Aylık arşivler: Haziran 2013

ONTOLOJİK ÇATIŞMA…

ONTOLOJİK ÇATIŞMA…
Türkiye’de tartışmalar, çatışmalar ve mücadeleler siyaset üzerinden yürüyor. Siyaset, fikir değil, fikrin kaynağı da değil, buna rağmen ölüm kalım mücadelelerinin siyaset üzerinden yürütülmesi çok sığ bir yaklaşım. Siyaset, fikrin (ideolojinin, dünya görüşünün) tezahür alanlarından birisidir, mühim olduğu doğrudur ama öncelikle kaynak olmadığı, netice olduğu hatırlanmalıdır. Siyaseti fikrin kaynağı olarak kabul etmek, konjonktürel dalgalanışlara göre fikri sahibi olmak sonra da onlarla dünya görüşü inşa etmek olur.
Siyaset tatbikat sahasıdır, bir fikir olmalıdır ki tatbik edilebilsin. Tatbikatı nazariyat yerine ikame etmek, insanı amuda kalkmış halde yaşamaya mahkum etmek ve normal olanın böyle bir hayat olduğunu iddia etmektir.
Siyasi tartışmaların yapılabilir hale gelmesi için çerçeve gerekir. Aynı dünya görüşünün farklı tatbikat şekilleri (yani farklı siyasetleri) olabilir, farklı heyetler, cereyanlar, teşkilatlar, aynı dünya görüşünü daha doğru, daha güzel, daha iyi tatbik edebileceklerini iddia edebilirler, bunun için farklı tatbik fikri ve programları geliştirebilirler, bunlar arasında siyasi tartışmaların olması tabidir, hatta lüzumludur, faydalıdır. Farklı dünya görüşleri karşı karşıya gelmişse, orada siyasi tartışma değil, fikri (ideolojik, felsefi) tartışma vardır, böyle olmalıdır. ONTOLOJİK ÇATIŞMA… yazısına devam et

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3-

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3-
İslam’ın teklif ettiği iman muhteşemdir. Meçhule iman edilmesi teklif edilmiştir çünkü sonsuza iman edilmesi istenmiştir. Sonsuz her zaman meçhuldür, kainattaki keşfedilmiş ve edilmemiş ilimlerin yekunu nazara alındığında da sonsuz meçhuldür. Allah’a, Allah’ın sonsuz kudretine, sonsuz ilmine iman edilmesi istenmiştir. Sonsuza iman, tabiatı gereği meçhule imandır. Sonsuz olana iman teklif edilmiştir ama aynı zamanda sonsuzun “tevhid”ine iman edilmesi emredilmiştir. Ruh bu teklife muhatap olan tek varlıktır zira ruh bu teklife muhatap olabilecek, bu teklife liyakat kesbedecek, bu teklifi taşıyabilecek kainattaki tek varlıktır. Tabiatı gereği de buna mütemayildir.
Alem-i Ervahtaki hitap lisanı, muhtemelen Allah’ın lisanıdır. (En doğrusunu Allah bilir). Öyleyse ruh, Allah’ın lisanına muhatap olmuş, onun sonsuz ilmini ilk defa ve yaratılmış olmayan bir lisan ile tahsil etmiştir. (En doğrusunu Allah bilir). Böyleyse, Allah’ın sonsuz ilmine, O’nun lisanı ile muhatap olan ruh, deryadan bir avuç su alma nispetinde de olsa, dünyadaki (kainattaki) tüm ilimleri (ve mesela tüm lisanları) öğrenmenin istidadına sahip olmuştur. (En doğrusunu Allah bilir). Bidayetin bidayetinde vakıa böyle ise, insanın her lisanı ve ilmi öğrenebilmesi, anlayabilmesi izah edilebilir hale geliyor. AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3- yazısına devam et

Yokoluş Zamanlarında Kanatlandırıcı Bir Varoluş Sancısı Yeşertmek…

Yokoluş zamanlarında kanatlandırıcı bir varoluş sancısı yeşertmek…

Din, bir toplumun varoluş menbaıdır. Özü, öz-suyudur. HAKİKAT’in HAYAT kaynağıdır. Bu dünyada insanın bilme, olma ve varolma yolculuklarının yegâne Yol’udur.

Bilme, en geniş anlamıyla ‘dil’le; olma, irfan’la; varolma ise medeniyet’le

gerçeğe dönüşebilir.

DİN, DİL’LE HAYAT BULUR, İRFAN’LA HAYAT OLUR, MEDENİYET’LE HAYAT SUNAR

Başka bir ifadeyle, Hakikat’in hayat kaynağı din, dil’le hayat bulur, irfan’la hayat olur, medeniyet’le hayat sunar bütün insanlığa ve varlığa.

En geniş anlamıyla Dil, bir toplumun hayat kaynağının sürgit akmasını sağlayan ırmağıdır. Özün sözü, söze gelişidir.

İrfan, dinin anlam haritalarının ve üflediği ruhun dille yoğurulması, hayat hâline gelmesidir. Zevkin, beğeninin, hayat üslûbunun ete kemiğe bürünmesi.
Yokoluş Zamanlarında Kanatlandırıcı Bir Varoluş Sancısı Yeşertmek… yazısına devam et

Taksimcilerin Altı Ok’çuların Türk Bayrağı Taşıması Caiz Değildir

Taksimcilerle Altı Ok’çuların Türk Bayrağı Taşıması Câiz Değildir
Taksim’de haydutluk yapanların ve bu âdi güruhu destekleyen Altı Ok’çuların Türk bayrağı taşıması câiz değildir. Çünkü niyet ve tavırlarıyla, Türk bayrağını taşımanın şartları olan İslâmî değerlere sahiplik ve yakınlık hissetmediklerini dil ve el ile alenen ortaya koymuşlardır.
Taksim haydutları ve Altı Ok’çular, “din ü devlet, mülk ü millet” in yıkılması ve zarar görmesi için her şenaati işlemektedir. Bu güruhun eylemleri gayr-ı meşru olduğu için Taksim’de işledikleri fiiller haydutluğa tekabül eder. Bu sebeptendir ki haydutlar ve onları destekleyen Altı Ok’çular Türk bayrağı taşıyamazlar.
Haydut: “Ebedi kurtuluşa ulaşacak ilahî yardımdan nasiplenemeyen, şakî, yani bahtsız, Allah’ın yardımından mahrum olan kişi. Şaki, kendini bilmeyendir. Çünkü ‘kendini bilen Rabbini bilir’. Rabbini bilen günahtan kaçar. Haydut, şaki, çapulcu: Her çeşit günahı işleyebilecek, korku salan ve hiddet sahibi güruh.”
Bu târif ve eşkâli haiz olan Taksimcilerin ve Altı Ok’çuların ellerine Türk bayrağı almaları caiz olmadığı gibi savundukları Batılı-laikçi ve modern hayat anlayışı, İslâmî mânası olan bayrağı sahiplenmelerine izin vermez. Osmanlı’dan bu yana Müslüman Türklerin hâdim olduğu devletin İslâmî mâna ve sembollerle yüklü bayrağını bu değerlere karşı olan haydutça eylemlerde taşımaları bayrağın kudsiyetine hakarettir. Taksimcilerin Altı Ok’çuların Türk Bayrağı Taşıması Caiz Değildir yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1-
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihalinden ve dinin ikmal edilip mühürlenmesinden sonra “din ile inşa” devri başladı. Bu devir tabii ki Hz. Ebubekir’in (RA) hilafeti ile başlamıştır, Raşit halifeler bu devri başlatmıştır ama esas vazifeleri, Risalet ile Riyaset arasındaki zorlu geçişi gerçekleştirmek olmuştur. Önceki peygamberler dönemindeki hadiseler hatırlandığında, bu geçişin ne kadar sancılı olduğu, bir kısmında geçişin sağlanamadığı görülür. Bu sebeple ve özellikle Hz. Ebubekir’in (RA) devr-i hilafetleri, bu geçiş sürecinin ta kendisidir ve din ile inşa bahsinde neredeyse hiçbir şey yok gibidir. O mümtaz sahabenin “sadakat” vasfının da tesiriyle, “olduğu gibi” tatbik etmek hassasiyeti itina ile muhafaza edilmiştir. “Olduğu gibi” muhafaza edilirken, Risalet devri ile Riyaset devri arasındaki geçiş dikkatli şekilde gerçekleştirilmiş ve sonraki halifelere muhkem bir zemin hazırlanmıştır.
Hz. Ömer (RA) devri, “din ile inşa” devrinin bidayeti sayılabilir, Hz. Ömer (RA) ise o devrin “kurucu şahsiyeti” olarak tarihe geçmiştir.
*
Raşit halifeler devri, Sahabe kadrosunun azalarak da olsa yaşadığı, içtihat meclislerinin Sahabelerle teşkil edildiği bir zaman dilimidir. Sahabe, Risalet tedrisatının talebesi, Risalet tatbikatının da şahidi olduğu için, İslam’ın muhtevasını ve hayata naklini en iyi anlayan kadrodur. Bu ve sayısız sebeple “din ile inşa” devrinin anlayış çerçevesini oluşturma salahiyet ve liyakati tabii ki Sahabe-i Kirama aittir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER
Hikmet anlayışı ve arayışı bittiğinden beri İslami tefekkür tıkandı, tükendi. Hikmet arayışı bitince, tarih, hadiseler silsilesinden, fikir ise metnin lügat çözümünden ibaret hale geldi. Böylece fikrin muhtevasında, hadiselerin kader sırrında mahfuz manalarının keşfi tecessüsleri tahrik etmez oldu, ruhlar, keşif hamlesi gibi insan asaletinin asli unsurunu kaybetti. O kadar ki Asr-ı Saadet bile hadiseler silsilesi halinde okunmaya başlandı, sahabe-i kiramın hayatı ise tarihin bir döneminde yaşamış insan kalabalığının psikolojik tezahürleri olarak görüldü.
Hikmet anlayış ve arayışıyla raşit halifelere baktığımızda ne görürüz? Raşit halifelerin temayüz etmiş vasıflarının İslam’ın ana sütunlarını temsil ettiğini, hatta hilafet sırasının da Müslüman şahsiyetin terkip unsurlarının ehemmiyet sıralamasını gösterdiğini farkederiz.
Sadakat (ve rikkat), adalet (ve celadet), haya (ve ahlak), ilim (ve akıl)… Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA), Hz. Ali (RA)…
Müslüman şahsiyetin terkibindeki ilk sütun sadakattir. Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat… Allah’a ve Resulüne sadakat, imanın ta kendisidir. Bu manada sadakat, imanın tefsiridir. Kişinin iman ettiği nasıl belli olur? Allah’a ve Resulüne sadakat ile… Sadakat (iman) yoksa adalet, ahlak, ilim yoktur, zaten bu halde izahı da yoktur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER yazısına devam et

TESBİH ÇEKENLERDEN MİSİNİZ?

Tesbih Çekenlerden misiniz?

“Tesbih bir kere tutulunca kolay kolay bırakılmayan bir sevdadır” diyenlerden misiniz? “Bir sevdadır tesbih” diyenlerin meşrebleri çeşitlidir. Ham ervahtan olanlar, ehl-i irfandan olanlar var. Tesbihi magandalık sembolüne dönüştürenler var. Adam gibi, mümin gibi tesbih çekenlerden olmak gerek.

Oltu, kehribar, gümüş, lületaşı fildişi, abanoz, sedef, akik, firuze gibi maddî kıymeti olan tesbihlerden koleksiyon yapanlar, acaba tesbihin İslâmî geçmişi ve dua halkasından olduğuna dair mâna zenginliğiyle de hemhâl oluyorlar mıdır? Yüzlerce çeşit tesbihi olanlar, yaptıkları tesbih koleksiyonunu evlerinde ve bürolarında sergileyenler, ulvî istikamette tesbih tâlimi yapsalar, süs gibi biriktirdikleri tesbihlere bakışları değişecek midir? Tesbih mütehassısı ve sevdalısı şair Hasan Ejderha’ya sorsam acaba ne der?

Bir kitaptan okumuştum; yol boyunda elindeki tesbihi ile tesbihat yapan bir derviş, kucağında elma olan bir kızcağıza rastlamış. “Nereye götürüyorsun bunları” demiş. “Tarlada çalışan nişanlıma götürüyorum” demiş. Derviş, “kaç tane” demiş. Kızcağız, “insan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” deyince, derviş elindeki tesbihi usulca kırmış. TESBİH ÇEKENLERDEN MİSİNİZ? yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-
Risalet tarihi ile riyaset tarihi, siyasi tarihimizin hayati meselesidir. Risalet tarihi ile riyaset tarihi arasındaki köprüyü kuran da, Sahabe-i Güzin’dir.
Risalet’ten riyasete geçiş, olmuş bitmiş bir hadiseden bahsettiğimiz için kolay gibi görünüyor. Hadiseye şahit olmadığımız ve meselenin hissi dünyamızdaki tezahürlerini yaşamadığımız için, on dört asır önceki vakıayı anlamakta zorlanıyoruz. Risalet ile riyaset devirleri arasındaki geçiş, insan şuurunu patlatacak, hissi infilaklara sebep olacak, istikametin muhafazasını neredeyse imkansız kılacak çapta bir hadisedir. Bu meseleyi birazcık anlar gibi olabilmek için Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihal haberi duyulduğu andaki Medine sokaklarının halini okumakta fayda var. Sahabe gibi dünya tarihinin en güzide kadrosunun ne hale geldiğini görmek, görür gibi olmak lazım.
*
Risalet iman mevzuudur. Risalet aynı zamanda riyaseti de ihtiva ettiği için, Risalet tarihinde oluşan idari itiyatlar, riyaseti Risalet ile birlikte düşünmenin zihni altyapısını inşa etmiştir. Geçişin zorluklarından en mühimi budur.
İslam öncesi Arap tarihinde devlet yok, şehir siteleri diye tavsif edilebilecek ve devlet mahiyeti de taşımayan, asabiye üzerine bina edilmiş belli başlı salahiyet tevzinden ibaret bir içtimai ve siyasi bünye mevcuttur. İslam, o derme çatma yapıyı kaldırmış, yerine yepyeni bir devlet ve siyaset muhtevası getirmiş, önceki tüm siyasi tecrübeleri de kesip atmıştır. Vazedilmiş yepyeni bir din ve inşa edilmiş yepyeni bir devlet var fakat bu devletin kurucusu ve tatbikçisi Risalet’tir. Risalet tarihi (Asr-ı Saadet), kendinden başka hiçbir tecrübe ve müktesebatı kabul etmeyen yepyeni bir mana haritası çizmiş ve onun tatbikatını, Risalet ile yapmıştır. Risalet devri (tarihi) ile Riyaset devri (tarihi) arasındaki geçişin ne kadar zor olduğu, sadece noktadan bile anlaşılabilir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5- yazısına devam et

MESELENİN PÜF NOKTASI

Meselenin püf noktası

‘Türkiye’deki eylemlerin amacının, bazı kesimlerin özgürlüklerine, hayat tarzlarına müdahale edilmesi olduğu’ iddiası dillendiriliyor bütün televizyonlarda, gazetelerde ayartıcı bir şekilde. Şımarık, üsttenci ve pervasızca bir dille…

Acaba?

BU ÜLKEDE KİM KİME HAYAT TARZI DAYATIYOR ACABA?

Evet, bu ülkede, yüzyıldır kim kime hayat tarzı dayatıyor acaba?

Bu ülkede bu milletin varoluşsal haklarını kim gasp etti, kim gasp etmeye devam ediyor hâlâ?

Batı toplumlarını ahlâkî tefessühün, zihnî yokoluşun eşiğine sürükleyen Batı kültürünün bayağı, pagan, seküler hayat tarzı modellerini pespaye dizilerle, iğrenç eğlence programlarıyla, sürekli tekrarlanan dekadant reklam filmleriyle her Allah’ın günü bütün televizyonlardan kim boca ediyor bu millete, kim dayatıyor?

Sonra da kim, kimler, hangi kesimler, ününe ün, servetine servet katıyor ve ‘özgürlük, hayat tarzı’ diyerek utanmadan, sıkılmadan çığlık atmaya, ülkeyi yangın yerine çevirmeye kalkışıyor acaba?

CEVAP BEKLEYEN HAYATÎ SORULAR… MESELENİN PÜF NOKTASI yazısına devam et

TAYYİP ERDOĞAN İÇ SAVAŞI ÖNLEDİ

TAYYİP ERDOĞAN İÇ SAVAŞI ÖNLEDİ
Taksim hadiselerini planlayanların hedefleri arasında birçok şey vardı, bunların içinde iç savaşın olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. İç savaş, taksim hadiseleriyle sınırlı olarak konuşulacak kadar önemsiz bir konu değil, taksim eylemlerini planlayanların hedefleri arasında olmasa bile iç savaş konusunun tetkik edilmesi şart.
Türkiye’de iç savaşın şartları var, şartlar olgunlaşmış değil ama potansiyel olarak bu ihtimali reddetmek mümkün değil.
İç savaşın birçok şartı var ama temel şart şudur; ülkede birbirinden tamamen ayrışmış en az iki halk kesiminin bulunmasıdır. İnancından kültürüne, anlayışından ahlakına, bakışından görüşüne, yaşayışından alışkanlıklarına kadar birbirinden derin uçurumla ayrışmış halk kesimleri varsa, o ülkede potansiyel olarak iç savaş şartları mevcuttur.
Türkiye’de Müslümanlar ve Batılılaşmış olanlar arasındaki uçurum kapanmaz derinliktedir. Bu iki kutup arasında farklı tonlarda taraflar var, Müslümanların muhafazakarları, Batılılaşanların liberalleri gibi iki zıt kutbun ortalarına doğru farklı halk kesimleri de mevcut ama kutupların birbirine uzaklığı, iç savaşın şartlarını bünyesinde taşıyor. TAYYİP ERDOĞAN İÇ SAVAŞI ÖNLEDİ yazısına devam et

ALİ HOCAM’IN YAZILARI

Ali Hocam’ın Yazıları
Ali Hocam’ın Semerkand Dergisi’ndeki yazılarını “sabahı bekleyen hasta” nisbetinde okumayanlar bu fakirle dostluk kuramazlar. Dostlarımdan biri bu yazılardan birkaç pasaj not ederek bendenize vecd ile aktaramazsa, onunla ünsiyetim sadece milletdaş oluşumuzun umumi vecibeleri dahilinde kalır, tasavvufî değerlerin derinliklerinde buluşulan bir dostluk hâsıl olmaz.
Onun yazılarından geriye dönük en az on yazısını ezbere bilmezse bir kimse, gönül ve fikir tâlimi cihetinden sohbet edemem. Ali Hocam’ın daima en sondan geriye doğru birçok yazısından aldığım notları çantamda haftalarca ve aylarca dost meclislerine götürüp getirdiğimi nasıl anlatsam ki? Dostların yârenliklerinden, memleket meselelerine aşk ü vecd ile dalmalarından vakit tükenmeye başlar ve bir türlü “Ey dostlar, Semerkand yazılarından notlarım var!…” demeye utanırım.
Elbette devam eden yazılarından aldığım notlar aylar geçtikçe en son yazıdan itibaren geriye doğru tekrar yenilenir ve çantamda durur. Bendeniz gibi, Ali Hocam’ın yazılarının meftunu ve müptelâsı bir dost çıkıp da “Bu ay ki Semerkand’taki yazısını okudum…” dediğinde o notları cezbe hâlinde sohbete döker ve gönlüm âdeta mutmainne makamına ulaşır.
İsterseniz, asıl ve müstear isimlerle yazdığı bugünden geriye doğru yirmiden fazla yazısının başlıklarını İstiklâl Marşı’mızın mısraları gibi bir çırpıda ezbere söyleyebilirim: “Dervişin Aklı”, “Huzur Nerede?”, “Okumanın Mânası”, “Lâ Deyip Geçmeyince”, “İmâm-ı Rabbânî K.S.)”, “Yola Gelmek Yolda Olmak”, “Bir Ustaya Çırak Olmak”, “Yolu Sarpa Uğratmak”, “Bu Gülşende Yanar Olmaz”, “Candan Geçmeyince Canan Bulunamaz”, “Aşkı Kimden Sormalı?”, “Sırça Saraydaki Sultan”, “Aşk Şarabın İçen Canlar”, “Nefs Denilen Firavun”, “Ser Veren ‘Serîr’ Bulur”, “Bir Hâl Dilimiz Vardı”, “Kalbe Saykal Vurmak”, “Elif-Bâ’yı Unutunca”, “Kaf Dağı’ndaki Huzur”, “Gel Ey Muhammed Bahardır!”, “Cennete Uçuran İki Kanat: Sabır ve Şükür”, “Kutlu Aynadan Kendimize Bakarken.” ALİ HOCAM’IN YAZILARI yazısına devam et

TAKSİM RAPORU-5-MÜSLÜMANLARIN HALİ

TAKSİM RAPORU-5-MÜSLÜMANLARIN HALİ
Seksen yıldır muhalefette olan, muhalif dil ve harekete alışan Müslümanlar, ilk defa uzun süreli iktidar oldular ve kendilerine karşı isyan teşebbüsü ile karşılaştılar. Bu durum ilginç psikolojik haller yaşamalarına sebep oldu. Seksen yılın ilk yirmi yedi yılı serbest seçimler olmadığı için siyasi sahaya giremediler ve iktidara talip olamadılar. Sonraki elli üç yılında siyasi arayışlar başladı, siyasi parti denemeleri yapıldı, nihayet 2002 yılında tek başlarına iktidar olacak bir seçim sonucu ile karşılaştılar. Bu tarihte iktidar oldular ama muktedir olmaları 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimini bekledi, o seçimde vahşi bir karşı hamleyle boğuştular ve nihayet muktedir bir iktidara sahip olabildiler.
Sahip oldukları gücü, İslamcı bir hareket ile elde etmediler, ülkedeki mevcut siyasi rejimin kurallarına göre davranmış ve meri kanunlara uygun şekilde kurulmuş bir siyasi parti ile elde ettiler. Bu güzergahtan gelince, karşılaştıkları şartların ilginç çelişkileriyle muhatap oldular, bir tarafta Müslüman kadroların iktidarı var diğer tarafta Kemalist-laik siyasi rejim devam ediyor. Bu hal, tabii olarak bir “geçiş dönemini” gerektiriyor.
Geçiş dönemleri her zaman kaotiktir. Kaos sadece fiili anarşi şeklinde olmaz, kurallar anarşisi şeklinde de kendini gösterebilir, Müslümanların, laik-kemalist siyasi rejimdeki iktidarı, mahiyeti gereği kaotiktir. Buradaki çelişki o kadar derindir ki, kaos veya anarşi kelimesinden başka meseleyi izah edecek bir mefhum bulmak çok zor. Zaten Kemalist, laik, ateist, solcu özelliklere sahip bir halk kesimi ile Müslüman, dindar, milliyetçi bir halk kesimi arasında içtimai bir çelişki var, buna bir de siyasi rejim ile siyasi iktidar arasındaki çelişki eklendiğinde ortaya çıkan manzaranın tarifi nasıl yapılabilir ki. TAKSİM RAPORU-5-MÜSLÜMANLARIN HALİ yazısına devam et

TAKSİM RAPORU-4-KATILIM YOĞUNLUĞU

TAKSİM RAPORU-4-KATILIM YOĞUNLUĞU
Planlayanlar, milyonların sokakları işgal etmesini hedeflemişti ama öyle olmadı, olmazdı da… Planlama ve organizasyon başarısına rağmen, fena halde kötü bir hesaplama yaptıkları ortaya çıktı. Planlama şablonu iyiydi, organizasyon örgüsü iyiydi ama plan unsurlarından eksikler olduğu ortaya çıktı. Bu noktaları bilmeliyiz, nerede hesap hatası yaptıklarını doğru tespit edersek, tekrarlamalarına fırsat tanımayız.
Hesap hatası iki noktada yoğunlaştı; birincisi öfkeden deliye dönmüş büyük bir kütle yoktu, ikincisi ise öfkelenenlerin cesaret katsayısı düşüktü. Muhtemelen bunlardan başka da hesap hataları yaptılar ama bu ikisi meselenin omurgasını izah için kafi…
Sosyal patlama büyük öfke birikimlerinin eseridir, ideolojiler asla öfke birikimini belli bir noktadan ileriye taşıyamıyor. Halkta öfke birikiminin kaynakları ve şartları yoktu, bunu biliyor olduklarını kabul etmek gerek. İdeolojik öfke birikiminin devrim yapmak veya hükümeti istifa ettirmek için kafi miktara ulaştığını düşünmüş olmalılar.
Harekete geçireceklerini düşündükleri kütlelerin cesaret katsayısıyla ilgili de yanlış hesap yaptılar. Hedef kitlenin ayaklanacağını, ölüm pahasına sokakta kalacağını, mermilere direneceğini düşündüler. Bunu düşünmelerini mümkün kılan misaller ise Arap Halk isyanındaki vakıalardı. Mısır, Tunus, Suriye gibi ülkelerin şartlarıyla Türkiye’nin şartlarının aynı olmadığını bilmemeleri mümkün değil. Fakat bu işin uzmanları, bir ülkede sokakları işgal etmek için halkın yüzde beşinin yeterli olduğunu bilir, gerçekten de Türkiye’de halkın yüzde beşinin sokakları işgal etmesi halinde mesele çok daha ileri boyutlara ulaşırdı. TAKSİM RAPORU-4-KATILIM YOĞUNLUĞU yazısına devam et

Taksimcilerin Değil, “Din ü Devlet, Mülk ü Millet”ten Yana Olmak

Taksimcilerden Değil, “Din ü Devlet, Mülk ü Millet”ten Yana Olmak
Taksim kuklalarına arka çıkanlar “Din ü devlet, mülk ü millet” in düşmanıdırlar. Biz, asırlardır “din ü devlet, mülk ü millet” diyerek gelmişiz. “Din ü devlet, mülk ü millet”, yedi asırdır İslâm medeniyeti dairesinde kurduğumuz devlette dört esasın adıdır: Din, devlet, vatan, millet. Bu dört esas, Taksim haydutlarına ve PKK’nın belli bir zamandan sonra tekrar hızlandıracağı bölücü şenaatına kurban edilemez ve bu dört değere saldıranlara asla müsamaha gösterilemez.
Dünyada “din ü devlet, mülk ü millet” esasına göre kurulan tek İslâm devleti yedi asır önce başlayıp 1924’den sonra son buldurulan Devlet-i âliye’nin tâcidarı Türk Devleti’dir.
Çeyrek asırdır PKK ve illegal sol örgütlerin amansız teröründen paranoya yaşayan, her gün şehit askerlerin, polislerin cenazesiyle yürekleri dağlanan, sokaklarında kan gövdeyi götüren, caddelerinde alev alev yangınlar çıkarılan, dükkânları yağmalanan, yolları ateşe verilen, insanları ve araçları molotofla yakılan Türkiye’de Taksim eylemcilerine adâletsizlik edildiğini, şefkatle muamele edilmediğini söyleyenler, “Molier”in kibarlık budalalarına benziyorlar. Taksimcilerin Değil, “Din ü Devlet, Mülk ü Millet”ten Yana Olmak yazısına devam et

TAKSİM RAPORU-3-ORGANİZASYON BAŞARISI

TAKSİM RAPORU-3-ORGANİZASYON BAŞARISI
Eylemlerin organizasyonu başarılıydı. Sosyal medya üzerindeki organizasyondan ibaret değil mesele, sahadaki organizasyon daha önemliydi. Gıda sevkiyatı, revir kurulması, bazı şirket personeli ve üniversite öğrencilerinin eyleme teşvik edilmesi, hatta izin vermesi, bazı banka ve iktisadi gurupların eylemcilere kaynak temin etmesi gibi hususlar gözden kaçmıştı. Organizasyonun bu unsurları eylemler sürerken tespit edildi ama istihbarat başarısı bu organizasyonun eyleme dönüşmeden önce tespit edilmesini gerektirirdi. Mazeret aramanın lüzumu yok, başarılı bir organizasyondu.
Tüm başarısına rağmen ilginç olan bir nokta göze çarpıyor, organizatörler kamuflaj konusunda ya umursamaz davrandılar veya acemi… Organizasyon çok hızlı şekilde deşifre edildi, zayıf tarafı da tam olarak burasıydı. “Bu durum organizatörlerin acemiliklerinden mi kaynaklandı yoksa Türk istihbarat servislerinin maharetinden mi?” sorusu bizce aktüalitesini koruyor. Bu nokta üzerinde çalışılmalı, açığa çıkarılmalı…
*
İş çevrelerinin personelini sevketmesi, izin vermesi, teşvik etmesi organizasyonun önemli bir ayağıdır. Bu nokta birçok konuyu izah eder mahiyettedir. Eylemcilerin işverenleri tarafından teşvik edilmesi veya izin verilmesi, eylemcilerin cesaret sınırlarını tespit konusunda önemlidir. İşverenlerin eylem aleyhine hassasiyet göstermesi veya sadece personelinin mesaisini takip etmesi bile “beyaz yakalı” eylemcilerin cesaretleri üzerinde etkili olurdu. Eylemcilerin içinde işini kaybetmeyi göze alacak insan sayısını tespit etme imkanı verecek olan bu mesele üzerinde dikkatle durulmalıdır. TAKSİM RAPORU-3-ORGANİZASYON BAŞARISI yazısına devam et

İBRAHİM SANCAK’IN YAZISI YENİ ŞAFAK’TA

Yeni Şafak Gazetesi’nin 21.06.2013 tarihli nüshasının, “YORUM” safyasında yayınlanan yazarımızın yazısının başlığı şöyle; “TEK PARTİ REJİMİ DEĞİL, TEK PARTİ İKTİDARI VAR”…

Yazarımızın yazısı, Yeni Şafak Gazetesinin internet sitesinin, “yorum” sayfasından okunabilir.

yazıyı okumak için tıklayın

TAKSİM RAPORU-2-EYLEMCİLERİN CESARET SINIRLARI

TAKSİM RAPORU-2-EYLEMCİLERİN CESARET SINIRLARI
Gördüğümüz kadarıyla eylemcilerin “cesaret sınırları” tetkik edilmedi. Eylemcilerin cesaretlerini, polisin tam karşısındaki “birinci safın” direnişine bakarak tespit etmeye çalışmak yanlıştır. O safta illegal örgüt ve marjinal gurup mensupları var, onlar zaten öfkenin tecessüm halidir ve öfke belli bir sınırı aştığında cesarete dönüşür. Birinci saftakiler, kitlenin cesaret ortalamasını göstermez, onlar kitlenin cesaret ufkunu gösterir, onları esas alan değerlendirme tamamen yanlış neticeler verir.
Eylemci kütlenin cesaret ortalamasını esas alarak yapacağımız cesaret sınırı tetkiki, bu tür eylemler için fevkalade mühimdir. Eylemci kütlenin cesaret katsayısı, hem eylemin tesir derecesini hem de ömrünü tayin eden temel sebeplerden biridir.
“Cesaretin ne olduğu” mevzuu, insan tahlilinde, çok derinlere kadar inen girift bir meseledir. Bu tür eylemlilik hallerini izah etmek için daha fazla faydalanabileceğimiz husus cesaretin tezahürleridir. Cesaretin birinci derecedeki tezahürü, “vazgeçmektir”. İnsan nelerinden vazgeçebiliyorsa, o derecede cesaret sahibidir. “Malından, makamından, itibarından ve nihayet canından vazgeçebiliyor mu?” sorularına verilecek cevap, cesaret katsayısını gösterir. Cesaretin birinci derecedeki tezahürünün “vazgeçmek” olması, hiçbir şeyi olmayanları çok tehlikeli kılar ama bunlardaki cesaret, kudretten değil acziyetten kaynaklanır. TAKSİM RAPORU-2-EYLEMCİLERİN CESARET SINIRLARI yazısına devam et

TAKSİM RAPORU-1-NEDEN BİTTİ?

TAKSİM RAPORU-1-NEDEN BİTTİ?
Taksim hadiselerinden anladıklarımızı yazarken, yazı serisinin içinde herkesin anladıklarını da okuyacaksınız. Sadece orijinal teşhis ve fikirlerden ibaret bir yazı serisi olmayacak, bunun sebebi, bir rapor gibi, toplu olarak tetkik edildiğinde faydalanması mümkün olan bir metin hazırlama çabasıdır.
*
Taksim hadiseleri bitti, yer yer kımıldamaya çalışanlar, ikinci dalgayı başlatmak isteyenler var ama bitti. Bitmesi, herhangi bir zamanda ikinci dalganın başlamayacağı manasına gelmiyor, zaten bu sebepledir ki meseleyi derinliğine anlamamız şart.
Bitmesinin sebebi, başlamasının sebebinden daha az mühim değil. Neden üç haftada bitti, neden devam edemedi? Oysa planlayanlar aylarca sürmesini ve netice alana kadar sokakların boşaltılmamasını istemiş ve hedeflemişlerdi. Konuya sondan başlamak gibi olacak ama hala devam etme riskinin olduğunu düşünenler için, meseleye buradan başlamak uygun olacak.
Bitmesinin birinci sebebi, bunların eylemci olmamaları… Eylemci değiller, eylem tecrübeleri de yok, eylem hazırlığı da yapmış değiller. Planlayanlar eylem hazırlığı yapmıştı şüphesiz, gıda naklinden, revir kurulmasına kadar ciddi bir altyapı hazırlığı vardı ama eylemciler hazır değildi. Hem “eylemcilik” özellikleri yoktu hem de eylem hazırlıkları… Eylem yapanların bu özellik ve hazırlığı yoksa eylemin ömrü kısadır. TAKSİM RAPORU-1-NEDEN BİTTİ? yazısına devam et

TAKSİM

Sen BÜYÜ yavrumm
Büyü ki ezilsin içimdeki TAKSİM
Kırılmalar, yakılmalar, naralar tükensin
Salyalar, sümükler, köpükler
Sen KON/uş yavrummm
Kahır/amanlar, gazeteler, san AT çılar
Figüratif figüranlar duran adam/lar
Sen TÜKÜR yavrumm
Taş, sopa, nara, mAl/otoflar
Arsız bedenler, liw’es kot, devrim, anti-AMerikana
… Şampanya patlat/ AN ASINI şempanzelerin
Sen BİRiktir yavrum
Doldur heybeni/heybetini
Öfkeni, sükûnetini, acını, TAKSİM yazısına devam et

“MİLLET”TEN YANA MISINIZ, “ULUS”TAN YANA MI?

“Millet”ten Yana mısınız, “Ulus”tan Yana mı?

Millet hüviyetinizi, pozitivizm ve şamanizm yüklü Türkçülüğü savunan, Türklüğü ırka indiren, “Müslümanlık semavî bir din değil, Arapların sosyolojik bir durumudur. Kur’ân, Muhammed’in talimatıdır…” diyen, İslâm tasavvufuna ve evliyaullaha ağır hakaret eden Nihal Atsız’ın fikirleriyle kavrıyorsanız, “millet” ten yana değil, “ulusal evrimci ırkçılık” tan yanasınız.

Türklüğü ve milleti, Durkheim’in pozitivist toplum nazariyesiyle târif eden, İslâm’ı, milletin temel belirleyiciliğinden çıkaran, “Dinde Türkçülük” adına Kur’ân ve ezanın Türkçe okunmasının ideologluğunu yapan, Osmanlı’nın bâni ve hâmisi olan Türklüğü yalnızca Anadolu köylerine ve Asya’ya irca eden, “Osmanlı’ya millet-i hâkime, onun aslî unsuru olan Türklere de millet-i mahkûme (bir ülkede din ve kavim bakımından azınlık olanlar)” diyerek fahiş derecede bir idrâk kayması yaşayan Ziya Gökalp’ın fikirlerinin takipçisiyseniz, ya cehaletten yahut farkında olmadan, “millet”e hasım olan Cumhuriyet’in laikçi ulusçuluğunu destekliyorsunuzdur.
“MİLLET”TEN YANA MISINIZ, “ULUS”TAN YANA MI? yazısına devam et