AHMET ALTAN’IN “YAMYAM MANTIĞI”

AHMET ALTAN’IN “YAMYAM MANTIĞI”
Ahmet Altan, 20.10.2012 tarihli, “Kuzu ve şeytan” başlıklı yazısına şöyle bir giriş yapıyor; “Acaba Türkiye’nin en büyük düşmanı “mantık” mı? Bir insan bu ülkede “mantıklı” olmaya çalıştığında “affedersiniz, şimdi biraz mantıklı olmaya uğraşacağım” diye önceden özür mü dilemeli?”. Memleketin mantık zafiyetine sahip olduğunu bilecek kadar zeki ya, mantık gibi bir “güç” formunu arkasına alıyor. Ne var ki yazının devamında, mantık ile ilgili bir paragraflık açıklaması yok. Ülkenin mantık konusunda zafiyet içinde olduğunu düşünen birisinin, “mantık” bahsini birkaç paragraflık da olsa izah etmesi gerekmiyor mu? İnsanlar mantıktan özellikle mi kaçıyorlar yoksa farklı mantık formları mı kullanıyorlar? Soruyu başka şekilde de soralım da Ahmet Altan’ın anlaması kolay olsun; Tek mantık örgüsü mü var yoksa çok sayıda mantık örgüsü mümkün mü? Bu soruyu cevaplamadan mantıktan bahsetmek imkansız.
Ahmet Altan, fikir adamı değil de gazeteci olduğu için, hiçbir konuyu derinliğine tetkik etmez. Herhangi bir meseleyi derinliğine tetkik ettiğine hiç rastlamadım. Fakat bir konunun bazı özelliklerini alır, o noktaları “fikri mülkiyetine” geçirir ve o noktalardan hareketle yazısını inşa eder. Kaba bir bakışla yazı okunduğunda, Ahmet Altan’ın ne kadar iyi bir yazar olduğu zannı ortaya çıkar. Biz Ahmet Altan’a yardımcı olalım, birkaç mantık örgüsü örneği verelim ve mantığın ne olduğunu anlatalım.
Mesela bir yamyam kabilesinin mantığı… Antropologlar Afrika’da araştırma yapıyorlarmış, bir yamyam kabilesiyle karşılaşmışlar. Kabile, ölen yakınlarını pişirip yiyormuş, bilim adamları şaşırmışlar. Neden öyle yaptıklarını sorduklarında kabilenin bilgesi törelerini şöyle anlatmış. “Biz, annemizi, babamızı, çocuklarımızı, kardeşlerimizi ila ahir, severiz. Sevdiklerimizi ise yiyerek bizim vücudumuzda yaşatmaya devam ederiz. Sizin gibi toprağa gömüp de, böceklere yem etmeyiz, siz onları sevmiyorsunuz”. Kabilenin kullandığı mantığın sağlamlığına iyi bakın. Çürük olan kullandıkları mantık değil, mantığa geçit veren, o mantık örgüsünü mümkün kılan “inanç”tır. O inancı reddetmediğiniz takdirde, kullanılan mantığı reddedemezsiniz.
Mesela Eskimolar, evlerine gelen misafirlerine ikram olarak kadınlarını (karılarını, kızlarını vs.) sunarlarmış. İzahları da, misafirperver oldukları, misafire en kıymetli varlıklarını sundukları şeklindedir. Adamların misafirperverliği izah ederken kullandıkları mantığa bakar mısınız? Yanlış bir mantık mı? Bir insanın cömertliği ve misafirperverliği, “en kıymetli varlıklarını” ikram olarak sunmak değil mi? Mantık dokusuna bir itirazınız var mı? Gayet sağlam bir mantık… Eğer bu misafirperverliğe itiraz ediyorsanız, bilin ki, itirazınız “mantık örgüsüne” değil, mantığın temelindeki “ahlak anlayışı”nadır. Mesele derinliğine tetkik edildiğinde ne kadar açık şekilde ortaya çıkıyor değil mi? Öyleyse mantık örgüsü, bir ahlaka, bir dünya görüşüne dayanır. Mantıkla ahlak inşa edemezsiniz, inşa etmeye çalışırsanız, Eskimolar gibi bir mantık dokusuna sahip olursunuz, bu mantıkla cömert olabilirsiniz ama aynı zamanda ahlaksız olursunuz. Veya Eskimoların ahlakına intisap edersiniz.
Ahmet Altan, mantıktan bahsederken, aynı zamanda başka nelerden bahsetmesi gerektiğini bilmez. Fikir ve ahlak arasında, fikir ile mantık arasında, ahlak ile mantık arasında nasıl bir münasebet olduğunu, olması gerektiğini anlamaz. Bütün bunların (ve başka mevzuların) toplamından bir dünya görüşünün zuhur edeceğini veya bütün bunların dünya görüşünden sadır olacağını hayatı boyunca farketmemiştir.
Bu ülkede hangi ahlakın mantığını kullanması gerektiğini bilmeden çalakalem yazdığı yazılarda ya birinci misalde olduğu gibi “yamyamlaşmaktan” veya ikinci misalde olduğu gibi “ahlaksızlaşmaktan” kurtulamaz. Ahmet Altan, mantık denen teorik aletin de “evrensel” olduğunu zannedecek kadar tefekkürden uzaktır. Hani AB ve batıyı, hiçbir düşünce çabasına girmeden “evrensel değerler deposu” olarak görmek konusunda yeminlidir ya, onun gibi mantığın, her dünya görüşünün kullanabildiği bir alet olduğunu, “bizatihi” kıymet taşımadığını, kendi haline bırakılırsa, ya yamyamlara veya Eskimolara varacağını anlamaz.
Bütün bu izahlardan Ahmet Altan’ın bir şey anlamayacağına eminiz. Bizim derdimiz, Ahmet Altan’a doğruyu göstermek değil, o konuda fevkalade ümitsiziz, bizim derdimiz, insanların Ahmet Altan’ı “fikir adamı” gibi okuyup da zehirlenmelerine mani olmak. “Hiç doğru yazı yazmıyor mu?” şeklinde bir soru sormayın, bu ülkede Kemalistler bile arada sırada “doğru” yazı yazıyor. Tabii ki Ahmet Altan da bazen doğru yazı yazıyor ama mantığın ne olduğunu bile bilmeyen birinin “doğru” yazı yazması, zar atmaya benzer, tutarsa… Eeee, bazen de tutuyor, hakkını yemeyelim.
*
Ahmet Altan, yazısının devamında, mantık ile ilgili kısa bir cümle daha sarfediyor ve ondan sonra yoluna devam ediyor. “Mantık, bir tutarlılık gerektirir.” Tutarlılık mantığın doğru olduğunu göstermez, zaten mantığın doğrusu olmaz. Tutarlılık, mantığın teorik kaynağı olan ahlak veya dünya görüşüne uygun olmasıdır. Kendi içinde tutarlı mantık olmaz çünkü kendi başına bir mantık kurulamaz. Mantığın temel taşları, nirengi noktaları, ölçüleri, nispetleri ahlaktan devşirilir. Çünkü ahlakın mantığını kuruyorsunuzdur. Yalnız başına bir mantık kurmaya çalıştığınızda, eşinizi veya kızınızı misafire ikram etmeme gereğini nasıl izah edeceksiniz? Daha önemlisi misafire ikram etmek gereğini neyle izah edeceksiniz?
Mantığın bir tutarlılık gerektirdiği doğru fakat bu doğruyu doğru anlayan pek kimse yok. Ahmet Altan da bu cümleye dahil. Anlasa, anlatmaz mıydı? Mantığın tutarlılığı meselesi, gerekliliği ilk bakışta görülen, tutarsız olduğunda saçmalığın sere serpe ortaya saçıldığı anlaşılan bir kıymet. Buraya kadar doğru da, mantığın tutarlılığı ne, hangi çerçevede veya zeminde aranır, hangi temel verilerle sağlanır? Bundan bahsetmeden, bodoslama konuya giriyor Altan, hem de “mantık” denen aleti kendi eline alarak ve başkasına da o aleti haram kılarak.
Bu ülkedeki en büyük zihni maraz, “ucuzculuktur”. Özellikle de fikir, ilim ve sanat adamı olduğu iddiasındaki kişilerin ucuzculuğu… Bunların ucuzculuğu bulaşıcıdır, cemiyete nüfuz ediyor ve onları da zehirliyor. Herkes konuşmasına veya yazısında, ihtiyaç duyduğunda, “mantıklı olmalıyız” diye başlıyor, böyle başlamakla, mantığı kendi tekeline alıyor ve hoyratça konuya dalıyor. Bir tanenizde “mantığın ne olduğunu” güzelce anlatın yahu…
*
Mantığı özel mülkiyetine alan Ahmet Altan, bu güçle AB ilerleme raporuna karşı Akparti ve hükümet üyelerinin tavrını kıyasıya eleştiriyor. Mesele sadece AB ilerleme raporundan ibaret olsa pek dikkate almayacağız fakat konu ondan çok daha derin. Bu yazıda açıkça ifade etmese de, aslında gizlemediği, tüm yazılarında kendini gösteren mantık kaynağı, AB ve batı değerleri… Batılı değerleri de “evrensel değerler” diye pazarlama sığlığı…
Batı kültür ve medeniyeti, bir değerler deposudur muhakkak, her kültür ve medeniyet havzasında olduğu gibi… Batının dünyadaki en büyük başarısı, “tek medeniyet, tek kültür, tek değer deposu” olduğu vehmine, kendi dışındaki coğrafyalarda da çok sayıda insana inandırmasıdır. Kendinin buna inanması, kendi kültürünün ürettiği akıl formuyla düşündüğü için tabiidir. Fakat başka coğrafyalardaki insanların buna inanması, tam bir zihni işgaldir.
Batı medeniyet ve kültürünün tek olduğu vehmi, tüm değerlerin de oradan naklini zaruri kılıyor. Nakledileceklere “mantık örgüsü” de dahil… Batılı değerlere iman etmiş Ahmet Altan’ın, o değerlere uygun bir mantık kullanması şaşırtıcı olmaz. Şaşırtıcı olan, batı dışındaki bir ülkede, batı medeniyetinin dışındaki bir kültür havzasında, başka değerlerin ve o değerlerin mantık örgüsünün de olabileceğine ihtimal vermemesidir. Batıya, batı medeniyetine, batı kültürüne, batılı değerlere inanmasını “tercih” olarak kabul etmek mümkün… Fakat Ahmet Altan’ın ki, tercihten başka bir şey, tam bir kültür ajanı gibi hareket ediyor. Türkiye’de başka bir kültür (İslam) havzasının bulunduğunu, bu kültür bütünlüğünün başka bir değerler yekunu olduğunu bilse, anlasa ve buna göre davransa, batıya temayülü “tercih” olarak kabul edilebilir. İslam’ı yok saymak, batıyı tek değer kaynağı olarak kabul etmek, her türlü değerlendirmeyi buna göre yapmak, tüm bunları da gözümüze sokarak Müslümanların da batılılaşması gerektiğini söylemek, kültürel (zihni) işgali gönüllü olarak devam ettirdiği manasına gelmez mi? “Kültür ajanı” derken hakaret ettiğimizi düşünenler, kastımızın bu olmadığını bilsinler ve meseleyi daha derinden tetkik etmeyi denesinler.
*
AB ilerleme raporuyla ilgili Akparti ve hükümet üyelerinin tavrını tenkit ederken, çok sığ bir mantık kullanması, aslında mantığı da pek umursamadığını gösteriyor. Mantığı yazısının başında özel mülkiyetine geçirdiğinden olmalı, sağlam bir mantık örgüsü bile kullanma ihtiyacı duymuyor. Özel mülkiyetine geçirdiğini zannettiği mantığın kendisine karşı kullanılamayacağını düşünüyor olmalı ki, rapor ile ilgili tenkitlerinde zayıf ve çürük bir mantık örgüsüne savruluyor.
Akparti ve hükümetin, daha önceki AB yaklaşımıyla şimdikini kıyaslarken, “O gün AB’ye hayran olan bir siyaset, bugün neden AB’ye düşman, neden raporlarını çöpe atıyor?” diye soruyor. Bu sorunun, kendi tabiriyle “mantıklı bir cevabı” olabileceği ihtimalini hiç düşünmüyor ve ihtimalleri taramıyor. Veya hafıza kaybına uğramış gibi görünüyor. AB’nin, Suriye’deki katliamlara tepki göstermediğini, müdahale etmediğini, umursamadığını hatırlamıyor, hatırlatmıyor. Buna rağmen AB’nin “evrensel değerler deposu” olduğuna iman etmeye devam ediyor. Veya Türkiye’nin AB’ye girmek için gösterdiği gayretlerinin karşısında AB’nin yıllardır işi yokuşa sürdüğünü hatırlamıyor. AB her şeyi yapma hakkına sahip fakat Türkiye küçücük bir yanlış yapma hakkına malik değil. Ahmet Altan neden böyle düşünüyor? Çünkü Ahmet Altan, AB’ye “inanıyor”, inandığı için de onu “düşünce alanından” çıkarıyor. Düşünce alanından çıkardığı için, AB’nin yanlışlarını, eksiklerini, art niyetini görmüyor, farketmiyor, anlamıyor veya umursamıyor.
Kullandığı mantık bu kadar kör ve marazi… Türkiye ile AB arasında ikili ilişkiden bahsediyoruz ama bu ikilinin birisi her tür sorumluluktan muaf, diğeri ise her tür hatasından dolayı en ağır cezaya müstahak. Mantık örgüsüne bakar mısınız, insan en azından yasak savmak için bile olsa, AB’nin Türkiye’ye karşı davranışlarındaki çifte standarttan bahseder. Hayır, Ahmet Altan böyle bir inanca asla yanaşmıyor. AB’nin hata yapabileceğine dair zihninde hiçbir rezerv yok, hiçbir tereddüt yok. Buna rağmen Taraf gazetesi her sayısında ya haberlerinde veya köşe yazılarında, “eleştirel akıldan”, “eleştirel düşünceden” dem vuruyor. Böylece anlıyoruz ki, eleştirel akla konu olan sadece Türkiye’nin, Türkiye’de yaşayanların aklıdır.
Türkiye ile AB arasındaki münasebeti, eşitler arası ikili ilişki olarak görmüyor. Türkiye, ilkokul birinci sınıfa giden, henüz düşünmeyi beceremeyen, henüz aklı oluşmamış, henüz kendisi için “iyi ve kötüyü”, “doğru ve yanlışı”, “faydalı ve zararlıyı” anlamayan, anlaması da asla mümkün olmayan bir öğrenci, AB ise alanında ordinaryüs profesör olmuş, ahlakın da zirvesine çıkmış, asla yanlış düşünmeyen, asla yanlış yapmayan bir kuruluş. Alın size mantık… Yamyam veya Eskimo mantığından ne farkı var?

AHMET ALTAN’IN “YAMYAM MANTIĞI”” hakkında 1 yorum

  1. Mantığı devenin boynundaki yulara benzetirim.Akıl ki onu yularından tutup Allah’ın(c.c.) muhkemâtından sağlam bir kazığa bağlayabilsin.Hikmet de böyle ihsan olunmaz mı zaten?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir