Aylık arşivler: Mayıs 2013

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-1-TAKDİM

TAKDİM
İslam’ın mana yekununu içine dökeceğimiz “insan hacmi” yani şahsiyet yani İslam’ın talep ettiği insan numunesi, “kalb-i selim”, “zevk-i selim” ve “akl-ı selim” ile inşa edilmiştir, edilmelidir. İslam, tabii ki insanın bünyesine nüfuz ederken, bunların gerçekleşmiş olmasını ön şart olarak kabul etmez, İslam, insanı bulduğu gibi muhatap alır. Bulduğu gibi muhatap alır ama asla bulduğu noktada bırakmaz, bulduğu noktada bıraksa, kendisine (İslam’a) ihtiyaç kalmaz. İslam’ın, varlığı izah, insanı inşa ve hayatı tanzim etme maksadı var, bunlardan insan bahsi ilkidir, en mühimidir.
İslam’a muhatap olur olmaz, onu tüm mana yekunuyla anladığı zannına sahip olan, anladığı zannına savrulduğu için de ikinci günden itibaren hem de iddialı şekilde anlatmaya başlayan cahil insan çeşidi çoğaldı. İslam’ın kendinde (insanda) neler inşa etmek istediğinden habersiz, İslam adına başkalarıyla kavgaya başlayan idraksizler, İslam’ı nefslerinin tatmin malzemesi ve itibar kazanma vasıtası haline getirdiler. İslam’ın muhatabından talep ettiği hususiyetlerin ve bunların yekunundan meydana gelen şahsiyetin iktisap ve inşası on yıllar alacak çapta, kıymette, derinlikte olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim’in mealini yirmi yaşındaki çocukların eline kılıç olarak veren izansızlar var. AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-1-TAKDİM yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2-
Sahabe-i Kiram, İslam’ın kendi üzerinde tatbik edildiği içtimai kadrodur. Hakikatin (saf tatbikatın) faili ve mefulü halinde tatbikatın mevzuu olan birinci nesildir. Hem kendisine tatbik edilen hem de kendisinin tatbik ettiği hakikat, Sahabe-i Kiram ile içtimai havzasını oluşturmuş, Risalet’in merkezde bulunduğu müddetçe saf tatbikatı bünyesinde gerçekleştirmiş kutlu insan cemiyetidir. Sahabe-i Kiram olmasaydı İslam, nazari esaslar halinde kalacak, kitap olarak bize intikal edecek, tatbikatı yapılmamış ve gösterilmemiş olacaktı.
İslam tarihi, “ferdi hakikat” bahsinde Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ile başlar, ferdi hakikatin içtimai tecelli, tezahür ve tatbikatı cihetiyle de Sahabe-i Kiram ile başlar. İslam, ferdi hakikat olarak Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın şahsında tecelli ederken, O’nda cem olmuş mana haznesi, tek tek ve toplu olarak Sahabe-i Kiramda hem zarf hem de mazruf halinde içtimai hayatını bulmuştur. Her Sahabe, kendi mizaç terkibiyle mütenasip olarak, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin şahsında cem olmuş mana haznesini (ilmin şehrini), kendi şahsında tecelli ettirmiştir. Her Sahabe, İslam’ın tamamına muhatap olmak üzere, kendi mizaç hususiyetleri ve istidatları istikametinde, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizde tecelli eden hakikatin bazı veçhelerine varis olmuştur. Hakikatin tüm veçhelerine varis olacak bir mizaç terkibi hiçbir insana ihsan edilmemiş, o husus münhasıran Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize lütfedilmiştir, ki bu meziyet Risalet’inin delilindendir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-
Din, tatbikatıyla birlikte dindir, İslam, tatbikatıyla tamamlamıştır. Risalet tatbikatı (Sünnet-i Seniyye) dinin kendisidir, dine ait mevzulardandır. İslam, tatbikatıyla kendini gösterdiği gibi, tatbikatını da kendinden saymıştır. Risalet tatbikatı, dinin inşai kaynağıdır. Bu sebepledir ki Sahabe-i Kiram, Risalet’in içtimai tecelligahıdır.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in cüzü değildir muhakkak ama Risalet tatbikatının içtimai imkan alanıdır. Ferdi tatbikat ile din ikmal edilmiş olmaz, içtimai tatbikatı gerçekleştirilmemiş olan bir dinin (ve dünya görüşünün) ikmal edilmiş olmasından bahsetmek mevzuu anlamamaktır. Cumhuriyet devri laik Kemalistlerin, “din, kişinin vicdanındadır, onu içtimai sahaya taşıramaz, orada gösteremez” türünden itirazları, münferit tatbikatı esas alır. Bu tuzağa düşmemek gerekiyor, dinin ikmali, içtimai tatbikatı ile gerçekleşmiştir.
Sahabe-i Kiram, Risalet vazifesinin içtimai sahadaki tezahür mahallidir. İslam kendini tamamlamak için tatbikatını gerçekleştirmek, tatbikatını tamamlamak için cemiyetini inşa etmek istemiş, Sahabe-i Kiram bunun imkan alanını ve kadrosunu oluşturmuştur.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in ikinci tecelli safhasıdır, birincisi malum olduğu üzere tebliğdir. Risalet’in beyan ve tebliğinden sonraki ikinci tecellisidir. Tebliğ de kendilerine yapıldığına göre İslam’ın ve Risalet’in ilk tecellisidir dense yanlış olmayabilir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5-
İslam sadece nazari beyanlardan ibaret değil, vahiy, kitap (toplam) olarak bir şahsa veya yere indirilmiş ve insanlara oradan alıp tatbik etmeleri istenmiş bir metin değil. Din, defaten de beyan buyurulmuş değil, tedrici şekilde inşa edilmiştir. Asr-ı Saadet 63 yıldır, ilk kırk yılı Risalet inşası, ikinci 23 yılı da din inşası devridir. Asr-ı Saadetin 23 yıl olduğu istikametindeki anlayış yaygındır, bu anlayış yanlış da değildir. Yirmi üç yıllık devir, din inşası safhası olduğu için, bu şekilde kabul etmek de sıhhatlidir ama Risalet mevzuunun ehemmiyeti ve dinin inşai kaynağı olma hususiyeti dikkate alındığında, Asr-ı Saadetin altmış üç yıl olarak anlaşılmasında fayda var.
Asr-ı Saadetin ilk kırk yılında Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, ceddi Hz. İbrahim Aleyhisselamın dini üzeredir, o din üzere o kadar hassastır ki, insanların, Hz. İbrahim Aleyhisselamın dini üzere O’na ittiba etmesi gerekir. Lakin O herhangi bir vazife almadığı için bir beyanı ve daveti yoktur. Ne var ki Mekke, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi, “El-Emin” olarak tanımış, vasıflandırmış ve ihtilaflarını O’nun önüne getirmiştir. Yani hayatın tabii akışı içinde O, zaten “merkezi şahsiyet” haline gelmiştir.
*
Resul olarak yaratılan ruh, bilinmez ki ne kadar zaman sonra bedenini buldu, ona taalluk etti ve onu madde olmaktan çıkaracak kadar yani kırk yıl ona nüfuz etti. İlk yaratılan varlık olan O’nun ruhu yani nur, kendisine emanet edilen bedeni, miraçta “huzura” çıkaracak hale getirdi. Ruh ile beden arasındaki tenasüp sağlandığında (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) evvelin evvelindeki Risalet vazifesi tevdi edildi. Evet, tabii ki Asr-ı Saadet 63 yıldır. Kırk yılın kırkıncı yılında, büyük hasret sona erdi, büyük vuslat vaki oldu, “Nur” ile onun mahfazası olan beden birleşti. Tabii ki ilk kırk yıl Asr-ı Saadete aittir, zira hasret, vuslata dahildir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5- yazısına devam et

TADİLAT-I SİMA YAPTIRAN AYDINLAR

Tadilât-ı Sîma Yaptıran Aydınlar

Türkiye’de “İnkılâpçı” Cumhuriyet’ten bu yana hacâletin ve yozlaşmanın temsilcileri hep sanatçılar ve aydınlar olmuştur. “Bana aydınını göster sana ülkenizin nasıl olduğunu söyleyeyim”, “bana aydınını târif et sana toplumunuzun geleceğini anlatayım” gibi aforizmaları bu mânada anlamak gerek.
Nine yaşına gelmiş âhir ömründe sîmasında utanmadan bir dizi tadilât yaptıran, yani yüzünü gerdiren, yüzündeki yağları aldırıp “botoks” yaptıran, suratını bir baştan başa estetik operasyon ve restorasyondan geçiren gazeteci Nazlıyev Ilıcaviç, “yüzünüze niçin estetik ve botoks yaptırdınız, bu yaşta gerekli miydi yüzünüzü gençleştirmeniz?” sorusuna verdiği cevap onun aklını ve ruh hâlini ele veriyor: “Yaşımı hatırlamak istemiyorum.”
İhtiyarlığın Müslümancasından nefret eden, yaşlılığın kemalâtından ve faziletinden
hoşlanmayan, Beyaz Türklerin laylay lom türüne dahil olan, yüzünü gözünü, kaşını kirpiğini baştan başa “yenileyen” gazeteci Nazlıyev Ilıcaviç şimdi de İslâm allâmesi kesilmiş ve “Bir kısım mezheplerde içkinin günah olmadığına ve sağlığa faydalı olduğuna” dair fetva vermeye başlamış. Dahası var, “Alkol yasağı kanunun yeni düzenlemesi”ne karşı çıkmış.
Bir zamanlar “Milliyetçilerin” safında yazılar yazan, askerî cuntalara kafa tutan, TADİLAT-I SİMA YAPTIRAN AYDINLAR yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-
Asr-ı Saadet “saf mana” devridir, saf mananın tatbikatı da saftır. Asr-ı Saadet, hakikatin bizzat tatbikatıdır. Hakikati saf haliyle temsil kudreti, sadece Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilmiştir, Sahabe-i Kirama ise hakikatin bizzat tatbikatının üzerlerinde gerçekleştirilmesi şeklinde intikal etmiştir. Sahabe-i Kiram, hakikatin saf haliyle ve Risalet eliyle, üzerlerinde tatbik edildiği cemiyet kadrosu, içtimai şartlar manzumesidir.
Saf mana (yani hakikat), muhal farz bir mümin şahsın eline geçse (birine teslim edilse) bile “saf tatbikat” muhaldir. Hakikat, tek temsilcisi olan Risalet eliyle ancak tatbik edilebilir, bu halde “saf tatbikattan” bahsedilebilir. “O yaşayan Kur’an’dı” ifadesi, hakikati temsil kudretine atıftır, o kudret ancak saf tatbikatı gerçekleştirebilir.
Asr-ı Saadetteki saf tatbikat tekrarlanamaz. Tekrarı mümkün olan kısmı, sadece “şekil” kısmıdır, muayyen mevzulardaki “şekil” de saf tatbikata dahildir ve dinin bizzat kaynağıdır. Bu sebeple şeklen sübuta erdirilmiş olan hususlar, muhakkak ki şekil itibariyle tekrarlanmalıdır. Şekil itibariyle tekrarlamak, mana ve ruh itibariyle tekrarlanabileceğini göstermez. Namazı aynı şekilde kılıyoruz, başka şekilde kılamayız ama Hz. Ali (RA) Efendimizin namazda, vücudundaki okun çıkarılmasından haberdar olmaması misalinde olduğu gibi, Asr-ı Saadetteki “saf tatbikatı” tekrarlamak asla mümkün olmaz.
*
Asr-ı Saadetin, talim ve terbiyecisi Risalet, riyaset ve idarecisi Risalet’tir. Şekli sabitlenmeyen her mevzuda, esas tayin edilmiş, hayat tanzim edilmiş, tatbikat misallendirilmiştir. Nazari çerçevede ihdas edilen tüm hukuk, ahlak ve edep müesseseleri, herhangi bir teşkilata ihtiyaç duymaksızın, her sahabede canlı halde şehre bırakılmıştır. Nazari çerçevede ihdas edilen müesseselerin müşahhaslaşması bizzat “insan” yani Sahabe şahsiyetinde tecelli etmiştir. Asr-ı Saadetin “Medine”si, her şahsiyetin en az bir müessese olduğu cemiyet kadrosunun yaşadığı medeniyetin nazım planıdır. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-
Saf mananın anlaşılması saf idraktir. Saf idrak, ruhi idraktir. Saf mananın saf haliyle anlaşılması, anlaşılması için başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması, ancak ve ancak Risalet tedrisatı ile kabildir. Müderrisi Risalet olmayan hiçbir tedrisatta, talebinin istidaları ne kadar keskin, zekası ne kadar yüksek olursa olsun, saf mana saf haliyle idrak edilemez. Bunun aksini iddia etmek, Risalet’in müderrisliğini, diğer müderrislerle, Risalet tedrisatını, diğer tedrisatlarla denkleştirmektir. Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın müderrisliği, Risaletine aittir. Herhangi birisi kendi müderrisliği ile O’nun müderrisliğini mukayese ederse, Risalet iddiasında bulunmuş olmaz mı, başkasının müderrisliğini O’nun müderrisliği ile mukayese ederse ona Risalet atfetmiş olmaz mı?
Sahabe-i Kiramın büyüklüğünün bir hikmeti de, Risalet’e talebe olmaktır, O’nun tedrisatından geçmektir. Risalet tedrisatı, saf mananın talim ve terbiyesidir. Evet, Sahabe-i Kiram saf manayı idrak etme imkanına (istidadına değil) maliktir, sebebi de müderrislerinin Risalet olmasıdır. Bu mesele, Sahabe-i Kiramın mizaç hususiyetlerinden müstakildir ve müderrisinden menkuldür. Sahabe-i Kiramın kıymeti, her cihetten O’na bağlanır, O’na irca edilir, O’na nispet edilir. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın kıymeti tartışma dışıdır. Sahabe-i Kiramı tartışmaya açma cüretinde bulunanlar, onların “insan” olduğunu ve hata yapabileceğini söyleyerek mevzua girerler. Bu bakış ve anlayışın yanlış tarafı, Sahabe-i Kiramı, kendi merkezinde değerlendirmektir, oysa Sahabe-i Kiram Risaletin talebesidir, kıymetini Risaletten alır. Mesele hata yapıp yapmayacakları değil, saf mana müderrisinden, saf mana talimi almış olmalarıdır.
İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3- yazısına devam et

GİDELİM, MÜSAADE GEREKMEZ

GİDELİM, MÜSAADE GEREKMEZ

Yürek rutubet aldı, feleğin mühleti doldu
Geçti şarap mevsimi, parklar tenha değil.
Ben dağlara yanmıştım, Musa ırmaklara vuruldu
Bu şarkılara içilir mi Musa, bu çalan bizim hava değil.

Şimdi kentler, kamusal alanlarında üşüyor
Musa, dünyanın çözülen büyüsüne dipnot düşüyor.

Biz çarpıp çıkalım kentin kapılarını
Gemileri limanlarında bu şehrin, kim yakarsa yaksın.
Sen ıslık çalmayı bilirsin, söyle artık şarkılarını
Gir koluma Musa, hayaletlere çarpacaksın.

Bütün kaleler düşüyor Musa, sıyrılıyor erdeminden
Hüzün karlı dağlar ardında, çıktı insanın gündeminden.
GİDELİM, MÜSAADE GEREKMEZ yazısına devam et

BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ

BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ
Batı geriliyor ve çöküyor ama tabii ki hala çok güçlü. Doğu kalkınıyor, yükseliyor, gelişiyor ama hala batı kadar güçlü değil. Bu durum, yirmi yaşında, beden gücünün zirvesinde ama akıl gücünün daha başındaki delikanlı ile altmış yaşında, zinde ihtiyarlığın sonuna yaklaşmış birinin mücadelesine benziyor. Delikanlı gelişiyor, serpiliyor, güçleniyor, ihtiyar ise gücünü kaybediyor.
İhtiyarın zihni ufku, akıl hacmi delikanlıyla mukayese edilemeyecek kadar geniş ve büyük. Yani batının sadece emperyal tecrübesinden beslenen aklı bile kırk tane Çin, elli tane Rusya eder. Ne var ki zaman hükmünü icra ediyor, durdurulamıyor, zapt edilemiyor ve ihtiyarı hızla zevale doğru yuvarlıyor. Zihninden her saniye kırk tane şeytanlık geçen ihtiyar batı, çoğu zaman doğuyu alt ediyor ama delikanlı dayanıyor, direniyor, her yediği darbeden sonra biraz daha tecrübe kazanıyor, aklı biraz daha gelişiyor. Ah… Zaman denilen efsunlu sultan olmasa, batı doğuyu paramparça edecek ama her kazandığı zaferle eriyor batı, beli biraz daha kamburlaşıyor. İhtiyarlık böyle bir şeydir, zaferin bile tadını alamaz, faydasını göremez, verimlerini elde edemezsiniz. Oysa delikanlı, her mağlubiyetinden bile tecrübe çıkarıyor, biraz daha akıllanıyor ve mağlubiyetleri tükenmesine değil, gelişmesine katkı sağlıyor.
Bu mizansen dünyanın bugününü anlatmak için çok uygun. Batının kendini yenilemesi mümkün değil, ihtiyarlar kendilerini yenileyemezler. Yapabilecekleri iş “oğul” vermekti ama artık “döl” vermenin yaşını da geçtiler, bundan sonra başlarına gelecek tek mukadderat, “yalnız başına” ölmektir. Yalnız başlarına ölmemelerini mümkün kılacak tek ihtimal, doğunun batıyı bizzat öldürüp, başında zafer şarkıları söylemeleridir ki, batının bunu tercih etmesi beklenmez. BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ yazısına devam et

DİL KAPISI’NDAN GURBETE GİDEN ŞAİRİMLE HASBIHAL

Dil Kapısı’ndan Gurbete Giden Şairimle Hasbıhal

Hasbıhâlime şöyle başlarım: Derûnumun şairinden bir kelimecik dahi dil yâresi görmedim bugüne kadar. Batı gurbetine çıkarken azığına azık katmadım şairimin, yüreğindeki azığı kâfidir diye. Gurbete çıkacağı söylendiğinde, dilimin bilicisi şairimi mezara götürüyorlarmış gibi yüreğim daraldı. Zayıflık alâmeti göstermek, ehl-i dilden değildir sözü aklıma geldi ve şu talihsiz ifadeyi kullandım: “Allah müstehakını versin, varsın.”
Dostperest bir yürekten beklenmeyen ham bir ifadeydi bu. İş işten geçmişti ki, şairim dil makamından kelimeler düşmüştü dosthânemdeki takvim yaprağına. Yazdığı kelimeler yüreğimi yakıp geçti:
“Efendim, dosthânenize bir damla yaş bırakmaya gelmiş idim; bir damla aşk, bir damla şiir. Derûnunuzda hep böyle kalmak isterim. Haklısınız ‘Allah layığım neyse onu verecek’. Fakat hâlimiz böyle pozitivist Müslümanca tesbitini beklemez; ‘hâli mâlumumdur’ demenizi bekler idim. Neyse ki dosttan gelen her söz kalbimin gıdasıdır. Köseğinizi attığınız, köseğinizin ucunda ben varım farzediniz. Efendim yüreğimin yanında olması için duâ buyurunuz.”
Daha gurbette pişmeye çıkmadığı günlerde, şairimle dil dil üstüne sürtünür ve âmak-ı dilin sarhoşluğunu yaşardık. Şairimin yazgıma ve yüreğime dair kelimeler devşirdiği Dil Kapısı’na bir mâbede girer gibi girerdim. “Dil var dilde dilden içeri” deyince şairim; dil makamından söyleyince türkülerini; iksirli kelimelerden meydana getirince şiirlerini; o vakitten beridir onunla dost olmuş, dildaş olmuş ve şöyle demiştim: “Sen kalbimin şairisin.” DİL KAPISI’NDAN GURBETE GİDEN ŞAİRİMLE HASBIHAL yazısına devam et

ÇOCUK EY ÇOCUK

Çocuk Ey Çocuk

Ay yansıyacak bir alem arıyor
Gümüş alnını aya sunsana çocuk.

Ay gümüş sofralarda çocukları ağırlıyor
Bizim yüzümüz eskidi, ay ihtiyarlıyor.

Ay öpüyor seni yanaklarından
Aya bir kez dokunsana çocuk.

Sen bir paratonersin, bilmezsin
Kötülüğü nasıl izâle ettiğini.
Sen bir fenersin ıssız koylarda
Uzak ilhamlardan yüreğime
Bir görünür bir sönersin.
Sen bir gümüş paratonersin
Bilemezsin gücünün nelere yettiğini.
ÇOCUK EY ÇOCUK yazısına devam et

TÜRKİYE’NİN SURİYE’DE YENİ SİYASET ARAYIŞI

TÜRKİYE’NİN SURİYE’DE YENİ SİYASETİ ARAYIŞI
Mısır seçimleri yapılıp neticeler netleşene kadar batının Arap isyanına karşı stratejisinin temel esasları şunlardı; diktatörlükler tabii ömrünü doldurmuştu, halk patlamış ve isyan başlamıştı, istedikleri her şeyi yaptırdıkları Mısır devlet başkanı ile Tunus devlet başkanının feda edilebileceğini ve yeniden organize olacak batılı güçlerle (batının yerli misyonlarıyla-işbirlikçileriyle) bölgeyi yeniden idare etme imkanını kazanmak… Bunun için muhaliflere doğrudan yardım yapmaya gerek yoktu, milletlerarası arenada halkın tarafını tuttuğunu göstermek kafi idi. Mısır seçimlerini Müslüman kardeşlerin kazanmasından ve Mısır’ın batının doğrudan tesir sahasına girmeyeceğinin anlaşılmasından sonra Arap isyanına karşı ABD ve Avrupa bu stratejisinde temel bir değişik yaptı. Kendi kuklası olan diktatörlerin yıkılmasına siyasi destek (kamuoyu desteği) vererek kendi kafasına sıkan batı, muhaliflerin kendilerine ram olmayacağını anladı ve isyanlara verdiği desteği çekti.
İsyan Suriye’ye gelince batı dünyası bir dilemmaya düştü, ilk defa Arap isyanı batı blokundan değil, doğu blokundan bir diktatörlüğe uğramıştı ve batının muhalifleri desteklemesi gerekiyordu. Daha öncekiler batı ittifakı içindeki diktatörlüklerdi ve orada halka destek vermekle fena halde yanıldığını farkeden ve stratejik zaafa düşen batı, ilk defa doğu blokundan bir ülkede başlayan isyana sevinçle destek vermesi ve stratejik zafiyetini telafi etmesi gerekiyordu. Kritik eşik burasıydı, dünya haritası üzerinde yapılan stratejik hesaplarda batının Suriye muhalefetine destek vermesi gerekiyordu ama batı bunu yapmaya yanaşmadı, neden? TÜRKİYE’NİN SURİYE’DE YENİ SİYASET ARAYIŞI yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-
Tüm sırlar Asr-ı Saadette mahfuz. Saf mana devri doğru ve derinliğine anlaşılmalıdır. Saf mananın insana nakli ile hayat ve eşyaya tatbiki meselesi, hususiyet arzeden bir mevzudur.
Saf mananın sadece okunarak insana intikal edeceği zannı, pozitivist bir anlayıştır. Kur’an-ı Kerim, bir felsefe veya edebiyat veya herhangi bir metin olmadığına göre, onları anlamak ve zihni evrene nakletmek yolları işe yaramaz. Kur’an-ı Kerim’in sadece “kelam” olma hususiyetine kilitlenenler ve “nur” olma hususiyetini ihmal veya reddedenler, (haşa) felsefi metin okur gibi muhatap oluyorlar. Abdestsiz okunacağına dair iddia ve tartışmalar bile, onun kelam hususiyetine atıftır. Sadece “kelam” olma hususiyeti bile, “mutlak kelam” olmasından dolayı mukayesesiz bir kıymettir muhakkak lakin “nur” olma hususiyeti unutulduğunda, “mutlak kelam” olma hususiyeti de ihmal ediliyor.
Kur’an-ı Kerim’in “nur” olma hususiyeti, bizatihi kendisindedir, yani asli lisanında mahfuzdur. Meal, Kur’an-ı Kerim değildir ve Kur’an-ı Kerim’in hiçbir hususiyetini kendine taşıyamaz. Meal, Kur’an-ı Kerim olmadığı gibi, ondan mülhem insan kelamıdır. İşte sır noktası burası… İnsanlar, meal okuduklarında, Kur’an-ı Kerim’in tüm hususiyetlerinden uzaklaştırılmış bir metin ile muhatap oldukları için, “kelam” ile meşgul olmaktadırlar, dikkat, “mutlak kelam” ile değil nispi kelam ile… Çekiştire çekiştire bu noktaya kadar getirip hazırlanan metin, insanlar tarafından (haşa) felsefi metin gibi okunmaya başlıyor. Bu noktaya getirildikten sonra, abdest ihtiyacı ortadan kalkıyor, hürmet ihtiyacı ortadan kalkıyor, İslam Tedrisat Usulü ihtiyacı ortadan kalkıyor. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2- yazısına devam et

BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-2-NAKİBÜ’L EŞRAF TEŞKİLATI-1-

BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-2-NAKİBÜ’L EŞRAF TEŞKİLATI-1-
Büyük Doğu Platformunda (www.buyukdoguplatformu.com sitesinde), İslam Devlet Teşkilatı kurulurken, en dikkat çekici müessese olarak Nakibü’l Eşraf görünüyor. Ehl-i Beyt muhabbeti, tabii olarak dikkati celbediyor, kendinde topluyor ve başka şey görmeye mani oluyor. Nakibü’l Eşraf teşkilatı, bilindiği üzere “Ehl-i Beyt” teşkilatıdır, Hamza beyin de ifade ettiği gibi tarihi süreç içinde zirveye çıkması Osmanlıda olmuştur. Nakibü’l Eşraf teşkilatı hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler tarihi araştırsınlar, bizim konumuz, bu teşkilatın devlet yapısına nasıl eklendiği ile ilgilidir.
Hamza Bey dikkat çekici bir kıvam yakalamış, Nakibü’l Eşraf teşkilatını devlet teşkilat haritası içine yerleştirmemiş, siyasete bulaştırmamış, günlük ihtilaflar cehennemine salmamış. Devlet ve siyaset üstü bir mevkie yerleştirmiş, devletin yükseklerinde meydana gelecek ihtilafın hal mercii yapmış, kararını da itirazı kabil olmayan cinsten bir tahkimatla çevrelemiş.
Büyük Doğu Devlet ve Cemiyet yapısına kuşbakışı bakınca şöyle bir manzara görülüyor; iki tane devlet var, biri hukuk üzerine kurulu ve zirvesini “Başyüce”nin temsil ettiği İslam devleti, diğeri ise ahlak üzerine kurulu ve zirvesini “Nakibü’l Eşraf”ın temsil ettiği İslam cemiyeti… Devlet hukuku, Nakibü’l Eşraf ise ahlak ve asaleti temsil ediyor, devlet ihtiyaç duyulduğunda maddi güç kullanma inhisarını elinde tutuyor, Nakibü’l Eşraf ise kalplere nüfuz eden manevi iktidarıyla cemiyeti rızalarına dayalı şekilde idare ediyor. Devlet, emniyeti ve nizamı muhafaza ile görevli, Nikabet teşkilatı ise emniyet, adalet ve nizamın ruhi altyapısını kuruyor, kalbi bir idare çerçevesi oluşturuyor. Devlet, halkın ihtiyaçlarını karşılıyor, Nakibü’l Eşraf ise ihtiyaçları tayin ediyor. İhtiyaçlar, kalp ve zihin dünyasındaki hırs ve tatmin, arzu ve kanaat sarmalında doğar ve büyür, Nakibü’l Eşraf, halkın kalbi dünyasını idare ettiği için, insan tabiatının ham haliyle sınırsız ihtiyaca sahip olmasına mukabil, nefsin terbiye ve tezkiye edilmesiyle ihtiyaçlar çerçevelenir ve sınırlanır. Nakibü’l Eşraf, insanı, nefsin bitmez tükenmez arzu ve hırslarının peşinde koşmaktan alıkoyan, İslami hassasiyetle çerçeveleyen, “eşref-i mahlukat” haline getiren bir amil gibi görünüyor. BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-2-NAKİBÜ’L EŞRAF TEŞKİLATI-1- yazısına devam et

NEFES

NEFES
-Ali Yurtgezen Hocama hürmetle-

“Merhamet et her şeye agâhım Ali
Var mı senden başka söyle, ilticâgâhım Ali”
Neyzen Tevfik

Ehli hâl değilim, esrârı kapalı semânın
Esmâya muhatap âdem olamadım Ali.
Pür kusurum hem pişman, şâkisiyim daru’l emânın
Dünyaya yüzüstü düşmüşüm, doğrulamadım Ali.

Bunca yıl kapındayım, yine ağyârım Ali
Nâçârım, eşiğinden geçmedi âhu zârım Ali

Rind-i Kerbelâ iken dilencisiyim dergâhının
Ahvâl-i arza ne hâcet, müşkilim sana âyandır.
Meczûbuyum, hayrânıyım ilm-i ledün mâhının
Ahâlî ta’n eylemiş, hâlim ehl-i irfâna tuğyandır.
Kuşatılmış sadrım, hem zebûnum, dermânım Ali
Nedâmetten melâmete kalbet fermânım Ali
NEFES yazısına devam et

BİR MÜNZEVİNİN HATIRALARI

Bir Münzevinin Hâtıraları

Ey azizan! Fakir, bir şehir münzevisi olarak sade bir hayat süren gariban bir tekaüttür. Dostlarından başka kimsesi olmayan bir mahzundur. Dolayısıyla kültür faaliyetleri dışında “kamusal çevre”, çarşı ve mekânlarla bir münasebeti yoktur. Onun içindir ki haftalık
anlatacak hâtırası pek olmaz. Dostları haftalık hâtıralarını aşk ve şevk ile anlatırken mahcup mahcup bakar. Fakir bu haftayı fikir dolu günler içinde geçirdi. Hâliyle bir yığın hâtıram oldu, başımdan tuhaf işler geçti ve dostlardan acayip vakalar duyup dinledim.
Kültür Merkezi’ne duhul ettiğimde Bir Hocam’ın etrafında toplanmış her cins, meşrep ve kuşaktan güzel insanlar güleç yüzleriyle cem olmuşlardı. Bu toplulukta, Bilal-i Habeşi Hazretlerini gönlüme düşüren, simsiyah derisinden güzellik ve aydınlık saçan Somalili Mahmut’u ve Bir Hocam’ın şakirtlerinden Çamır Hasan’ı görünce millet-i İslâmiye’yi ve ümmeti bir arada görmüş gibi oldum. Hiç alışkanlığım olmadığı halde Somalili Mahmut’la fotoğraf çektirdim. Modernler çatlasın diye salon çevresinde simsiyah derisinden nur saçan (inanın böyle) Somalili Mahmut’la kolkola dolaştım. Dostlar teşbihimi hoş görsünler, Somalili Mahmut’la Çamır Hasan’ın yanında bizler modern zaman insanları gibi kaldık. “Nerelisin Mahmut?” diye sorduğumda, Hasan Ejderha’nın tercümanlığıyla “Anadolu’nun Somali şehrindenim…” dedi. “Vay, devlet-i âl-i Osmaniye!” diyerek acıştım. BİR MÜNZEVİNİN HATIRALARI yazısına devam et

MEDET YA SAHİBEL EMAN

Medet Ya Sâhibel Emân / İsmail Göktürk (Aczî)

Resûlü sakaleynsin, sultânı enbiyâsın
Ümmetin nûr-u ayn-ı, kâinâta ziyâsın
Raûfur rahîm dedi vasfında seni Mevlâ
Âlemlere rahmetsin, dü-cihanda ulyâsın

Sensin risâlet-penah, vesile-i hidâyet
Ağûş-u şefkatinde, rûz-i mahşer selâmet
Salât-ı selâmınla mâkes bulur her duâ
Emînsin, emânına son nefesler emânet

Sidre-i müntehâda mihmân, cemâle mazhar
Hakkın rahmetini sen ettin kullara izhar
Bir selâmınla senin, ömürler bulur safâ
Bin can fedâdır bir kez kılsan muhabbet nazar
MEDET YA SAHİBEL EMAN yazısına devam et

ANADOLU ARAŞTIRMALARI-BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-1-

ANADOLU ARAŞTIRMALARI-BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-1-
Konumuz yeni bir internet sitesi, ismi, www.buyukdoguplatformu.com… Haberdar olmamız, bizim sitedeki (www.fikirteknesi.com) Necip Fazıl ve Büyük Doğu yazılarını yayınlama izni istemeleri sebebiyle oldu. Haki beyin muvafakatiyle ilgili yazılarımızı yayınladılar.
Konu Büyük Doğu olunca dikkat ve ciddiyetle takip ederiz. Ülkemizde bir alışkanlık var, piyasa edinmeye başlayan, dikkat ve ilgi çeken her şey istismar ediliyor, bu sebeple bir konuya yöneldiğimizde ilk olarak istismar edilip edilmediğini gözden geçiririz. Büyük Doğu Platformu sitesinde yazanları tanımadığımız için, istismar meselesinin biraz daha dikkatle takip edilmesi gerektiğini düşündük. Bundan dolayı da haklarında yazı yazmak için acele etmedik ama şu anda yazmaya başlamakla acele etmiş olduk mu, onu da bilmiyoruz.
Bizim için asıl olan “fikir”dir. Fikri anlayanlar, onu kimin yazdığını fazla önemsemezler, fikri anlamayanlar, yazanın kim olduğunu merak ederler. Fikri anlayanlar, onun taklit mi, tekrar mı olduğunu bilirler. İstismarcılar genellikle taklit ve tekrar ederler, bunları yapmıyorlarsa çok seviyesiz fikir üretme çabasındadırlar. Bir fikrin gerçekten orijinal olup olmadığını, derinlikli mi sığ mı olduğunu anlama imkanı olanlar, sadece fikirle meşgul oluyorlar. Biz de zaten bunu takip ettik.
Büyük Doğu Platformunda yayınlanan yazılarda fikir var mı, varsa orijinal mi, orijinalse derin mi? Peşine düştüğümüz sorular bunlar… ANADOLU ARAŞTIRMALARI-BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-1- yazısına devam et