AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

(NOT:Bu yazı, “İnsan zihninin ana haritası” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Ahlak zemini, iman ile akıl arasındaki bir alanda meydana gelir. Sadece akıl veya gerçeklik zemininde meydana gelmiş olsaydı insandaki “ben” merkezine bağlı olacaktı. Çıplak haliyle “ben” merkezine ayarlı bir yapı mümkün olsaydı eğer, davranış şekilleri diğer insanları ilgilendiren bir “kural” haline gelemeyecekti.
Davranış kuralları ile davranış şekilleri arasında mahiyet farkı vardır. Davranış şekillerinin altında (arkasında) tek insan, bir anlamda insandaki “ben” merkezi vardır. Bu mahiyet davranış şekillerini sosyal hedeflere yöneltmez. Davranış kurallarının arkasında ise tek insan değil, cemiyet ve hatta insanlık bulunmaktadır. Bu mahiyet davranış kurallarını cemiyetin varlığını esas alır hale getirir ve tek insanın değil insanlığın (en azından bir insan topluluğunun) çevresinde toplandığı bir özün hareket biçimlerini oluşturur. Davranış şekli ferdin sahip olabileceği ve riayet etmek zorunda olmadığı, hatta kendi menfaati için istismar edebileceği bir manevra niteliği taşıyabilir. Davranış kuralı, ferdin sahip olamadığı ve riayet etmekle kendini bir merkeze (topluma veya düşünceye) ayarlı hale getireceği sosyal vakıadır. Davranış kuralında cemiyet, davranış şeklinde ferd vardır.

Davranış kuralları neticede davranış şekilleridir ve davranış kuralı veya davranış şekli ayırımı insanın bunlara muhatap olma biçimiyle ilgilidir. İnsan davranış şeklinin birini davranış kuralı olarak kabul ettiği gibi bir diğerini davranış şekli olarak alabilir. İşte temel problem buradadır. İnsan (ferd) neden davranış şeklinin birini davranış kuralı olarak bir diğerini davranış şekli olarak alabilmektedir? Ya da bunu tayin eden merkez veya sebep nedir? Bu soruya bağlı olarak belki de daha önemli olan ikinci soru şudur, insanın bu iki alternatiften birini tercih ettiğinde ortaya çıkan netice nedir?

*Davranış şekli veya davranış kuralı olarak anlamanın sebebi

*İnsan iç dünyasında ahlak zemini oluştuğu takdirde davranış kuralları meydana gelir.

Mana zemini ve imanın oluşması halinde ahlak zemininin oluşacağını önceki bahiste (ahlak zeminin mahiyeti bahsinde) anlatmıştık. İman ruhun temel temayülü (yönelişi) olduğu için, insana “varoluş” istikameti ve güzergahı çizer. İnsanın varoluşu temelde ferdi varoluştur fakat cemiyetin varoluşu ferdin varoluşunu temine matuf bir organizasyondur ve ferdi varoluşun çevre şartlarını meydana getirir. Cemiyet varoluş güzergahına girmediği takdirde ferdi varoluş daha zordur ve çevre şartlarına sahip değildir.
İman insani varoluşun ferdi ve içtimai cephelerini terkibe kavuşturan temel “istikametlendiricisi”dir. Ferdi menfaat ile içtimai menfaati iman dışında herhangi bir kuvvet harmanlayamaz ve dengeleyemez.
İnsani varoluşun ferdi varoluş cephesi insan iç dünyasına dönük yönüdür. İnsan iç dünyasındaki organizasyon, cemiyet olmasa dahi davranış kurallarını üretebilecek veya davranış şekillerine davranış kuralı mahiyetini ve değerini verecek biçimde meydana gelmezse davranış kuralları zuhur etmeyecektir. Cemiyetin baskısı (sosyal müeyyide) olmadığında ve hatta cemiyetin kendisi dahi olmadığında ferdin iç dünyasında davranış kuralı oluşmuyorsa ahlak oluşmayacaktır.
Bir insanın olduğu yerde “edep” vardır.
Burada ahlakın ve hukukun olması gerekmez. Varlığı pratik gerçeklik tarafından zaten doğrulanmaz. Varlığını iddia etmek Teorik bir faraziye beyanından öte geçmez.
Tek insanın bulunduğu yerde dahi hiçbir kurallar manzumesinin bulunmadığını veya bulunması gerekmediğini düşünmek, insandan değil de başka bir varlıktan bahsetmek anlamına gelir. Yalnız bir insandan bahsetmek dahi, sonuçta insandan bahsetmektir ki; tek insan tüm insanlıktır. Bu anlamda bir şeyler (kurallar manzumesi) olmalıdır ve bu kurallar yekûnu toplam hayatı kendinde dürülü bükülü biçimde ihtiva etmelidir.
Edep asgari anlamda insanın kendine olan saygısı gereği vardır, olmalıdır. Tüm dünyada sadece bir insan kalsa dahi, bu insanın diğer canlı ve varlıklardan farklı olduğu gerçeği, farklı bir hayat anlayışını ve düzenini gerektirmelidir. Tek başına kalmış insan “insan” olduğunu fark etmeli, kavramalı ve hissetmelidir. Başka bir ifadeyle kendini anlamalı ve gerçekleştirmelidir. Hayvan, bitki ve madde ile münasebetlerini tesis ederken bir kural koyucu gibi hareket etmeli ve hayatı kavradığını, onu tanzim ederek göstermelidir. İnsan olmasının gereği olarak, varlığa müdahale etmelidir. Müdahil olmayan müessir olamayacağı için insanı tanımlamada en bariz vasıflardan biri, yani “irade” yi gösteremeyecek ve insan olmasını açıklayamayacaktır. Kaldı ki; müessiriyeti, müesses bir mahiyet taşımak zorundadır. Zira hayvandaki sevk-i tabiden farkı bu noktada ortaya çıkar.
Bir yaratıcıya inanan insan için yalnız olduğunda ise “edeb” in gereği ayrı bir anlam kazanır ve sebep sahibi olur. Bu durumda insanın “edep” sahibi olması , hem kendine olan saygısı gereği ve hem de inandığı yaratıcıya karşı davranışlarını düzenlemesi gerekliliğidir.
Edep, insanın kendini gerçekleştirebilmesidir. Zira edepte, müeyyide olmadığı gibi murakabe ve müşahede de yoktur ve ferdin sebebi ve sonucu kendine ait olan bir alandır ki, bunu üretmesi ve uygulaması varoluştur.
Ferdin insanlardan bağımsız bir şekilde insan olabilmesinin şartı, temel insani yönelişe sahip olmasıdır. Temel insani yöneliş imandır. Mahiyeti ne olursa olsun iman sahibi olmayan insanın, temel insani yönelişi olmayacağı için, yönelişin şekli olan ahlak gerçekleşmeyecektir.
Yalnız başına olan insanın insani özellikler taşıması için gerekli olan edeb, imandan yani temel insani yönelişten kaynaklanır. Yalnız başına olan insana dış dünyadan maddi veya içtimai müeyyide uygulanmayacağı için bir tehlike, tehdit veya cebir meydana gelmeyecektir. Edeb, insanın kendi kendine üretebileceği ve uygulayabileceği kurallar manzumesi olduğuna göre, yalnız başına olan kişinin insani özellik taşıması edebi ile mümkündür. Bu anlamda edeb, insan olabilmektir.
Yalnız başına bulunan insanın kurallara riayet ediyor olması, davranış şekillerini davranış kuralı haline getirmiş olduğunu ve bunu dış dünyadan gelecek müeyyide tehdidi altında yapmadığını gösterir. Yalnız başına yapabilen insanın cemiyetle beraber yapabilmesi daha kolaydır. İşte davranış şekillerini davranış kuralı haline getiren mekanizma budur.
Bütün bunlar insan iç dünyasında ahlak zemininin oluşması ile mümkündür. Ahlak zemini imanın istikametlendirdiği hedefe dönük insani çabaların biçimlerini muhafaza eder. Bir hedefe yönelmiş çabaları şekillendiren iman, içinde olduğu tüm insanlara aynı kuralları ilham ve hatta ilzam edeceği için, davranış şekilleri gerçeklik zemininde değil ahlak zemininde meydana gelir ve orada bulunur.
Ahlak zemininde insani değerler iman merkezinde oluştuğu için ferdi nitelik taşımazlar. Değerler imandan kaynaklandığında diğer insandaki değerlerin de aynı olduğu ve onda da “değer” bulunduğu için “obje insan” kavrayışı meydana gelmez. İnsan kendi iç dünyasından baktığında dış dünyayı objeden ibaret görmez.
Ahlak zemini oluşan insanın kavrayışı, obje-suje zıtlığında sıkışmaz. Dış dünya sadece objeler dünyası olmaktan çıkar ve aynı zamanda sujeler dünyası haline gelir. Zaten ahlak zemininin oluşması ve oluştuğunda neticelerinden birisi dış dünyayı obje dünyası ve suje dünyası olarak ikili bir yapıda müşahede etmesidir.

*İnsan iç dünyasında ahlak zemini oluşmadığı takdirde davranış şekilleri meydana gelir.

Ahlak zemini oluşmadığı durumda imanın oluşmadığını kabul etmek genel olarak doğrudur. En azından imanın sistematik bir bünyeye sahip olmadığı anlamında doğrudur. Ya da iman olsa ama ahlak zeminini meydana getirmese, o imanın zaten anlamı ve fonksiyonu yoktur veya zayıftır.
İman her insanda mutlaka oluşur. İmanın muhtevasının neyle doldurulduğu konusu ayrı, imanın oluşup oluşmadığı konusu ayrıdır. İman son tahlilde insanın değerler piramidinin zirvesindeki değeridir. Başka bir ifadeyle asla vazgeçmeyeceği veya en son vazgeçeceği değer imanın muhtevasıdır. Fakat her iman ahlakın kaynağı olmaz ve insanda ahlak zemininin oluşmasını şart kılmaz. Mesela insanların büyük kısmı paraya iman etmişlerdir. Yani değerler piramidinin zirvesinde para bulunmaktadır. Muhtevası metafizik bir disiplin ile doldurulmamış olan iman, ahlakı oluşturmayacağı gibi ahlaksızlık kaynağı olabilir.
Ahlak zemini oluşmadığı takdirde davranış kuralları oluşmaz ve davranış şekilleri gerçeklik zemininde bulunur. Davranış şekillerinin gerçeklik zemininde bulunması ferdi ihtiyaçlarla ilgilidir ve değerleri, karşıladıkları veya karşılayacakları ihtiyaç çerçevesinde ortaya çıkar.
Davranış şekillerinin gerçeklik zemininde bulunması, onları obje sınırları içinde tutar. Obje gerçeklik zeminine taşınırken insan iç dünyasındaki “ben” merkezine ayarlı fayda veya menfaat mahiyetini kazanır. Gerçeklik zemini faydalanılabilir alanı çerçeveler ve bünyesinde faydanın malzemelerini bulundurur.
Gerçeklik zemini insanın hayatı yaşayabilmesi için gerekli olan ve yalnızca kendi merkezine ayarlı bulunan varlık ve vakıaları ihtiva eder. Obje ile beraber obje ile insan arasındaki ilişkileri ve bunların şekillerini (formüllerini) de muhtevidir. Eşya ile nasıl ilişki kurulacağına dair ilişki şekilleri insanın objeye dönük “davranış şekilleri”dir aynı zamanda.
İnsanlara dönük davranış şekillerinin objeye dönük ilişki biçimleri ile aynı zeminde bulunması bunların mahiyetini ve çoğu zaman biçimlerini benzeştirir veya aynileştirir. İnsan iç dünyasındaki gerçeklik zemininde asla bir diğer “suje” bulunmaz. Orada sadece obje vardır ve değeri de o kadardır. İnsanlar arası ilişki biçimleri olan ahlak kuralları gerçeklik zemininde bulunmaz. Aynı davranış şekilleri (ahlak kuralları) insan iç dünyasında ahlak zemini teşekkül etmediği takdirde gerçeklik zemininde bulunduğu durumda ahlak kuralı mahiyetini kaybeder ve objeye dönük insan faaliyetlerinin mahiyetine bürünür.
Bu durumda “ben” merkezi iç dünyadan dış dünyaya bakarken sadece objeyi görür. Hayat ve varlık obje suje zıtlığına hapsolur ve dış dünya sadece obje olarak kavranır. Dış dünya ikili bir yapı arzetmez ve dış dünyada bulunan insanların her biri ayrı bir merkez (suje) olarak anlaşılmaz. İnsanlararası ilişkiler ile insan (süje) obje arasındaki ilişkilerin gerçeklik zemininde harmanlanması ile dış dünyanın kavranması, obje ve “hareketli objeler” olarak ortaya çıkar. Hareketli objeler insanlardır. İnsanları “obje insan” veya hareketli obje olarak gören iç dünya organizasyonu, davranış şekillerine sahip olur ama davranış kurallarına (yani ahlaka) sahip olamaz.
İçinde yaşadığımız çağı en kısa biçimde tanımlamak gerekirse “obje insan”ların yaşadığı çağ olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle batı medeniyetinin verimlerinde kendini gösteren “insan insanın kurdudur” ve “ekonomik hayvan” benzeri insan tanımlamaları temelde “obje insan” tanımlamasıdır ve ahlaktan yoksundur.
Keza kapitalist ekonominin meydana getirdiği tüketim kültürü insanı sarih veya zımni biçimde “tüketen hayvan” anlamında tanımlaması “obje insan” kavrayışının en müşahhas tezahürlerinden biridir.
Varlığı obje-suje zıtlığında gören kavrayış kainatta “tek insan benim” anlamına gelen bir iddiadır ve varlığın içinde tek insan olmakla kendini tanrılaştırmak temayülünü izhar etmektedir. “Obje insan” kavrayışı ahlakı reddetmek olduğu için aynı zamanda insanlığı reddetmektir.
İki insanın bulunduğu yerde “ahlak” vardır.
İki insanın bir biriyle münasebetlerini tanzim etmek için kurallar gerekir. Bu noktada “hukuk” neden yoktur? Esasen bir sebeple, teferruatlandırılırsa iki sebeple hukuk bulunmamaktadır. Esas sebebi “hâkim” in bulunmamasıdır. Hâkimin bulunması 3. insanın varlığını gerektirir. Taraf olan insanlar hâkim veya hakem olamayacakları için iki insanın bulunduğu bir yerde “hüküm” çıkmayacak ve dolayısıyla “hukuk” pratikte olmayacak, oluşamayacaktır. Bu sebepledir ki cemiyet üç insan ile başlar, iki insan ile değil… Bu noktada hukukun temel özelliklerinden birisi tezahür eder. Hukuk, insanın çoğulunu konu edinir. Tek insanı dahi cemiyet içinde ancak kendine konu edinebilir.
İki insanın bir birleriyle münasebetlerini düzenlemek için oluşturacakları kurallar, ancak üzerinde ittifak edebilecekleri nitelikteki kurallar olacaktır. İki insanın bulunduğu yerde çoğunluk yoktur. Sadece ittifak vardır. İttifak olmayan konularda beraber yaşamak mümkün olmayacaktır. İttifak edilen konularda oluşturulan kuralların uygulanmasında da tarafların ittifakı gereklidir. Tarafların bir birlerini zorlamaları , “taraf” oldukları için “haklı” veya “haksız” olarak nitelenemez. Dolayısıyla oluşacak veya oluşturulacak kurallar niteliği gereği “ahlak” kurallarıdır.
Diğer sebep ise, müeyyidenin bulunmamasıdır. Kuralların adaletli şekilde “hüküm”ler üretecek bir şekilde uygulanması ve uygulamanın müeyyidesinin bulunmaması “hukuk” un bulunmadığı anlamına gelir. Hukuk “müeyyidesiz” olmaz. Müeyyidenin bulunmadığı yerde hukuk yoktur. Varlığından bahsetmek sadece zihni egzersizdir.
Ahlak, ispata ihtiyacı olmayan bir disiplindir. Bu sebeple aslında bir kavrayış sonra da dinamizmini insanın iç dünyasından alan bir davranıştır.
İnsanlarla beraber yaşamak için anlaşmak lüzumu onları “obje” olarak görmemek anlamına gelir. Anlaşma her iki tarafın da suje olduğunun kabulüdür öncelikle. İşte bu yaklaşım ahlakı meydana getirdiği gibi ahlak da bu yaklaşımı meydana getirir.
Hukuk kuralları ile ahlak kuralları arasında mahiyet farkı yoktur.
Üç insanın bulunduğu yerde “hukuk” vardır.
Üç kişinin olduğu yerde çoğunluk vardır. Cemiyet üç kişi ile başlar. İki kişi cemiyet oluşturmaz. İnsanlar, aralarındaki münasebetleri düzenlerken bir çoğunluğa sahiptirler. Kurallarda ittifak edilmesi en güzelidir muhakkak fakat “tanzim edilmemiş” bir alanın bulunmaması gerekir ki ; cemiyet (insan topluluğu) teşekkül edebilsin.
İki insan arasında meydana gelebilecek ihtilaflarda “hâkim” veya “hakem” görevini üstlenebilecek üçüncü şahsın varlığı “hüküm” üretecek şartların olduğu anlamına gelir. “Hüküm” üretebilmek “hukuk” un olduğunu veya kaçınılmazlığını gösterir.
Üretilen hükmün uygulanması için (müeyyide için) dördüncü bir insanın varlığına ihtiyaç yoktur. Zira “hüküm” üretilmiş olması lehine karar verilmiş olana hakkını talep etmek ve bunun için ölçülü bir zorlama kullanma hakkı ve imkânı verir. Kaldı ki; müeyyide hâkim tarafından da uygulanabilir.
Bir insan varken, olması gereken “edep” , insan sayısı ikiye çıktığında meydana gelen “ahlak”ın içine yerleşir. Üç insan bir araya geldiğinde oluşacak olan “hukuk” ahlakı kendi muhteviyatında taşır. Ahlak ile beraber edebi de muhtevasına almıştır.
Edep, insanın asaletini, ahlak haysiyetini, hukuk ise gerçekliğini gösterir. Asalet ateist birisi için kendine (özünde insana) saygı ile yaratıcıya inanan bir insan için ise ona gösterdiği hürmet ile kendini gerçekleştirir. İnsan yalnız olduğu zaman diliminde dahi “doğru” (insan gibi) yaşayabiliyorsa asalet sahibidir. Haysiyet ise, aleyhine bir delil bulunmadığı zamanda da (mesela iki kişi arasında cereyan eden olaylarda) “doğru olanı” yapmasıdır. Mesela hukuki ihtilafta mahkemeye intikal etmiş olaylar hakkında yalan beyanda bulunmamasıdır. Kendi kendine “doğru olmak” konusunda müeyyide uygulayabilen insan haysiyet sahibidir.
Hukuk insan topluluğunun kurallarını üretirken aynı zamanda ahlak ve edebi de üretmiş ya da ahlak ve edepten ilham almış olmalıdır. Zira hayatın her kıvrımında iki kişilik ve tek kişilik hadiseler sürekli olacaktır. Hukuk iki insanın arasında cereyan eden bir hadiseyi (usul hukuku yönünden şahitsiz ve delilsiz kabul edin) çözemeyecektir. Böyle bir durumda hukukun vereceği karar “öz”ünü bir tarafa bırakarak sadece “şekil” yönüyle verdiği karardır. Buna şekli anlamda adalet demek mutlaka mümkündür ancak, hakkı hak sahibine vermiş olmayacaktır.
Asalet ve haysiyet hukukun iki ayağı veya iki kanadıdır. Hukuktan asalet ve haysiyeti alırsanız, onu özünden ayıklamış ve en yalın haliyle, biçimini bırakmış olursunuz. Bakiyenin ne işe yarayacağı ile ilgili tartışmalar ciltlerce yapılabilir.
Hukuk yalnız başına üretilemez. Hukuku ahlaktan (ki edep de ahlakın içindedir) süzmek gerekir. Ahlakın üretilmesinde “ittifak” daha ağır basmaktadır. İttifak ise iltifat etmeye değer.
Hukuk ile ahlak çatışamaz. Her ikisi de bir diğerinin özünde bulunmalıdır. Bir birinden ayrıştırmak ve çatışır hale getirmek sosyolojik bir vahamet meydana getirir.
Hukuk ile ahlak çatışırsa öncelik “ittifak”ın, yani ahlakındır. Çatışmada hukuka öncelik tanınması, hukukun meşruiyetini kaybetmesine yol açar. Başka bir ifade ile asaletinden ve haysiyetinden mahrum bırakılır hukuk…
Ahlakın içinde bulunmadığı bir kavrayış biçimi insanı obje olarak görecektir. Hukuk ahlaktan süzülmediği takdirde insanı suje olarak görmek imkânına sahip olamayacaktır. “Ahlaksız insanın”, insanları “hareketli objeler” olarak görmesi, ahlaksız hukukun da insanları aynı şekilde görmesine yol açar. Bu durumda ortaya çıkacak olan hukuk, insanları “suje” kavramının kapsamı içinde anlamayacak ve muhatap almayacak, onları hukuk kurallarına uyması gereken mobil varlıklar olarak kavrayacaktır.
İnsanları korumaya değil de rejimleri korumaya dönük olarak yapılan ve aynı anlayışla uygulanan hukuk sistemleri bu anlayışın ürünüdürler ve insanları tek tek sistemin dolgu malzemeleri olarak görmek gibi bir alçaklığı şiar edinirler.
Temel insan hak ve hürriyetlerini en geniş anlamıyla kabul etmeyen siyasi ve hukuki sistemlerin anlayış merkezinde “obje insan” kavrayışı vardır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir