AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI

AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI
Ahmet Altan’ın garip bir hali var. Nefs emniyeti (özgüveni) başka misallerdekine benzemiyor. Kazanılmış nefs emniyeti ile şımartılmış nefs emniyeti arasında bir noktada görünüyor. Kazanılmış nefs emniyeti, bir çerçeve belirtir, umumiyetle de ilim adamlarında olur. İlim adamları, ihtisas alanlarındaki çalışmalarla nefs emniyeti kazanabilirler, yaşadıkları kültür havzası veya ülkede, kendi çalışmalarına denk eserler verilmemesi ve tabii olarak kendisine itibar edilmesi, kazanılmış nefs emniyetinin tipik bir misalidir. İlber Ortaylı’daki nefs emniyeti, ilim adamlarındaki kazanılmış nefs emniyetini gösteren harika misallerden biridir. Kazanılmış nefs emniyetinin “hak edilmiş” olanı, şahsiyet üzerinde harikulade durur. Kazanılmış olan nefs emniyetinin, hak edilmiş olanı ve olmayanı mı var? Evet, var… Mesela İnkılap tarihinde kazanılmış nefs emniyetine sahip olabilirsiniz ama asla hak edilmiş nefs emniyetine sahip olamazsınız çünkü dönemin arşivleri açılmamıştır ki tarihçi olasınız.
Ahmet Altan, herhangi bir ihtisas sahasından bahsetmez, ihtisası nedir bilmem ama yazılarında böyle bir beyan veya vurgu yok. Öyleyse Ahmet Altan’ı entelektüel olarak değerlendirmemiz gerekiyor, en azından yazılarını bu çerçevede yazıyor. Kendini beyan şekli, düşünce adamı olduğu istikametinde… Öyleyse Ahmet Altan’ı bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Türkiye’deki entelektüellerde (mütefekkir değil) nefs emniyetinin oluşması için şartlar yok. Bir insan yaşarken iltifat edilmiyor. Fikir piyasası, müthiş bir cimrilik ve hasislik içinde… Müslüman fikir ve ilim adamları içinde (bu gün yaşayanlar arasında) iltifat edilen, hürmet edilen, fikriyatına kıymet verilen tek istisna Sezai Karakoç’tur. Yaşarken itibar ve iltifat edilmeyen fikir adamlarının nefs emniyetini inşa etmek için buldukları tuhaf yollar var. Ürettikleri düşünceler hakkında başkalarının ne dediğini umursamamak gibi, tenkitleri görmezden gelmek gibi, düşüncelerini hayatta test etmemek gibi… Bu davranışın bazı haklı sebepleri de yok değil. Orijinal bir fikir ürettiğinde takdir edilmemek, tenkidi umursamanın altyapısını yok ediyor. Takdir yoksa tenkit de yok, doğruya “doğru” demeyenin, yanlışa “yanlış” demesi umursanmıyor.
Ahmet Altan, bu kadar hasis bir fikir piyasasında Müslüman yazarlardan çok iltifat ve itibar gördü. Taraf gazetesinin ilk dönemindeki Kemalist rejimin güç merkezlerine karşı yürüttüğü mücadelede, bazen hak ettiği bazen de hak etmediği iltifat ve itibara muhatap oldu. Buradaki önemli nokta, hak ettiği iltifatların bile bol miktarda kendisinden esirgenmemiş olmasıdır. Çünkü Türkiye’deki fikir piyasası, “hak gaspı” konusunda çok mahir, “hak teslimi” konusunda ise çok cimridir. Bu ülkede yazarın, fikir adamının, ilim adamının, sanat adamının hak ettiği iltifatı alabilmesi, fevkalade işlerden kabul edilir. Ahmet Altan ise hak ettiklerinin bol bol aldığı gibi, hak etmediklerini bile alabilmiş birisidir.
Türkiye gibi fikir hasisliğinin zirve yaptığı bir ülkede, hak ettiği itibar ve iltifatı bol bol almış, bunun üzerine hak etmediği iltifatlardan da nasiplenmiş bir insan, şımarmak için lazım olan zihni malzemeleri depolamış demektir. Ahmet Altan’ın nefs emniyeti, “şımarıklık” merkezine oturmuş görünüyor.
Altmış yaşlarında bir entelektüelin şımarıklık hali, on yaşlarındaki çocukların şımarıklık halinden tabii ki farklılık arzeder. İnsan hangi cihetten şımartıldıysa, o cihetten zihni organizasyonu patlar. Ahmet Altan, düşünce cihetiyle şımartıldığı için, o alanda fütursuz, kuralsız, nispetsiz şekilde yazıyor.
Entelektüel şımarıklık ilginç görüntüler oluşturuyor. Kalb dünyalarında muhkem bir ahlak inşa edememiş olan fikir adamlarının şımarıklıkları dehşetengiz savrulmalara sebep oluyor. Üç beş kişinin iltifatına mazhar olanlar, “her şeyi” anlamış edalarıyla fikir meydanını işgal etmeye çalışıyor. Bu konunun uç misali, Dücane Cündioğlu’dur. “Tanrı olmak isterdim” gibi hezeyanlara kadar savrulmak muhayyilemizi çok aşar, bu tür emsali görmesek, nazari çerçevede mevzuu anlatırken “muhal farz” kaydıyla bile misal veremezdik. Bu savrulmaları sadece şımarıklık ile izah etmek tabii ki kabil değil ama o güzergahın ciddi bir mesafesi şımarıklık ile alınıyor. İşte tüm bu sebepler ve daha sayısız başka sebeplerledir ki, ahlak fikre mukaddemdir.
*
Ahmet Altan’ın şımarıklığını nereden çıkarıyoruz? 15.09.2012 tarih, “İslam’ın ortaçağı” başlıklı yazısında bu tespiti teyit edecek bol miktarda malzeme var. Yanlış anlaşılmasın, şımarıklığını teyit edecek malzemeleri sadece bu yazısında değil, aşağı yukarı her yazısında görmek mümkün, bu yazı aktüel olduğu için gündemimize aldık. Ve bu yazının konusu ile ilgili yanlışları tashih etme ihtiyacı da hissettik.
Yazının başlığı şımarıklığını tespit için en büyük malzeme, “İslam’ın ortaçağı”… İslam’ın ortaçağı isimlendirmesinin gerekçesi ise, “mazereti kabahatinden büyük” türünden bir zihni savrulmayı gösteriyor.
“Daha önce de birkaç kere yazmaya çalışmıştım, ben dinlerin de “yaşı” olduğuna inanıyorum.
Müslümanlık kaç yaşında?
1500’lü yaşlarında.
Peki, Hıristiyanlık 1500 yaşındayken Hıristiyanlar nasıl davranıyordu, eleştirileri ya da kışkırtmaları olgunlukla karşılıyorlar mıydı?”

Büyük düşünce adamının gerekçesindeki derinliğe bakın! Ne kadar kolay değil mi? On dört asırlık İslam tarihini, yirmi asırlık Hristiyan tarihini ne kadar kolay kategorize ediyor, ne kadar kolay mahkum ediyor. Bin beş yüz yıllık tarih hakkında ne kadar kolay teşhisde bulunuyor. Tılsımlı bir formül, al ve tüm dinlere uygula… Kesin sonuç almamak kabil değil!
Ahmet Altan’ı askeri vesayete karşı yazdığı yazılar için yere göğe sığdıramazsanız olacağı buydu. Müslümanların gösterdiği iltifat, adamı İslam uzmanı yapıverdi. Bir düşünce adamının zihni savrulmasının da sınırı var, bu çapta bir savrulma, ancak mübalağalı bir şımarıklığın neticesinde meydana gelebilir. Ahmet Altan’ın mevcut ruh halini şımarıklık olarak teşhis etmek istemezseniz veya bu teşhise itiraz ederseniz, başka şekilde izah etmeyi deneyin de görün gününüzü, izah edebiliyor musunuz?
Şımarıklığının tek malzemesi bundan ibaret değil. Şu ifadeler şımarıklığın zirvelerinde dolaştığını gösteriyor;
“Filmin kışkırtıcı olduğu yüzde yüz.
Ama Müslüman ahalinin çok çabuk kışkırtılabildiği de çok açık.
Milyonlarca Müslüman, iki üç adamın istediği zaman harekete geçirebildiği, inisiyatifi “kışkırtıcılara” teslim etmiş, her isteyenin istediği zaman sokağa dökebileceği bir kalabalık görüntüsü veriyor.”

Bu ifadeler nasıl oluyor da şımarıklığını gösteren malzeme haline geliyor? Ahmet Altan, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselamın, İslam’ın ana mimarisinde ve Müslümanların nezdinde nasıl bir “kıymete” sahip olduğunu bilmiyor, bilmemekle cahilliğini izhar ediyor, bununla kalmıyor, inanmadığı peygamberin kıymetini kendisi tayin etmeye çalışıyor. Bir düşünce adamı tahayyül edin ki, “kıymetin” kaynağının iman olduğunu bilmiyor. Her dinin veya dünya görüşünün, imana istinat eden farklı bir “hassasiyet” ürettiğini anlamıyor, o hassasiyetin zihni ve kalbi evreni inşa ettiğini bilmiyor. Bilmemesi anlaşılabilir ama bilmediğini bilmemesi kabul edilemez. Bilmediğini bilmediği için, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam’a hakaret edildiğinde Müslümanların nasıl tavır ve tepki koyması gerektiğini tayin etmeye çalışıyor. Evet, O’na yapılacak en küçük hakaret karşısında Müslümanlar sokağa dökülür, dökülmelidir, en büyük tepkileri yani milyonluk tepkileri göstermelidir.
Tüm bu şımarıklıklarına gerekçe olarak da, Libya’da öldürülen ABD elçisini ileri sürüyor. Tepkinin ölçüsünün aşılması meselesi başkadır ve onunla ilgili tenkitlerimiz bakidir. Ama tepki göstermek, tepki gösterecek hassasiyet sahibi olmak meselesi İslam’ı anlamayı gerektirir. Düşünce adamlarının (mütefekkir değil) bir meseleyi doğru değerlendirmesi gerekir, bir yanlışa sarılıp, bin tane doğru imha edilmez. Mütefekkir ile entelektüeller arasındaki farklılıklardan biri de tam olarak burasıdır.
Yazının ilerleyen satırlarında şımarıklık o kadar azgınlaşıyor ki, insanın nutku tutuluyor.
“Müslümanlık henüz kendi rönesansını ve reformunu yaşamadı.
Üstelik Hıristiyanların önünde, kendilerinden daha yaşlı ve daha gelişmiş bir dinin uygarlığı yoktu.”

Müslümanların önünde, daha yaşlı ve daha gelişmiş bir dinin uygarlığı varmış. Mevcut batı uygarlığını Hıristiyanlık uygarlığı zannediyor. Üstelik rönesanstan da bahsederek, yani rönesansı bildiğini hatırlatarak… Oysa mevcut batı uygarlığı, Hıristiyanlığa karşı verdiği mücadele ile kurulmuştur ve pozitivisttir. Rönesans da bu mücadelenin başlangıcıdır. Şımarıklığın hacmine bakar mısınız, Müslümanlara “akıl vermek” için tüm tarihi tersyüz ediyor. Bunu da o kadar umarsız ve duyarsız şekilde yapıyor ki, şımarıklık bile izaha kafi gelmiyor.
Tarihi tersyüz ederek, Hıristiyanlığın İslam’dan daha gelişmiş bir din olduğunu iddia ediyor. Şımarıklığın etkisiyle olmalı, çalakalem yazılan bu yazıda Ahmet Altan, ne dediğinin farkında değil intibaı uyandırıyor. Farkında olmadığı gibi, farkına varmak için de bir çaba sahibi gibi görünmüyor. Bu kadar sığ, bu kadar basit, bu kadar yanlış bir yazı kaleme alan Ahmet Altan, aynı zamanda müthiş bir nefs emniyetine sahip. Hala şımarıklıktan başka bir izah bulamadım.
*
Yetmişli ve seksenli yıllarda, sosyalistlerden veya batıdan Müslüman olan fikir, ilim, sanat adamlarına karşı bir temayül vardı. Dilimiz varmıyor ama bu temayül, “aşağılık kompleksinden” kaynaklanıyordu. Dün Müslüman olan adamlardan İslam’ı öğrenmek için sıraya giren bizim garibanlar, içine düştükleri durumun farkına ancak iki binli yıllarda vardı. Ne var ki iki binli yıllarda durum başka şekilde tezahür etmenin bir yolunu buldu. Ahmet Altan gibi insanların kendi mevzilerinde kalarak, bazı doğruları ifade etmeleri, bizim fikir garibanlarını aynı ruh halinin başka bir versiyonuna savurdu. Ahmet Altan’a o kadar iltifat edildi ki, adamın şımarıklığı türünün prototipini oluşturdu. Şımarıklığın çapına bakın ki, saçma sapan bir sürü malzemeyi alt alta dizip, arkasından da Müslümanlara akıl veriyor. Kendine uygun gördüğü makama bakın; “İslam Hıristiyanlıktan daha geri bir dindir, bunu aşmanız için şu yolu takip etmelisiniz”. Pes…
“Nasıl olabilir böyle bir şey?” diye hayret ve itiraz edecekler için söyleyelim, insan bu kadar karmaşık bir varlıktır. Olur… Ahmet Altan’ın hali, başka misallere bakıldığında hafif bile kalıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir