AHMET SELİM-2-MAHZUN, MÜTEHASSIS, MÜTEVAZI İNSAN

AHMET SELİM-2-MAHZUN, MÜTEHASSIS, MÜTEVAZI İNSAN
Ahmet Selim’in halini, hususen de ruh halini seviyorum. Duruşu, bakışı, edası çok hoş… Sireti ile sureti arasındaki mutabakat, hüzün havzasında oluşmuş intibaı veriyor. Hüzün mecrasında akmak yakışıyor kendine. Hüzün mecrası, dümdüz ovada akan nehir gibi, sessiz, yavaş, sakin… Sesini duymak için kulak kabartmak gerekiyor. Hiç yüksek sesle yazdığını gördünüz mü onu? Hüznün, Ahmet Selim kadar yakıştığı insan sayısı galiba çok az.
Fikrini beyan ederken, yaşadığı ruhi tezat, hüzün ile terkibe eriyor gibi. Ruhi tezat, Ahmet Selim’e yabancı değil mi? Fakat üslubundan süzülen mana dalgaları, bir tarafta fikrin kıymetinin bilinmesi arzusunu izhar ederken diğer taraftan şahsının takdir edilmesini talep edermiş hissi ile utangaç, başı önüne eğik ve hüzünlü. Şahsının takdir edilmesini talep etmiyor, muhatabında, şahsının takdir edilmesini talep ettiği zannını uyandırma tedirginliğini yaşıyor. Öyle anlaşılmak ihtimali ruhunu acıtıyor.
Fikir adamlarının kadim kaderi budur. Hüzünlerinin sebeplerinden biri de bu… Fikir kıymetlidir, kıymetinin bilinmesi gerekir. Ne var ki fikir, müellifinden müstağni değil. Fikir adamının, fikrin kıymetini izah etmesi, ham ruhlar, sığ akıllar, orta zekalar tarafından, şahsının takdir edilmesi talebi olarak anlaşılıyor. Tahammülü mümkün olmayan bu tür hafifmeşrep tavırlar karşısında, mütefekkiri değil, fikri anlatmaya çalıştığını izah etmek çok zor. Fikir adamı için bundan büyük bir ruhi tezat olur mu? Ruhi tezat dedikse, Ahmet Selim’in ruh dünyasındaki tezat değil, dış dünyada oluşan tezadın, ruh dünyasını sarsmasından, sarmasından bahsediyoruz. Her fikir adamının başına gelen bir musibet bu… Vesselam, hüzünden başka bir mecra yok, gerçek fikir adamları için…
*
Zaman gazetesinin 29.12.2011 tarihli nüshasında kaleme aldığı “Duygusal bir sohbet” başlıklı köşe yazısında, köşe yazarlığını hikaye etmiş, kısaca. Halini beyan etmiş usulca, sonra şikayetini… Sanki zatına ait yazdığımız birinci yazıya (Ahmet Selim, talihsiz fikir ustası) cevap mahiyetinde beyanları da varmış gibi geldi bize. Böyle midir, değil midir bilinmez, bizim hüsn-ü zannımız da olabilir. Öyle ya da böyle, bazı hususları tasrih etmek ihtiyacı duyduk. Ahmet Selim, sadece kamuoyundan tanıdığım, şahsen hiç karşılaşmadığım ve temas etmediğim bir zat. Buna rağmen kalbi bir ünsiyet kesbettiğim, sanki alem-i ervahta tanış olduğum birisi. Kalbini kırmak, hassasiyetle imtina edeceğim bir cürüm. Hakkında yazdığım birinci yazıyı tekrar gözden geçirdim de, biraz hoyratça buldum. Belki de fazla hoyratçaydı. Kainatta, muhabbetle hoyratlık kadar birbirine yakışmayan başka iki husus yok galiba. Bu bakımdan üzüldüm.
Derdim şuydu; fikri adamlarının, efkar-ı umumiyede, layık oldukları itibara sahip olamadıkları, bunun sebebinin fikir gibi bir kıymetin geçer akçe olmaktan çıktığı, fikir muteber olmayınca da fikir adamlarının gereken alakayı görmemesiydi. Ahmet Selim’in bu hususta farklı düşünmediğini, yazılarından biliyorum. Fikir adamı için işin zor kısmı, bu meseleyi kendi şahsından uzaklaştırarak izah etmektir. Fikir, gökyüzünde bulut olarak dolaşan, ara sıra yağmur (rahmet) olarak yeryüzüne inen müstakil ve müstağni bir kıymet değil, aksine müellifi ile kaimdir. Bu sebeple fikir adamlarının kıymeti, kendilerinin beyanına bakılmaksızın, bilinmeli, tanınmalı, layık olduğu mevkie oturtulmalıdır. Gerçek mütefekkirlerin görünür (meşhur) olmak gibi dertleri yoktur, aksine bazıları tamamen görünmez olmak arzusundadırlar. Görünmez olmak isteyenlerin hassasiyetlerini hürmet edilmeli fakat fikirlerinin görünmez olmasına asla müsaade edilmemelidir. Fikir görünmez hale gelirse, fikir piyasası, ham ruhların cirit alanı olur.
Fikir adamının hakkı, şahsının görünmez olmasıyla mahduttur. Fikrinin görünmez kılınması, fikir adamının inhisarında ve salahiyetinde değildir. Fikrinin görünmez olmasını arzu edenler, “hal ehli” olarak başka bir havzada yaşamalıdır. Fikir adamı ise, fikrinin piyasaya sunulması, mesuliyet ve mecburiyettir. Bu mesuliyet, hem fikir adamına ait hem de cemiyete… Fakat öncelikle de cemiyete ait.
Zaman gazetesinin, Ahmet Selim’e sansür uyguladığını, uygulayacağını zannetmiyorum. Birinci yazımdaki beyanım, “mücerret tefekkürün” müşterisi olmadığı için gazete yönetimleri daha müşahhas yazılması tavsiyesinde bulunuyorlar, bu tavsiyelerini de, “okunması için” gibi mazeretlerle süslüyorlar. Sadece gazete yönetimleri değil, okuyucu da bu tür taleplerde bulunuyor. Oysa tecrit istidadı olan kaç kişi var ki şu alemde… Olanların da, oldukları gibi yazması gerekiyor, ihsasen bile, imaen bile, buna mani olmak, çok fena…
*
Son bir husus…
“Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?” diyesim geliyor ama, bilenler de var.
Böyle demiş yazısında kıymetli insan. Piyasaya sesleniyor tabii… Oysa piyasanın kulaklarının duyma aralığı dışındaydı çığlıkları. Ve o kadar yüksek desibelde çığlık atıyordu ki, kulaklarının duyma aralığı farklı olanlar, yataklarından fırladı. Fikrin ses aralığı ile gevezeliğin ses aralığı farklıdır, ruhun duyma aralığı ile beden kulağının duyma aralığı da… Seni duymamak ne mümkün… Cismine ait fotoğrafından başka bir şey görmedik ama cismini görmemiş olmamız, yazılarına sirayet etmiş ruhunu görmemize mani mi sandın.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir