Aylık arşivler: Ağustos 2021

NEDEN SİYASİ BİR DERGİ?

NEDEN SİYASİ BİR DERGİ?

NOT: “Ahlak ve İstikamet” dergisi 1. sayıda yayınlanan yazı

Siyaset, hayatın tamamına şamildir; bazı hayat alanlarındaki yoğunluğu fazla, bazılarında daha seyrek olsa da her saha ile ilgilidir. Siyasetin hayat ile irtibatını tespit ederken, hangi hayat alanlarına amir, hangilerine tabi olduğunu da teşhis etmek şarttır. Siyasetin iktidar ve muhalefet figürlerinden ibaret olduğu vehmi yaygınlık kazandığı için meselelerin eksik anlaşılması ihtimaline karşı ifade edelim, siyaset; ferd, cemiyet ve devlet arasındaki irtibat ve münasebet trafiğidir. Bu manada siyaset nazariyesi (fikriyatı); ferd, cemiyet ve devletin varoluş süreçlerinin, birbiriyle irtibat halinde ve adil şekilde yürütülmesini sağlayan fikir örgüsüdür.
Siyasetin hangi alanlarda amir, hangi alanlarda tabi olduğu meselesi dünya görüşlerine göre farklılıklar arz eder. Mesela İslam; ilim, irfan ve tefekkür sahasını siyasetin üstünde tutar ve siyaseti ona tabi kılar. Birçok felsefe ekolü (ve ideoloji) ise siyaseti en tepeye yerleştirmiştir. İslam’da siyaset, ilmin ve alimin, irfanın ve arifin, tefekkürün ve mütefekkirin emrindedir. Zira siyaset tatbikat sahasıdır, tatbikat ise nazariyata tabidir.
Siyaset, bir cihetiyle iktidarla meşgul olmaktır, ülkemizdeki fiili durum ise sadece iktidarla meşgul olmaktan ibarettir. Ya iktidarsınızdır veya iktidarı hedeflemektesinizdir, iki ihtimalde de iktidarla ilgilisinizdir. İnsan, zaten nefs sahibidir ve gayrimüslimler onun (nefsin) ihtiraslarıyla kuşatılmıştır. İktidar ise hayatın nefsidir; insanın nefsi ile hayatın nefsi birleştiğinde ortaya, karşı konulmaz bir felaket çıkar. Bundan dolayı olsa gerektir ki İslam; siyaseti, nazariyatın emrine vermiş, insanın nefsini zapt altında tutabilmek için hayatın nefsini de zapt altına almıştır.
*
Gayrimüslimlerde nefsi zapt edecek fikir ve ilim, usul ve çerçeve yoktur, onlar hayatlarını nefs merkezinde ve nefsin şehvet ve ihtiraslarıyla yaşar. Asırlar süren çatışmalardan yorularak üretilen kültürel kodlarla insan ihtiraslarının sınırlandırıldığı misaller vardır ama kafi değildir. İnsanda nefs, hayatta iktidar, hassas ölçüler ve müessir müesseselerle ihata edilmelidir. Aksi halde ümmi bir siyasetçi bile iktidar sahibi olduğunda, kendini (haşa) “yeryüzü tanrısı” zannedebilmektedir.
Batı kültür işgaline maruz kalan Müslüman ülkelerde ve Türkiye’de, “Batılılaşmış Müslüman” zihinler, İslam’ın ilahi ölçülerindeki fevkalbeşer muvazeneyi anlayamaz hale geldi. Cumhuriyet kurulduğundan beri iktidar olamamanın doğurduğu “iktidar açlığı” ile zehirlenen zihin ve akılları, iktidarın ifsat edici tesiriyle birleşince, İslam’ı umursamayacak kadar savruldular. İbadetlerini yapmayı (mesela namazlarını kılmayı) kafi gören Müslüman siyasetçiler; devlet, cemiyet ve şahsiyet meselelerini izah ve inşa eden İslami ölçüleri lügatlerinden çıkardılar. Hatta Ayasofya İmamının bunları hatırlatmasına bile tahammül edemeyecek kadar mihenklerini ve mihverlerini kaybettiler.
Siyasetin bu tür insanlar tarafından işgal edilmesi ve iktidarın imkanlarının bir takım müfsit insanlar tarafından kullanılması, siyaseti, her sahaya şamil bir ifsat şebekesi haline getirdi. Bu hastalık yukarıdan aşağıya doğru dalga dalga halka yayıldı. Halk, taraftarı olduğu siyasi partinin tüm pisliklerini görmezden gelecek kadar kirlendi. Siyaset, önce kendini sonra da halkı kirletti. Mesele hiçbir zaman sadece siyaset değildi, aynı zamanda içtimaiyat boyutu da vardı ama bugün siyasetin içtimaiyatı zehirlemesi ileri boyutlara ulaştı.
Siyaset, halka misal olmak ve halkın manevi-ahlaki hassasiyetlerini artırmakla mesuldür. Siyaset aynı zamanda kuvveti (iktidarı) temsil eder, bu temsiliyet fikirden ve ahlaktan mahrum olduğunda halkın cahilleşme (fikirsizleşme) ve ahlaksızlaşma süreci hızlanır. CHP iktidarlarında fikirsizlik ve ahlaksızlığın halka sirayeti sınırlıydı, zira halk CHP’nin kendinden olmadığını hatta kendine düşman olduğunu derin irfanıyla biliyor ve ona karşı ruhi bariyerler kuruyordu. Bugün mütedeyyin insanlar, kendilerinden bildikleri siyasetçilerin fikirsizlik ve ahlaksızlıklarıyla muhatap olmakta ve buna karşı ruhi ve içtimai bariyerler kuramamaktadır. Tehlike büyüktür ve halka sirayeti önlenemez noktaya doğru hızla ilerlemektedir.
*
Müslüman münevverlerin Ak Parti iktidarı tarafından tehdit ve tasfiye edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kamuoyunda Ayet-i Kerime ve Sünnet-i Seniyye’yi paylaşan ve halkı bunlara davet eden Müslüman münevverler, CHP’den önce Ak Parti çevrelerince baskıya uğruyor ve kamu görevlisi olanlar hükumet tarafından tasfiye ediliyor. Ak Partinin CHP’lileştiği ve artık CHP’ye ihtiyaç kalmadığı bir vasata doğru hızla gidiyoruz. CHP’nin ideallerinin, biraz İslamlaştırılmış haliyle Ak Parti tarafından gerçekleştirilmesi, bizzat siyasi mücadeleyi zaruri hale getiriyor.
İsminin CHP olmaması, CHP’ye benzediği gerçeğini perdeliyor. Milyonlarca Müslümanın bu kadar kolay aldatılabilmesine tahammül etmek zor. Üstelik binlerce Müslüman münevverin bu kadar kolaylıkla aldatılabileceğini düşünmeleri çok tahkir edici… Makyajdaki farklılıklarıyla özdeki benzerliklerini perdelemeye çalışmaları karşısında dirayetli bir tavır şart…
*
İslami ölçüleri ifade eden ve İslami talepte bulunan münevverlere karşı Ak Parti cephesindeki çirkin tavır, özünde İslam ile hayatın (ve siyasetin) birbirinden ayrı olduğu fikrine dayanıyor. Malum olduğu üzere bu fikrin adı laikliktir. İhtiyaç duyduklarında (halkı aldatmak için) İslam’ı kullanan iktidar çevrelerinin, İslam’ın hayatı tanzim eden ölçülerine sıra geldiğinde CHP’den önce barikatlara koşup Müslüman münevverlere ateş etmesi, İslam’ın laikleştirilmesi operasyonundan başka bir şey değil.
Bazı Müslümanlar, İslam için iktidarı feda eden ulvi anlayıştan, iktidar için İslam’ı feda eden süfli bir anlayış derekesine düştü. Bu derekeye düşen siyasetçiler, Kemalistleri ve Batıcıları kendilerine daha yakın görmeye ve hissetmeye başladılar. Çünkü o dereke, Kemalistlerin ve Batıcıların ikametgahıydı, kendileri de oraya düşünce onlarla daha kolay anlaşmaya başladılar. Ne var ki samimi Müslümanlarla aralarındaki mesafenin kapatılamayacak kadar açıldığını fark edemediler. Düştükleri çukurda iktidarın keyfini sürmek için halkı da oraya çekmeye çalışıyorlar, vicdanlarını rahatlatmak için Müslüman münevverlerden de, yaptıkları yanlışı tasdik edecek noter arıyorlar.
*
İlim, irfan ve tefekkürle meşgul olan, bu sahalarda telif çalışmaları yürüten bir kadronun siyasi neşriyatla meşgul olması gerekli ve doğru mudur? Normal şartlarda ilim ve tefekkür kadrolarının günlük siyasi neşriyatla meşgul olmasına lüzum yoktur, zaten nazari sahalardaki meşguliyet had safhadadır. Ülkenin ve milletin sayısız sahada fikre ihtiyacı var, bunlardan günlük siyasete sıra gelmez. Bu sebeple yıllardır siyasi neşriyata meyletmedik. Siyasi neşriyata meyletmememiz siyasetle ilgilenmediğimiz ve onu anlamadığımızdan değildir. İlim ve tefekkür sahasındaki çalışmalarımızın yoğunluğu siyasi neşriyata meyletmemize mani oldu. Elimizdeki mevcut çalışmalar dikkate alındığında hala siyasete sıra gelmezdi fakat şartlar bunu zaruri hale getirdi.
Şartlar siyasi neşriyatı zaruri kıldı. Neden siyasi dergi çıkarmak durumunda kaldığımızın en özet cevabı bu… Ne var ki bu cevabın tafsilatlı şekilde izahı lazım.
*
Bir müddettir siyaset, hayatın tüm alanlarını işgal etti. Bu işgal, hem haddini aşan bir mahiyet taşıyor hem de marazi bir mahiyet taşıyor. Siyasetin tüm hayata şamil olduğu doğrudur ama amir olduğu hayat alanları ile tabi olduğu hayat alanları arasındaki ölçü ve sınırı umursamaksızın hayatı işgal etmesi hastalıklı bir durumdur.
Siyasetin hayatı hastalıklı şekilde işgal etmesi, siyasete (iktidara) meyletmeden hiçbir sahada hizmet etme imkanını bırakmadı. Ak Partinin iktidar hasisliği ve görgüsüzlüğü, siyasetin amir olduğu değil, siyasete amir olan alanları da kendine bağladı. Siyaset üstü sahalardaki kadroların, mesela münevver camianın kendi alanlarında hizmet etmesi imkansızlaştı.
Erdoğan ve Ak Parti, sadece kendilerine muhalif olanlara karşı değil, aynı zamanda kendine karşı soytarılaşmayanlara da hasım oldu. En kötüsü, Erdoğan’a soytarılık yapmayanlara hayat hakkı tanınmamasıdır. Soytarılaşmayan, yani şahsiyet sahibi insanlar Erdoğan veya partiye muhalefet etmese de hiçbir proje yürütemiyor ve hiçbir çalışma yapamıyor.
İktidar hasisliği, cahillikten kaynaklanır. Münevver camianın telif ettiği fikir ve ilimden faydalanmak yerine onları kendine bağlı birer soytarı haline getirmek ve yaptıkları yanlışlar da dahil olmak üzere her işlerini şartsız tasdik eden notere çevirmek, bu hasisliğin neticesi olan bir felakettir. Münevver camia bu felakete dur diyecek tek kadrodur. Açık şekilde felakete doğru giden siyasi ve içtimai süreçlerin durdurulması ve tersine çevrilmesi, münevver camia için aynı zamanda bir mesuliyettir.

İBRAHİM SANCAK

İSLAM TESLİM ALINIYOR

İSLAM TESLİM ALINIYOR (Kapak Konusu)

NOT: “Ahlak ve İstikamet” dergisi 1. sayıda yayınlanan yazı

Tarihte birçok din veya dünya görüşü, muhalifleri, hatta en şedit düşmanları tarafından teslim alınmıştır. Bir dinin veya dünya görüşünün başına gelebilecek en vahim hadise, muhteva cihetiyle teslim alınmasıdır. Muhteva cihetiyle teslim almak, muhtevanın asli mihverini değiştirmektir, meşhur adıyla reforma tabi tutmaktır. Bunun en rezil misali, Hıristiyanlığın Roma’yı fethetme teşebbüsünde gerçekleşmiştir; Hıristiyanlık Roma İmparatorluğunu fethetmiş ama Roma da Hıristiyanlığı teslim almıştır. Hıristiyanlık paganlaşmış, Roma ise paganizmin bir kısmını kırparak teslise razı olmuştur. Tarihi süreçlerin tafsilatıyla meşgul olmak bizim işimiz değildir, netice olarak birbirini teslim almışlar, ortak noktada buluşmuşlardır.
İslam teslim alınabilir mi? Asla… Hıristiyanlığın teslim alınma şekli İslam için muhaldir. Bu manada İslam, asla teslim alınamaz.
*
Hıristiyanlıkta yaptıkları gibi İslam üzerinde de reform teşebbüsleri tarih boyunca görülmüştür. Hala oryantalist projelerde açıkça görülmektedir. Fakat tarihteki teşebbüsleri akim kalan kafirler, İslam’ı teslim almak için yeni metotlar geliştirmektedir. Yani İslam’ı teslim alma teşebbüsleri, her hamlede akamete uğrasa bile durmamakta, her defasında farklı metotlarla devam etmektedir.
Alimlarimiz, ariflerimiz, mütefekkirlerimiz, İslam’ı teslim alma teşebbüslerine karşı tarih boyunca insan idrakini (aklını) patlatacak çapta ve irtifada (seviyede-yükseklikte) tefekkür faaliyetleri gerçekleştirmiş, bu çerçevede de fiili mücadele yürütmüştür. Müslümanların en zayıf oldukları dönemde bile bu faaliyetler kesintisiz devam etmiştir.
*
Reform çabaları da dahil olmak üzere İslam’ı teslim alma teşebbüslerinin her çeşidi, idraksiz (ve gafil) Müslümanlar veya münafıklar olmadan yürütülememiştir. Meselenin hassas noktası burasıdır, İslam’ın muhtevası üzerinde operasyon (tahrifat, reform) yapma teşebbüslerini umumiyetle Müslüman kisveli hainler üstlenmiştir. Hala Türkiye’de bu tür hainler mevcuttur, mealcilik türünden nevzuhur operasyonlar en meşhur olanlarıdır.
İslam’ı teslim alma teşebbüslerinin muhteva tahrifatı (reform şubesi), Ehl-i Sünnetin inşa ettiği muhkem bilgi evreni tarafından boşa çıkarılmıştır. Ehl-i Sünnet, hem bizzat İslam’ın kendisidir hem de İslam’ın muhkem muhafızıdır.
*
Reform türü teşebbüslerden netice alamayan kafirlerin yirminci asırda en fazla takip ve tatbik etmek istedikleri metot, İslam’ı sınırlandırmaktır. Muhteva üzerinde operasyon (reform) yapmaksızın, fiilen İslam’ın ölçülerini gündeme getirmemek, getirilmesini önlemek, getirenleri tahkir ve tecrit etmek… Başka bir ifadeyle, İslam’ı, hayatın dışına atmak, ibadethanelere ve zihinlere hapsetmek, tatbikatına mani olmak…
İslam’ı teslim almanın en çağdaş(!) yolu bu… İslam’a doğrudan saldırmadan, İslami ölçüleri gündeme getirenlere veya tatbik etmek isteyenlere saldırmak… Açıkça İslam düşmanı olarak görülmelerine mani olan bu taktik, halkın nezdinde de ihmalen itibar görüyor.
*
Kafirler İslam’ı teslim almanın yeni yolunu uygulayamaz. Kafir birisinin İslam’ın herhangi bir ölçüsüne karşı veya o ölçüyü gündeme getirene karşı düşmanca tavrı, en cahil Müslüman tarafından bile reddedilir.
İslam’ı gündemden ve tatbikattan uzak tutmak, ancak Müslümanlar eliyle yapılabilir. Yani İslam’ı dünyadaki en güçlü küfür mihrakları dahi teslim alamaz ama Müslüman kisveli insanlar onu teslim edebilir. Meselenin hassas noktası burası; İslam’ı teslim eden Müslüman olmazsa, küfür İslam’ı teslim alamaz.
*
CHP, İslam’ın gündeme getirilmesini ve tatbik edilmesini fiilen engelleyen siyasi örgüttür. Tatbikatının adının laiklik veya başka bir şey olmasının önemi yok… CHP, devlet ve ordu desteğiyle seksen yıl İslam’ı tatbikatta eksiltmek, yani teslim almak teşebbüsünde bulunmuştur. Fakat CHP, bu milletin sinesinde yer edememiş, millet çapında taban bulamamış, seçim yoluyla da iktidar olamamıştır. Özellikle de milletin onu hasım olarak görmesi, İslam’ı fiilen teslim alma teşebbüsüne karşı ciddi bir mukavemet göstermesine sebep olmuştur.
Ne var ki Erdoğan ve Ak Parti, hem İslam’ı temsil iddiasında bulunmak hem de Müslüman tabana sahip olmak cihetiyle bu imkana sahiptir. Milletin Erdoğan’a itimadı, İslam’ın fiilen teslim edilmesi için uygun bir fikri, siyasi, içtimai altyapı oluşturmaktadır.
Son zamanlarda açıkça ve cüretkar şekilde, İslam’ın ölçülerinden bahseden Müslüman münevverleri ve kadroları hem de CHP’lilerin iddia ve ifadelerine uygun şekilde tahkir etmek, vazifelerinden ihraç etmek, hatta itibarsızlaştırmak gibi vahim tatbikatların faili ve merkezi haline gelmiştir. Gerekçelerinin ne olduğu mühim değildir, özellikle Erdoğan veya partisinin zarar görmemesi gibi ucube gerekçelerin hiç önemi yok…
*
Partizan tetikçiler tarafından “ümmetin lideri” olarak propagandası yapılıyor, hatta hiçbir ölçüyü umursamamakta ısrarlı serseri tetikçiler tarafından “halife” olduğu propagandası yapılıyor Erdoğan’ın… Ümmetin lideri veya halife olduğuna dair propagandanın yanında, İslami ölçülerden bahsedilmesine bile engel olan bir Erdoğan… Münevver camia, tetikçilerin bu tür serseriliklerine tabii ki meyletmiyor ama Erdoğan’a itimat eden milyonlarca vatandaş; İslami ölçülerin ifade ve tatbik edilmesine mani olunmasını, “Öyleyse İslam’ın bu ölçüleri günümüzde uygulanamaz” türünden sapkınlıklara savrulabiliyor.
Halk lidere bakar, lidere itimat eder, liderin arkasından gider, onun söylediği sözleri ve yaptığı işleri “meşru” görür. Ümmetin liderliği veya halifelik veya İslam’ın dünyadaki temsilciliği gibi uydurma sıfatlarla propagandası yapılan Erdoğan, halk üzerindeki tesirini bilmiyor olamaz. Müslüman halkın zihninde, İslam’ın bir kısmının uygulanabileceği, bir kısmının uygulanamayacağı türünden hezeyanların yerleşmesine sebep olmak, umursanmayacak bir tehlike midir?
Müslümanların en mühim mükellefiyetleri imanlarını muhafaza etmektir. Her Müslüman hem kendi imanını hem de imkanları ölçüsünde diğer Müslümanların imanını muhafaza etmelidir. Mesele imana gelip dayandığında hangi gerekçe meşru olabilir ki? Erdoğan’ın siyasi tavır ve tatbikatlarının muhtemel neticelerine dair düşünmüyor olması mazur görülebilir mi?
*
Aldanmanın yolu itimattan geçer. En cahil insan bile itimat etmediği birisi tarafından aldatılamaz. Ticaretten siyasete, fikirden imana kadar aldanmanın temel unsuru itimattır. Milyonlarca insanın kendisine itimat ettiğini bilen bir Müslüman, imana taalluk eden bir meselede dikkat ve hassasiyet göstermeyebilir mi? “Bana oy versinler de…” diye başlayan ve devamı her türlü hezeyanla doldurulabilecek bir siyasi tavır içinde olmak bir Müslüman için muhal olmalıdır.
Müslüman liderlerin bir vazifesi de, kendine itimat eden halkı, asli mecrasına (mefkuresine, yani İslam’a) sevk etmektir. İslami hassasiyeti kafi seviyede olmayan ama kendisine itimat eden halk kitlerini İslam’a sevk etmek yerine, sadece oy almaya yoğunlaşıp, özellikle de imanla alakalı meselelerde umursamazlık yapamaz. Erdoğan, manevi sahada çok hassas dengeler üzerinde oturuyor, halkın zihni evrenine hem müspet hem de menfi tesir icra edebilecek bir mevkide duruyor. Halkın ve Müslümanların zihni evrenine dönük menfi tesirlerinin ahirette (mahşerde) ağır neticeleri olacağını asla unutmamalıdır.
*
Erdoğan’ın Müslüman olup olmadığını tartışacak kadar gaflete düşmeyiz, zaten Müslüman olarak biliriz. Fakat Erdoğan’ın siyasi tavır ve tatbikatının nerelere ulaştığını teşhis etmek ve vahim neticelerini ortaya koymak bizim vazifemizdir.
Erdoğan, samimi bir Müslümansa eğer, İslam’a dair tavırlarını gözden geçirmeli, vahim neticeleri olan tatbikatlarından kamuoyunun anlayacağı şekilde vazgeçmelidir.
Erdoğan, siyasi tavırlarının İslam’a maliyetinin farkındadır veya değildir, onu bilmeyiz. Fakat İslam’ın teslim alınması manasına gelecek tavır ve tatbikatlara karşı şiddetle mücadele edeceğimiz bilinmelidir.
EBUBEKİR SIDDIK KARATAŞ