Akılla Anlayalım Tamam Ama Akıl Ne?

Akıl, en zor bahislerden biri… Herkes akıllı olduğu için, aklın ne olduğunu anladığı vehmiyle, akıl bahsine girmiyor. Akıl, anlama merkezi olduğu için, aklı anlamak ihtiyacı hisseden yok. Bir şeyleri anladığına göre, herkesin aklı vardır. Sahip olduğunu, her nedense anladığı kanaati, çok yerleşik haldedir.
Akıl merkezinde çok iddialı sözler sarfediliyor. Aklın her şeyi anlayabileceği gibi… Kur’an-ı Kerim’in akılla anlaşılabileceği gibi… Akılla insanların nasıl yaşayacağına dair bir hayat üretilebileceği gibi… Akılla her şeyi izah edebileceği ve her şeyi yapabileceği zannına sahip olan insanlar, her nedense “akıl nedir?” sorusunu sormuyorlar.
“Akıl nedir?” sorusunu sormaktan imtina eden insanların korkusu, çevresinde, “akıllı olmadığı kanaatinin” oluşacağı endişesinden mi kaynaklanıyor? Akıl çevresinde çok ağır tartışmalar yapan insanlar, akıl ile ilgili hiç tartışmıyorlar. Sanki bu tartışmayı açacak kişinin aklından şüphe edilecekmiş gibi…
Aklı anlamamış birisinin, akılla herhangi bir konuyu anlaması nasıl mümkün olabilir? Dahası, anlamak istediği konu ile ilgili elde ettiği kanaatlerden nasıl emin olabilir? Terazisinin sıhhatli olup olmadığından emin olmayan birinin, tarttığı malın kaç kilo olduğundan emin olması, nasıl bir psikolojik organizasyonun neticesidir?
Herkes aklının varlığından emin… Bu sebeple akıl ile ilgili araştırma, anlama, tartışma faaliyetine girmiyor. Her şeyi kendisi ile anladığı zannına sahip olduğu akıl için, birkaç kitap karıştırma ihtiyacı hissetmeyen insanın aklının varlığından şüphe etmek gerekmiyor mu?
*
Akıl bahsi ile ilgili idrak faaliyeti, en zor idrak faaliyetlerinden biridir. Malum olduğu üzere idrak faaliyetinin denklemi, idrak eden ile idrak edilen olmak üzere iki unsurdan oluşur. Umumiyetle bu iki unsurun farklı olması gerekir. İki unsurun teke inmesi, idrak eden ile idrak edilenin aynı olması, idrak faaliyetinin gerçekleşmesini fevkalade zorlaştırır. Zira bu durumda idrak faaliyeti için ihtiyaç duyulan asgari alan bile yoktur.
Akıl, insandaki idrak melekelerinden (merkezlerinden) biridir. Aklın, kendini, kendine konu edinmesi fevkalade zordur. Bir şeyin kendini anlaması, en zor tefekkür faaliyetlerinden biridir. Her şeyi kendisiyle idrak ettiği zannı, kendisini, idrak edilecek bir bahis haline getirmeye mani olmaktadır. Kendisiyle idrak edilen şey, idrak konusu olabilir mi?
Olabilir… Fakat bu yazının konusu, izahtan ziyade soru sormaktır. Bu sebeple izahlara, akıl ile alakalı sonraki yazılarda girilecektir.
*
Ülkede yayınlanan kitap listelerine bakıyorsunuz, akıl ile alakalı kitap yok. Çok garip şekilde, aklın ıstılahı oluşmuş değil. Her mesuliyet aklın sırtına bindiriliyor ama aklın ne kadar yük taşıyacağına dair kalem ve kelam oynatılmamış. Birileri, “aklın ışığında çağdaşlaşmaktan” bahsediyor fakat literatürlerinde akıl ile ilgili misal olacak kadar bile eser verilmemiş. Başkaları, Kur’an-ı Kerim’in akıl ile anlaşılabileceğinden bahsediyor lakin aklın ne olduğunu hiç tartışmamış. Biraz geri çekilip de şu manzaraya panoramik olarak bakıldığında, akıl çevresindeki bu kadar itiş-kakış ne kadar akılsızca görünüyor.
Aklın ne olduğunu, kaynaklarını, hacmini, sınırlarını, maharetlerini, teşekkülünü, faaliyetlerini, temayüllerini ve daha birçok hususiyetini konuşmadan, tartışmadan, ıstılahını oluşturmadan ve en önemlisi anlamadan, aklın neleri anlayabileceğine dair kurulacak tüm cümleler, sadece vehimden ibaret değil midir?
*
Konu tabi ki akıldan ibaret değil… Konu aslında insan… Fakat akıl kadar çok sık kullanılan ve hayatın tüm yükü sırtına vurulan bir idrak merkezine karşı bu kadar alakasız ve hassasiyetsiz olunan bir fikir piyasasında, konu bir türlü insan bahsine gelemiyor. Akıl anlaşıldığında, varlık ve vakıaların tamamının akıl ile anlaşılamayacağı ve hayatın tamamının akıl ile yaşanamayacağı görülecek. Akıl anlaşılmadığında, hayatın neredeyse tamamı aklın sırtına yükleniyor ve tabiatıyla yapamayacağı işlerle meşgul olmak durumunda kalan akıl, yapabileceklerini de yapamıyor. Akıl anlaşılsa, hislerin, hayatın içinde ayrı bir mecraya sahip olduğu ve kaynağının doğrudan doğruya kalp/ruh olduğu anlaşılacak. Akıl anlaşılsa, akıldan daha üst bir idrak merkezi olduğu fark edilecek ve buna şuur dediğimiz bilinecek. Akıl anlaşılmadığı için şuuru, cümle içinde kullanıyoruz ama onu da anlamamış haldeyiz. Akıl anlaşılsa, zekanın başka bir merkez olduğu görülecek. Böylece, “akılsız zeki” insanlar olduğu gibi “zekasız akıllılar” olduğu da anlaşılacak.
*
Akıl, zeka gibi saf halde bulunmaz. İnşa edilir. Dolayısıyla teşekkül süreci ve safhaları vardır. Aklın nasıl inşa edileceği, hangi safhalarda nelerin yapılacağı, aklın bünyesine nelerin yerleştirileceği hususlarını bilmemiz gerekmiyor mu?
Aklın mı “benlik” inşa ettiğini, “benliğin” mi aklı inşa ettiğini konuşmadık daha… Benliğin akıldan önce zuhur ettiğini biliyoruz. Bu durum, benliğin aklı inşa ettiği manasına gelir mi? Veya aklın kaynağını sadece benlikte görürsek, benliğin inşa ettiği akıl ile hayatın ciddi meselelerini (en azından içtimai meselelerini) doğru anlayabileceğimizi nerden çıkarıyoruz? Hele hele benliğin inşa ettiği akıldan “adil” olmasını beklemek, dünyanın en komik hayali değil midir? “Aklı benlikten bağımsızlaştırmak mümkün müdür” sorusunu ne zaman soracağız? Bu soruyu sormadan, akıl inşasını hakkıyla yapmak kabil midir? Aklı benlikten bağımsızlaştırmak kabil değilse, aklın da “bencil” olması gerekmiyor mu? Akıl da bencil ise içtimai meselelerdeki objektif ölçüyü nasıl bulacağız veya idrak edeceğiz?
*
Mizaç insanın ferdi ufku mudur? İnsan mizacını aşabilir mi? Aşamaz denirse, aklın hapishanelerinden birisi, kişinin mizaç terkibi değil midir? Böyleyse, mesela mizacen cimri olan kişiye nasıl eğitim verilecektir? İnsan mizacını aşabilir denirse, “Allah’ım iki Ömer’den birini İslam ile şereflendir” duasının manası ve hikmeti nedir? Bu duanın, “Allah’ım, Müslümanlardan birini Ömerler gibi yap” şeklinde yapılmaması izah edilebilir mi?
Istılahta mizaç için, “tabi ahlak” denmiştir. Buna mukabil, bir de “kesbi ahlaktan” bahsedilir. Akıl, tabi ahlak (mizaç) ile kesbi ahlakın neresindedir? Kesbi ahlakı inşa eden akıl mıdır yoksa akıl, kesbi ahlakın kuşanılmasında manivela vazifesi mi görür? Tamam da hangi akıl bu vazifeyi görebilir? Bünyesine nefis yerleşmiş olan aklın inşa edeceği kesbi ahlakın ne kıymeti olabilir ki?
Aklın saf cesaret üretemeyeceği, cesaretin ana iki kaynağının iman ve mizaç olduğu, alim zannedilen insanların bel’am olmamasının ise ilim ile ilgili olmayıp cesaretle ilgili olduğu, akıl anlaşılmadığı için bir türlü idrak edilemiyor. Bu ve bunun gibi sayısız konunun akıl merkezinde meydana geldiği fakat akıl anlaşılmadığı için probleme başka teşhisler konulduğu, bazıları için malum…
*
Nefis, aklın bünyesine ne zaman yerleşir? Ne zaman yerleşirse kurtulmak imkansızlaşır? Nefis, aklın bünyesine her zaman nüfuz edebilir mi? Aklın bünyesine yerleşmemiş olan nefsin nüfuz etmesi ile yerleşmiş olan nefsin tazyiki farklı mıdır? Akıl, nefisten tamamen arındırılmış olarak inşa edilebilir mi? Edilebilirse, nefis hala akla tesir edebilir mi?
Akıl, nefsin tazyiklerini başka etkilerden tefrik edebilecek hale gelebilir mi? Gelebiliyorsa eğer, nefsin tazyiklerini nasıl tanıyacak ve ona karşı nasıl tedbirler geliştirecek? Daha önemlisi, akıl, şeytanın vesvesesini fark edebilir mi? Şeytanın vesvesesini fark edemiyorsa, Kur’an-ı Kerim veya İslam ile alakalı sahip olduğunu zannettiği ilim ve irfanın, şeytanın vesvesesi olmadığını nereden çıkarıyor? Aman Allah’ım… Bu nasıl iştir böyle?
Bünyesi nefisten tamamen arındırılmış olan akla, akl-ı selim mi diyorduk? Yoksa akl-ı selimin tarifini başka şekilde mi yapıyoruz? Başka şekilde yapıyorsak, nefsin bu tarifteki yeri neresidir?
Kur’an-ı Kerim’i akılla anlayalım, tamam… Ama nefis ile harmanlanmış olan ve şeytanın vesveselerini tefrik edemeyen aklın, Kur’an-ı Kerim’den anladığı ne olabilir ki? Anlar mı anlamaz mı bahsi ayrı… Anladığında, anladığı, Kur’an-ı Kerim olur mu? Akıl merkezindeki sayısız başlığın anlaşılması bir tarafa, sadece nefs-akıl münasebetini idrak etmemiş olan aklın anlayacağı İslam’a, İslam mı denir?
Ruh ve kalp bahsine girmeli miyiz? Aklın ruh ve kalp ile irtibatlarına… Aman bu da kalsın. En önemli husus bu ama yine de kalsın…
*
Akıl bahsiyle meşgul olmak, “kişisel gelişimcilere” kaldı. Kişisel gelişimcilere kalınca, akıl ile ilgili yazılan kitaplar da, “kişisel gelişim” kategorisinde değerlendirilmeye başlandı. İşin vahametine bakın… Kur’an-ı Kerim’i anlamak gibi ağır bir yük sırtına yüklenmiş olan akıl, kişisel gelişimcilere kalmış… Bu nasıl bir efkar-ı umumiye?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Akılla Anlayalım Tamam Ama Akıl Ne?” üzerine bir düşünce

  1. Aklı anlamamış birisinin, akılla herhangi bir konuyu anlaması nasıl mümkün olabilir? Dahası, anlamak istediği konu ile ilgili elde ettiği kanaatlerden nasıl emin olabilir? Terazisinin sıhhatli olup olmadığından emin olmayan birinin, tarttığı malın kaç kilo olduğundan emin olması, nasıl bir psikolojik organizasyonun neticesidir?
    Akıl, düşünce veya idrak; vakıayı hissetme olgusunun duyu organları vasıtasıyla beyne taşınması ve beynin bu vakıayı ön bilgilerle yorumlamasıdır.
    https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=721988488252555&id=100013242319421

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir