MÜDERRİS RİSALET, TALEBE SAHABE

MÜDERRİS RİSALET, TALEBE SAHABE

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye “mutlak ilim”dir. Mutlak İlim; idrak, talim, tatbik ve tebliğ için yirmi üç senede vazedilmiştir. Mutlak İlim, anlık olarak vazedilseydi, idrak ve talimi fevkalade zor, tatbik ve tebliği ise zor olurdu. Allah Azze ve Celle’nin kudreti sınırsızdır, O, muradında mutlak hür, yaratmasında mutlak kadirdir, bu sebeple her nasıl isterse öyle yapardı. Rahmetiyle tecelli etmiş, dininin idrak ve talimini, tatbik ve tebliğini kolaylaştırmış, tedrici şekilde vahyetmiştir. Öyleyse bize düşen, her nasıl vuku bulmuşsa, o şekilde anlamaya çalışmaktan ibarettir.

“Mutlak İlmin” müderrisi ancak ve sadece Risalet’tir. Risalet’in dışında ve Risalet’e rağmen Mutlak İlmin müderrisliğine soyunan, farkında olsun veya olmasın Risalet iddiasındadır. Asr-ı Saadetten sonraki ümmetin Mutlak İlim müderrisliği, “Mutlak İlmin Münhasır Müderrisi” olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize tevarüsendir ve onun yolundandır. Sünnet-i Seniyye’yi inkar veya ihmal ederek Mutlak İlim müderrisliğine soyunanlar, Mutlak İlmi, en az Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz kadar idrak ettikleri iddiasındadırlar ki, muhaldir. Zaten en az O’nun kadar idrak etme iddiası, zımnında Risalet iddiasıdır.
Birkaç on yıldır bir kısım insan, Mutlak İlmin “ne olduğunu” bilmeden, anlamadan, “ne yazdığını” okumayı itiyat haline getirdi. “Ne olduğunu” anlamadan okunan “Kitap”, haşa sümme haşa, herhangi bir kitap gibi okunur oldu. Mutlak İlmin ne olduğunu bilmedikleri için, Risalet’e ihtiyaç duymayacak kadar ahmaklaştılar.
*
Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim; “Ümmü’l Kitap” olan Levh-i Mahfuzun, tahrif ve tağyire karşı tedbir için kelime ve cümle olarak sayılı ve sabit ama mana ve hikmet cihetiyle sonsuz olarak dünyaya inzal, insanlığa tebliğ edilmiş halidir. (En doğrusunu muhakkak ki Allah Azze ve Celle bilir) Sonsuz ilim sahibi olan Allah Azze ve Celle’nin beyanı, sonsuz ilmine dairdir, tabiri caizse sonsuz ilminin kapısıdır. Sonsuz ilme dair olan Kur’an-ı Kerim, mahdut akılla ihata edilemez, idrak edilemez, ancak ondaki mana ve hikmetler nispeten keşfedilebilir. Zaten bu sebeple olmalıdır ki (Allahu alem) ahkam ayetleri vazıh, sarih ve berraktır. Ne var ki onların bile mana ve hikmeti, sonsuz ilme açılan derinliktedir. Sarih olması, derinliğine mani değil, insanlar için bir rahmettir.
Mutlak İlmin müderrisi olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, “ümmi” olmak cihetiyle herhangi bir müderrise talebe olmamıştır. O, dünya ölçüleriyle talebeliği olmayan müderristir. Malumdur ki, talebeliği doğrudan Allah Azze ve Celle ve Hz. Cebrail Aleyhisselama dönüktür. Öyle ki, yeryüzündeki hiçbir ibadet ve tedrisatın ufkunda olmayan Miraç O’na ihsan edilmiş, bizzat Allah Azze ve Celle tarafından muhatap alınmış ve mükalemede bulunulmuştur. Gaipte seyahat eden, “Gaiplerin gaibi” olan Allah Azze ve Celle’nin huzuruna vasıl olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, tabii ki Mutlak İlmin Münhasır Müderrisidir. Kim ki O’nun müderrisliğinin vesayetinden çıkarsa, değil müderris olmak talebe bile olamaz.
O’nun tedrisatının dışına çıkan, Mutlak İlmi mealinden okuyup anladığı vehmine kapılanlar, en hafif tabirle O’nun beyan (Hadis-i Şerifi) ve tatbikatını (Sünnet-i Seniyyeyi) umursamayan ve ihtiyaç duymayanlardır. Ve bunların kasıla kasıla “Sahih İslam”dan bahsetmesi, İslam tarihinin en büyük ahmaklığı ve aldatmasıdır.
*
Mutlak İlmin Münhasır Müderrisinin talebesi ise Sahabe-i Kiramdır. Mutlak İlmin Müderrisi tarafından tedrisatı yapılan ders, tabii olarak Mutlak İlimdir. Sahabe-i Kiram; Mutlak İlmin tahsilini, onun Münhasır Müderrisine talebe olarak yapan tek kadrodur.
Sahabe-i Kiramın tek kıymeti, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi görmesi, O’nunla beraber yaşaması değil, aynı zamanda Mutlak İlmi, başka bir ilme ihtiyaç duymaksızın tahsil ve talim edebilmesindendir. Doğrudan Mutlak İlmin tahsili imkanı, tabii ki müderrisinden dolayı mümkündür.
Sahabe-i Kiramın ilminin azlığından, bazı alimlerin ilminin daha çok olmasından, bugünün bazı imkanlarından dolayı daha fazla ilmimizin olması ihtimalinden bahsedenler var. Bunlar, Mutlak İlmin ne olduğunu, onun tahsilinin kıymet ve derinliğini, bizzat İki Cihan Serveri Aleyhisselatü Vesselamın müderrisi olduğu bir tedrisata talebe olmanın ufkunu bilmeyenler, bu meselelere dair küçücük bir “his” bile yaşamayanlardır.
Sahabe-i Kiramın Mutlak İlim tedrisatıyla iktisap ettiği mana ve hikmet yekunu, sonra gelen nesillerin en büyük aliminin iktisabından mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Risalet ile başlayan tedrisat silsilesi, Sahabe ile devam etmek mecburiyetindedir ve zincirin sonraki halkasının koparılması, öncekine ulaşmayı fevkalade zorlaştırır.
*
Sahabe-i Kiram, dinin vazedilmesine şahittir. Hangi Ayet-i Kerime’nin hangi sebebe mebni olarak nüzul ettiğini, hangi Hadis-i Şerif’in hangi sebebe mebni olarak beyan edildiğini bilen, bu sebeple de dinin vazedilmesi sürecinde idrak eden bir kadrodur. Mesela nüzul sebebi bizzat kendisi olan Sahabe, o Ayet-i Kerime’yi, bir de Risalet tedrisatından geçtiği dikkate alınırsa, insan cinsinin Risalet’ten sonraki en derin idrakine sahip olduğunu kabule mani olan nedir?
Risalet’in Mutlak İlim tedrisatı o derecededir ki, bir meseleye dair Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin açmış olduğu müzakerede Sahabe-i Kiram tarafından beyan edilen “görüş” daha sonra “Ayet-i Kerime” olarak nazil olmuştur. Nasıl bir tedrisat ve nasıl bir idraktir ki, Ayet-i Kerime nazil olmadan önce o muhtevada bir söz söylenebilecek seviyeye ulaşılmıştır. Hz. Ömer’de (RA) kesafetini bulan bu misal, Mutlak İlim taliminin, Risalet tedrisatının ve Sahabe-i Kiramın kıymetini tespit cihetinden muhteşem bir ufuktur.
Sahabe-i Kiram arasında kıymet tasniflerinin olması başka bir mevzudur, onların tamamının belli bir makamda bulunması başka bir mevzudur. Kendi aralarındaki kıymet dereceleri baki ve mahfuz olmak üzere, her sahabe ümmetin en üstün içtimai kadrosunun mensubudur ve onların makamlarına ulaşma imkanı yoktur.
Sahabe-i Kiram, üzerinde dinin ilk tatbik edildiği ve dini ilk tatbik eden içtimai kadrodur. Bu manada dinin ilk tatbikatı olan Sünnet-i Seniyye’nin, kendi üzerinde tatbik edilmesi cihetinden münfaili ve kendisinin de ilk tatbik eden içtimai kadro olmak bakımından failidir. Dinin vazedilmesi sürecindeki bu yakınlık, Risalet’ten sonra, dini ilk ve en derin manada anlayan kadro olmasını iktiza eder, zaten de böyledir.
EBUBEKİR SIDDIK KARATAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir