AKL-I SELİM İLE POZİTİF AKLIN MÜCADELESİ

AKL-I SELİM İLE POZİTİF AKLIN MÜCADELESİ
İslam dünyası bir taraftan kendi iç dinamikleriyle diğer taraftan Türkiye’nin iteklemesiyle asıl ve asil mecrasına dökülmeye başladı. Hala bazı ülkeler asil mecrasına dökülmemiş, bazıları nazlanmayı bırakmamışsa da, istikamet belli oldu, saflar yeniden oluşuyor, mevziler yeniden kazılıyor, cepheler yeniden kuruluyor. Yakın gelecekte hiçbir İslam ülkesi bu mecranın dışında akamayacak, bu cephenin dışında kendine mevzi bulamayacak, bu havzanın dışında varoluş iklimi bulamayacak.
Batının büyük çöküşü ivme kazanıyor. Alınan tedbirler krizi çözmüyor, hafifletmiyor aksine derinleştiriyor. Çöküşün kaçınılmaz olduğunu anladığımız nokta da burası, krizi çözmek için alınan tedbirler krizi derinleştiriyorsa, çöküş engellenemez hale gelmiş demektir.
Bir tarafta büyük isyan bir tarafta büyük çöküş… Batı hızlı şekilde çökerken, ülkelerin, milletlerin “varoluş havzası” olmaktan çıkıyor. Meselenin özü burada, bir kültür ve medeniyet ilkimi, dünyaya, “varoluş havzası” sunamıyorsa, dünya ile ilgili temel iddialarından vazgeçmiş demektir. Mesele iktisadi yapının rakamları ve formüllerinden ibaret değil, aksine dünyaya “varoluş teklifinde” bulunup bulunamamasıdır. Söylemek istediğimizi anlamak için Türkiye’de hala Kemalist, ateist, solcu vesaire takımının batıya bakışına göz gezdirmek kafi… Her şeyin orada bulunduğunu, o iklimin “doğru”, “güzel”, “iyi” deposu olduğunu, o değerleri tercüme etmek ve tatbik etmekten başka yapmamız gereken bir şey olmadığını iddia ediyorlar. İşte batı yirminci asırda tüm dünyaya böyle bir ruh üfürmüştü fakat artık o ruhu kendine bile üfüremiyor.
Büyük isyanla birlikte İslam dünyası kendine gelmeye başladı. Kendi kaynaklarını hakir, batıyı üstün gören psikolojik organizasyondan hızla kurtulmaya başladı. Allah Azze ve Celle, batının çöküş süreci ile İslam dünyasının diriliş sürecini hemzaman kıldı. Böylece büyük isyan, birinci kurtuluş savaşlarında olduğu gibi, maddi kurtuluşa mukabil ruhunu satmak gibi bir ucubeye düşmekten kurtuldu.
*
Müslümanlar mevcut güç ve imkanlarıyla son birkaç yılda meydana gelen neticeleri elde edemeyeceklerini biliyorlardı. Sahip oldukları güç ile elde ettikleri netice arasındaki uçurum akıllarını savurdu. Akıl, sahip olduğu imkanlar ile elde ettiği neticeler arasındaki illiyet bağını aradı lakin bulamadı. Akıl, aynı zamanda imkan ufkuna sahiptir, tefekkür mahareti imkanlarıyla sınırlıdır. Sahip olduğu imkanların ötesindeki neticelere “fikir” değil “hayal” der. Birkaç asırdan beri ilk defa hayaller Müslümanların lehine gerçekleşmeye başladı. Akıl, teorik olarak hayal dediği neticenin pratikte gerçekleştiğini gördüğünde ise ona “yabancı” muamelesi yapar. Kendi imkan alanının dışında olduğu için kendinin gerçekleştiremeyeceğine inanır, kendisi gerçekleştiremeyecekse başkası gerçekleştirmiştir. İmkanlarla neticeler arasındaki büyük mesafe, “yeryüzü tanrısı” efsanesinin kuluçka makinesidir. “Biz yapamayız çünkü imkanlarımız sınırlı, öyleyse başkaları yapmıştır, yani ABD filan”.
Gelişmelerdeki hızın ve neticelerdeki hacmin büyüklüğü, küçük imkanların küçük akılları tarafından idrak ve izah edilemedi, imkanlarla neticeler arasındaki büyük paradoks çözülemedi. İşte akıl ile akl-ı selimi birbirinden ayıran, Müslümanların “akıl” sahipleriyle “akl-ı selim” sahipleri arasındaki farkı ortaya koyan hadise… İmkanlarla neticeler arasındaki büyük farkı izah için tutulan iki yolun birisi aklı, diğeri ise akl-ı selimi gösteriyor.
Akl-ı Selim, iman yoluyla ruha, ruh marifetiyle de Allah’a bağlıdır. Akıl ise mevcut gerçekliklerle kuşatılmış haldedir. Sahip olduğu kuvvet ve imkan çerçevesinden çıkmak, üstün bir mercie bağlanmak istidadına sahip değildir. Bu cihetiyle akıl, pozitivisttir. Pozitivist akıl, imkan ve güç ile sınırlı olduğu için, İslam-Arap coğrafyasındaki gelişmelerin büyüklüğüne bakınca, bu çaptaki gelişmeleri ancak dünyanın süper gücü olan ABD’nin gerçekleştireceğine inanıyor. Oysa Akl-ı Selim, gerçekleri, güçleri, imkanları aşan, onların “yaratıcı mülkiyetine” sahip olan “mutlak zata” inanan ve bağlanan hususiyete sahiptir. Allah’ın müminlere yardımının her zaman cari ve vaki olduğunu, bu yardımın mahiyetini her zaman bilme ve anlama imkanımızın olmadığını fakat bazen sarih şekilde geldiğini kabul eder. İslam dünyasındaki büyük isyan ve akabinde başlaması beklenen büyük dirilişin, imkanlarla neticeler arasındaki pozitif ilişkiye aldırmaksızın, Allah’ın açık bir ihsanı, lütfu, yardımı olduğunu bilir. Allah’ın yardım ve ihsanını kabul etmemek (gelişmeleri ABD’ye bağlamak), Allah’ın ihsanını reddetmektir, bunu yapanların ilahi ihsandan faydalanamayacağı açıktır.
*
Saflar netleşiyor, cepheler yeniden kuruluyor, mevziler yeniden kazılıyor. Ortadoğu’da, batıda ve dünyanın her tarafındaki gelişmeler, bu gelişmelerin tetiklediği yeni oluşumlar, kurulan yeni cepheler göz önünde cereyan ediyor. Fakat esas mesele bu gelişmelerin derininde cereyan ediyor, beden gözünün göremeyeceği ancak “basiretin” görebileceği bir saflaşma ve cepheleşme var.
Basiret, feraset ve akl-ı selimin gördüğü bir saflaşma… Bu saflaşma, büyük isyanı, büyük dirilişe çevirecektir. Esas ehemmiyeti bu noktadadır. Bu saflaşmanın iki cephesi var; “pozitif akıl” ve “akl-ı selim”…
Müslümanlar batının tesiri ile inşa ettikleri, aslında itikatlarına da mugayir olan “pozitif akıl”dan bir an önce kurtulmalı, kendilerini hesaba çekmeli, batıdan aldıkları “zehirli telkin ve tesirleri” ifrazat gibi kusmalı, kendi hususi zihni evrenlerini inşa etmeliler.
*
İmanın ve onun idrak ve tatbik manivelası olan akl-ı selimin misallerini yanıbaşımızda görmemize rağmen yine de “pozitif akılla” düşünmeye devam ediyoruz. Gazze direnişi, hiçbir zaman pozitif aklın gereklerine sahip olamadı. Pozitif aklın gereği neydi; mücadele için güçler dengesi… İsrail ordusu ile Gazzeli direnişçilerin askeri güçleri mukayese bile yapılamayacak durumda. Gazzeliler ve Hamas pozitif akla sahip olsalar, o akılla yaşasalardı, İsrail’e direnmemeleri gerekiyordu. İsrail’e (ve ABD’ye) karşı direniş, pozitif akılla bakıldığında “çılgınlıktı”, psikiyatrik vakaydı. İşte iman ve imanın manivelası olan Akl-ı Selim ile yaşayan insanların tavırları… Gazze hem direnebildi hem de büyük isyanı ateşledi. Arap isyanının arkasında ABD olduğuna inananlar, Gazze’deki direnişin beyhude olduğunu, büyük bir akılsızlık eseri olduğunu düşünmeliler. Çünkü pozitif akıl tam olarak bunu söyler, zaten İsrail’in hala anlamadığı da bu. Kendisi pozitif akılla düşündüğü için, Gazze’nin, Batı Şeria’nın mutlaka pes edeceğini, mutlaka teslim olacağını, mutlaka mağlup olacağını düşünüyor, bu düşüncenin peşinden gittiği için de stratejilerini hala değiştirmiyor.
Mücadelenin özü bu, pozitif akla karşı akl-ı selim…
*
On dokuzuncu ve yirminci asırda akl-ı selimin “gerçek” ile bağı koptuğu için bünyesi dağılmış ve diğer ayağı olan iman yalnız kalmıştı. Özellikle yirminci asırda batı ve batının yerel istasyonları tarafından Müslümanlar üzerinde uygulanan zulüm ve baskıya karşı Müslüman aklı (yani akl-ı selim), iman mevziine kadar geri çekilmiş, imanını hayata tercih etmiş, onu muhafaza edebilmek için “gerçeklere” bile tevessül etmemiş, yer yer yobazca görüntüler sergilemek pahasına imanını muhafaza gayretine düşmüştü. Başkalarının yobazlık dediği hal ve tavırlar, gerçekle bağı kopmuş olan akl-ı selimin, son savunma hattı olan imandaki direniş mücadelesiydi. Her şeye rağmen iman etmek, her şeye rağmen mümin kalmak, her şeye rağmen merkezini (nihai karargahını) kaybetmemek…
Biz, batılı ve yerli oryantalistlerin “yobaz” dediği mahzun, mefluç, mağdur, mazlum neslin çocuklarıyız. Neyi nasıl düşüneceğini bilmeyen, İslam’ı mevcut şartlara tatbik etmenin hiçbir fikrine sahip olamayan, hayat ile iman arasına sıkıştırılmış ve hayatı tercihe zorlanmış neslin çocuklarıyız. Onlar her şeye (ve yobazlığa) rağmen imanlarını muhafaza ettiği için İslam bize intikal etti. Bizim nesle düşen görev, akl-ı selimi aslına irca etmek, bünyesini yeniden inşa etmek, onunla varlık ve vakıaların muhasebesini yapmak, onunla İslam’ı hayatın merkezine dikmek…
*
Akl-ı Selim tanrılara inanmaz, akl-ı selim yeryüzü tanrılarına asla inanmaz, akl-ı selim sadece ve sadece Allah’a inanır ve ona itimat eder. On dört asırlık İslam tarihinin yaklaşık on bir asrı, akl-ı selim asrıdır ve bu süre boyunca akl-ı selim, pozitif akla galip gelmiştir. Müslümanlar akl-ı selimi kaybetmeye başladığından beri mağlup oluyorlar.
Son yıllarda zuhur eden hadiseler, bir avuç akl-ı selim sahibi müminin, dev imkanlara ve güçlere sahip dünya hakimlerinin şişmiş, şişinmiş pozitif aklını mağlup ettiğini göstermiştir. Çünkü Allah, yardımını akl-ı selim sahibi mümin kullarına gönderiyor, çünkü akl-ı selim sahibi müminler Allah’a itimat ediyor ve ondan yardım istiyor. Pozitif akıl sahibi müminler ise, planlarını yaparken Allah’ın yardımını hesaba katmıyorlar, hesaba katılmayan Allah’ın yardımı imdatlarına yetişmiyor. Başında hesaba katmadıkları Allah’ın yardımı geldiğinde ise, beklemedikleri için kabullenemiyorlar.
Akl-ı Selim tüm haşmetiyle doğuyor, büyük isyanı dirilişe çevirecek olan bu özdür. Herkes hızlı şekilde ve tereddüt etmeksizin saflarını seçsin, pozitif akıl mı, akl-ı selim mi? Soru böyle sorulunca her müminin akl-ı selimi seçeceği malum, esas olan pozitif akıllarını tasfiye edip, onun yerine akl-ı selimi inşa ve ikame etmektir. Yoksa mesele çoktan seçmeli test sorusunun şıklarından birini işaretlemek değil…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir