AHMET SELİM, HASSASİYETSİZLİĞİN BU KADARI

AHMET SELİM, HASSASİYETSİZLİĞİN BU KADARI
İnsanları tanımak zaman istiyor. Zaman, dikkat, emek… Fikir adamlarından bahsediyorum. Kendimi çok kötü hissettiğim yani yanlış tanıdığımı farkettiğim birisi Ahmet Selim’dir. Yanlış tanıdığımı, yanlış değerlendirdiğimi kabul etmekte zorlandığım, uzun süre de direndiğim birisidir Ahmet Selim. Türkiye’deki az sayıda “fikir adamı”ndan birisi olduğunu düşünüyordum. Gerçekten enteresan bir durum, fikir adamlarının her konudaki düşüncelerini okuyana kadar karar vermemek gerekiyormuş. Ben tam aksini düşünüyordum, bir fikir adamının orta halli bir makalesinden (kafi derecede uzun bir makalesinden) tüm fikriyatının ortaya çıkacağı zannındaydım. Bu zannımın hala nazari çerçevede doğru olduğunu düşünüyorum. Fakat Türkiye pratiğinde doğru netice veren bir yaklaşım olmadığını gördüm.
Aslında meselenin özü şu; fikir adamı dediğimiz kişilerin, bağlı olduğu dünya görüşünün tamamına nüfuz etmiş olduğunu düşünüyoruz. Bu tarif, nazari çerçevede doğru… Dünya görüşünün bir kısmına (parçasına) nüfuz etmiş birisine fikir adamı denmesi, “fikir adamlığına” irtifa kaybettirmektir. Ne var ki Türkiye’de İslam’ın tamamına nüfuz etmiş, dolayısıyla zihni ve kalbi evrenini İslam’ın yekunu ile inşa etmiş adam bulmak samanlıkta iğne aramaya benziyor. Garip bir şekilde “parça fikirler” ile meşgul olan adamlarla dolu piyasa ve bu durum insanı aldatıyor. Bir yazara bakıyorsunuz, bir alanda, konuda, meselede dikkat çekici bir düşünce inceliğine ve derinliğine sahip fakat konu değiştiğinde baştan sona problemli hale geliyor.
Fikir adamlığı, bağlı olduğu dünya görüşünün muhteva yekununa nüfuz etmeyi gerektirdiği gibi, o muhtevayı şahsiyet olarak giymesi de gerekiyor. İslam’ın mana yekununa nüfuz etmek, o mana yekununu tecelli ettirecek bir şahsiyet inşasını şart kılar. İslam’ın mana yekunundan şahsiyet inşa etmeyen kişiler, İslam ile entelektüel türden bir münasebet kurmuş demektir. Entelektüellik ile fikir adamlığı (mütefekkirlik) arasındaki farkı biraz da böyle tarif etmiyor muyuz?
İslam irfanının kadim müktesebatı içinde kutup yıldızı gibi parlayan “şahsiyet unsurları”, kalb-i selim, akl-ı selim, zevk-i selim değil mi? Zevk-i selim (nam-ı diğer hissi selim), imanın doğrudan tezahürüdür ve insanı da iman mecrasında tutan asıl ruhi hamledir. Daha önceki yazılarımızda ifade ettiğimiz üzere, İslam irfanının maharetle imal ettiği mefhum olan “hassasiyet”, zevk-i selim ile akl-ı selimin terkibinden meydana gelen zihni mekanizma değil mi? Zevk-i selime sahip olmayan birinin, bırakın fikir adamı olmasını, imanın temel ama aynı zamanda sade (saf) tezahüründen bile mahrum olduğunu söylemeye gerek var mı?
İnsanın aklı ve düşüncesi bir tarafa yöneliyor da, duygularının nereye yöneldiği mühim değil mi? Duygularının yöneldiği alan ile aklının yöneldiği alanın müşterek olması gerekmez mi? Müşterek olmadığında duyguların aklı bir şekilde eğip büktüğü anlaşılmıyor mu? Zihni evrenin zeminini akl-ı selim ile döşemek fevkalade zor, öyleyse hiss-i selim ile döşemek gerekmez mi? Böyleyse zevk-i selime sahip olmak şart değil mi? Zihni evrenin zemini, zevk-i selim ile değil de, imana yabancı bir duygu ile döşendiğinde, o zeminde faaliyet gösteren aklın, imana uygun neticelere varacağı nasıl beklenir? Nasıl bir iklimde yaşıyoruz? Bunları anlamak çok mu zor?
Zevk-i selime sahip olmayanlar, İslam’ın yekununa nüfuz etmekte zorlanıyorlar. Kaçınılmaz olarak “parça fikir” ile iştigal ediyorlar. Parça fikir ile iştigal edince, bir konuda doğru düşünebiliyor, başka bir konuda ise yanlışa sürüklenebiliyorlar. Akl-ı selime sahip olmayanlarda bu duruma sık sık rastlıyoruz fakat zevk-i selim daha derinlerde problemler üretiyor. Umumiyetle de sahibi tarafından anlaşılmayacak kadar derinlerde meydana gelen marazi zihni oluşumlar, başka açıdan bakıldığında yanlışlığı açık olan hususu, sahibinden gizliyor. Apaçık bir yanlışı, güçlü bir nefs emniyetiyle (özgüvenle) doğruymuş gibi dillendiriyor.
*
Ahmet Selim, İslamcılık tartışmasındaki bazı yazılarında bu zafiyetini ifşaa etmişti. Fakat kendisine atfettiğim kıymet, o yanlışlarını biraz dinlendirmeyi, biraz beklemeyi gerektirdi. Ümitle yazılarını takip ettim, yanlış anlamış olmayı dileyerek… Fakat farkettim ki, yanlış anlamam yazılarıyla ilgili değil, kendisiyle ilgili. Nihayet hakkındaki kanaatimi tashih etmekten başka yol bulamadım.
Ahmet Selim, 16.10.2012 tarihli, “Geleceğe yönelmek” başlıklı yazısında, soy ismine muhalif olarak, hassasiyet zafiyetini o kadar açıkça gösterdi ki, şahsıyla ilgili önceki kanaatimizi devam ettirecek bir imkan bulamadık. Şu ifade Ahmet Selim’in yazısından;
“Bıktım bu 28 Şubat muhabbetlerinden… 27 Nisan bildirisi yanında, bunun çok fazla bir önemi var sayılmaz. Onu unuttuysak diğerini de unutalım, unutmuş gibi davranalım.”
Unutalım ha… Unutamayanlar da unutmuş gibi davransın öyle mi? İşkence görenlere, okullarından atılanlara, yakınları fail-i meçhule kurban gidenlere anlatmayı denesene bunları. Gazete köşesinde afra tafra satmak kolay, insanların neler yaşadığını sırça sarayında farketmemiş olmalısın Ahmet Selim.
Hadi işkenceleri filan unuttuk fakat adaleti nasıl unutacağız? Gerçekleşmemiş adaletin peşine gitmeyelim mi? Hepsi bir tarafa da, adalet unutulur mu? Ertuğrul Özkök gibi adamların “rövanşist davranmayın” türünden hezeyanlarına mı uyalım? Adalet… Bu mefhum sana bir şey hatırlatıyor mu? Mağdur ve mazlum insanların haklarını (biraz da olsa) almalı değil miyiz? Kimin adına konuşuyorsun? Sen mağduriyete uğramamış olabilirsin, şahsen ben de mağduriyete uğramadım ama fikir adamı hüviyetiyle mağdur ve mazlum insanlara bunu nasıl söylersin?
Hassasiyetsizliğin derecesi o kadar ilerlemiş ki, 28 Şubat darbesinin sebeplerinden birinin Erbakan olduğunu söyleyecek kadar savrulmuş.
“… 28 Şubat’ın kökünde Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz kavgasının basiretsizliği yatar. Normal olan onların koalisyon yapmasıydı. % 21 ile başbakan olup da, sanki % 50 ile tek başına iktidar olmuş gibi gösteri rüzgârları estirmek de Erbakan’ın icapsız bir tavrıydı. Olayların kökünde bu anormallikler yatar.”
Erbakan’ın hataları olabilir, vardır da fakat 28 Şubat darbesinin sebebi Erbakan olabilir mi? Bir adam diğerine bir tokat atıyor, tokadı yiyen adam da atan adamı öldürüyor. Ahmet Selim kalkmış, “o da tokat atmasaydı” gibi bir laf ediyor. İşin bu kısmı akl-ı selim zafiyetiyle ilgili, yani doğru düşünemiyor. Fakat bir de zevk-i selim ile ilgili kısmı var ki, “mümin müminin yanında yer alır”. Liseden beri Erbakan’ı tenkit eden birisi olarak, 28 Şubat darbecilerinin karşısında Erbakan’ın yanında olmayı imanımızın gereği bildik. Bu durum Erbakan ile ilgili değil ki, herhangi bir Müslümanla ilgilidir ve her Müslüman ile beraberizdir. Müslümanın Müslüman ile beraberliği, onun yanlışına sahip çıkmayı gerektirmez fakat yanlışına bakarak onun karşısında ve ateistlerin yanında yer almayı da gerektirmez. 28 Şubat darbesinin sebebi, Erbakan’ın herhangi bir hatası değildi, sadece Müslüman olmasıydı. Aynı teşebbüsler Akparti ve Erdoğan için de sözkonusu olmadı mı? Fethullah Hoca’yı ABD’ye gitmek zorunda bırakan da, onun Müslüman olmasından kaynaklanan husumet değil miydi? “sanki % 50 ile tek başına iktidar olmuş gibi gösteri rüzgârları estirmek de Erbakan’ın icapsız bir tavrıydı.” Diyerek Erbakan’ın hata yaptığını söylüyorsun da be adam, Fethullah Hoca’dan daha ılımlısı var mıydı bu ülkede? Neden ABD’ye gitmek (kaçmak mı demeliyim yoksa) zorunda kaldı? Hassasiyet ayarı bozulan insanların doğru düşünemeyeceğine bundan daha iyi misal olmaz. Doğru düşünemiyorsunuz bari yazmayın.
Ahmet Selim’in yazısında daha başka saçmalıklarda var fakat bu kadarı kafi. Yazamıyorum zira sevmiştim bir zamanlar kendisini. Ahmet Selim ile ilgili böyle bir yazı yazmak, ruhumda fırtınalar estiriyor, anlayana (bu arada kendisine) bu kadarı kafi olmalı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir