve Irak işgalleri, Ehl-i Sünnete karşı yürüteceği savaş için bulunmaz bir fırsattı. Afganistan ve Irak işgali ile İran Ehl-i Sünnet kuşatmasını kırdı, manevra alanını genişletti, nefes aldı. Meselenin ilginç tarafı, Ehl-i Sünnet İran’ı kuşatmamıştı, İran, Ehl-i Sünneti düşman olarak gördüğü için kendini kuşatma altında gördü. ABD ile birlikte yüz binlerce Müslümanı katletti, yüzbinlerce Müslümanın kanı üzerinden stratejik faydalar sağladı. Stratejik menfaat için Müslüman kanı akıtmak, Şia için, itikadi, vicdani, hukuki, ahlaki anlame rahatsız edici bir iş değildi, uykuları kaçmadığı gibi rahat uykulara daldılar. İSYAN YÖN DEĞİŞTİRDİ, YENİ HEDEF ŞİA yazısına devam et

MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-1-

MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ
Matematiğin iki zıt özelliği var; hem kesinlik ifade eder hem de müphemlik… Katiyet mefhumu ile müphemlik mefhumunun birbirinin zıddı olması, bir arada bulunmasına manidir. Mevcut matematik bu iki hususiyeti de taşır. Zıt iki hususiyeti de taşıması, bir taraftan zaruret gereğidir diğer taraftan matematik kavrayışın zafiyetidir. Zaten zaruret, zafiyetinden kaynaklanır, zafiyet içinde olmasa zaruret halinde olmaz.
*Kesinlik özelliği
Matematiğin kesinlik özelliği barizdir. Matematik, varlığı şekle tebdil eden, bunu yaparken varlığı birimleştiren, çizgileştiren zihni bir maniveladır zaten. Matematikteki varlık mefhumu, rakamlarla, çizgilerle ve harflerle ifade edilirken, varlıkların aynı olan özelliklerini sembolize eder ve tüm farklılıklarını ortadan kaldırır. Matematikte varlıklar aynı özellikleri veya tek özellikleriyle ifade edildiği için, kesinlik özelliği kendini gösterir.
Varlıklarla ilgili üretilen hükümlerin müphem olmasının bir sebebi varlıkların birbirinden farklı özellikler taşımasıdır. Kesin hükümlerin kategorilerde daha fazla ortaya çıktığı hatırlanırsa, müşterek alanın artması halinde müphemliğin azaldığı görülecektir. Varlığı tasnif çabasının sebebi budur. Zira kesin hükmün anlamı “tam tanımak” demektir. Bunun kozmosta hiçbir zaman mümkün olmayacağı bilindiğine göre, kesin hüküm üretilebilmesi için “muhayyel gerçeklik zemini” oluşturmak cihetine gidilmiştir. Matematik, varlığın özündeki müphemliğe karşı insan zihni tarafından yürütülen mücadele neticesinde ancak “muhayyel gerçeklik zemini”nde üretilebilen kesinlik çerçevesidir. İşte zıt iki hususiyeti bünyesinde barındırabilmesini mümkün kılan nokta tam olarak burasıdır, müphemliğin sebebi “muhayyel gerçeklik zemini”dir, kesinliğin kaynağı ise bu zemini tartışmasız kabul etmesi, o zeminde kesin formüller ve ifadeler kullanmasıdır. MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-1- yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ
Bu yazı serisinde sorular soracağız. Her yazıda bir soru soracak, sorunun izahını yapacağız. O soruya neden ihtiyacımız olduğunu, cevabının hangi meselemizi çözeceğini izah edeceğiz. Sorunun izahı, sorunun cevabı değil, soruya olan ihtiyacı göstermek içindir. Soruların her biri, belli bir tefekkür sürecinden geçmiş, sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. O süreçteki (istikametteki) tefekkür faaliyetinin devam edebilmesi için sorunun cevaplanması gerektiği zannındayız.
Sorunun izahı, soruyu ortaya çıkaran tefekkür sürecinin izahıdır. O süreç izah edilmeden sorulacak soru, bidayeti ile nihayeti arasındaki irtibat görünmediği, çerçevesi gösterilmediği için anlamsız kalır. Anlamsız soru olmaz, anlamsız soru sormak anlamayanların işidir. Sorusunu izah edemeyenler, o soruyu sorma liyakat ve ehliyetinde değillerdir, bu sebeple de muhatap alınmaları gerekmez. Öyleyse soruların izahı gerekir.
Önce bir mevzudaki (alandaki) soruları toplu olarak ve izah etmeden yayınlayacağız. Devamında ise soruların her birini bir yazıda tekrar soracak ve sorunun izahını yapacağız. Bir mevzudaki soruları toplu olarak yayınlama sebebimiz, o mevzudaki soruların birbirinin devamı mahiyetinde olmasıdır. Önce toplu olarak yayınlamakla, mevzuun umumi çerçevesini göstermiş, soruların birbiri arkasına geldiğini ve birbirini tamamladığını işaretlemiş olacağız. Soruları toplu olarak yayınlamadığımız takdirde, her sorunun izahını yaparken tekrara düşmek, izahı şişirmek durumunda kalırız. Bundan imtina etmek için her mevzuun sorularını toplu olarak yayınlama ihtiyacı hissettik. “BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ yazısına devam et

“MÜSLÜMANLAR ERMENİLERİ HUNHARCA KATLETTİ” DEMEK, İHANETTEN DAHA ADİ BİR FİİLDİR

“Müslümanlar Ermenileri Hunharca Katletti” Demek, İhanetten Daha Âdi Bir Fiildir
“Kemalizm Terakkiye Mânidir” diyen ve Suriye’nin Türkiye ile kardeş olacağını, Haleplilerin vilayetimiz olmak istediklerini anlatan yazılarından dolayı gıyabında takdir ettiğim bir gazeteci-yazar, AB ve ABD’ye karşı durmasına rağmen nasıl olduysa birden bire makas değiştirmeye, Batılıların ve neoliberallerin meşhur sakızı olan “Ermeni soykırımı”nı çiğnemeye başladı.
Devlet-i âliyye’nin hayâlini kuran Müslüman bir gazeteci-yazarın ağzına yakışmamış bu sakız. Haram bir şey çiğniyorcasına bir seviyesizliğe düşmüş. Yazdıkları şuur kaybının işaretidir. Ne dediğini bilmiyor, ağır tarafından saçmalamış. Şu ifadeleriyle zihnî bir travma geçiriyor olabilir:
“Bugün 24 Nisan. Ermeni hemşerilerimizin matem günü. 1915’te yaşanan vahşeti acıyla andıkları gün. Acılarını paylaşmalıyız; ‘Onlar bizim acımızı paylaşıyorlar mı?” diye sormadan. Herkes kendi insanlığından mesuldür. Binlerce veya onbinlerce veya yüzbinlerce masum Ermeni’nin hangi sebepten olursa olsun Müslümanlar tarafından hunharca katledilmiş olmasını katiyen mazur göremeyiz ve içimize sindiremeyiz. Mazur görememeliyiz ve içimize sindirememeliyiz…”
Türkiye’de, “Müslümanlar Ermenileri hunharca katletti” demek, ihanetten daha âdi bir cürümdür. Bu cümleler gaflet ve dalâlet içinde olan birinden sâdır olur ancak. Fakat bildik bir yazardan neşet ettiğini okuyunca aklıma özellikle Cumhuriyetle başlayan zihin travması ve bölünmesi geçiren “aydın hastalıkları” geliverdi. “MÜSLÜMANLAR ERMENİLERİ HUNHARCA KATLETTİ” DEMEK, İHANETTEN DAHA ADİ BİR FİİLDİR yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM
İçinde yaşadığımız çağ, büyük tefekkür patlamasına gebe… İnsanlık çok büyük ve ağır meselelerle cedelleşiyor. Kırıntı fikirler, parça fikirler, küçük fikirler, sığ fikirler günümüz insanlığının meselelerini halledemez. Birikmiş meselelerin izah ve halli için, zekayı kamaştırıcı, aklı hayrete düşürücü, şuuru ürpertici bir haşyetle sarsıcı bir tefekkür patlaması gerçekleşmelidir.
Dünya, iki-üç asırdır tefekkür ihtiyacını batıdan karşıladı, hakikat arayışı veya “doğru tefekkür” ihtiyacı bir tarafa, dünyada imal-i fikir ile iştigal eden herhangi bir kültür havzasının olmaması, batının illüzyonuna aldanmayı mümkün kıldı. Felsefe ciddiye alınmayacak bir tefekkür mecrası değildi ama hakikat arayışı yerine diyalektik işleyişe mahkum oldu. Çok övülen ve güvenilen diyalektik işleyiş, önce bir yanlışı bulmak (tez üretmek) sonra yanlışın zıddını (başka bir yanlışı) bulmak, sonra yanlışları terkip ederek (sentezleyerek) daha büyük ve daha muhkem bir yanlışa ulaşmak gibi ucube bir usul ile maluldü. Nihai eserleri ise on dokuzuncu asırda müşahede edilebileceği gibi “ideolojiler” oldu, ideolojiler de yirminci asrı kan gölüne çevirdi.
İslam tarihindeki en büyük tefekkür patlaması mezheplerin inşa edildiği devirdi, bu devirdeki tefekkür patlaması o kadar büyüktü ki, insanlık tarihindeki tefekkür hamlelerinin zirvesine oturdu. Mezheplerin mayalandığı devirden sonra, farklı coğrafyalarda, farklı zaman dilimlerinde tefekkür patlamaları oldu, hiçbiri mezheplerin inşasındaki çapa ve derinliğe ulaşamasa da, her biri bir İslam Medeniyeti inşa edecek hacimdeydi. Her İslam Medeniyetinin inşası, bir tefekkür patlamasıyla başladı. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen, son İslam Medeniyeti olan Osmanlının kuruluş safhasında tefekkür patlamasının göze çarpmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de Endülüs-İslam, Türkistan-İslam, Hind-İslam, Selçuklu-İslam medeniyetlerinin başında veya ortasında görülen tefekkür patlamalarının muadili Osmanlının kuruluş safhasında yoktur, zirvesinde de o çapta yoktur. Aynı şekilde dikkat çekici olan ise, Osmanlı-İslam medeniyetinin ulaştığı seviyenin, önceki İslam medeniyetlerinden daha yüksek olmasıdır. “BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM yazısına devam et

TÜRKİYE ALİMLER BİRLİĞİ, NİHAYET…

TÜRKİYE ALİMLER BİRLİĞİ, NİHAYET…
“Türkiye Alimler Birliği kuruldu”, bu haber yüreğimize su serpti. Yirmi beş kişilik kurucu heyetle başlayan “Alimler Birliği”, konunun besmelesi sayılmalı, genişlemeli, teşkilatlı çalışmalara başlamalı, her Müslüman da mutlaka destek vermeli. Başlangıç olarak bazı alimlerin neden olmadığını sorma ve sorgulama imkanı var tabii ki ama şimdi, “öteki taraftan” bakma zamanı değil, yavaş yavaş olmasını umut etmeliyiz.
Sitemizi (www.fikirteknesi.com) takip edenler, bu ve benzeri konuların çok sayıda yazı ile gündeme getirildiğini hatırlayacaktır. Fikir ve ilim adamlarının bir araya gelememesini “şahsiyet zafiyeti” olarak tespit eden yazılar yayınlandı sitemizde. İslam’ın, onu en yüksek seviyede anladığı iddiasında olan ilim ve fikir adamlarını bir araya getiremediği intibası ne kadar çirkin. İslam’ı, fikir ve ilim adamı olacak çapta anladığı iddiasında olan şahısların bir araya gelememesi, birlikte ilmi ve fikri çalışmalar yapamaması, en hafif tabirle İslam’a iftiradır.
Sitemizde yer yer ağır tenkitlerin de yapıldığı vaka… Gerçekten fikir ve ilim adamlarının belli bir çerçeve içinde toplanamaması, Müslümanların meselelerini birlikte müzakere edememesi, maksatlarının İslam’dan başka bir şey olduğunu göstermez mi? Yine mi ağır oldu? Belki ağır oldu ama canımızın ne kadar yandığını bilenler, bu tür çatı müesseseler kuramamaktan dolayı vicdanlarda yargılanmalı değil mi?
Türkiye gibi küçücük bir ülkede, alim ve mütefekkir sıfatlı insanların bir araya gelememesi, hiçbir şekilde izah edilemez. Bir alimin veya mütefekkirin diğerleriyle bir araya gelememesi, ya idrak zafiyetinden veya ahlak zafiyetinden kaynaklanır. Hangisi daha ağır veya hangisi daha hafif bir cürüm? İkisi de birbirinden beter bir hal… TÜRKİYE ALİMLER BİRLİĞİ, NİHAYET… yazısına devam et

MEKAN VE HAREKET

MEKÂN VE HAREKET
Hareket, en basit fizik ifade ile varlığın konum değiştirmesidir. Bu tanımlama çabası hareketin mekâna nispetle yapılmasıdır. Varlık hareketin sonunda hareketin başlangıcındaki konumuna tekrar gelme imkânına sahiptir ve bu durumda mekâna nispetle hareket görünmemektedir. Bu durumda da hareket vardır ve fakat zamana nispetledir. Zira varlık hareket ettiği takdirde aynı zamanda aynı mekânda bulunabilme imkânına sahip olamayacaktır.
Hareketi sadece mekâna nispet ettiğimizde ortaya çıkan problem gerçekten çözülmesi zor bir problemdir. Zaten zamansız hareketi idrak etme imkânına da bu sebeple sahip olamıyoruz.
Hareketin mahiyetini tetkik ederken mekân-zaman koordinatlarını fark ediyoruz ama mesela varlık boyutunu çok zaman ıskalıyoruz. Mekânda hareket en anlaşılır görünen harekettir fakat varlıktaki harekete dikkatimiz yönelmez. Başka bir ifadeyle hareketin mekânda ve varlıkta gerçekleşebilecek iki türü olduğunu bilmeyiz. Genellikle hareketi, mekânda hareket olarak anlarız. Mekânda hareket olarak anladığımız hareketlerin kahir ekseriyeti ise aslında varlıktaki harekettir.
Mekândaki hareketi dünyada görmek imkânına sahip değiliz. Dünyada gördüğümüz hareketlerin tamamı varlıkta meydana gelen harekettir.
Varlıktaki hareket, bir varlığın başka bir varlıktaki hareketidir. Maddenin maddedeki hareketini, maddenin mekândaki hareketi olarak anlıyor olmak, zaman, mekân ve varlık hakkında yanlış bilgiler edinmemize sebep oluyor. MEKAN VE HAREKET yazısına devam et

MEKAN MESAFE SATIH-2-

Mekânı, zemin, satıh ve mesafe olarak kavramak hayatı yaşanabilir hale getirdiği nispette gereklidir. Hayatın pratik problemlerine karşı ciddi çözümler ürettiğini inkâr etmek gerekmez. Gerçekten mekânın müşahhaslaştırılmış halleri olan bu mefhumların dile ve hayata yerleşmiş olması, en basitinden hayatın mekân ayarını (paralelinde zaman ayarını) yapmayı mümkün hale getirmektedir. Bu yapılabildiğinde mesela insanlara tapuları dağıtılabilmektedir. Yapılamasa, insanlık yeryüzünü müşterek mülkiyet halinde kullanmak zorunda kalırdı.
Hayatın tabii seyrinin pratikteki imkânlara doğru aktığını kabul etmek yanlış değildir mutlaka. Günlük problemlerle uğraşmak zorunda kalan insanların hayatı yaşamaktan onu anlamaya zamanlarının ve imkânlarının olmadığı da doğrudur. Fakat hayatı anlamadan yaşayabileceğini zanneden insanların akıl yaşının ne olacağını (olduğunu) tahmin etmek zor olmayacaktır. Buradaki temel problem, akıl yaşları ilköğretim çağında olan insanların hayatı inşa ve tertip etmeye teşebbüs etmeleridir. Ya da tüm insanlığın nispet ettiği veya önem verdiği hayat tarzının, bu insanların ürettiği “hayatı yaşama biçimi” olmasıdır.
Bu konuda gerçekten bir temayül olduğu açıktır. Birçok alanda ve anlamda bu temayül görülüyorsa da en önemlilerinden birisi, münevverlerin hayatı anlama ve anlatma biçimlerinin halkın seviyesine uygun olması gerektiği fikridir. Bir konuyu anlamak ile anlatabilmek birbirinden farklı meselelerdir ve anlatmak muhatabın seviyesine göre birçok çeşitlilik gösterebilir. Fakat halkın anlayacağı dilin kullanılması fikri, münevverlerde alışkanlık haline gelmekte ve aslında bir zaman sonra kendileri de aynı dil ve o dilin imkânlarıyla anlamaya ve düşünmeye başlamaktadırlar. Halkın diliyle anlamaya başlandığında, halktan farklı bir şey anlamanın mümkün olmayacağını fehmedememek, ağır nazari zararları mukadder kılıyor.
Mekânı bu mefhumlarla anlayarak hayatın pratiğini üretmiş olmanın meydana getirdiği faydaların kabulü, hayatın mahiyetinin ne olduğu veya olması gerektiği yönündeki tecessüsü ortadan kaldırmamalıdır. MEKAN MESAFE SATIH-2- yazısına devam et

MİLLETİMİN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM

Milletimin Kim Olduğunu Biliyorum

“Türkçülük ve Türklük” hakkındaki nâçizâne birçok yazımda, “işi gücü bırakmış Türklerle uğraşıyor” şeklinde bir gayem olmadığını beyan ederim. Bu mevzuları ele alan her yazımda, 1912’li yıllardaki Türkçü Dernekler ve Cumhuriyet’le sürüp gelen çizgide Türklerin hüviyetinin eksik ve yanlış öğretildiğini hüsnüzanla anlatmak çırpınışı içindeyim. Bendenizin hasbî bir dâvasıdır bu. Başka maksat aranmamalı. Türk milliyetçiliği yapanların nasıl bir düşünce yapısına sahip olduklarını âcizâne bilir durumundayım. Çünkü gençliğim bu câmiada geçti.

Bu gün fikirlerini bütünüyle paylaşmasam da onları karındaş bilip sevdiğimden, Türklüğün İslâmî bir hüviyet olduğuna dikkat çekmektir bütün maksadım. İnanarak ifade ederim ki mevcut Türklük anlayışında büyük bir yanlışlık söz konusudur. Bunun içindir ki, Türk milliyetçileri ne siyasette başarılı olabiliyor, ne de mütedeyyin cemiyetle kucaklaşabiliyor. Türk’ün İslâm milleti oluşunun köklerine indiğimde öğretilen Türklük bilgilerinin eksik ve yanlış olduğunu öğrendim. Bundandır ki yüreğim yaralıdır. Türk milliyetçiliği yapanların bu meseledeki tefekkürsüzlüğüne kahırlı olmam ve Cumhuriyet’le birlikte Türklük mevzuu cerahatli hâle getirildiği için sıkça neşter vurmam bu sebeptendir.

Fakiri, “Türkçülükle ve Türk kavramıyla uğraşıyor” diyerek yaftalayanlar bunu anlayacak mantalitede olmadıklarından, yazılarımıza tefekkürün tâlimine girmemiş ön yargılarla bakıp itham ediyorlar. Kur’ânî ölçüler içinde Türk’üm, Türk olmanın haysiyetini İslâm milletinin en şerefli bir temsilcisi ve hâdimi hüviyeti içinde taşımaktan gurur MİLLETİMİN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM yazısına devam et

MEKAN MESAFE SATIH-1-

MEKÂN MESAFE SATIH
Mekânın zamandan daha kolay anlaşılacağı zannedilir. Zamanın mücerret mahiyetine nispeten mekân daha müşahhas kabul edilir. Hatta zamanın varlığı tartışılmıştır ama mekânın varlığı tartışılmamıştır. Zamanın vehim olduğuna dair düşünceler gök kubbede uçuşmuştur ama insanın ayağını yere basma zarureti mekânın varlığından tereddüt etmesini engellemiştir.
Mekânın varlık ile ilgisi farklı bir açıdan bakıldığında varlığın zaman ile ilgisinden daha açık olarak hissedilir. Varlık ile mekân arasındaki ilişki sanki elle tutulabilecekmiş gibi müşahhaslaştırılır çok defa.
Doğrusu mekânı anlamadığımızı düşünmeyiz. Ayağımız yere bastığı müddetçe mekânın orada bir yerde olduğunu vehmederiz. Anlamadığımızı düşünmediğimiz için anlama çabasına da girmeyiz.
Mekânı en çok zemin ile karıştırırız. Zemini mekân yerine ikame ederiz. Zemini mekân yerine ikame ettiğimizde anlaşılması gereken bir şey kalmaz geriye. Zira zemine mesela beton dökebilmekteyizdir ve anlaşılması için mücerret bir idrak faaliyetine konu edilmesi gerekmeyecek kadar basit ve anlaşılır bir mesele haline gelmektedir.
Zemin ile mekânı aynı anlamda kullanırız ve böylece mekânın ele geçmez mahiyetinin giriftliğinden ve mücerret özelliğinden kurtuluruz. Aynı kolumuzda saatimiz olduğunda zamanının mahiyetini merak etmekten kendimizi kurtarıp onu ölçmekle ilgilendiğimiz gibi.
Zeminin dahi genel bir ifade olmasından kaynaklanan nispeten müphemliği karşısında, zemini de (aynı zamanda mekânı) satıh olarak anlama temayülü ağırlık kazanmaya başlar. Satıh daha elle tutulabilir özelliğe sahip olduğu için zeminde karşımıza çıkması muhtemel problemlerden de böylece kurtuluruz. MEKAN MESAFE SATIH-1- yazısına devam et

TÜRKİYE ALİMLER BİRLİĞİ KURULDU

Türkiye Âlimler Birliği 30 Din Alimi Tarafından Kuruldu

Otuzun üzerinde ilim adamı bir araya gelerek bir yılı aşan çalışma sonrası resmi başvurularını yaparak Türkiye Âlimler Birliği’ni kurdu. Birliğin ilk çekirdeğini toplumun yakından tanıdığı ve aralarında bazı Diyanet üst düzey mensuplarının da yer aldığı değerli âlimler oluşturuyor.

Kamuoyunun da yakından tanıdığı Halil Günenç Hoca Efendi, Mehmet Savaş Hoca Efendi, Prof. Dr. Raşit Küçük, Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Prof. Dr. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Nurettin Yıldız Hoca Efendi, Prof. Dr. Orhan Çeker, Prof. Dr. Faruk Beşer, Doç. Dr. Rahmi Yaran gibi isimlerin de bulunduğu kurucular listesinde ayrıca şu isimler de var:

Prof. Dr. Abdullah Aydınlı, Dr. Ahmet Efe, Doç. Dr. Ahmet Bostancı, Prof. Dr. Ahmet Özel, Prof. Dr. Ahmet Yaman, Alirıza Temel, Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Doç. Dr. Erdinç Ahatlı, Prof. Dr. Hacı Mehmet Günay, Hayati Yılmaz, Prof. Dr. Kemal Yıldız, Doç. Dr. Mehmet Özşenel, Doç. Dr. Özcan Hıdır, Prof. Dr. Ramazan Muslu, Prof. Dr. Zekeriya Güler.

Türkiye Âlimler Birliği adına açıklama yapan Prof. Dr. Faruk Beşer, hedeflerini de açıkladı. Beşer yaptığı yazılı açıklamada Türkiye’de ilmi geleneğin kısmen kopması sebebiyle toplumun din algısında bir dezenformasyon oluştuğunu, sahih İslam anlayışında problemler ortaya çıktığını belirtti. “Kimin neye inanacağı belirsizleşti” diyen Beşer bu durumdan yararlanan kötü niyetli insanların kendilerini Mehdi ya da resül ilan ederek halkın kafasını karıştırmaya başladığını hatırlattı. TÜRKİYE ALİMLER BİRLİĞİ KURULDU yazısına devam et

MEKAN VE VARLIK

MEKÂN VE VARLIK
Mekân kelimesi sadece lügat anlamıyla dahi varlığı anlatmaya kâfidir. Mekân, imkân alanıdır. İmkân alanı varolabilmek için gerekli olan zemindir.
Mekân saf haliyle harekete geçmez veya varlığın vücut bulmasını temin etmez. Fakat mekân saf haliyle vücut bulması mümkün olan tüm varlıkların kodlarına sahiptir ve bunu varoluş sürecini başlatacak etkiyi alana kadar muhafaza eder.
Mekânın, varlığı kompoze edici özelliği vardır ve idrak ile dikkat bu özellikte yoğunlaşmakta ve orada kalmaktadır. Varlığı kompoze edici özelliği aslında terkip edici özelliğinin yansımasıdır ama bu özellik dikkatlerden kaçar. Terkip edici özelliği ise aslında varoluşun kendinde gerçekleşmesine imkân veren özelliğinin yansımasıdır.
Mekânın idrak ve dikkatten uzakta kalmasının iki sebebi var. Varlığın yoğunluğu ve zaman ile temas halinde olması…
Varlığın yoğunluğu dikkati kendinde toplar ve mekânı idrakten uzak tutar. Kâinattaki varlık sayısının hesaba sığmaz çoklukta olması insan idrak ve dikkatini mekândan uzaklaştırır. Zaten mekânın gözle görülmesi imkânsız olduğu için, idrak edilmesi müstesna bir dikkate bağlıdır.
Mekân, zaman ile temasa geçtiğinde, varlık meydana gelmiyorsa eğer (teğet temas halinde) varlığa etki de etmiyordur. Buradaki etkisizlik, varlığın etkilerine müsaade ettiği için dikkatten kaçmasını temin ediyor. Oysaki saf mekânda hareket eden bir varlığı müşahede edebilseydik eğer, diğer varlıkların etkilerinden de kurtulduğu için hareketin özelliklerinden mekânı fark edebilecektik. MEKAN VE VARLIK yazısına devam et

MEKAN VE KAİNAT

MEKÂN VE KÂİNAT
Mekân kâinatın varoluş alanıdır, varoluşun imkan alanıdır. Mekan olmadığında hiçbir şey yoktur, hiçbir şey varolamaz, hiçbir varoluş süreci işlemez.
Saf haliyle mekânın müşahede edilebileceği yer kâinatın sınırı olmalıdır. Fakat mekânın saf halde müşahede edilebilmesi, bilgi ve idrak kaynaklarımızla kabil değildir. Daha doğru bir ifadeyle beş duyumuzla ve bu günkü ilmi malzemelerin (teknolojik cihazların) ürettiği imkânla mekân, saf halde müşahede edilemez.
Mekânın saf halde müşahede edilebilmesi ile zamanın saf halde müşahede edilebilmesi aynı anlama gelir. Zamanı saf halde müşahede edebilmek için zamanın dışına çıkmak gerektiği gibi, mekânı saf halde müşahede etmek için de mekâna tepeden bakmak gerekir. Zaman ve mekânın bağından kurtulamamak, onların saf halde müşahedesini imkânsız kılar.
Zamanın mı mekânı, yoksa mekânın mı zamanı sarmaladığı meçhuldür. Başka bir ifadeyle zaman mı mekânın içinde varolabilmekte yoksa mekân mı zamanın içinde bulunmaktadır, insanlık bu çetin sorunun cevabını bilme imkânına sahip olabilecek mi? Her ikisinin mahiyetine dikkatle bakan bir göz, mekanın zamandan önce olması gerektiği fikrine kapılabilir, böyle olması da imkan dahilindedir. Ama cevap bu mudur, kim bilir.
Zamanın daha girift ve metafizik olduğu buna karşılık mekânın daha müşahhas ve net olduğu konusundaki genel kanaat doğru değildir. Zamanı fark etmek, mekânı fark etmekten daha kolaydır. Fakat bu durum zamanın mekândan daha kolay anlaşılacağını maalesef göstermez. MEKAN VE KAİNAT yazısına devam et

SAİD NURSİ HZ.LERİNİN “MİLLİYET FİKRİ” ALINSAYDI TÜRKİYE BÖYLE OLMAZDI

Said Nursi Hz.lerinin “Milliyet Fikri”
Alınsaydı Türkiye Böyle Olmazdı

Milliyet fikri üstünden etnikçiliğe yol açan laik karakterli milliyetçiliğin Cumhuriyetle resmîleşmesi ve bu mecradan çeşitli akımlar doğması, Türkiye’nin doksan yıllık huzurunu heba etmiştir. Milliyetçilik bir ideoloji hâline getirilmiş, etnik aidiyetler üzerinden yapılan târiflerle beslenmiş ve İslâm mânasına gelen millet kavramıyla irtibatı koparılmış, neticede problemli bir yapıya dönüşmüştür.

Menfî milliyetçilik hareketlerinden Araplar ve Türkler zarar görüp tarihteki mâlûm trajedi yaşandı. Bu günde Kürtler bu menfî etnik milliyetçiliğin içinde kıvranıyorlar ve kardeşleri Türklere zor zamanlar yaşatıyorlar. Müslümanların beraberliğinden rahatsız olanlar, ehl-i iman kardeşlerin bin yıllık muhabbetlerini propaganda ve tahriklerle bitirmeye çalışıyorlar. Milliyetlerin esası ve rûhu İslâmiyettir hükmünden dün Araplar ve Türk aydınları kopmuştu. Bu günde Kürtler kopuyor.

20. Asrın münevveranı içinde İslâmcılar “Dâva-yı kavmiyye” olarak gördükleri milliyetçiliği “millet” birliğini bozucu bir akım olarak telin ettiler. Asrın getirdiği problemler içinde bu kavrama Said Nursi Hz.leri İslâm medeniyeti zemininden bakarak, milliyet duygusunun İslâm milletini haiz Türkiye’de müsbet bir yola sokulabileceğini düşünüyordu: SAİD NURSİ HZ.LERİNİN “MİLLİYET FİKRİ” ALINSAYDI TÜRKİYE BÖYLE OLMAZDI yazısına devam et