AHLAK ÜZERİNE…

AHLAK ÜZERİNE…
Ahlak, bir dünya görüşüne bağlı hayat anlayışıdır. Hayatın nasıl yaşanacağına dair anlayış toplamıdır. İnsan ve hayatın “ne” olduğu sorusunun cevabını, bağlı olduğu dünya görüşünden alan ahlak, hayatın nasıl yaşanacağını gösteren kaideler manzumesidir. “Nasıl” sorusunun cevabını veren bir disiplin olduğu için tatbikata dönüktür, dolayısıyla öğrenilmesi ve yaşanması fikri derinliği gerektirmeyecek kodifikasyona sahiptir. Dünyada deli olmayan insanlar içinde, “nasıl” sorusunun cevabını anlamayacak kadar idrak ve tatbik edemeyecek kadar maharet zafiyetine düşen insan yoktur. Cevabı zor olan soru, “niçin” sorusudur, bu sorunun cevabını bulmak da, sunulduğunda anlamak da, diğerine nispetle daha girift, daha derin, daha sistematiktir.
İnsan tabiatı kolay olana meyleder. Kolay olan “nasıl” sorusu dururken, fikir çileleri gerektiren “niçin” sorusuna yönelen insan sayısı azdır. “Nasıl” sorusunun cevabı, yapabilmek maharetini kazandırır, yapabilmek ise hayatı yaşamaktır. Yaşadığının “ne” olduğunu veya “neyi” yaşamak istediğini merak etmek, bu soruların cevabını aramak, muhakkak ki insan asaletini gösteren alametlerdendir. Ne var ki, “anlamak” bekleyebilir ama “yaşamak” beklemez. İnsan, “anlamadan yapabilme” istidadıyla teçhiz edilmiştir, dolayısıyla anlamadan yaşamak imkanına sahiptir. Anlamadan yaşamayı küçümsemek mümkün ama reddetmek imkansızdır. Zira yaşamak için anlamayı beklemek, sadece yürümek için bile yoğunlaştırılmış eğitim programı ile otuz yıl sürer. İnsanın yürüyebilmesi için sözkonusu olan fizik ve matematik denklemleri, sıfır yaşından itibaren öğrenmeye başlayan bir kişi, kafi zeka seviyesine de sahipse ancak otuz yaşlarında anlar. Öyleyse “nasıl” sorusu, öncedir, önceliklidir, önemlidir. Önemli, kıymetli değil ama önemli. Önemli olan aktüeldir ve acildir, kıymetli olan ise zaman, zahmet, istidat ve çaba ister.
“Nasıl” sorusu o kadar acil ve önemlidir ki, bu sorunun cevabı, insanın bebekliğinden itibaren, daha soru sormayı gerektiren akıl teşekkül etmeden, öğrenilmeye başlar. “Nasıl” sorusu ve cevabı, akıl ve şuur öncesi başlayan ihtiyaçtır. İnsanın, sorusunu sormadan cevabını öğrendiği, öğrenmek zorunda olduğu bir konudur. O kadar ki, bebeklikten itibaren başlayan bir süreçtir. Dolayısıyla akıl öncesi kazanılan bir itiyattır. Akıl öncesi kazanıldığı için, ömür boyu devam eden bir itiyattır. İnsan, farkına varsın veya varmasın, gündemindeki konu ile ilgili olarak önce “nasıl” sorusunu soruyor ve cevabını arıyor. Hatta sorusunu sormadan cevabını arıyor. Çünkü akıl öncesi çağda kazandığı itiyat, “nasıl” sorusunu sormak değil, bu soruyu sormadan cevabını aramaktır. Sanki canlı olarak doğmak (veya canlı olmak) bu sorunun sorulmasıdır. “Canlılık hali”, bu soruyu, her konuda toptan sormuş olmak hali gibidir.
“Nasıl” sorusu, “niçin” sorusundan önce sorulur çünkü hayatın acil ihtiyacı, “nasıl” sorusunun cevabındadır. “Niçin” sorusu ve cevabı bekleyebilir ama “nasıl” sorusu ve cevabı bekleyemez. “Nasıl” sorusunu bekletmek için hayatı olduğu yerde durdurmak gerekir ki, imkansızdır. “Niçin” sorusunu bekletmek için hayatı durdurmak gerekmez. Gerçekten de fikir bekleyebilir ama fiil (tatbikat) beklemez. Zaten fiil herkesin gerçekleştirebileceği bir iştir ama fikir daha az sayıda insanın malik olabileceği bir kıymettir. Fikir adamlarının hareket (aksiyon) adamlarının gerisinde kalmasının en mühim sebebi, fikrin bekleyebilmesine mukabil, hareketin beklememesidir. Fikir adamları düşünene kadar hareket adamları yapıveriyor, yanlış yapıyor belki fakat yapıveriyor. “Yapılmış işin” fikri olmaz, o, ancak değerlendirilebilir. Fikir, fiile mukaddem olduğunda fikirdir. Çünkü fiil, fikrin gerçekleşmiş hali, neticesi olmalıdır. Ne var ki “niçin” sorusunu, “nasıl” sorusunun önüne almak fevkalade zordur ve hayatın tabiatı ve hızı buna umumiyetle fırsat tanımaz. Kainatta “niçin” sorusunu soran tek varlık insandır, bu büyük ihsandır. İnsanın asaleti de, “niçin” sorusunu, “nasıl” sorusunun önüne almaktır. Fakat bunun için ilk şart belli bir yaşa gelmiş olmaktır. “Nasıl” sorusunu sormayı bile bilmediği bir çağda “niçin” sorusunu sorması beklenmez. Bu sebeple asalet tevarüs etmez, kanda olmaz, asil bebek bulunmaz, asalet, şahsiyetle birlikte inşa edilir, kazanılır. Bu kaidenin tek istisnası, “ehl-i beyt”tir.
*
Hayatın tabiatının gereği, insanın ataletinin neticesi, ihtiyaç listesinin aciliyet cetveli, “nasıl” sorusunu, “niçin” sorusuna mukaddem kılmıştır. Öyleyse “nasıl” sorusunun cevabı, “niçin” sorusunu cevaplayan “dünya görüşünün” hayata dair kaideler nizamnamesi, beyannamesi, manzumesi olmalıdır. “Nasıl” sorusunun cevabı, muhtevasında, tüm dünya görüşünün fikir yekununu taşımalıdır. Madem ki “nasıl” sorusunu önce sormak mecburiyetindeyiz, madem ki başka yolu yok, öyleyse bu sorunun cevabına, dünya görüşünün “mana yekununu” zerketmeliyiz. Bu sebepledir ki “nasıl” sorusunun cevabına, “ahlak” diyoruz. Ahlak, “nasıl” sorusunun cevabı olarak “hayat anlayışı”dır ama muhtevasındaki mana yekununa bakıldığında ise aynı zamanda dünya görüşünün ta kendisidir. Böyle olmalıdır.
“Niçin” sorusunun cevabı, “nasıl” sorusunun cevabına zerkedilebilir ama bunun zıttı imkansızdır. Başka bir ifadeyle, “nasıl” sorusunun cevabı, muhtevasında, “niçin” sorusunun cevabını taşıyabilir ama aksi ihtimal kabil değil. “Niçin” sorusu en muhteşem şekilde cevaplanabilir ama o cevap aynı zamanda “nasıl” sorusunu ihtiva etmez, “nasıl” sorusu ayrıca cevaplanmalıdır. Bu sebeple fikir fiilden (iman amelden) müstakildir fakat fiil fikirden (amel imandan) müstakil olamaz. Fiilin fikri ihata etmesi mümkündür ama fikir fiili ihata edemez. Çünkü fikir, tabiatı gereği zarf değil, mazruftur. Mazrufun zarfı ihata etmesi beklenmez. Tüm bu hikmetler (ve bilemediğimiz başka hikmetler) sebebiyle olmalı ki, “din ahlaktır”. Bu mukaddes beyan, insanlık tarihindeki en girift, en derin, en ihata edici, en hacimli kelamdır. Bir milyon ciltlik muhteva, iki kelimeden mürekkep bir cümleye sıyrılabilir mi? İnsanlık bu soruya “evet” cevabını vermek için “Hatem’ül Enbiya”yı bekledi.
*
Kültür ahlakın havzasıdır. Ahlak kültürü üretir, kültür ahlakı sarmalar ve muhafaza eder. Kültür imha edildiğinde ahlak savunmasız kalır, ahlak imha edildiğinde ise kültür havası alınmış balona döner. Kültür (ve medeniyet), muhtevanın dış savunma hattıdır. Kültür yozlaştığında veya yok edildiğinde ahlak açık alanda savunmasız kalır. Ahlak, havzasını kaybettiğinde hızlı şekilde erimeye başlar. Ahlak eridiğinde fikir (muhteva-mana), suretini (zarfını-ambalajını) kaybeder. Fikir, zarfı (mahfazası) olmadan varlığını devam ettiremez. Çünkü fikrin mahfazası, ahlaktır.
*
Bu ülkede son bir asra yakındır İslam’ın kültür, ahlak, fikir ve imanı tasfiyeye tabi tutulmuştur. İslam medeniyet ve kültür izleri, kazma kürek yıkılmış, tarihi eserlerin kitabeleri bile kazınmıştır. İslam’ı hatırlatacak tüm kültür eserleri imha edilmeye çalışılmıştır.
Hayatın altyapısı, yani ahlak manzumesi, kanun ve namluyla değiştirilmek istenmiştir. İnsanlık tarihinde yarım metre kare kumaş (şapka) için insan asılan tek ülke olsa gerektir. Hayatın “nasıl” yaşanacağına dair sorulan sorulardan birinin cevabı olan “baş giysisi” için yani yarım metre kare kumaş için yani bu kadar basit bir sebep için binlerce insan asılan tek siyasi rejim.
“Kanunla” yapılan devrimler, namluyla uygulanan “yenilikler” birçok şey yapabilirdi ama asla bir “ahlak” inşa edemezdi. Eğer ahlak, bir dünya görüşünün hem mana yekununu (niçin sorusunun cevabını) hem de tatbikatını (nasıl sorusunun cevabını) ihtiva ediyorsa, arkasında veya içinde bir dünya görüşü olmadan gerçekleştirilemezdi. Milyonluk orduya ve milyonluk katliama rağmen gerçekleştirilemezdi. Çünkü her varlık ve vakıanın kendi “oluş şartları” var. Ne kadar güçlü olursanız olun, ne kadar zulüm yaparsanız yapın, ne kadar insan katlederseniz edin, dünya görüşü olmaksızın ahlak inşa edemezsiniz. Hiçbir varlık ve vakıa, kendi oluş şartları dışında gerçekleşmez. On milyonluk ordu ve gelişmiş nükleer silahlarla üzerine yürüseniz, tehdit etseniz, baskı kursanız, “üç yaşındaki çocuk doğurmaz”. Buna mukabil, hiçbir şey yapmasanız, kendi kendine büyüse, belli bir yaşa geldiğinde evlenir ve çocuk doğurur. Her vatandaşın başına iki jandarma dikseniz, o iki jandarmayı takip için de iki jandarma görevlendirseniz, ahlak inşa edemezsiniz.
Bütün bunları yaptığınızda yeni bir ahlak inşa edemezsiniz ama bir şeyi yapmış olursunuz, eski ahlakı yıkmak… Ahlak zorla inşa edilmez ama zorla dağıtılır, yozlaştırılır, yok edilir. Baskı ve zulümle yeni bir ahlak inşa edemezsiniz sadece “ikiyüzlü” kişilik üretirsiniz.
*
Batı kültürünü kanun ve namlu zoru ile getireceğini zannedenler çıktı. Batı kültürünün bazı uygulamalarını, devlet protokolünde ve sosyete çevrelerinde hayata geçirdiler. Zannettiler ki, yeni bir ahlak oluştu. Oluştuğunu vehmettikleri ahlakı da, ülkenin ve milletin tek ahlakı kabul ettiler. Olmayan ahlakı, tek ahlak haline getirdiler. Ülkenin en Batılılaşmış çevreleri bile batıdan birkaç davranış biçimi transfer etmişti, dans etmek, sol elle yemek, içki içmek, dekolteli elbise giymek vesaire. Bunlara ahlak dediler, kendi dilleriyle söylemek gerekirse, “hayat tarzımız” diye ciyak ciyak bağırdılar. Bir hayatları bile olmadığını anlamadılar, üç-beş davranış biçiminden bir hayat oluşmayacağını bilemediler.
Hayat tarzlarını ifade etmek için ortaya sürdükleri birkaç sembol (içki ve zinanın serbestliği) olduğu için, onlar üzerinden duyarlılık geliştirdiler. Hayat tarzımız diye bağırmaya başladıklarında, kendilerinin de başkalarının da akıllarına bunlar gelmeye başladı. Genelevlerinin kapatılmaması, içkinin serbest kalması için yapmadıkları çılgınlık kalmadı.
*
Mütedeyyin insanlar, bir “günah”tan bahsettiklerinde, koro halinde ayağa kalkıyorlar. Dillerinden düşürmedikleri şey ise “insan hakları”… “İnsan”ın ne olduğunu, ahlakın sadece insanda bulunan bir hususiyet olmasına rağmen onun da ne olduğunu bilmeyenler, anlamayanlar, “insan haklarından” bahsediyorlar. İstiklal mahkemelerinde, yarım metre kare kumaş parçası (şapka) için binlerce insan asanlar, insan hak ve hürriyetlerinden bahsediyorlar. “Ben Müslümanım, dinimin emri veya tavsiyesi budur” diyorsun, adam, çağdaşlıktan, gericilikten bahsediyor. Her dünya görüşünün farklı bir ahlakı olduğunu bilmeyecek, anlamayacak kadar cahil, cahilliği de, batılı değerleri evrensel değer zannedecek kadar derin.
Enteresan görüntüler, tavırlar, davranışlar meydana geldi. Bir fikir beyan ediyorsunuz, tepki, “o sizin fikriniz, benim fikrim ise şu” diye cevap veriyor ve ekliyor, “senin gibi düşünmek zorunda değilim”. Tamam da ben benim gibi düşünmüyorum ki, bu bir dünya görüşü… Adam bunun farkında değil, fikri, üzerinde mülkiyet kurulacak bir meta zannediyor. Üzerinde mülkiyet kurulabilir meta haline getirince, “ferdi mülkiyete” konu yapıyor. Dolayısıyla herkesin bir fikri olabileceğini zannediyor. Dünya görüşüne “mensup” olunacağını bilmiyor, fikir üzerinde özel mülkiyet kurmaya başlayınca, anlamadığı dünya görüşleri üzerinde de mülkiyet iddiasında bulunan “fikir adamları” bile çıkabiliyor.
Bir ahlak kaidesinden bahsediyorsunuz, “ben öyle düşünmüyorum” diye cevap veriyor. Tamam da bu bir ahlak kaidesi… Senin bir ahlak anlayışın ve kaynağın var mı? Cevap yok… Eski cevabında ısrar ediyor, “ben öyle düşünmüyorum, senin gibi düşünmek zorunda değilim”. Bu ülkenin Batılılaşmış aydınlarıyla konuşuyorsun, bir ahlak kaidesini söylüyorsun, “O senin ahlak anlayışın, ben farklı düşünüyorum” diyor. “Senin ahlak anlayışın nedir?” diye soruyorsun, “ben liberalim” diye cevap veriyor. Anlıyorsunuz ki, “tamam da ahlak anlayışın ne?” diye sormanın bir manası yok.
Ukala şekilde konuşuyorlar, “ahlakın tek kaynağı din midir ki” diye… Değilse bir ahlak manzumesi sun, onun arkasında da bir dünya görüşü olsun. Yani ahlak manzumesinin muhteva deposunu görelim. Ama adamın yaptığı o değil, sadece, “ben öyle düşünmüyorum” diyor. Tamam, istediğin gibi düşünebilirsin de, bunu dünya görüşü çapında yapacaksın, aksi takdirde serserilikle fikir hürriyeti arasındaki sınırı nasıl çizeceksin?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir