Aylık arşivler: Eylül 2013

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4-
Hem insan tabiat haritasını çizecek hem o haritadaki “insani bölgeyi” keşfedecek hem de o bölgedeki terkibi (ve muvazeneyi) anlayacak ve bu çerçevede bir hayat altyapısı inşa edecek olan sadece akıl mıdır? Bu mümkün müdür, mümkün değilse aklın payı nedir?
Öncelikle bilinmesi gereken husus, “insani bölge”nin, “insani aklın” altyapısı olduğudur. İnsani akıl, insani bölgenin eseridir, insan zihni “insani bölgede” inşa edilmemişse, ortaya çıkacak akıl da insani akıl olmaz. “İnsan ile hayvan arasındaki farklardan biri akıldır” ifadesi, çok ham bir düşünceye işaret eder. İnsan cinsi ile hayvan cinsi arasında akıl gibi bir fark vardır ama akıl, insan cinsinin tabiat haritasındaki “hayvani bölgede” de meydana gelebilir. İnsan böyle bir varlıktır, tabiat haritasının “hayvani bölgesine” yerleşmişse, o bölgenin aklını inşa eder, işte bu hayvani akıldır. Hayvani akıl hayvanda bulunmaz, iki cins arasındaki fark da budur ama insanda mutlaka “insani akıl” olacağı düşüncesi, insanın, her hal ve şartta doğru düşüneceği ve doğru yapacağı manasına gelir. Tarihin herhangi bir kesiti (en insani bir saniyelik parantezi bile) sayısız yanlışın olduğunu gösterir. Demek ki insanın doğru düşünmesi teminat altında değildir, bunun için fevkalade bir çaba gerekir.
“İnsan fikri” yoksa akıl tarifi yoktur. Ucuzcu dimağların sathi tarifi olan, “akıl, anlama ve düşünme melekesidir” cümlesi, hiçbir insani meseleyi halletmez. Zira insan cinsi, akıl ve düşünce yoluyla en vahşi hayvandan daha vahşi tatbikatları, yine akıl ve düşünce yoluyla imal ettiği aletlerle (mesela silahlarla) gerçekleştirebilmektedir. Akıl ve düşünce, hayvanlardan daha vahşi tatbikatların manivelası olabiliyorsa, “hayvan ile insan arasındaki temel farktır” denilebilir mi? Bu manada, İslam İrfanının “insan fikri” ve “akıl tarifi” dışında, temellendirilebilmiş bir insan fikri inşası ve akıl tarifi yapılamamıştır. BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4- yazısına devam et

Bî-haberden 1 Haber!

“Kitap’ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz?” -BAKARA/44-

Başkalarını iyiliğe çağırıpta çağrıya uymamak veya çağrıya muhalif işlerde bulunmak insanların vicdanlarında büyük soru işaretleri bırakır. Bu soru işareti sadece “söyleyen” için olsa sorun yok. Sorun şu ki bu soru işareti, itikadî olarak nasihata konu edilen mevzuyu da yıpratacaktır. Din adamları bağlamında düşünürsek bu tarz soru işaretleri din adamlarına olan inancı zayıflatmakla kalmayacak dine olan yaklaşımlarda da bozulmalara yol açacaktır. “Söyleyene değil söylenene bak” sözü aklınıza gelmiş olabilir ama bunu yapabilenler yüce ruhlu şahsiyetlerdir ve onların yekûne oranı \%1 bile değildir.

Kulun Rabbi ile olan hukukunda Rabb’inin merhametine sığınması ve affolması kuvvetle muhtemeldir. Ama topluma mal olan ve olumsuz tesiri kendisiyle sınırlı kalmayan etkileşimler muhakkak sorgulanır çünkü kul hakkı kapsamına girmiştir.

Bî-haberden 1 Haber! yazısına devam et

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-
İslam insanları zorla Müslüman yapmak niyetinde değildir ve bu yolu men etmiştir. Öyleyse insanların Müslüman olmadan yaşamasını mümkün kılan bir “insani çerçeve” fikrine de sahiptir. Bir türlü anlaşılamayan noktalardan birisi burasıdır. İslam, insanların Müslüman olmadan yaşamasını kendi siyasi hakimiyeti altında bile kabul etmiştir, öyleyse bir “insanlık beyannamesine” maliktir.
İslam, insanlığa iki muhteva (veya teklif) ile hitap eder; birincisi Müslüman olmalarını talep eder, bu hitap bizzat kendisini izahtır, ikincisi ise insanları “insanlık çerçevesinde” tutmaktır, insani hitaptır. Bu iki hitap birbirine karıştırıldığı (aslında insani hitap hiç anlaşılmadığı) için, Müslümanların gayrimüslimlerle münasebet altyapısı tamamen çökmüştür, daha vahim olanı ise, kendileri dışındaki insanlık alemiyle ilgili hiçbir fikirleri yokmuş intibaı oluşturmaktadır. Bu hal, “ya Müslüman olacaksınız ya da canınız cehenneme…” türünden bir duygu ve düşünce mecrası oluşturuyor. Böyle bir duygu ve düşünce altyapısı, “insanlık” ile ilgili fikir imalini imkansızlaştırıyor, bunun neticesi olarak da gayrimüslimlere hitap etmenin zemini kayboluyor.
İslam’ın, “insanlık” hakkında bir fikrinin olmadığını düşünmek, İslam’ın “insan fikri” olmadığını kabul etmektir. İnsan fikri olmayan bir din olur mu? İnsan fikri, insanlık fikri, insanlığa dair fikri olmayan bir dünya görüşü, insanlığa ne teklif edebilir ki? İslam’ın insan tarifi de (fikri de), insanlık tarifi de (fikri de) mevcut, mesele bunu keşfetmek, çerçevesini tespit etmek, ilan etmekte. BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3- yazısına devam et

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-4-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-2-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-4-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-2-
Tüm insanlığa hitap edecek olan “İnsan hakları beyannamesi”, insan tabiat haritasının “insani alanını” esas almalıdır. İnsan tabiatı, kainattaki tüm varlığı ihtiva ve cem eden bir hacim belirtir, bu manada alt sınırı hayvandan daha aşağı, üst sınırı ise melekten daha yukarıdadır. İnsanın temel problemi zaten tabiat haritasının, hem hayvanı hem insanı hem meleği ihtiva etmesindeki uçsuz bucaksız ufuktur. Her varlık kendi tabiatına mahkumdur, hiçbir varlık kendi tabiatını aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Varlığın tabiatı, en muhkem hapishanedir, varlık çeşitleri içinde tabiatını aşacak bir cins yoktur. İnsan, tüm varlık çeşitlerinin (cemadat, nebatat, hayvanat, insaniyet, melekut) tabiatını ihtiva etmek ve hepsinin tabiat özelliklerini yaşayabilmek iktidarındadır, bu sebepledir ki imtihana muhataptır. Tüm varlık çeşitlerinin tabiatına malik olarak doğar ve en aşağısından başlayarak en yukarısına çıkmak ile mesuldür. (www.fikirteknesi.com sitesinde, “İnsan tabiat haritası” başlıklı seri yazıyla mesele tetkik edilmişti)
Mutlak hür olan akıl ölçü koyamaz. Doğruyu bulamaz, bulduğunda doğru olup olmadığından emin olamaz, dolayısıyla bulduğu doğruda ısrar edemez. Bu sebeple “değişmeyen tek şey değişimdir” demek zorunda kalmıştır. Batı aklı, Hristiyanlığa karşı mutlak hürriyet talebiyle ortaya çıktığından beri batıda, bir müddet sonra batının kültürel hakimiyetinin uzandığı her yerde “ölçü” kalmamıştır. Batı, kendi dışındaki dünyaya kendini tek ölçü olarak empoze etmiştir ama kendi bünyesinde asla bir “mikyas” bulamamış, bulunamayacağını da itiraf etmiştir. Devir devir bazı ölçülere ulaştığını vehmetmiş, onları kutsamış, bazen materyalist kutsalları için bazen dini garnitür olarak kullandığı kutsalları için milyonluk katliamlar yapmıştır. Katliamların envanterini çıkardığında dehşete düşmüş, sadece yirminci asırda yüz milyondan çok fazla sayıdaki katliama bakarak, “hakikat fikrinin” olmadığını, olamayacağını, böyle bir iddiada bulunmanın ancak katliamlar için gerekçe oluşturduğunu düşünmeye başlamıştır. Akıl ile aklı reddetme noktasına gelen batı, bir tür rasyonel çılgınlık haline mahkum olmuş, önce ferdi tamamen hür bırakmış, sonra cemiyetin hayat için şart olduğu esasından hareketle tüm kaideleri “zaruret” merkezinde açıklamak durumunda kalmıştır. “Her ferd sonsuz hürdür, beraber yaşamak istediğinde zaruret olarak bazı kurallara uymalıdır.” Bu prensip, hem ferdin mutlak hür kabul edilmesi itibariyle yanlıştır hem de içtimai kaidelerin izahının zaruret üzerine bina edilmesi yanlıştır. BÜYÜK VE DERİN HAMLE-4-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-2- yazısına devam et

28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

(Bu yazıyı, ülkenin iktisadî köküne dinamit koyup, milyarlarca doların kaybına, dolayısıyla elli yıl geriye gitmesine ve istihdam teşebbüslerinin önünün kesilerek işsizlerin daha da çoğalmasına sebebiyet veren, o günden bugüne doğan her çocuğun istikbâline ve kişi başına düşen gelirin artmasına mâni olan, toplumda “irticacı” yaftasıyla düşmanlık oluşturan, milyonlarca insanı fişleyerek zihin travmasına yol açan 28 Şubat darbesinin hain kurt karakterli generallerinin ruh tahlili olarak okuyunuz. Onları gördüğünüz yerde buğz ve telin ediniz. “Siz bizden değilsiniz, vallâhi ve billâhi rûz-ı mahşerde iki elimiz yakanızda olacaktır” diyerek haklı öfkenizi yüzlerine savurunuz. Korkmayın bu general artıklarından. Çünkü yürekleri yanında değildir)

“Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabı başucu kitabımdır. Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın ihatalı üslûbuyla makbul oğluna anlattığı birbirinden ibretli efsaneler içinde “Generaller ve Kurtlar” efsanesini 28 Şubat dâvası ne zaman gündeme gelse, memleketin askerî bürokrasisinde ne zaman bir yozlaşma başlasa yeniden okuma ihtiyacı hissederim:

Dinle oğul! Oğuz Ülkesi’nde hâkimiyet uzun zamandır kurtlaşan generallere aittir. Apoletli kurtların koyduğu kırmızı çizgilerin geçilememesi, temelleri sökülemeyen vesayet rejiminin devam ettiğini gösterir. Oğuz Cumhuriyeti’nin zâlim ve kanlı diktatörleridir bu yüksek üniformalılar. Generallere devlet memuru demek suçtur. Devletin ve milletin askeri değil bu despot apoletliler; millet onların tebaası, devlet de mülküdür.

28 ŞUBAT’IN AZILI GENERALLERİ
28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller yazısına devam et

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-3-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-1-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-3-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-1-
Yirminci asırda batının kaleme aldığı ve dünyayı bir asır onunla sömürdüğü insan hakları beyannamesi miadını doldurdu. Hala batının ve Batılılaşmış mahalli ajanların, insanlar üzerinde demoklesin kılıcı gibi salladıkları bu metinler, felsefi tez olmaktan çıktı. Hala gündemi işgal etmeye devam etmesinin ise iki mühim sebebi var, birincisi batının ve batılılaşan ahmakların ezberlerinden ve istismardan vazgeçmemesi, ikinci ve daha mühim olanı ise, yerine hala yeni bir beyanname yazılamamasıdır.
Ezberlerin tekrarlanması ve istismarın devam etmesi önlenebilecek bir hadise değil, bu sebeple mesele, yeni bir beyanname hazırlanması noktasından düğümleniyor. Açık bir şekilde biliyoruz ki, hayatı veya hayatın bir alanını işgal eden bir bilgi veya fikir, ne kadar saçma olursa olsun, eğer o alanda tek ise varlığını ve tesirini devam ettirir. Saçma ve yanlış olması hayattan çekilmesi için kafi değildir, illa ki yerine yeni bir fikrin piyasaya sürülmesi gerekir. Hiçbir fikir kendiliğinden hayatı terketmemiştir, mutlaka başka bir fikir tarafından hayattan kovulmuştur. Bir fikir kendiliğinden ölebilir, bu mümkün ama kendiliğinden hayatı terketmez, işgal ettiği sahayı boşaltmaz. Kendiliğinden öldüğünde ise tortulaşır, betonlaşır ve ceset haline gelerek hayatın ilgili alanını işgal etmeye devam eder. BÜYÜK VE DERİN HAMLE-3-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-1- yazısına devam et

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-2-MEDENİYET ŞURASI

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-2-MEDENİYET ŞURASI
Türkiye’nin maddi gücü dünyayı etkilemeye, İslam alemini de kurtarmaya kafi değil. İktisadi, askeri, siyasi güç birikimi buna müsait değil ama dünyada şu anda büyük bir fikir hareketini başlatacak tek ülke mevkiinde. Fikrin kıymetini ve kuvvetini bilenler için, böyle bir imkan ve fırsat, nükleer güçten daha büyük bir değerdir. Bu istikamete yönelmek, bu fırsatı kuvvet ve imkan haline getirmek, dünyaya “fikir tohumları” serpmek lazım.
Dünyaya serpilecek “fikir tohumları”, her ne kadar yeşermek için zaman istese, hemen neticelerini ve verimlerini göstermese de, nihayetinde nükleer füzelerden daha tesirlidir. Yirminci asırdaki dev çöküş, dünyayı, ağır bir fikir ve felsefe krizine soktu. Bugün yaşanan kaosun birinci sebebi, dünyada hiçbir fikir hareketinin olmaması, her şeyin günlük itiş kakış içinde yaşanmasıdır. İnsanlar ve halklardaki derin açmaz, görünürdeki iktisadi buhran değil, içine düştükleri krizin izahsızlığı ve yeni bir çıkış yolu (kurtuluş fikri) olmamasıdır. Daha önce de krizler yaşanmıştı, o krizler sistem içi kriz olduğu için, sistemin (kapitalizmin) esasları ve müesseseleriyle çözülmüştü. Bugünkü kriz, sistem krizi, bu sebeple de hem teşhis konulamıyor hem de tedavi geliştirilemiyor. Dört beş yıldır devam eden iktisadi buhran bir türlü çözülemiyor aksine her gün derinleşiyor, artık krizin “sistem krizi” olduğu anlaşıldı. Sistem krizi olduğu anlaşıldığından itibaren tüm ümitler tükendi, dünya zihni ve fikri anlamda müthiş bir boşluğa yuvarlandı. İktisatçıların söyleyeceği bir şey kalmadı, artık dünya yeni bir “fikir hareketi” bekliyor. Bu boşluğu erken gören, felsefi krizi erken teşhis eden ve ciddi bir teklifle ortaya çıkanlar, “geleceğin sahibi” olacaktır. BÜYÜK VE DERİN HAMLE-2-MEDENİYET ŞURASI yazısına devam et

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-1-GİRİŞ

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-1-GİRİŞ
Mısır ve Suriye’deki gelişmeler, bu gelişmeler karşısında doğu ve batı bloklarının ittifakları Türkiye’yi müthiş bir kuşatmaya aldı. Mengeneyi sürekli sıkıyorlar, bu defa niyetleri tehdit etmek değil öldürmek gibi görünüyor. İran’a karşı yapılacak bir askeri operasyonda Türkiye’yi (Akparti hükümetini) ikna edemeyen batı, bu gün Türkiye’ye karşı yapılan ve yapılacak olan her çeşit operasyonda İran’dan fazlasıyla destek görüyor.
Türkiye, ümmetin son kalesi ve tek karargahı olarak kaldı. Bunun ne manaya geldiğini ve ne kadar mühim bir mesele olduğunu anlamamız gerekiyor. Türkiye ne pahasına olursa olsun düşmemeli, buna müsaade etmemeliyiz. Karargah işgal edilemezse, karargah ele geçirilemezse, karargah kendi imkanlarıyla ayakta kalırsa, mücadele devam eder, yeni hamleler geliştirilebilir, yeni stratejiler oluşturulabilir, yeni manevralar yapılabilir. Karargah işgal edilirse her şey çöker…
Batı, Doğu ve kalbimize yerleşen İran alçaklarıyla başedecek gücümüz yok. Bu kadar büyük bir ittifak Osmanlıya karşı bile yapılmamıştı, Türkiye’ye karşı yapıldı. Oysa Türkiye Osmanlının yıkılırken sahip olduğu güce bile sahip değil hala… Karşımızdaki ittifak, onların silahlarıyla mücadele edilecek gibi değil, düşmanlarımızın silah gücüne (askeri, iktisadi, siyasi, diplomatik) denk bir güç toplayamayız. Başka bir yol (ya da yollar) olmalı… BÜYÜK VE DERİN HAMLE-1-GİRİŞ yazısına devam et

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ
Ülkenin üniversitelerinde hala batının bilim anlayışı ve onun tasnifi kullanılıyor. Bu o kadar Batının bilim (pozitif bilim) anlayışını esas alan ilahiyat profesörleri, o bilim anlayışına uymadığı için mucizeyi reddetmeye başladılar. Batının bilim anlayışını temel mikyas alınca, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin hangi manaları ihtiva ettiğini değil, o mikyasa uygun olan anlamların neler olduğunu araştırmak esas haline geliyor.
İslam irfan müktesebatındaki ilimlerin neler olduğunu, hangi tasnife tabi tutulduğunu, hangi bilgi disiplinlerine ilim dendiğini unuttuk ve umursamaz hale geldik. Oysa ilimlerin tasnifi, bilginin “nazım planı”dır, ilimlerin tasnifini yapamayan bir kültür iklimi kendi kaynaklarının bilgisini imal edemez hale gelir.
Bilgi üretmeyince üretenlerin bilgisine mahkum olunduğu gibi, ilimlerin tasnifini kendi müktesebatımızdan hareketle yapmayınca, başkalarının tasnifine mecbur oluyoruz. Batı ikliminin yaptığı bilimlerin tasnifi, bizim ilimlerimizi ihtiva etmiyor. Batının yaptığı tasnifi esas alınca, o tasnife uymayan bize has ilimlere karşı da mesafeli davranıyoruz. Oysa batı bilim anlayışının zirvesi, bizim ilim anlayışımızın eteklerine ancak ulaşır. İslam ilim anlayışı ve tefekkür çerçevesi, batı felsefesinin ve bilim anlayışının milyonlarca kat daha üstündedir. Pozitif bilim anlayışı (batı bilim anlayışı), ufku miraç olan ilim anlayışının eteklerine ulaşabilir mi? İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ yazısına devam et

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-1-TAKDİM

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-1-TAKDİM
Medeniyet inşa etmek birkaç neslin işi değil, uzun nefesli bir çalışmadır. Medeniyetten, medeniyet inşasından ve meseleleri bu merkezde düşünme lüzumundan bahsediyor olmak, özü itibariyle tefekkürün çapına dönük bir iddia veya taleptir. Mevzumuz tefekkür, tefekkürün çapı, ufku, hacmi… Yani “medeniyet çapında” düşünmek…
Bir dünya görüşünü medeniyet çapında düşünmek, onu anlamanın en geniş ufkudur. İslam’ın yekununa muhatap olmalı, parçalarında (bazı konularında) boğulmamalı, istikametin bazı meseleler tarafından vakumlanmasına fırsat vermemeli, mümkün olan en geniş ufka malik olmalıyız. İslam, mümine, yeryüzünü imar vazifesi de yüklemiştir, imar faaliyetinin müntehası medeniyettir.
Medeniyet tasavvuru, medeniyet inşası kadar mühimdir. Sıhhatli ve mütekamil bir medeniyet tasavvuru, ilmi ve fikri mecraların, havzaların, eserlerin içinde vücut bulacağı iklimdir. Bu iklime ihtiyacımız var. Balığı suyun dışında yaşatamıyorsak, yaşatma imkanını bulsak bile tabii olanı bozmamak için suda yaşatmaya devam edeceksek, fikir, ilim ve sanat faaliyetleri için bir iklime ihtiyacımız var, bu iklim oluşmaz, oluşturulamazsa, fikir, ilim ve sanat eserlerimiz yeşermez. Bu iklimi bulamaz veya oluşturamazsak, fikir (zihin) coğrafyamızı “sera” bahçesine çeviririz. İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-1-TAKDİM yazısına devam et

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-6-MEDENİYET AKADEMİSİ

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-6-MEDENİYET AKADEMİSİ
Çok şey yapılıyor, binlerce vakıf ve dernek İslami faaliyet ile meşgul. Büyük kaynaklar sarfediliyor, sayısız insan istihdam ediliyor, birçok kitap ve dergi basılıyor. Müslüman ilim adamları, fikir adamları, sanat adamları var, her biri bir şeylerle meşgul. Muhakkak ki her biri kendi anladığı kadarıyla en mühim konu üzerinde çalışıyordur. Ama bir eksik var, öyle bir eksik ki bu, her şeyi eksik bırakan bir eksiklik… Yapılan her işi eksik ve yarım bırakıyor, maksadına ulaşmasına mani oluyor, o olmayınca hiçbir şey kendi mihverine kavuşmuyor, kendi merkezini bulamıyor, doğru mevziine yerleşemiyor.
Fikir ve ilim adamlarının her birisi, “bir kişilik iş” yapıyor. Kendi çapınca çalışıyor ve eseri kendi çapında kalıyor. Bir araya gelemiyorlar, birlikte üretemiyorlar, bu sebepledir ki birikim oluşturamıyorlar. Her biri liberalizme ve liberalleşmeye karşı ama liberal tarz üzere kaim… “Türkiye Alimler Birliği vakfının” kurulması belki de bu çerçevede ilk misaldi ve ümit vericiydi. Ne haldeler bilinmez, sesleri çıkmıyor. YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-6-MEDENİYET AKADEMİSİ yazısına devam et

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ
Hicri on beşinci asra intibak edemedik, miladi yirmi birinci asra intikal edemedik, bu iyi değil… Yirminci asır arkamızdan çekiyor, zihnimizi vakumluyor, mengeneye aldığı aklımızı bırakmıyor. Yirminci asır zihni evrenimizin kabusu, bu kabusu uykuda da görüyoruz uyanıkken de… “İbn’ül Vakt” bile olamadık, “Ebul vakt” olanlar ise halimizi acıyarak seyrediyor. Geçen asrın çocukları olarak kaldık. Bu çok kötü, işte size tam bir irtica misali…
Yirminci asır kendi içine çöküyor ama bizim iç alemimizde bir türlü çökemiyor. Batının kendinden ümidini kestiği bir devirde, biz batının tüm değerlerini zihni evrenimizde dip diri tutuyoruz. Türkiye’deki Batılılaşmış ahmaklardan bahsetmiyorum, bizzat Müslüman fikir ve ilim adamlarından bahsediyorum. Mesela bir Müslüman bilim adamı (ilim adamı değil tabiatıyla), ilim usulünü (onlar bilimsel metot diyorlar), İslam İrfan Müktesebatından değil, batının bilim anlayışından alıyor, kullanıyor ve kendi kaynaklarını ve usulünü umursamaz şekilde hayatını yaşıyor. Müslümanlar “bilimsel yapıtlarını”, batı bilim formatında veriyorlar ama bunu yaparken İslam’ı anlattıklarını zannediyorlar. Batının posasına mücevher muamelesi yapan bu ahmaklar, Müslümanların ilmi çalışmalarını ve eserlerini “tasnif dışı” tutmak gibi bir cinayet işliyorlar. YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ yazısına devam et

VECDİNİZLE NASILSINIZ?

Vecdinizle Nasılsınız?

Vecd, belli bir kazığa bağlanmazsa adamı tepetakla götürür. Vecdinizi, imana ve şeriata dayandırmazsanız, kontrolsüz bir sarhoşluğun, divâneliğin ve coşkunun girdabında akıl ve kalp dengenizi kaybedersiniz. Bu mânada vecd tehlikelidir. Vecdinizin ayakları, dine yahut tasavvufa veya bu mukaddeslerden beslenen bir fikir ve sanat geleneğine basmıyorsa, istikâmeti belirsiz ruhî yalnızlıklara sürükleyebilir.

Böyle bir vecd, trajik ve sefil bir hayata mahkûm eder, mesuliyetlerden alıkoyar. İrade ve kemâlin kaidelerine bağlı olmayan vecd hâli, sahibini neye niçin hüzünlendiğini ve sevindiğini bilmeyen bir divâneye dönüştürür. Kaynağı belirsiz, ölçüleri ve gayesi olmayan, bir mürşide, üstada, dergâha ve irfanî bir yola tâbi olmayan vecd, sahibini kör bir kuyuda kıvrandırıp durur, haddini hududunu bilmez hâle sokar, yardan aşağı uçurur.

İnsanın eşrefi vecd hâlindeyken mânevî olanla rabıta kurar, helâlinden bir aşk, hüzün ve duygulara gark’olur. İnsanın şeytanı vecd hâlindeyken haram olan duygu ve coşkunluklara kapılır. Şeytanî vecde, edepsiz söz, fiil ve bunalım hâkimdir.
VECDİNİZLE NASILSINIZ? yazısına devam et

Sahih-i Facebook-Twitter

Allah sevdiği kulunun kalbini sevdiği kulunun kalbiyle birleştirir.
Hz. Muhammed(s.a.v) Kaynak:Sosyal Medya Sallamaları/2952

Efendiler! Hanımefendiler!
Copy-paste hastalığı ve gaflet bize zarar verir. Araştırmaksızın yapılan copy paste paylaşımlar fasık konumundadır. Fasıklardan gelen haberin ardı araştırılır-araştırılmalı.

Şimdi sosyal medya kaynaklarında yer alan yukarıdaki hadis(!) üzerine değerlendirmeler:
Bu söz ‘hadistir-değildir’ gibi boyumu aşan söylemlerde bulunmayacağım. Sadece Hadis ilminin, muhaddislerin bize sunduğu kaynaklar ve sosyal medyanın bize sunmadığı kaynaklar bağlamında bir tefekkür.
İki durum söz konusu.
-Bu söz /kaynakların bize bildirdiğine göre/ hadistir.
-Bu söz /kaynakların bize bildirmediğine göre/ hadis değildir.
Sahih-i Facebook-Twitter yazısına devam et

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-4-MÜKTESEBATIN HARİTASINI ÇIKARMAK

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-4-MÜKTESEBATIN HARİTASINI ÇIKARMAK
İslam İrfan Müktesebatı… Meselenin sırrı burada… Bilgi, ilim ve fikir ihtiyacımızı karşılayacak havza burasıdır. Milyonlarca ciltlik müktesebatı reddederek veya ihmal ederek hayat altyapısını kuramayız. Hayatın altyapısını edep, ahlak ve hukuk sahalarındaki bilgi müktesebatı oluşturur, irfan müktesebatının sadece edep alanındaki bilgi bile ulaşılamaz hale gelince tüm hayatımız çözüldü, dağıldı, toparlayamıyoruz. Her bahsin bir hukuku vardı, bir ahlakı vardı, bir edebi vardı. Sadece edebi kaybettiğimizde bile, bazı insanlar kibirli edalarla ve ısrarla, “peygamber de hata yaptı” diye muhatabı ile kavga yapıyorlar. Muhal farz söz doğru olsa bile, eskiden insanlar edebinden bunu söyleyemezdi ama şimdi kendileri hiç hata yapmamış edalarıyla bu sözü ağızlarını doldura doldura söylüyorlar.
Müktesebatı ulaşılır kılma mesuliyetimizle birlikte, onun haritasını çıkarmamız gerekiyor. Bir taraftan “ilimlerin tasnifi” yapılmalı, diğer taraftan “meratip silsilesi” tespit edilmeli, yekununda ise tevhidin yeryüzündeki ilk tecellisi olan vahdet mimarisi kurulmalıdır.
İlimlerin tasnifini yeniden yapma ihtiyacı içinde olduğu vaka… Yeniden yaparken müktesebatı reddetmek veya ihmal etmek değil, onu zenginleştirmek ve cari hale getirmek lazım. İlimlerin tasnifini yapmadan, hangi bilginin nerede olduğunu, hangi çerçeve içinde sebep ve neticesini bulduğunu, hangi mecrada faydasının zuhur edeceğini nereden bileceğiz? İlimlerin tasnifi meselesi, bilgilenmenin yol haritasıdır, bu mesele halledilmeden hangi bilgiyi neden öğreneceğimizi bile bilmeyiz. Zaten durumumuz da tam olarak bu değil mi? YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-4-MÜKTESEBATIN HARİTASINI ÇIKARMAK yazısına devam et

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU
Yirminci asırda İslam alemi bilgi üretemedi, bilgi üretmek bir tarafa kendi kaynaklarına ulaşamaz hale geldi. Batı dünyası ise, felsefenin krize girmesiyle birlikte (ve tabii ki dünyada bilgi üreten kültür havzalarının da kalmamasıyla) bilgi üretimine yöneldi. Felsefenin krize girmesinin en büyük sebepleri, bilimin felsefeden bağımsızlaşmasıydı, her bilim alanı felsefeden ayrılırken kendi alanında hızlı bir bilgi üretimine yöneldi ama aynı zamanda felsefenin içini boşalttı. Yirminci asır batı için tefekkürün öldüğü ama bilimin sultan olduğu bir çağdı. Tefekkürsüz ilim, mihveri olmayan bilgi üretimini hızlandırır, bununla birlikte de tefekkürü katleder.
Sayısız bilimin felsefeden bağımsızlaşmasıyla birlikte müthiş bir hızla başlayan bilgi üretimi, merkezi bir anlayıştan uzaklaştığı için “bilgi kaosu” meydana getirdi. Batı, bilgi üretmekteki maharetini, sadece bilgi “üretmek” için kullandı. Merkezi mimarisi olmayan bir bilgiyi kutsadılar ve o kutsalı sadece kendilerinin üretebildiğine inandıkları için de dünyanın kendilerini “kıble” haline getirmesini istediler. Kültür emperyalizmiyle bunu da ciddi manada başardılar.
Bilgi kaosu, her alanda nispetsiz, mesnetsiz, mihversiz bilgi üretilmesiyle ortaya çıktı. Her alanda çok sayıda ve çok çeşitte bilgi üretildi, bunlarla hem tez hem de antitezi ördüler. Hatta bir tez için birkaç tane antitez ürettiler. Dünya batının müktesebatına bakınca, tezin de antitezin de orada olduğunu, batının tüm insanlık için bilgi ve düşünce ürettiğini zannetti. Bu hali gören insan zihni ve aklı, düşünmek yerine batıdan bilgi ve düşünce seçti. Malum misaldir, önce kapitalizmi üretti, sonra antitezi olan sosyalizmi, dünyada yirminci asır boyunca ya kapitalist oldu ya da sosyalist. Oysa her iki iktisadi telakki de, hayatın kaynaklarını ve altyapısını iktisatta aramak bakımından aynıydı, bunu göremeyenler batının ufkunda boğuldu, o kadar ki kapitalist-sosyalist mücadelenin insanlığa yirminci yüzyıl boyunca can maliyeti yüz milyonu aştı. YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU yazısına devam et

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI
Yirminci asırdaki küçük fikir ve ilim imali, devrin kısırlığından dolayı “büyük adamlar” oluşturmuştur. Küçük bir kısmı gerçekten yirminci asrın ölçüleriyle “büyük adam” sınıfındandır, buna mukabil kahir ekseriyeti yirminci asır ölçüleriyle bile “küçük adam” sınıfındandır. Ne var ki yirminci asırdaki ilim ve fikir imalindeki zafiyet, “küçük adamları”, “büyük adam” olarak göstermiş veya küçük adamlara büyük adamlık taslama fırsatı tanımıştır. Kadim müktesebat ile mukayesesi kabil olmayanlar, müktesebatın bir mensubunun yanında bile sinek gibi kalmasına rağmen, şişmiş nefisleriyle gözlerin görme ufkunu kapatabilmiştir.
Samimi bir iman, derin bir idrak, hassas bir usul takip edenler, meselenin (İslam’ı anlama bahsinin) bidayetine kendilerini oturtmamış, kendilerini müktesebatın bir eseri olarak kabul ve ilan etmiş, vazifelerinin de müktesebata yol açmak olduğunu söylemiştir. Necip Fazıl, yirminci asrın sayılı dehalarından biri olmasına rağmen, müktesebata yol açmak için çırpınmış, bunun sistemini (vasıta sistem) geliştirmek için çabalamış, hiçbir şeyi kendinden başlatmamıştır. Doğru olan budur, yapılması gereken budur. YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI yazısına devam et

“DAHA ÇOK ÖLÜ İSTİYORUM”

“Daha Çok Ölü İstiyorum”

Savaş daima çok ölü ister. Savaşanlar öldürmek için niyetlidirler. Düşmanı öldürdüklerini sanırlar çok zaman. Oysa çokça çocuk, kadın, masumlar ölür. Öldürmek bir hastalık, bir cinayet hâline dönüştüğünde orada din-i mübin, yani İslâm yoktur. Ene vardır, insanın câni tarafı vardır. Öldürmekten zevk almaya başlayan bir nev’i nekrofil insan tipi ortaya çıkar. Suriye’de Esad canilerinin, Mısır’da darbeci generallerin, Doğu Türkistan’da Çinlilerin yaptığı da budur. Her yerde böyle. Türkiye’de bir zamanlar böyle değil miydi? PKK ve Ergenekon nekrofilleri, yani ölü sevicileri, defalarca öldürmekten hoşlananlar, “daha ölü istiyorum” diye iktidarlarını ve varlıklarını meşrulaştırmaya çalıştırıyorlardı.

Nekrofil ulusalcılar “düşmanı kendileri çoğaltır, düşmanın çokluğuna baktıkça rejimini tehlikede görür ve yeniden kan dökmeye kalkarlar…” Nekrofil Türk ve Kürt ulusalcılar “iyi ve adil bir toplumun inşacısı değil, mevcut kötü toplumun zalim bir yıkıcısıdır.” Şiddete dayalı iktidar gösterilerinde “soğuma” başlayınca “daha çok ölü istiyorum” diye tâlimat yağdırırlar.

Şair Mehmet Narlı’nın mısraları, “sağcı” ve “solcu” gibi etiketleri de kullanan nekrofil azgınlarca ifsad edilmeye çalışılan ölü adaylarının tepkisini en trajik yanıyla dile getiriyor: “Anladım ki ya ölüye yer var aranızda ya köleye / Ben de solunuzdan girip öyleyse sağınızdan çıkarım / Solunuzdan yani uyuşmuş tarafınızın namussuz yaşamından / Ne güzel işgal ettiniz ne ince jurnallediniz ne puştça sattınız / Hemen kutsanmış efendiliğiniz için üç kere: yaşasın ölüm / Yaşasın yaşayabiliyorsa zulümle karılmış toprağa basan.” “DAHA ÇOK ÖLÜ İSTİYORUM” yazısına devam et

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-1-TAKDİM

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-1-TAKDİM
Yirminci asır, insanlığın tefekkür tarihindeki en kısır devirdir. Teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, tefekkür zafiyetini perdelemiş, aksine, sığ akıllara tefekkür patlaması şeklinde görünmüştür. Yirminci asrın tefekkür zafiyeti sadece Müslümanlar için değil, tüm dünya için geçerlidir. On sekizinci ve on dokuzuncu asırda, yeryüzünde diri düşünce mecrası olarak sadece batı felsefesi mevcuttur, İslam tefekkürü aynı devirde hızla gerilemiştir. Batı felsefesi on dokuzuncu asırda son oğullarını vermiş ve yirminci yüzyıla “düşünce krizi” ile birlikte girmiştir. On dokuzuncu asırda alametleri apaçık hale gelen “felsefi buhran”, yirminci asırda tüm felsefeyi bitirmiştir.
Batı aklının ve düşünce şekli olan felsefesinin nihai üretimi teknoloji olmuş, felsefe, teknolojisi üretilen son düşünce şekli olarak dünyayı işgal etmiştir. Batının yirminci asırdaki iktisadi, askeri, siyasi güç birikimi, felsefi krize girdiğini kendinden de dünyadan da gizleyebilmiştir. Oysa yirminci asır, felsefi krizin zirveye ulaşmasından dolayı İslam tefekkürünün patlama yapması için düşman kutbun en zayıf olduğu devirdi. Batının güç yığınağındaki dehşetengiz boyut, teknolojideki kesintisiz keşif, dünyayı kültürel emperyalizmin kıskacına almaya yardım etmiş, zihinler işgal edilmiş, bu sebeple batı dışında herhangi bir kültür ikliminde tefekkür patlamasının kaynakları imha edilmiştir.
İslam tefekkürü, yirminci asra geldiğinde, Osmanlının son bir asırdır yaşadığı sekerat halinin tesiriyle, yeni bir hamle yapmak bir tarafa, ancak varlık-yokluk mücadelesi vermiş, doğrusu o mücadeleyi de kazanamamıştır. Osmanlının tasfiyesi ile birlikte, galipler (batı) tarafından zihni işgal edilmiş, İslami tefekkür kaynaklarına da ulaşılamaz hale gelmiştir. İslam’ın kadim müktesebatının ilmi eserleri, on dokuzunca asra kadar batı üniversitelerinde bile “ders kitabı” olarak okutulmasına rağmen, kendi öz kaynaklarımız olan müktesebata bizim ulaşmamızın tüm yolları kesilmiştir. Türkiye’deki misalleriyle izah etmek gerekirse, dil devrimi ve İslam’ın taliminin yasaklanması, meseleyi ilmihal bilgisinden ibaret hale getirmiştir. YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-1-TAKDİM yazısına devam et

28 Şubat’ta Kurtla Bir Olup Kuzuyu Yedikten Sonra Çobanla Ağlayanlar

28 Şubat’ta Kurtla Bir Olup Kuzuyu Yedikten Sonra Çobanla Ağlayanlar

(İşbu yazıdaki tipleri, fiil ve sıfatları 28 Şubat’ın azılı generallerinin ve onlara tahaccüb ve yaltaklık eden siyasîlerin, medya ve gazetecilerin, askerî ve sivil bürokratlarla işadamlarının özellikleri olarak okuyunuz)

***************************

“Kurtla bir olup kuzuyu yedikten sonra çobanla oturup kuzuya ağlayanlar”dan kendinizi koruyunuz. Bu münâfıkları tanıyıp zararlarına mâni olmak Kur’ân-ı Kerim’in buyruğudur.

Sûret-i haktan, yani iyiden, doğrudan, adâletten, çobanın mazlum ve mazrurluğundan yana görünüp kurtlara, zâlimlere, tâgutî rejimin zorbalarına perestiş eden, despot cumhuriyetin cellâtlarına ve generallerine gülücük dağıtan, onların sofrasında yemlenen ikiyüzlüleri tanımak ve onları aramızdan kovmak İslâm’ın emridir.
28 Şubat’ta Kurtla Bir Olup Kuzuyu Yedikten Sonra Çobanla Ağlayanlar yazısına devam et