AHMET SELİM MAZERET Mİ ÜRETİYOR?

AHMET SELİM MAZERET Mİ ÜRETİYOR?
Ahmet Selim, 07.06.2012 tarihli, “Meseleler ve ortamlar” başlıklı yazısında önemli bazı tespitler yapıyor. Fikir adamı olarak yaşamanın ciddi sıkıntıları olan bir dönemdeyiz. İnsanlar, düşünce faaliyeti değil zihni çalkantı ile meşguller fakat zihni faaliyet ile düşünce faaliyetini birbirinden ayıramadıkları için “düşündüklerini” zannediyorlar. Zihni çalkantılarını düşünce faaliyeti zanneden insanlar ile mahiyeti gereği derin muhtevalar taşıyan meseleleri konuşmak fevkalade zor. Meselenin bidayeti ve nihayeti neresidir, çerçevesi ve zemini nedir, hangi kaynaklara ve nispet ölçülerine sahiptir, nasıl bir terkip kıvamı ister, mazereti (gerekçesi) ve maksadı doğru tespit edilmiş midir gibi birçok temel hususa girmeden düşünce faaliyeti imkansızdır ve ortaya çıkan da düşünce değil başka şeydir. Bir konuya (Haki beyin sık kullandığı ifade ile) ortasından dalmak, tefekkür faaliyetini gerçekleştirmek için kafi değil.
“Bir meseleyi konuşmanın belirli ortam şartları yok ise suskun kalma daha uygun düşer. Çünkü rahatça düşüncemizi ifade edemezseniz yeterince yararlı olmaz, rahatça ifade ederseniz de yanlış anlamalar ve haksız tepkiler doğar. İki halde de, çözüm amacına katkı sunma imkânını bulamazsınız.”
Ahmet Bey bu tespiti yapmakta tamamen haklıdır, fikir adamları bu sıkıntıları derinden yaşıyorlar. Tefekkür havzasının olmadığı vasatta fikrin konuşulmaması, konuşulmasından daha doğru olabilir. Özellikle “kırıntı zamanlarda”, ayaküstü, şablonlarla cevap isteyenlere karşı fikir beyanı, bazı zamanlar “hakikati katletmekten” başka işe yaramayabiliyor. Ne var ki, Ahmet beyin tespitinde haklı olması, doğru bir tavır içinde olduğunu göstermiyor. Fikir adamlarının bu sıkıntıları yaşadıkları doğru, bu cihetten tespit de doğru… Bazı tavırlardan imtina etmek de kaçınılmaz… Fakat Üstad şu sorunun cevabını vermediğinde, tüm haklılığına rağmen “doğru tavır” içinde olduğunu iddia edemez. Bazı zorluklar, zeminsizlikler, iklimsizlikler fikir konuşmayı önleyecekse, fikri ne zaman konuşacağız, nerede konuşacağız, nasıl konuşacağız, kiminle konuşacağız? Zaten tefekkürü katleden Ahmet beyin bahsini ettiği “ortamlardı”, Kemalist rejimin maksadı da buydu, maksadına ulaştı. Şimdi bu “hali” olduğu gibi bırakmalı, sadece halin gereğini yapmalı ve ortamın devamına pasif katkıda mı bulunmalıyız?
Mutlaka konuşmalıyız. Her nasıl olacaksa, nerede olacaksa, ne zaman olacaksa, kiminle olacaksa, o çerçevede konuşmalıyız. Fikri konuşmanın bir yolunu bulmalıyız. Bu cendereden çıkmalıyız. Ahmet Bey’in tespitlerini göz ardı ederek değil, bilakis göz önünden hiç ayırmadan bir yolunu bulmalı veya bir yol açmalıyız. Eğer bir yolunu bulamazsak, Ahmet Bey’in tespitleri, tüm haklılığına rağmen, “mazeret beyanından” ibaret hale gelir. Mazeret üretecek çağda değiliz.
*
Ahmet Selim, 27.05.2012 tarihli “Bunu da anlamadınız” başlıklı yazısında, nefs için şu ifadeyi kullanıyordu; “Ruh beyne taalluk ettiği zaman nefs doğar, ve hayatiyet beyin merkezli olarak bütün bedene yayılır.” Bu ifadesini, 30.05.2012 tarihli “Ahmet Selim o kadar da derin değilmiş” başlıklı yazımızda tenkit etmiştik. Tenkidimizin sebebi, Müslümanların, batının ve pozitif aklın tesiri altında, “beyin merkezli” insan anlayışına savruldukları hususuydu. Ahmet Bey, yeni yazısında (07.06.2012 tarihli yazısında) “Ruhun beyne taalluk ettiği” hususunu değiştirip, “bedene taalluk ettiği” şeklinde ifade etmiştir. Bu yaklaşım bizce daha doğrudur.
“”Ruh insanın maddesine taalluk edip nüfuzunu arttırdığı zaman nefs doğar” diyebiliriz.”
Dikkatimizi çeken husus ise, meseleyi doğru şekilde ifade ederken, bunu bir “tashih” olarak değil, tespit olarak yapmaya devam etmesidir. Oysa düşüncesini tashih etmiştir ve bunu yapmakla da asil bir iş yapmıştır. Ne var ki, “tashih” ameliyesini “gizlemekle”, o ameliyenin asaletinden mahrum kalmıştır. Bunu perdelemek için de, cümlenin devamında mazeretler üretmekte mahzur görmemiş. “Ruh gitti mi, nefs kalmaz. Kalan cesettir ve çürüyüp gidecektir. Şimdi buna aykırı bir tuhaf yorum yapılmış. Ele alsam, uzayacak. Belki polemik açılacak ki, ilimle ve fikirle polemik üslubu hiç bağdaşmaz. Hayırlı bir sonuç doğmayacağı aşikâr iken konuşmak ve yazmak bir çeşit nefsâniyettir. Yazıp da göndermekten vazgeçerek kenara çektiğim yazıların sayısı belli değil. Meskut geçmekten başka çare kalmayınca başka bir şey yapılabilir mi? Sabredeceksin. Polemik ortamında hiçbir ilmî ve fikrî mesele ciddiyetle konuşulamaz, yazılamaz. Hakikatin asgarisi, kenarı, ucu olmaz. Ya tam vereceksin ya da sabredeceksin.”
Tamam, bu meseleler polemik mevzuu değil. Polemik bu tür derin meseleleri imha eder. Muhtevası girift ve müphem olan konularda hakikat; müsademe-i efkardan doğmaz. Ancak sohbetten sadır olabilir. Fakat bir problem var. Siz gazetede köşe yazarlığı yapmakla, sahanızı, efkar-ı umumiyenin açık alanı olarak tespit etmiş değil misiniz? Fikirlerinizi orada yazıyor ve yayınlıyorsunuz. Sohbet imkanımız olmadığına göre, nasıl olacak bu iş? Siz köşenizde yazacaksınız biz düşünmeyecek miyiz, düşündüklerimizi bir şekilde yazmayacak mıyız? Siz “monolog” yaparak devam edeceksiniz biz de yanlışlarınız karşısında sessiz mi kalacağız? Sahi Üstad, nasıl olacak bu iş? Sohbet edeceğiniz insanları sizin mevkiinize muadil olan köşe yazarlarından mı seçiyorsunuz? Gazetelerde yazanların böyle bir zihni evrene sahip oldukları, cevap vermek, müzakere etmek, sohbet etmek veya tartışmak gibi tavırlara tenezzül etmediğini görüyoruz. Fikir sahibi olmanın, düşünmenin bir gazetede köşe yazmak gibi ön şartı mı var?
*
Türkiye’de (ve galiba dünyada da) tefekkürle meşgul olmak zor iştir. Fikri konuşmak ise daha da zor… Ahmet Bey tespitinde fevkalade haklı… Bir şeyi yapmanın faydasız olduğunu tespit etmek tabii ki kıymetli… Lakin faydasız olanı tespit etmek yalnız başına bir kıymet ifade etmez, arkasından faydalı olanı beyan etmek şarttır. Faydalı olanı göstermeden zararlı olanı teşhis etmek, doktorun, kendisine müracaat eden hastasına, hastalığını teşhis edip evine göndermesine benzer. Hastalığı teşhis etmek, tedavi ameliyesine başlamak için kıymetlidir, tedavi etmeyecekse hastalığı teşhis etmenin ne faydası var. Hastanın, hastalığını öğrenmesinde nasıl bir fayda umulabilir ki. Teşhis, bir meselenin mukaddimesidir, tedavi ise meselenin kendisi. Mesele yoksa takdime ne lüzum var? Dolayısıyla teşhis, yarım iştir ve işin tamamı yoksa bir kıymete sahip değildir. Başka bir ifadeyle teşhis, meselenin mütemmim cüzlerinden biridir, kendisi olmayan varlığın, mütemmiminin olması “manasızdır”. Asla sahip olamayacağınız bir arabanın tekerine malik olmanız, servetten sayılmaz, olsa olsa “yüktür”.
Fikri meseleleri konuşmak zorundayız. Ahmet Bey’in tespitlerine uygun bir yol bulmalıyız. Meseleleri konuşmanın yolunu bulamayacaksak, Ahmet Bey’in yaptığı iş, mazeret üretmekten ibaret kalır. Ahmet Bey’in mazeret ürettiğini, meselelerden kaçtığını (kaçacağını) düşünmüyorum. Fakat insan her nasılsa bazen yoruluyor, bazen ümitsizliğe kapılıyor, bazen boşa düşüyor filan.
Ahmet Bey nasıl düşünürse düşünsün, kendini seviyorum. Her şeye rağmen bu meseleleri konuşabileceğimiz az sayıdaki insandan birisi. Piyasa “kaht-ı ricalden” kavrulurken, Ahmet Bey’den vazgeçmek ne mümkün.

AHMET SELİM MAZERET Mİ ÜRETİYOR?” hakkında 7 yorum

  1. Dostum bu yazıyı yayınlamadan Ahmet beye gönderseydiniz iyi olurdu.

  2. Gönderdim be dostum, birkaç günde bekledim. Bu adamlar hakikat kaygısı çekmiyor olmalı. Yazı yüzbinlik bir gazete yayınlanacak olsa yerlerinden zıplarlar, bir internet sitesinde yayınlanacağı için umursamıyorlar. Düşünebiliyor musun adamların “hakikat kaygısını”… Yanlışını tespit etmenin bir kıymeti yok, kimse duymadıktan sonra… Fikir adamı mı bunlar? Fikir bir takım kisvelere mi tabii? Kimse ses çıkarmıyor bunlara, kendilerini acayip bir noktada görüyorlar. Bir de yazısında nefsaniyetten kaçınmaktan bahsediyor. Adamın nefsten kaçtığı yer yine nefs, haberi yok. Bu adamları, yazılarını okumadan sevmekten başka bir yol yok.

  3. Sizin yazınızda dikkatimi çekti ve Ahmet Selim’in o iki yazısını okudum, gerçekten haklısınız. Biz bunları Üstad olarak bilirdik, gerçekten derinliği olan insanlar meseleye el atınca herkesin seviyesi ortaya çıkıyor. Kaleminize sağlık Nurettin bey…

  4. Aziz dostum, fazla öfkelenme. Başka bir sebebi vardır Ahmet beyin, cevap vermemek konusunda. Seni anlıyorum tabii ki fakat Ahmet bey yorumunda resmettiğin profile uymaz. Ben hala güzel düşünmeye devam ediyorum.

  5. Ahmet bey o e-mail adresini kullanmıyor olmalı. İrtibat kurmak istedim ama cevap vermiyor, bilmem ki benim hüsn-ü kuruntum mudur?

  6. Kendinizi fazla perişen etmeyin, köşe yazarları, som altından yapılmış olsanız dönüp size bakmazlar. Hakikat kaygısı filan gibi “önemli” konulardan da bahsetmeyin, onların başka bir duygu dünyaları var. Onlar uzaktan adam zannediliyor, yakınlaşmaya çalıştığınızda hallerini görürsünüz, gördüğünüz gibi…

  7. Ahmet Selim, iyi bir fikir adamıdır. Dediğiniz gibi gerçekten bir yanlışını tespit etmiş olsanız bile, ona hakaret etmeniz gerekmez. Tamam, köşe yazarları sizi (yani okuyucuları) muhatap almaz, ama hepsi böyledir, bu sebeple Ahmet Selime’e yüklenmenize gerek yok ki. Bana kalırsa biraz terbiyesizlik yapıyorsunuz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir