AHMET ALTAN-1-DENGESİZLİĞİN ORİJİNAL ÇEŞİDİ

AHMET ALTAN-1-DENGESİZLİĞİN ORİJİNAL ÇEŞİDİ
Bu memlekette herkes bir şeylere takmış durumda. Taktıklarının zararı yok da, fena takıyorlar ve dengelerini bozuyorlar. Dengelerini bozmalarına da bir şey demek gerekmez, halkın dengesini bozmasalar.
Zihinlerin ve akılların takıldığı noktalar umumiyetle hissi nitelikli. Debisi yüksek duygu mecraları açıyorlar zihni evrenlerinde ve düşünceleri o mecraların akıntısına kapılıyor. Takıldıkları konulardaki duygu yığınağı ve yoğunluğu, düşünce faaliyetlerini vakumluyor ve sağlığını bozuyor. Düşünceler, duygular tarafından çekiştiriliyor ve bir merkeze itiliyor. Normal metotlarla başlayan düşünce faaliyeti, bir aşamadan sonra bakmışsınız ki, duygu mecrasının çekimine kapılmış ve anlamsız beyanlarda bulunmaya başlamış.
Taraf gazetesi başyazarı ve genel yayın yönetmeni, Ahmet Altan… Nasıl bilirsiniz Altan’ı? Duygularının esiri olmayan, duygularından bağımsız düşünebilen, “doğru” arayışında hiçbir hissi mecranın etkisine kapılmayan, bunun için gerektiğinde devlete kafa tutan birisi… Böyle mi, evet, böyle birisi… Aklını ve düşüncesini duygulardan ayırmış ve bağımsız kılmış, bağımsız ve tarafsız düşünebilen birisi… Gerçekten piyasada aklını duyguların baskısından kurtarabilmiş çok az adam vardır ve birisi de Ahmet Altan’dır.
Ahmet Altan’ın hakkını yemek bize düşmez. Gördüğümüzü, anladığımızı olduğu gibi zapta geçiyoruz. Duygularının esiri olmadan düşünebilen bir yazar. Fakat Ahmet Altan’ın anlamadığı bir husus var ki, tüm maharetini ve başarısını gölgeliyor. Anlamadığı hususu yazının ilerleyen safhasına erteleyip bir konuya açıklık getirelim.
Düşünceyi, dolayısıyla aklı duygulardan bağımsız kılmak, ciddi bir maharettir. İnsanların dengesizliklerinin kahir ekseriyetinin hissi yoğunlaşmalar olduğu bir vasatta bu özellik daha da önemli hale geliyor. Önemli olduğu kadar da zor bir iştir çünkü aklı duygunun tasallutundan kurtarmak fevkalade bir çaba ve usul gerektirir. Zorluğun müşterisi genellikle yoktur ve insanlar kolay olan “duygulara teslim olmak” yolunu seçiyorlar.
Duygulara karşı çok yoğun bir zihni faaliyet neticesinde elde edilen akıl bağımsızlığı, “ayarı”, “ölçüyü” kaçırdığınızda başka bir dengesizliği meydana getiriyor. Duygusuzluk hali… Aklı duygudan bağımsızlaştırmak, duyguyu imha etmek değil, her ikisini de yerli yerinde tutmak, kullanmak, faydalanmaktır. İnsanlardaki hissi yoğunlukların oluşturduğu zihni çarpılmışlık haline bakıp, aklı duygudan bağımsızlaştırmak için gösterilen olağanüstü gayret, sarkacın diğer ucundaki bulunan başka çeşit bir dengesizliği üretiyor.
Bu çok temel bir mesele… Akıl ile duygu arasındaki dengeyi kurmak, hayatın tüm gaileleri içinde muhafaza edebilmek, zihni gelişme süreçlerinin her birinde yeniden akıl-duygu dengesini oluşturmak gerçekten zor. Bu konuda ülkenin literatürü sıfır noktasında. Hatırladığım kadarıyla bu alanda sadece Haki Demir’in kitapları dikkate değer. Bir yazarın kitaplarıyla literatür oluşmayacağını biliyoruz. Aynı yazar ne kadar çok kitap yazmış olursa olsun, tek yazarın kitaplığından literatür çıkmaz.
Yoğun duygululuk halinin meydana getirdiği düşünce hastalıklarının misalindeki çokluk, bu yönde malzeme sıkıntısı çekmemizi önlüyor. Gerçekten hemen herkeste bu türden bir zihni hastalık tespit edilebilen ülkemizde, duygunun aklı ifsat etmesi konusu, üzerinde rahat çalışılabilir bir alan oluşturuyor. İçtimai laboratuarımızın üretmediği veya çok az sayıda ürettiği örnek, “duygusuzluk halinin” misalleridir. Fikir piyasasında ve cemiyette pek az bulunmasından dolayı üzerinde çalışılmasını zorlaştıran duygusuzluk hali, aşina olduğumuz bir konu değil.
Ahmet Altan, “duygusuzluk haline” yakalanan bir tür dengesiz… Anlamadığı nokta da zaten burası… Aklını duygularından bağımsız hale getirmeyi başardığından dolayı nefs emniyeti kabarmış durumda… Toplumda yaygın olarak bulunan zihni hastalıktan kendini kurtardığını düşündüğü için (ki haklıdır bu konuda) başka tür zihni dengesizliklerin ve hastalıkların olabileceğine ihtimal vermiyor olmalıdır. Bir hastalığı tanımak, onu karşı geçerli tedbirler almak insanı emniyete alabilir. Fakat tüm bunlar sadece o hastalık için geçerlidir ve başka bir hastalık için insanın kendini emniyette hissetmesi, bir tür akıl savrulmasıdır. Duygunun hastalıklı etkilerinden kurtulmak için çaba sarfederken, duygusuzluk haline düşen Ahmet Altan, zehrin panzehirini “ayarsız”, yani fazla miktar verdiği için, panzehirin ihtiva ettiği hastalığa yakalandığının farkında değil.
24.12.2011 tarihli “Kırmızı yoyo” başlıklı yazısında bahsini ettiğimiz zihni dengesizlik halinin harikulade misallerini veriyor. Şu ifadelere bakın…
“Fransız Parlamentosu’nun kırk küsur kişiyle çıkardığı yasanın içinde Ermeni sözcüğü bile yok, yıllar önce Ermeni soykırımıyla ilgili yasa çıkarmışlar zaten, şimdi çıkardıkları yasada, o zamanki yasaya “isim” vermeden atıfta bulunup “inkâr etmek yasaktır” diyorlar.
Bırak desinler, gelip senin memleketine karışmıyorlar ya, kendi memleketlerinde yasa çıkartıyorlar, beğenmiyorsan yasalarını memleketlerine gitmezsin.”.
Ne kadar duygusuz… Düşünce bakımından da problemli fakat duygusuzluğu o kadar ileri noktada ki, mesela Fransa istihbaratının bir ajanı, Türkiye’deki tepkileri önlemek için basında yerleşmiş ve mücadele ediyor olsa, o bile Fransa tezlerini bu kadar duygusuz bir dil ve üslup ile savunamaz. Ha yanlış anlaşılmasın, Ahmet Altan’a ajan ithamında bulunmuyoruz, öyle hafifmeşrep tavırlardan nefret ederiz. Ahmet Altan düşünce adamıdır. Hem de düşüncesini duygularından bağımsızlaştırabilmiş biridir. Fakat bu kadar duygusuzlaşmak, duygu merkezli dengesizlikler kadar problemli bir durum.
Fransa’nın yaptığı işin doğruluğu/yanlışlığı konusunda duygularımızdan bağımsız düşünmeye çalışalım, buraya kadar itirazımız yok. Fakat Ahmet Altan gibi hiçbir şey hissetmeyelim mi? “Bırak desinler, gelip senin memleketine karışmıyorlar ya…”. Sıfır duygu… Bu toprakların çocuğu, böyle bir meselede bu denli duygusuz olabilir mi? Olmalı mı?
Sığ düşünce hakimiyeti her yere nüfuz etmiş. Bir yanlışı tespit etmek, başka bir yanlışa düşmeye mani olmuyor. Aklı duygunun baskısından kurtarmak isterken, duyguyu imha etmiş. İfadelerden anlaşılan o ki, hiçbir “aidiyet”, “mensubiyet” hissi kalmamış. İnsan bu kadar yabancılaşır mı? Aidiyet… İnsanın çocuğu cinayet işlediğinde, cinayetini savunmazsınız, cezasını çekmesini engellemeye çalışmazsınız ama o kişi çocuğunuz olmaya devam eder. Onunla ilgilenirsiniz, yanlış yaptığı için kendi haline bırakmazsınız, sokağa terk etmezsiniz. Ahmet Altan’daki duygusuzluk hali o kadar ileri dereceye ulaşmış ki, yanlış yapan evladını terk etmiş. Evladının yanlışını savunmamak için onu terk etmiş. Evladının yanlışını savunmak, adaletsizliktir fakat evladının yanlışını savunmamak için onu terk etmek, insanlıktan istifa etmektir.
İnsan aklının (ve zihninin) ezber üretme kabiliyeti sınırsız. “Onların yanlış yapması, bizim yanlışımızı ortadan kaldırmaz” düşüncesi, doğrudur. Bunu keşfedenler, hemen ezberliyor ve tekrar etmeye başlıyorlar. Tamam da kardeşim, bizim yanlış yapmış olmamız, onların yanlışını ortadan kaldırır mı? Birkaç cümle de Fransa için yazar mısın lütfen… Bir yanlıştan kaçarken başka bir yanlışa düşmek mukadder midir?
Ahmet Altan ile sınırlı değil bu durum. Taraf gazetesi yazarları koro halinde aynı üsluba ve tavra sahipler. Orada küçücük bir havza oluşturmuş ve birbirini etkilemeye başlamış olmalılar. Ahmet Altan’ın biraz izin kullanıp, kendini gözden geçirmesinde fayda var.
Aslında bu konu uzun fakat bir yazıda hepsini yazma imkanı yok. Duygusuz akıl bahsine devam edeceğiz.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir