AKL-I SELİM KİTABIMIZ HAKKINDA AÇIKLAMA

AKL-I SELİM KİTABIMIZ HAKKINDA AÇIKLAMA
Akl-ı Selim serisinin birinci cildi baskıya hazır hale geldi ve iki yayınevi yetkilisine e-mail ile gönderdim. Yayınevlerinden cevap bekliyorum. Kitabın tam metnini gönderdiğim için ister istemez tedirgin oluyorum.
Kitap piyasasında bu konuda kitap olmadığını zannediyorum. En azından benim gözüme çarpmadı. Konu ile ilgilenen biri olduğum için dikkatimden kaçmazdı zannındayım. Burada kitabın yaklaşık beşte birini (özet halinde) yayınlıyorum. Her konunun az bir kısmı görülecektir, hiçbir konunun tamamı burada yok. Bu haliyle yayınlamak emniyet tedbiri için…
Kitabın başına bir şey gelme endişesinden kurtulamıyorum. Kitabı gönderdiğim insanlarla ilgili bir itimat problemi yaşadığım için değil, izahsız şekilde tedirgin oluyorum.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

FİHRİST
TAKDİM
AKL-I SELİM NEDİR
AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI
Birinci Fark
İkinci Fark
Üçüncü Fark
Dördüncü Fark
Beşinci Fark
Altıncı Fark
Yedinci Fark
Sekizinci Fark
Dokuzuncu Fark
Onuncu Fark
Onbirinci Fark
Onikinci Fark
Onüçüncü Fark
Ondördüncü Fark
Onbeşinci Fark
Onaltıncı Fark
Onyedinci Fark

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç sütun üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir.
*
Akl-ı Selim esasen şu üç mesele için lüzumludur. Hakikat arayışı, güzergahın tayini, hayatın inşası… Bunların dışında da sayısız sebeple lazımdır ama temelde bu üç mesele içindir.
Hakikat arayışı ve hakikat kaygısı, akl-ı selim ile kabildir. Akl-ı Selimin kıymeti, hakikat arayışının kıymeti ile muadildir.
Akıl, “insan namzedini” insan, akl-ı Selim ise “insanı”, “mütekamil insan” yapan, idrak ve idare merkezidir. Otağı, kalbe çok yakın, nefse uzaktır.
Akl-ı Selimin diğer adı, şuurdur.
Kalbe çok yakın olduğu anlaşılıyor da, bizzat kalpte olup olmadığı hususunda tereddüdümüz var. Akl-ı Selimin ikametgahının kalp olması arzu edilir fakat kalpteki sınırsız ufuk, aklın (akl-ı Selim bile olsa) mahdut ufku ile tezat teşkil eder. Bu sebeple akl-ı selimin otağını kalpte kurup kurmadığından emin olunamıyor. Belki bazı akl-ı selim kalpte ikamet etmekte, bazıları ise oraya kadar ulaşamamaktadır. Hadiseye böyle bakınca akl-ı selimin de inkişaf ettiği anlaşılıyor.
İman kalptedir. Akıl ile imanın enfüsi alemde hemmekan olması mümkün mü? Sanki iman ile akıl arasında asgari de olsa biraz mesafe bulunması gerekiyor. Kalbin hacmi, asgari kainat çapındadır. Bu cihetle hemmekan olması halinde aralarında kafi derecede mesafe olması düşünülebilir. Fakat mahiyet farkı mertebe farkını gerektirmez mi? İman kalpte ikamet ettiğine göre aklın daha aşağıda ikameti gerekmez mi? Kim bilir? Hakikat Allah’ın “has” mülküdür, en doğrusunu O bilir.
Şöyle bir tasnif yapmak sanki daha sıhhatli… Akl-ı Selim iman ile imtizaç halinde bulunduğu için otağı kalpte fakat akıl iman ile ihtilaf halinde bulunduğu için otağı nefste yani zihni evrendedir. Zaten akl-ı selim, iman ile akıl arasındaki ihtilafın sona ermiş halidir. Öyleyse kalpte ikamet etmesine mani nedir?
*
İstikamet hedef tayinidir. Hedefe ulaşmak için bir de güzergah gerekir. Hayatın gailesi içinde isabetli bir güzergah tayin edebilmek, istikamet üzere olmanın teminatı olacaktır. Farklı güzergahların olması istikametten sapıldığı manasına gelmez. Her ferdin bir güzergahı olabileceği gibi bir güzergahtan başka bir güzergaha da geçebilir. Fakat güzergahın istikametten sapmaması, hedefe en kestirme yol olması, şartlar ve imkanlarla mütenasip bulunması gerekir. Güzergahların farklı olabilme imkanı hassasiyet zafiyetleri oluşturabilmekte ve istikametin dışına savurabilmektedir.
Bir çok insanın istikameti doğru fakat güzergahında ciddi problemler var. İstikametin sübutu, güzergahın kıymetinin ihmal edilmesine sebep olmakta, “asıl olan hedef” ifadesi altında, hedefe varılamaz güzergahlara sapılmaktadır. Akl-ı Selime ihtiyaç duyduğumuz mühim konulardan biri de güzergah meselesidir.
Güzergahı doğru tespit edemeyenler, denize ulaşamadan kuruyan akarsulara benzer. İstanbul’dan Paris’e gitmek için Pekin, Tokyo, New York güzergahını takip edenler, “dünya yuvarlak, o güzergahtan da Paris’e gidilir” bilgisinin doğruluğuna sığınamazlar. Bu kadar uzak bir güzergah, nazari olarak ne kadar doğru olursa olsun, maliyeti karşısında hiçbir mana ifade etmez. Bazen nazari doğrular, ameli alanda manasız ve fonksiyonsuz hale getirilebiliyor.
(…)
AKL-I SELİM NEDİR
Akl-ı Selim, İslam’a muhatap olacak ve onu anlayacak akıldır. İslam’ı anlamanın insan iç dünyasındaki merkezidir. İnsanın İslam’ı anlamadan önce anlama istidadını kazanmasıdır. İslam’ı anlamanın zihni organizasyonudur. Netice olarak İslam’ı anlamanın “anlayışıdır”.
İslam’ın Müslüman’da hitap ettiği ve Müslüman’ın İslam’a kendisiyle muhatap olacağı idrak merkezidir. Akıl, İslam’ı bulmakla mükelleftir, İslam’ı anlama kudreti yoktur. İslam’ı bulan akıl, akl-ı selime sıçramakla (veya onu inşa etmekle) mükelleftir. İslam, kafirde akla hitap eder, Müslüman da ise akl-ı selime hitap eder.
İslam’ın “akıl” ile anlaşılmaya çalışılması, kafirin İslam’ı anlaması gibidir. Müslüman insan, İslam’ı, muhakkak ki kafirin anladığı gibi anlamaz. Akl-ı selim ile değil, akılla da anlamaya çalışsa kafirin anladığından farklı anlar. Lakin elinde kafirden ne kadar farklı anladığını, ne kadar doğru anladığını ölçecek bir mikyasa ihtiyacı vardır. O mikyas, akl-ı selimdir. Bu sebeple, İslam’ı akılla anlamak, kafirin İslam’ı akılla anlamasına benzer. Çünkü akl-ı selim, Müslüman’ın “has” malıdır ve gayrimüslimde olmaz. Müslüman’da akl-ı selim yoksa Müslüman olması sabit ama İslam’ı anlaması muhtemeldir.
Hususen ülkemizdeki tedrisat göz önüne alındığında, materyalist bir eğitim sistemi olduğu, bu sistem ile aslında İslam dışı bir akıl inşa edildiği, İslam’ı bu akıl ile anlamaya çalışmanın, Müslüman olmayan bir İngiliz’in İslam’ı anlama teşebbüsüyle birbirine çok yakın olduğu görülür. Bu sebeple ülkemizde ve İslam coğrafyasında, Müslüman münevverlerin İslam’ı, “müsteşrikler” gibi anladıklarının misallerine şahit olunmaktadır.
Akl-ı Selim, İslam’ı, İslam’ın istediği gibi (veya Müslüman’ın anlaması gerektiği gibi) anlama maharetidir. Veya bu mahareti kuşanan idrak merkezidir.
(…)
AKIL İLE AKL-I SELİMİN FARKI
Akıl, her insanda meydana gelir. Hayatın tabii seyri, aklın zuhuruna kafidir. Lakin bu akıl, ferdin mizaç hususiyetleri ile içinde yaşadığı içtimai havzanın gelişigüzel harmanlanmasından oluşur. Dolayısıyla hem bünyesi hem de ufku, ferdin mizaç hususiyetleri ve cemiyet ile mahduttur.
Akl-ı Selim, ferdin mizacını aşacak derinliğe, cemiyetin ufkunu aşacak genişliğe ulaşır. Ferdin mizacına ve cemiyetin ufkuna mahkum olan akıl, asla akl-ı selim olamaz. Kendini (mizacını) aşmamış olan insanın aklı, mizaç ve nefsine bağlıdır. Cemiyetin inşa ettiği akla malik olan kişi ise, cemiyetin dini üzeredir. Bu durumda cemiyetin, sahih din anlayışına sahip olmasını ümit etmekten başka çıkar yol kalmaz. (*)
_____
(*)-Cemiyetin ufkunu aşmak ile saçmalamak arasındaki farkı bilen de akl-ı selimdir. Akl-ı Selime sahip olmadan cemiyetin ufkunu aşma çabası, sayısız hezeyan üretiyor. Ülkemizde de bunun misali çok fazla. Bir şeyi aşmak onu reddetmeyi gerektirmez. Cemiyeti ve onun her şeyini reddetmeyi ufkunu aşmak olarak anlayan küçük akıllılar mevcut.
Kişi, mizaç hususiyetlerinin oluşturduğu enfüsi ufuk ile cemiyetin oluşturduğu içtimai ufuk içinde kaldığı takdirde aklının mikyaslarını mizaç hususiyetlerinden ve cemiyetin kültüründen alır. Cemiyet İslam’ı doğru anlamışsa “dış ufuk” ile ilgili problem yoktur. Lakin bu durumda bile “iç ufuk” problemlidir. Zira dünyada “mizaç hususiyetlerinin” tamamı müspet olan insan yoktur. Bunun tek istisnası, Hz. Risaletpenah (SAV) efendimizdir.
Mizaç terkibinin hem müspet ve hem de menfi hususiyetler taşıması, mizacı tamamlayacak ve muvazeneye kavuşturacak bir çalışmayı ilzam eder. Bilindiği üzere mizaç, tabii ahlaktır. Kesbi ahlak marifetiyle tabii ahlakı muvazeneye kavuşturmak ve menfi hususiyetlerin zuhuruna mani olmak gerekir.
İnsanın enfüsi alemi kendi haline bırakıldığında mizacın menfi ve müspet hususiyetlerinin tamamına zuhur imkanı hazırlar. Mizaç, tüm hususiyetleriyle aklın bünyesine yerleşir. Böylece akıl menfi istikametlere de müspet istikametlere de meyledebilecek bir bünyeye sahip olur. Bu zihni havzadan akl-ı selim çıkmaz. Çünkü akl-ı selim, menfi istikametlere mani olan, müspet istikametlere icbar eden bir “kuvve”dir.
(…)
BİRİNCİ FARK
Akıl, nefs ve mizaca teslim olmuş ruhtan uzaklaşmıştır. Akl-ı Selim, nefs ve mizaçtan müstakil, ruha merbuttur.
Mizaç, insanın kendine ait ruhi hususiyetler toplamıdır. Vehbidir, kesbi değildir. Mizaç hususiyetleri içinde menfi olanı da müspet olanı da var. Hiçbir mizaç terkibi (hiçbir insan tabiatı) sadece menfi hususiyetlerden veya sadece müspet hususiyetlerden meydana gelmez. Bu kaidenin bildiğimiz tek istisnası, Hz. Risaletpenah (SAV) Efendimizdir. O, sadece müspet mizaç hususiyetlerinden müteşekkil bir tabiata sahiptir. Diğer peygamberlerin de böyle olması gerekir.
Mizaç terkibinin menfi ve müspet hususiyetler taşıması, insanın iyilik ve kötülük yapabilme tabiatını gösterir. Akıl, mizaç hususiyetlerinden bağımsızlaşamaz. Mizaç hususiyetleri aklı, kendi sınırları içine hapseder. Zaten mizaç, aklın kaynaklarından biridir ve en önemlilerindendir. Aklın mizaçtan müstakil hale gelmesi beklenmez.
Mizaçtan müstakil hale gelemeyen akıl, mizacı anlamaz. Mizacını anlamamış olan kişi, “kendini bilmiş” olmaz. Kendini bilemeyen kişi, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğunu idrak ve tefrik edemez.
Mizaca karşı istiklalini ilan edememiş akıl, mizacın açtığı mecralarda akmak zorunda kalır. Mizacen korkak olan bir insanın aklı, cihat ayetlerini anlamakta patinaj yapar. Onları tevil etmek için sayısız malzeme toplar. Bir müddet sonra başka bir cihat anlayışı meydana gelir. Akıl, insanın mizacından müstakil hale gelemediğinde ortaya çıkan fikir, kişinin mizacındaki illet ile maluldür. Akıl ve Akl-ı Selim bahisleri anlaşılmadığında, bunlara farklı fikir (farklı anlayış) muamelesi yapılır. Farklı fikir zannedildiğinde ise tartışmalar biteviye devam eder. Biteviye devam eder çünkü bu tartışmaların fikri bir altyapısı yoktur. Fikir değil mizaç tartışılmaktadır. Mizacı tartışmak ise beyhudedir. Üstelik tartışma konusunun mizaç değil fikir olduğu zannına kapılmak, meseleyi tefekkürden tamamen uzaklaştırır.
Akl-ı Selim, mizaçtan müstakil hale gelmiştir. Mizaçtan müstakil hale gelmek, mizacın imkanlarından faydalanmamak değildir. Akl-ı Selimin mizaçtan müstakil hale gelmesi, insanın mizaçtan müstakil hale gelmesi manasında değildir. Zaten bu mümkün de değildir, gerekli de değildir.
Akl-ı Selim mizaçtan müstakil hale gelerek, önce mizacı anlar. Mizacı anlamak, kişinin “kendini bilmesinin” pilot uygulamasıdır. Çünkü mizaç, kişinin kendisinin ciddi bir kısmıdır.
(…)
İKİNCİ FARK
Akıl sahibi insanın “ben merkezi” nefiste, akl-ı selim sahibi insanın “ben merkezi” akl-ı selimin bünyesindedir.
İnsanın ilk “ben merkezi” nefste meydana gelir. Nefs, insanın “tabii benlik” merkezidir. Aklın nefsten bağımsızlaşmasının zorluğu, “tabii benlik merkezinin” nefste gerçekleşmesidir. “Ben merkezinin” nefsten bağımsızlaştırılması ve başka bir bünyede (çerçevede) gerçekleştirilmesi, insanı, “şahsiyet” sahibi yapar.
Aklın nefse bağlı olarak meydana gelmesinin sebebi de nefsin benlik merkezi olmasıdır. Nefsin tabii benlik merkezi olması, insanın benliğinin nefsten bağımsızlaştırması gerektiğini anlamasını zorlaştırmaktadır.
“Benlik merkezi” ile “ben merkezi” farklıdır. Bunları sık sık birbirinin yerine kullanıyoruz. Çünkü bir insan tahlilimiz (insan analitiğimiz) yok.
“Benlik merkezi” tam olarak nefsi anlatır. “Ben merkezi” ise insanı, ferdi cihetiyle ifade eder. Yani “ben merkezi”, ferd demektir, ferdi yekun demektir.
Benlik merkezi (nefs), insanın sadece kendini esas alır ve başka bir varlık ve insanı umursamaz. Ben merkezi ise insanın kendinden daha kıymetli varlıklar ve insanlar olduğunu, en azından olabileceğini kabul eder.
İnsan, “ben merkezinden” vazgeçemez, vazgeçmemelidir. Buna mukabil benlik merkezinden en hızlı şekilde vazgeçmelidir. Ben merkezinden vazgeçen insan, “ferd” olmaktan vazgeçmiş demektir. Ferd olmadan insan olmak kabil olmaz. Sürünün içindeki biri olmak, insan olmaya kafi değil. Cemiyeti ferdler teşkil eder, ferd olamayanlar da “sürü”yü meydana getirir.
Ben merkezi, insanı şahsiyet sahibi yapacağı için aynı zamanda medenileştirir. Benlik merkezi ise sürü içinde yaşayan bir vahşi varlık haline getirir.
*
Nefs tabii benlik merkezidir. Akl-ı Selim ise inşai “ben merkezi”dir. İslam, insanın zihni evreninde ne inşa etmek isterse, onu önce “ben merkezine” sonra akl-ı selime yerleştirir. Bu sebeple akıl öncesi eğitim, “ben merkezi” eğitimidir.
Nefsin tasarrufunda olan “benlik merkezi”, tekâmül veya tagayyür yoluyla “ben merkezi” haline gelmez veya gelemezse, ferd teşekkül edemez. Ferd, tabii değil inşaidir. Bu inşanın unsurları eğitim, cehd, istikamet ve idraktir. Kendi haline kalan veya bırakılan insan, ferd olamaz. İnşa sürecinin nihayeti ise akl-ı selimdir.

Akl-ı Selim, nefsi tanıdığı için, onun arzularını bilir ve ne nispette yerine getirilmesi gerektiğini anlar. Nefsin ihtiyaçları meşru yolla karşılansa bile ayarı doğru yapılamazsa, “nefsi hayat” yaşanmış olur. Oysa Müslüman’ın hayatı “kalbi-ruhi hayat” olmalıdır. Nefsin arzularını, onun havasını alacak ve bir ayarda tutacak kadar meşru yoldan karşılamalı ve ondan daha fazla da ruh ve kalbin arzuları karşılanmalıdır. Bu ayarı yapabilecek olan akl-ı selimdir.
(…)
ÜÇÜNCÜ FARK
Akıl, ham zevkte (nefsin zevkinde) karar kılmış, Akl-ı Selim ise zevk-i selimi tanımıştır.
Zevk-i Selim sahibi olmak, Kalb-i Selim sahibi olmakla mümkündür. Sadece Akl-ı Selim, Zevk-i Selim için kafi değildir. Fakat Akl-ı Selim, Zevk-i Selimi tanır ve ruhi zevklere meyleder.
*
İnsanda zevk merkezi ikidir. Ruh ve nefs… Nefs, kendi arzularından zevk alır, akıl da o zevkleri arzulamaya ve gerçekleştirmeye başlar. Aklın nefse meftun olmasının en büyük sebebi, nefsin aynı zamanda zevk alma merkezi olmasıdır. Nefsin zevk alması, tabiidir ve her insanda mevcuttur. Zuhuru kendiliğindendir, nefsin zevkine ulaşmak için hiçbir çaba gerekmez. Dahası nefsin arzuları taşmış ve insanın iç dünyasını işgal etmiş haldedir. Oysa ruhun arzularına ulaşmak ve onlardan zevk almak (veya o zevklere sahip olabilmek) ciddi ve uzun süreli çabaları gerektirir. Bu sebeple akıl kolay olan zevke meyleder.
*
İnsan tabii haliyle (ham haliyle) nefse muhataptır. Nefs insanın iç dünyasını işgal etmiştir. İnsanileşme süreci, tabii hal olan “nefs merkezli” insandan, inşai hal olan “ruh merkezli” insana doğru seyreder. İstikameti bu olmayan hiçbir zihni süreç, insanileşme çabasına konu değildir.
İnsanın ham haliyle “insan” olduğu zannını (vehmini veya fikrini) besleyen kanaatler, “insan tezinin” çıkış noktasında (orijininde) hata yapmıştır. Bu noktada yapılan hata, hiçbir safhada düzeltilemez. Varlık cinsleri içinde tekamül ile mükellef olan, tekamülü gerçekleştirmesi mümkün olan tek tür, insandır. Diğer varlık türleri sadece değişir. Değişme ile gelişmeyi (tekamülü) aynı zannetmek, insan telakkilerindeki temel yanlışlardandır.
İslam, insanın tabii (potansiyel) halde dünyaya geldiğini, meleklerden yüksek mertebelere çıkabilme istidat ve imkanı ile hayvanlardan aşağı derekelere düşebilme istidat ve imkanı olduğunu beyan ve izah eder. İslam dışı tüm düşünce sistem ve mecralarının insan hakkındaki temel (başlangıç) verilerinde hata yapması beklenir. Fakat Müslümanların bu hususta hata yapma imkanı ve ihtimali sıfır olmalıdır.
İnsanın tekamül süreçlerinin bir kısmı inşai bir kısmı ise inkişafidir. İnşai süreçler, umumiyetle zihni süreçlerdir. İnkişaf süreçleri ise kalbi (ve ruhi) süreçlerdir. Kalbi süreçler ile zihni süreçlerin birbiriyle mütenasip ve muadil olmaları gerekir. Herhangi biri fazla ileri gider, diğeri geri kalırsa, hoş olmayan misaller ortaya çıkar. Özellikle zihni süreçlerin uzun mesafeler alması ama kalbi süreçlerin çok geri kalması ihtimalinde “azmanlaşmış nefs” misalleri zuhur ediyor. Çünkü nefsin ilacı kalptir. Kalbin inkişaf etmemesi halinde zihni tüm gelişmeler nefsi besliyor ve azdırıyor.
İnsanın kalbi ve zihni evrenleri arasındaki tek müşterek merkez, Akl-ı Selimdir. Akl-ı Selim, zihni evrenin tamamını işgal edebilecek, nefsi sınırlarında tutabilecek ve kalbin yolunu da açabilecek tek unsurdur. Akl-ı Selimin teşekkül ettiği insanlarda, zihni evren ile kalbi evren arasındaki mesafenin açılması hemen dikkat çeker, fark edilir ve geride kalana yönelme lüzumu ortaya çıkar. Akl-ı Selim iki evren arasında muvazene amilidir. Muvazene amili haline gelecek kadar güçlenmemiş akl-ı selimler ise en azından muvazene lüzumunu fark eder ve gündeme alır.
(…)
DÖRDÜNCÜ FARK
Akıl, hayatı takip eder. Akl-ı Selim, imanı takip eder.
Akıl, mevcut şartlarda mümkün olan ile ilgilidir. Akl-ı Selim, imanın lüzumunu (gereklerini) mevcut şartlarda “gerçekleştirmek” ile alakalıdır. İslam’ın tatbik şartları yoksa öncelikle o şartları inşa etmeye meyleder. Akıl, mevcut şartlardaki imkan alanının dışına çıkamaz. Akl-ı Selim ise mevcut şartları sadece “veri” olarak kullanır.
Mevcudun dışında bir arayışa girmek zordur. Nefs, mevcudun içinde bir arayışı her zaman tercih eder. Zira nefsin alamet-i farikalarından biri, atalettir. Zahmetli olan işlerden uzak durmak nefsin özelliğidir. Mevcudun dışındaki arayışlar, umumiyetle nefsten bağımsızdır. Bazı hususi şartlarda nefs de bunu yapar.
Akl-ı Selim, mevcut ile iktifa etmez ve imanın ilzam ettiği işleri yapmak için mevcudun dışına çıkar, zahmetli ve çileli yollara girer. Akl-ı Selimin ne kadar kuvvetli olduğu, mevcudun, İslam’ı yaşamaya imkan vermediği durumlarda, içtimai ufkun dışında gezinmesinden anlaşılır.
(…)
BEŞİNCİ FARK
Akıl, “ilim maluma tabidir” ölçüsünü, Akl-ı Selim, “malum ilme tabidir” ölçüsünü esas alır.
İslam’ın varlık ve bilgi telakkisi, iki ölçü ile veciz olarak ifade edilmiştir. “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsü… Akıl ile akl-ı selim bahislerini vuzuha kavuşturmanın anahtarı bu bahistedir.
Kainatta (yaratılmışlar evreninde) ilim maluma tabidir. Bilginin kaynağı varlıktır. Varlık her ne ise o haliyle bilinmelidir. İlmin maluma tabii olması özet olarak budur. Varlığın farklı görüntülere sahip olması, idrak çarpılmalarına ve yanlış bilgi üretimine sebep oluyor. Varlıklar arasındaki münasebetlerin doğru tespit edilememesi sıhhatsiz terkiplere (ve teorilere) yol açıyor. İslam irfanı, varlık telakkisi (ontoloji) ile bilgi telakkisi (epistemoloji) bahislerinin başına “ilim maluma tabidir” ölçüsünü koymakla, idrak çarpılmalarına (yanlış bilgi üretimine) ve yanlış terkiplere (teorilere) mani olmak ister. Varlık ile ilgili hiçbir bilgide ve teoride ısrar edilmemesini, ideolojileştirilmemesini talep eder. Çünkü duyu organlarının yanılma ihtimali olduğu gibi aklında yanılma ihtimali vardır. Varlık “her ne ise, o” şeklinde anlaşılmalıdır.
Kainatta (yaratılmış alemde) cari olan kaideler, Allah’ın katında (yaratıcı kudret nezdinde) cari değildir. Mahlukatta cari olan “ilim maluma tabidir” ölçüsü, Allah indinde yerini “malum ilme tabidir” ölçüsüne bırakır. Çünkü yaratılmış varlıkların yaratılmasından önce varolan Allah’ın ezeli ve ebedi ilmi, yaratılmış ve yaratılacak tüm mahlukatı muhittir. Kısaca, tüm varlık yekunu, “levhi mahfuz”da kayıtlı bulunan ezeli ve ebedi ilme tabidir.
“Kün” emrinin muhatabı, “levh-i mahfuzda” mevcut olan ezeli ve ebedi ilimdir. O ilimde varolan “şey”, “kün” emrine muhatap olduğunda vücut bulur. Bu halde kainat (yaratılmış varlık yekunu) ezeli ve ebedi ilime tabii olarak yaratılmış olur. “Malum ilme tabidir” ölçüsünün çerçevesi bu olsa gerektir.
Allah insana akıl, tefekkür, irade ve yapabilme kudretlerini ihsan etmiştir. İnsana ihsan edilen bu kudret ve istidatlar Allah’ın ezeli ve ebedi ilmi ve yaratıcı kudreti ile asla kıyas ve teşbih kabul etmez. Bu husus tevhid bahislerindendir. Tevhidi muhafaza ve tevhidi ölçüye riayeti ihmal etmeksizin söylemek gerekirse, insandaki kudret ve istidatların içinde, “ilim maluma tabidir” ölçüsüne uygun olanı da var, “malum ilme tabidir” ölçüsüne uygun olanı da… Allah’ın ilmi ile insanın sahip olduğu ilim, Allah’ın yaratma kudreti ile insanın yapma kudreti, mutlak olan ile izafi olan, ezeli olan ile hadis olan, ebedi olan ile fani olan, vacip olan ile mümkün olandır. Bu çerçeveyi aşmadan, taşmadan, yıkmadan, kırmadan bu iki ölçünün insanda nasıl vücut bulduğunu bilmek, insan tahlili (insan analitiği) için elzemdir. Zaten şuur (akl-ı selim) ile akıl arasındaki farkı en bariz şekilde izah eden husus bu iki ölçüdür.
(…)
ALTINCI FARK
Akl-ı Selim, bilgide, malum, müphem, meçhul tasnifini yapabilmiş, malumu anlamış, müphemi anlamaya çalışmış ve meçhule (gayba) teslim olmuştur.
Akl-ı Selim, malumun, öncelikle öğrenilmesi sonra anlaşılması gerektiğini bilir. “Malum” alanın bilgi bahsi olduğunu, o alanda bilmenin anlamaktan önce olduğunu, öğrenmenin anlamaya mukaddem bulunduğunu fark etmiştir.
Müphem alanın bilgisi azdır bu sebeple bilmek öncelikli fakat anlamak önemlidir. Malum alan, bilgi bahsi ise müphem alan, fikir bahsidir. Müphem alana girebilmek ve orada meşgul olabilmek, idrak etmekle kabildir. Derin idrak sahibi olmayanların alanı, malum alan ile sınırlıdır. Malum alanda durmalı, haddini bilmeli, öğrenmeli ve yaşamalıdır. Müphem alan akl-ı selimin faaliyet alanıdır, aklın değil…
Meçhul alan ise hem akla hem de akl-ı selime kapalıdır. Kapalı olan meçhul alan tabii ki “mutlak meçhul” alandır.
*
“Mutlak malum alan”, “malum alan”, “müphem alan”, “meçhul alan”, “mutlak meçhul alan” şeklinde tasnif yapmak daha sıhhatlidir.
(…)
YEDİNCİ FARK
Akl-ı Selim zekayı yönetir, akıl zekanın peşinde sürüklenir.
Zeka, keşif istidadıdır, idrak melekesi değil… Keşif, meçhule atılan kementtir. Zeka meçhul alana yönelir, kemendini oraya atar. Malum alan ile zeka ilgilenmez. Malum alan ile ilgilendiğinde, o alanın meçhul kalan kısımlarına (boyutlarına) yönelmiştir. Meçhul olan anlaşılmaz. Meçhul olan önce keşfedilir, sonra tanınır, sonra onunla ilgili bilgiler edinilir ve en sonunda anlaşılmaya başlanır. Bilinir hale (malum hale) gelmeden anlaşılması mümkün olmaz. Bilinir hale geldiğinde ise meçhul olmaktan çıkar. Meçhulün kapısını çalan, zorlayan ve açan zekadır ama onu anlayan akıldır.
Zekanın meçhule ait keşfi tanımlanabilir olmadığı için aklın doğrudan anlaması kabil değil. Keşfin akıl için anlaşılır hale gelmesi için gereken süreçler uzundur. Meçhule dair keşif, tanınır, bilinir ve tarif edilebilir hale gelene kadar akıl onu anlamaz. Akl-ı Selim, manalara nüfuz edecek kadar keskin bir idrak merkezi olduğu için zekanın keşfini daha kısa sürede anlar. Aklın anlaması için gereken süreçler akl-ı selimin anlaması için gerekmez. Akl-ı Selimin oluşması için yüksek zekanın gerekmesi de zaten bu sebepledir. Düşük seviyedeki zekaların keşif mahareti de zayıf olduğu için aklı zorlayamaz ki akl-ı selim meydana gelsin.
(…)
SEKİZİNCİ FARK
Akıl, kendini kendine konu edinemez. Akl-ı Selim (şuur), kendini kendine konu edinebilen tek idrak merkezidir.
Bir idrak merkezinin, kendini kendine “konu” edinmesi, idrak denklemine aykırıdır. İdrak denklemi, idrak eden ile idrak edilenin farklı olmasını ilzam eder. İdrak eden ile idrak edilenin aynı olması halinde idrak edebilmek için gereken “faaliyet alanı” sıfırlanır. Tefekkür faaliyeti için gereken alan sıfırlandığında “idrak faaliyeti” durur.
Akıl, kendini kendine konu edinemiyorsa, aklı anlamak nasıl mümkün olacak? Aklı anlamanın yolu, aklın üstünde bir idrak merkezinin olmasıdır. Aklın üstünde bir idrak merkezi varsa, o merkez, aklı kendine konu edinebilir ve anlayabilir. Akıl nihai idrak merkezi olarak kabul edilirse, aklın, kendini kendine konu edinmesi mümkün olmaz.
*
Akıl bahsinin fevkalade mühim olmasına ve bunu da herkesin bilmesine rağmen, üzerinde en az çalışılan konu olması aklın kendini kendine konu edinememesindendir. Akıl, en mühim bahislerden olmasına rağmen hakkında en az kitap olan konudur. Çünkü insanlar akıllarıyla anlamakta fakat akıl, kendini kendine konu edinememektedir.
Aklın kendini kendine konu edinememesinin sebebi, insanların aklı, nihai idrak merkezi olarak kabul etmesindendir. Aklı nihai idrak merkezi kabul etmek, aklı anlamamayı baştan kabul etmektir. Aklın anlaşılamayacağını kabul eden “anlayışın”, akıl ile herhangi bir konuyu anladığı iddiası, saçmalamaktan başka bir şey değildir. Anlamadığı bir idrak merkezi ile bir konuyu anladığını zannetmek, büyük gaflet…
Anlamadığı akıl ile İslam’ı anladığını veya anlayabileceğini zannedenler, bir çeşit ahmaktırlar. Bu durum, terazinin doğru tartıp tartmadığını bilmeden onu kullanmaya benzer. Ahmaklık ise terazinin doğru tartıp tartmadığını bilmenin, anlamanın, tecrübe etmenin lüzumunu fark etmemektir. Neticede herkesin terazisinin farklı tartmaya başladığı ortaya çıkıyor. Birinin terazisinde bir kilo gelen elma, başka birinin terazisinde iki kilo geldiğinde, kavga başlıyor. Herkesin terazisinde farklı olduğu görülünce de, ortaya liberalizm çıkıyor. Senin terazin sana (senin fikrin sana) benim terazim bana (benim fikrim bana)… Fikir piyasasında(!) yaygın olan haliyle söylemek gerekirse, herkes, “ben böyle düşünüyorum” diyerek işin içinden çıkıyor. Saçmalamanın adı liberallik, saçmalama hürriyetinin adı da liberalizm oldu.
Akıl anlaşılmadığı için izafiyet nazariyesi caridir. Akıl anlaşıldığında izafiyet nazariyesi, yerini vahdet nazariyesine bırakır. Akıl anlaşılmadığı için “akıl kadar yol olduğu” düşüncesi yaygındır. Akıl anlaşılsa, tüm akılların vahdet istikametine yöneleceği görülür. Akıl anlaşılmadığı için vahdete yönelmeyi, “tektiplilik” olarak anlayanlara da sıkça rastlanıyor. Vahdet anlayışı ile tektiplilik bahislerinin birbirine karıştırılması, vahdet anlayışının başına gelen en büyük belalardan biridir.
Vahdet, terkibi hususiyet taşır. Terkip edilebilmesi, kesreti gerektirir. Tektiplilik ise terkibe ihtiyaç duymaz, çünkü farklılık yoktur. Bu nokta temel bir bahistir.
(…)
DOKUZUNCU FARK
Akıl, fizik dünyada kalmaya meyyaldir. Akl-ı Selim ise mücerred meseleleri sever
. Müşahhas evren, mücerred evrenin neticeleridir. Mana her ne kadar tecelli edebilmek için surete ihtiyaç duysa da, sureti de kendi inşa eder. Mananın ihtiyacı, kendinin kendisine olan ihtiyacıdır. Suret ihtiyacı, başka bir varlığa olan ihtiyaç değildir. Kaldı ki mana, varolmak için değil, zuhur etmek için surete muhtaçtır. Dolayısıyla mana, suretsiz varolma kudretine sahiptir.
Tecelli ve tezahür eden mana müşahhas (fiziki) evreni inşa etmiştir. İnsan, mücerred evrenle meşgul olmayacaksa, varlık ve vakıaların neticeleriyle meşgul olmaya mahkumdur. Neticelere mahkum olmak ve sadece onlarla meşgul olmak, iradenin inkarıdır. İradenin inkarı, ruhun inkarıdır. Bu inkarlar toplandığında insan dışındaki tüm varlıklara (müşahhas evrendeki varlıklara) ulaşılır ama asla insana ulaşılmaz. Bunu anlayan meleke, vehbi ve kesbi olanın en harikulade terkibini ifade eden idrak merkezidir, akl-ı selimdir.
Ruh, manalara suretsiz muhatap olacak istidatlarla mücehhezdir. Öyleyse mesele, ruha mümkün olduğunca yaklaşmaktır. Akıl ruha, aradaki mesafeyi kapatamayacak kadar uzaktır. Zihni evrenle kalbi evren arasındaki koridor olan imanda yol alabilecek olan meleke, akl-ı selim yani şuurdur.
“Kalbi evrene” ve tabii ki ruha yaklaştıkça, manalara muhatap olmak için suret ihtiyacı azalır. Manayı anlamak için surete ihtiyaç duyulmayacak nokta (seviye), doğru anlamanın teminatıdır. Tabi ki mutlak teminat değildir. Lakin anlamak için surete ihtiyaç duyan akla göre binlerce kat daha sağlam bir teminattır. Bu sebeple akl-ı selim, akla nispetle hakikatin anlaşılması (hususen doğru anlaşılması) bahsinde misilsiz bir imkandır. Akl-ı Selime olan ihtiyacımızın en önemli sebeplerinden biri de budur.
(…)
ONUNCU FARK
Akıl kesret ile meşgul, akl-ı selim ise vahdet ile meşguldür.
Akıl umumiyetle tahlil eder, anlamak için tahlile ihtiyaç duyar. Akl-ı Selim de tahlil yapar ama daha çok terkip etmeye mütemayildir, zira terkip etme kuvvet ve maharetine sahiptir.
*
Akıl kesret (çokluk) ile meşgul olduğu için, baktığı her konuda veya metinde (Kur’an-ı Kerim’de bile) kesreti görür.
Hayatın çeşitliliğe ihtiyacı var. Çünkü ihtiyaç listesi çeşitlidir. Tek şeyle yaşanmaz, tek başına yaşanmaz, tek kişiyle yaşanmaz, tek gıda ile yaşanmaz vesaire… Hayatın tabiatı, çokluk ve çeşitlilik ihtiva ediyor. Hayat için kesret, zarurettir. Kesreti anlayacak, onunla meşgul olacak ve oradan insanın ihtiyaçlarını çıkaracak bir idrak merkezine ihtiyaç olduğu açık. Akıl, hayatın altyapısı ve tabiatı olan çokluk ve çeşitliliğe yönelik bir merkezdir. Bu alana yönelmesinin ve orada kalmasının temel sebebi, çokluk ve çeşitliliğin hayat için zaruret olmasıdır. Zarurete karşı mücadele edilmez, edilemez. Akıl da kendini zaruret olan bu çeşitlilikten kurtaramaz, kurtarmamalıdır da…
Kesret ile meşgul olmak aklın tabiatında mevcut. Tabiatının tesiriyle kesrete yönelen ve onunla meşgul olan akıl, kesrete boğuluyor ve onunla meşgul olmanın itiyatlarını geliştiriyor. Hem tabiatından dolayı hem de itiyatlarından dolayı kendine kesretle sınırlı bir evren oluşturuyor ve orada ikamet etmeye başlıyor. Kesretten kurtulup vahdete (tevhide bile değil) ulaşmakta zorlanıyor.
*
Aklın kesret ile meşgul olması, tevhid ve vahdete ulaşamaması, Müslümanların liberalizasyonuna sebep oldu. Batılı tedrisattan geçen ve batılı akla (üstelik taklidine) sahip olan bir kısım Müslümanlar, “ben böyle anlıyorum, senin gibi anlamak zorunda mıyım” tavrıyla, ümmetin vahdetini imha ediyorlar. Batılı aklın özündeki diyalektik çatışma ve birbirini tekzip etme hususiyeti, farkına varılmadan kuşanıldı ve İslam’ı anlamakta kullanılmaya çalışıldı. O akıl ve bu tavırdan hangi netice çıkar? Müslüman sayısı kadar İslam anlayışı neticesi çıkar. Bazıları bu neticeyi “tabii ve doğruymuş” gibi savunma cüretinde de bulunuyor.
Bahsini ettiğimiz konu, farklı anlayışların olmaması değil, kesrette vahdeti inşa edebilmek ve oradan da tevhide ulaşabilmektir. Ümmet arasında içtimai ve siyasi vahdeti temin ve inşa edemeyen, aksine tefrikayı ve husumeti besleyen bir akıl, nasıl olur da kendi kalbinde tevhidi gerçekleştirdiğini zanneder?
Müslümanlar İslam’ı farklı anlayabilirler, anlamalıdırlar da. Fakat farklılıklar, merkezinde tevhidi, muhitinde ise vahdeti ihlal ve imha etmemelidir. Temel çerçeve muhafaza edilmek şartıyla her kes istediği kadar farklı anlayabilir.
Akl-ı Selim, terkip maharetine sahip olduğu için, kesretten vahdeti çıkarabilmekte, varlıktaki tüm çeşitliliğe rağmen tevhide ulaşabilmektedir. Akıl, vahdetten kesret üretebilmekte, akl-ı selim ise kesretteki vahdeti görebilmektedir. Bu sebeple, Akl-ı Selimin ihtilafında rahmet, aklın ihtilafında zulmet vardır. Akl-ı selim sahibi olmayanlar, “ben böyle düşünüyorum, senin fikrin sana benim ki bana” diyemez. İslam orta malı değil… Sahip olduğu aklın, batılı tedrisat ve müfredat neticesi meydana geldiğini dahi fark etmeyen, akl-ı selimden fersahlarca uzak olan adamlar, ileri derecede liberal olduklarını anlamaktan acizler.
(…)
ONBİRİNCİ FARK
Akıl ruhu fark etmez ve bilmez. Akl-ı Selim ise ruhtan gelen tesirleri (ruhun hamlelerini) fark eder ve nispeten anlar.
Akıl ile ruh arasındaki mesafe insanın en önemli meselelerinden biridir. Zaten hedef, akıl ile ruh arasındaki mesafeyi sıfıra indirmektir. Ruh hakikati tanıyor. Çünkü Allah’ı biliyor. Çünkü O’nunla muhatap oldu. O’nun sorusuna cevap verdi. Alem-i Ervahta O’nun rabbi olduğunu bildi ve tasdik etti.
Akıl, ruha ulaşsa mesele kalmayacak. Hakikati bileni bilse, hakikati de bilecek. Akıl, hakikati, ruhun bildiği gibi bildiğinde menzile varılmış olacak. Bundan dolayı olmalı ki, “insan (akıl), kendini (ruhu) bildiğinde Rabbini bilir” denmiştir.
Aklın teşekkül havzası, merkezinde nefs olan bir zihni evrendir. Bu sebeple akıl, ruha çok uzak bir noktada meydana gelir. Varlık sebebi ise, ruhu bulmaktır. Fakat akıl ruhu bulamaz. Akl-ı Selim haline gelmeden ruh ile arasındaki mesafeyi nispeten kısaltabilir ama asla görüş mesafesine kadar yaklaşamaz.
İnsan iç aleminde ruha ulaşmayı engelleyen ve onu görünmez kılan sayısız perde var. Akıl perdelerin tamamını yırtıp, aradaki mesafeyi aşma imkanına sahip değildir.
Sıfır yaşından itibaren “iman eğitimine” tabii tutulan çocuklarda, iman akıldan önce meydana gelir. Bu insanların akılları, Akl-ı Selim seviyesine çıkmadan da, “iman eğitimine” tabii tutulmayan insanların akıllarına nispetle ruha daha yakındır. Sıfır yaşında iman eğitimine tabii tutulan insanların akıllarının Akl-ı Selime ulaşma ihtimali daha fazladır.
Akl-ı Selimin zirvesi (ufku), ruhun, alem-i ervahta, Allah’ın kendisine sorduğu soruyu ve o soruya verdiği cevabı anlamaktır. O soruyu ve cevabını akl-ı selimin hatırlaması sözkonusu değildir. Zira akıl ve akl-ı selim, sonra meydana gelmiştir. Fakat akl-ı selimin o soruyu ve cevabı anlaması beklenir.
Ruh o soruya muhatap olduğu ve cevapladığı için, alem-i ervahtaki mükalemenin bilgisine sahiptir. Muhatap alınmış olmak, ruhun tabiatına muvafıktır. Allah, yeryüzündeki hilafeti insana bahşetmekle zaten ona büyük bir kıymet vermiştir. Hilafet görevini vermek, onu muhatap almaktır. Muhatap almak, muhatap alınanı kendisiyle muadil bir kıymet olarak kabul etmek değil, ona ihsanda bulunmaktır. İnsani münasebetlerde muhatap almak, muadil kıymet atfı olarak anlaşılabilir. Fakat Allah’ın muhatap alması, sadece ihsanının büyüklüğünü gösterir.
İnsan, ruhun muhatap olduğu ve cevap verdiği soruyu hatırlar mı? Bu mükalemeyi hatırlayacak noktaya kadar ulaşabilir mi?
(…)
ONİKİNCİ FARK
Akıl zamanı, gün, ay, yıl gibi ölçü birimleriyle anlar ve bunlardan ibaret zanneder. Akl-ı Selim zamanı, kaderin tecelli mecrası, “manaların” zuhur vasıtası olarak anlar.
İdrak melekesinin ruha yaklaşması, zamana nüfuz etmesidir. Ruh ile aradaki mesafe, zamanın muhtevasına uzaklığı gösterir. Nefse raptolmuş akıl, zamanı, takvim yapraklarından ve saatinden bilir ve takip eder. Oysa ruha yaklaşan ve onun tezahürlerine muhatap olan akl-ı selim, zamanın muhtevasına nüfuz etmeye başlamıştır.
Varlık ile ilgili tahlil faaliyetinin müntehası, zaman ve mekan koordinatlarıdır. Bu noktaya kadar tahlil ile varılabilir fakat bu noktadan sonra tecrit ile yola devam edilir. Tecrit ile varlığın üstüne çıkıldığında, artık tecrit de mesafe alamaz olur ve devam etmek isteyenler (mecali kalanlar) tenzih ile yollarına devam edebilirler.
Varoluş süreci zamanın mekan ile temas etmesiyle başlar. Tekevvün, tabii ki varoluş sürecinden farklıdır, varoluş süreci, tekevvünün bir parçasına tekabül eder. Maddi varlık yekununun (kainatın) özü, zaman ve mekandır. Muhtemeldir ki bu çerçevede yaratma fiilinin ilk konusu, zaman ve mekandır.
Varlığı anlamanın müntehası, varoluş sürecinin bidayetine kadar gidebilmektir. Bu seyahat bazen illiyet irtibatını takip ile olur, bazen tahlil ile olur, bazen terkip ve tecrit ile olur. Akıl bu güzergahların hepsinde de çok az mesafe alır. Çoğunlukla bu güzergahların kapısını bile çalmadan döner ve hayatın gailesine dalar.
Varoluş sürecinin bidayeti, zaman ile mekanın saf halde bulunduğu noktadır. Birbiri ile temas etmediği, temas etmedikleri için de saf halde bulundukları nokta… Kainat her dem tekrarlanmaksızın yeniden yaratıldığına göre, her an zamanın ve mekanın saf halinin mevcut olduğunu fark eden, her şeyin başladığı noktanın orası olduğunu anlayan, her şeyin başlangıcının da, tekrarlanmaksızın her an müşahede edilebildiğini bilen bir idrak melekesi lazım. Her şey her an yeniden yaratıldığına göre, her şey her an yeniden yok oluyor demektir. “Öyleyse bunları bilmek nasıl mümkün olabilir ki”, diye soran ve itiraz eden akla karşılık, ruhun varlığının kesintisiz devam ettiğini, her şey yok olduğunda onun varlığını muhafaza ettiğini, tüm varlığın yok olduğu o demde, yokluğu, yaratıldığında ise varlığı müşahede edebildiğini, insan olmanın da ona yakınlık derecesiyle ölçüldüğünü bilen akl-ı selim lazım.
Varlık-yokluk ritmindeki kainatı, kesintisiz varlık haliyle müşahede eden ruh, zamanın ve mekanın hakikatine nüfuz etme imkanına sahip olmalıdır. Ruha mümkün olduğu kadar yakın (yaklaşabilen) bir idrak melekesi aramamızın temel sebeplerinden biri budur. Ruha yaklaştıkça zaman üstü varlığa ve hayata yaklaşmak mümkün oluyor. Zamanı ve mekanı anlamak veya bunlara ait bir şeyler anlamak için tabiatı onların üstünde bulunana varlığa yaklaşmak gerekmez mi?
Akl-ı Selim, insan cinsinde meydana gelebilecek aklın ufkudur. Akl-ı Selimin ufku ise ruhtur. Akıl veya akl-ı selim ile Allah’a ulaşılacağını zannedenler fena halde yanılıyorlar. Allah’a ulaşabilecek olan unsur, ruhun ta kendisidir. “Terki terk etmek” makamında aklın (ve akl-ı selimin) esamisi mi okunur ki Allah’a akılla ulaşılabilsin. Ruh, “Alem-i Ervah”ta muhatap olduğu gibi muhatap olabilir ve o seviye ise akıl ile değil, nefsten mücerret ruh veya terbiye edilerek kaynağına (aslına) rücu etmiş olan nefs ile birlikte ruh tarafından elde edilebilir.
(…)
ONÜÇÜNCÜ FARK
Akıl “gerçekliğin” mantık formlarını kullanır. Akl-ı Selim ise dünya görüşünün mantık formlarını kullanır.
Akıl, nefs ile hayat tarafından preslenmiş ve her ikisinin de üzerinde müşterek mülkiyet sahibi olduğu bir idrak merkezidir. Nefsin arzuları ile hayatın şartları arasında mütemadiyen dalgalanır, çalkalanır, birine çarpıp diğerine yönelir, diğerine çarpıp öncekine döner. Bu beşikten çıkıp, deruni, mücerret, hususi bir güzergaha yönelemez. Med-cezir güzergahında bir iz yapar ve bir müddet sonra izini takip etmeye başlar. Bir müddet sonra izinden çıkmaya da cesaret edemez hale gelir. Aklı ekseninden kaydıracak, güzergahından savuracak, merkezinden çıkaracak bir hamle lazım. Öyle bir hamle ki, insanın zihni evreninin zeminini yerinden oynatacak çapta güçlü ve köklü olmalıdır. Bu hamle umumiyetle imandır. Bazen de hayatta ağır tesirleri olan hadiselerdir.
İçinde yaşadığımız çağın “hız” karakteri dikkate alındığında, aklın, nefs ile hayat arasındaki salıncaktan kurtulup da maveraya yönelmesini beklemek çok zor. Bu günün hayatı televizyon izlemek gibidir. Televizyondaki en ciddi programlar olan fikir tartışmalarında bile aklın durumu perişan haldedir. Tartışanlardan birinin söylediklerini zihni ve kalbi evreninde on saniye bile tartamaz, değerlendiremez, tenkit edemez. Çünkü program akıp gidiyor ve on saniye içinde yeni şeyler söyleniyor. Tam bir “bakakalmak” halidir. Bir cümleyi anlamak için o cümleye dikkat kesilmek, yoğunlaşmak ve düşünmek gerekir ki, o arada devam eden cümleler kaçar. Sonraki cümleler kaçtığında, dikkatin yoğunlaştığı cümle, çerçevesinden çıkarılmış olur. Oysa irtibatlarından soyulan cümlenin anlaşılması kabil değil. Hayat da bu hızla akıyor ve akıl, “parça fikir”lerle ancak meşgul olabiliyor. “Parça fikir” ile meşgul olması problem değil ama ona “bütün fikir” muamelesi yapmaya başlıyor.
Hayatın ihtiyaçlar listesinin çoğalması, bunları temin etmek için yoğun çalışma temposu, “tefekkür” için gerekli tüm şartları yok etti. Fiil yoğunluğu fikir zafiyetini ilzam etti. İnsanlar sadece “yapıyorlar”. Ne yaptıklarını, neden yaptıklarını, neyi hedeflediklerini bilmiyorlar. Ne var ki bilmediklerini de bilmiyorlar. Hatta bildikleri hususunda “iddia” sahibi olabiliyorlar.
(…)
ONDÖRDÜNCÜ FARK
Akıl idrak eder. Akl-ı Selim, idraki idrak eder.
İnsanda idraki idrak etme iktidarı yoksa izafiyet nazariyesi mutlak olarak doğrudur. İzafiyet nazariyesinin “mutlak doğru” olması, hakikatin yokluğunu veya en azından hakikate ulaşmanın imkansızlığını gösterir. Bu ihtimalde vahdet ve tevhide ulaşmak imkansız olmaz mı? Bu ihtimali kabul etmek, agnostik yaklaşımı teyit etmek değil midir?
İnsan sayısınca güzergah olması, istikametin tek olmasına mani midir? İlla ki, istikametin bile insan sayısınca olması (muhalfarz) mümkün denirse bu hal, menzilin (hedefin) tek olmasına mani midir? Menzilden ötesi yok. Menzile kesret (ihtimaliyet) atfedilirse geriye agnostisizmden başka ne kalır ki?
Her insanın ufkunun, kudretinin, idrakinin ve daha birçok şeyinin farklı olduğu malum… Bu farklılıklar, istikametin müntehasına ulaşmaya mani olabilir. Her insan istikametin farklı ara menzillerinde kalabilir. İstikamet üzere olmak, nihai menzile ulaşılmadığı durumlarda problem oluşturmaz. Aynı istikamet (doğru istikamet) üzere olunduğunda, ara menzillerde kalmak maksada mani değil. Olsa olsa kişinin kudretince imtihan olduğunu gösterir.
Bütün bunları anlama imkanı, idraki idrak etmekle elde edilir. İnsan, istikamet üzere olduğunu, ara menzil ile nihai menzilin farklı olduğunu, ulaştığı menzilin hangi ara menzil olduğunu, ara menzile nihai menzil muamelesi yapıp yapmadığını, idraki idrak etmekle anlar.
Vahdet ve tevhidden bahseden İslam’ı, her ferdin veya grubun farklı anlamasının sebebi, farklı akıl terkipleridir. Farklı anlamanın farklı “akıl terkiplerinden” kaynaklandığını farketmemenin sebebi ise, idraki idrak edememektir. İdrak etmek, farklılıkları mümkün hatta mecbur kılıyor, idraki idrak etmek ise, vahdet ve tevhide ulaşmayı mümkün kılıyor. İnsan idrak eder de idraki idrak edemezse, şahsiyeti, farklı olmakta buluyor. Önce farklı olmak lüzumu da açık… Fakat eğer idrakten sonra idraki idrak ederse görüyor ki, farklılıkların teferruata indiği ve temel bahislerde vahdetin mecbur olduğu bir çerçeve var. Her Müslüman o çerçevede olmalı…
(…)
ONBEŞİNCİ FARK
Akl-ı Selim, hayatta, fani (sınırlı) olandan bağımsızlaşmış, baki (sonsuz) olana teslim olmuştur.
Akıl dünyaya aittir. Akl-ı Selim ise ahrete… Akıl nefsin idrak merkezidir, akl-ı selim ise ruhun… Nefs tabiatı gereği fani olanla meşgul, ruh ise mahiyeti gereği baki olana meyyaldir. Nefse yakın (veya merbut) olan akıl, ruha yakın olan ise akl-ı selimdir.
Kalp ile zihin birbirinden farklı alemlerdir. Zihni evrenin kaynağı da kalp evrenidir ve kalp (ve ruh) olmadığında zihni evren varolamaz ve varlığını devam ettiremez. Fakat zihni evren kalp evreni ile aynı değildir ve ondan nispeten bağımsız (özerk) olarak varlığını devam ettirir. Zihni evrenden kalp evrenine geçiş yoktur, geçiş, kalp evreninden zihni evrenedir. Yani iki evren arasındaki perdeyi aralama imkan ve salahiyeti, kalp evreninde mukim (tabiri caizse) ruhtadır. Zihni evrenden kalbin kapısı ne kadar zorlansa da açılmaz.
Zihni evrenden kalbi evrene geçişin imkansızlığından bahsetmiyoruz. Zihni evrenden kalbi evrene girişi imkansız kabul etmek, imtihan ve ibadeti lüzumsuz hale getirir. Yani dışarıdan içeriye doğru akış mümkün olmazsa, insan fiilinin veya fiilin neticesinin kalbe intikal etmediği manasına gelir ki, insan için “teklifin” manası ortadan kalkar. Oysa insanın fiillerinden elde ettiği hasılat, günah veya sevap olarak kalbi evrene ulaşır. Esas soru burada ortaya çıkıyor, bu nasıl olur?
(…)
ONALTINCI FARK
Akl-ı Selim, fikirde, kemiyetten bağımsızlaşmış, keyfiyete (manaya) teslim olmuştur.
Sıfır ile bir arasındaki sayı adedi, birdir. Fakat aynı mesafedeki sayı adedi aynı zamanda sonsuzdur. Satıhta (yani ardışık tam sayılarda) sıfır ile bir arasındaki sayı adedi birdir. Derinliğine ise (yani rasyonel sayılarda) sıfır ile bir arasındaki sayı adedi sonsuzdur. Derinliğine bakıldığında sıfır ile bir arasındaki sayı adedi sonsuz olduğu gibi sıfır ile iki arasında veya sıfır ile üç arasında veya üç ile sekiz arasında (yani her iki sayı arasında) bulunan sayı adedi de sonsuzdur. Sıfır ile bir arasındaki sayı adedi ile sıfır ile iki arasındaki sayı adedinin aynı olması (her ikisi de sonsuz), meselelerin derinlik boyutunda her şeyin satıhtaki görüntüsünde oluşan farklılığın aksine ayniliğe sahip olduğunu gösterir. Satıhta birçok şey farklıymış gibi görünür ama derinleştikçe “aynileşme” süreci başlar.
Demir elementinin atomunda bulunan proton ve elektron ile oksijen elementinin atomunda bulunan proton ile elektronun tabiatı aynıdır. Elektron sayısının farklılığı gibi sebepler çeşitli elementleri meydana getirmektedir. Hücre seviyesinde farklı görülen maddeler, Moleküler seviyeye indiğinde farklılıkları azalır. Moleküler seviyeden atom seviyesine inildiğinde varlıklar arası farklar biraz daha azalır. Atom altı seviyeye inildiğinde varlıklar arasındaki farklılıklar sıfıra yaklaşır.
Varlıkların kemiyetinde görünen farklılıklar, keyfiyetine doğru inildikçe azalır. İdrak ve tefekkür derinleştikçe, kesret vahdete doğru hızla yol alır. Vahdet, her varlıkta, her varlık cinsinde ve nihayet varlıkların toplamında mevcut. Kainattaki varlıkların hepsini “bire” irca etmek mümkündür.
(…)
ONYEDİNCİ FARK
Akıl, “parça fikir” ile meşgul olur, akl-ı selim, fikir yekunu ile meşgul olur.
Bütünü görebilmek, tecrit istidadı gerektirir. Bütünü terkip edebilmek veya bütünlüğün terkibine ulaşmak, büyük tecrit mahareti ister. İnsanda tecrit istidadı olabilir. Fakat büyük tecrit maharetine sahip olması da gerekir. Tecrit istidadı yalnız başına kafi gelseydi, İslam’ı batılı filozoflar da anlardı. Oysa filozofların dehaları bile normal zekaya sahip bir Müslüman kadar İslam’ı anlamaz. Çünkü tecrit istidadının olması ön şarttır ama sıhhatli tecrit mahareti kazanılması için kafi değil.
Tecrit istidadını kendi bünyesinde yerli yerine oturtan akl-ı selim, ondan sıhhatli tecrit mahareti üretir. Zekanın serazat faaliyet göstermesi, tecrit istidadının da zekanın peşine takılması, hem zekanın hem de tecrit istidadının çıplak halde başını sağa sola vurmasıdır. Akl-ı Selim, zekayı bünyesine aldığı gibi tecrit istidadını da bünyesinde yoğurur ve yeniden üretir ve tecrit mahareti haline getirir. Zaten akl-ı selim, insan iç dünyasındaki hiçbir şeyi çıplak haliyle bırakmaz ve kullanmaz. Her şeyi kendi teknesinde yoğurur, şekillendirir, istikametlendirir. Akl-ı Selimin, bünyesine alıp yeniden inşa ettiği iç alem unsurları, bu safhadan sonra yalnız başlarına faaliyet gösterdiklerinde bile istikametten şaşmaları nadirdir.
Tecrit istidadı, yüksek zeka gibi (ve onunla beraber) aklı, akl-ı selime sıçratan mühim bir hususiyettir. Akl-ı Selim teşekkül edip, tecrit istidadı tecrit mahareti haline getirildiğinde, fikir yekununa ulaşmak kabil hale geliyor.
Tecrit istidadı ham haliyle bile, fikir bütünlüğüne (bütün fikre) ulaşır. Mesele, fikir bütünlüğüne ulaşmak değil, fikir yekununa ulaşmak. Fikri bütünlük (veya bütün fikir), dünya görüşüdür. Her dünya görüşü, kendi merkezinde fikri bütünlük ifade eder. Tecrit istidadı da “bütün fikir” çeşitlerinden birine ulaşır. Mesele bundan ibaret olsaydı, işimiz kolaydı. Meselenin bundan ibaret olduğunu söyleyen, felsefedir. Zira felsefe, bir fikri bütünlük ister. Bu sebeple aşağı yukarı büyük filozofların her biri bir felsefi sistem kurmuştur.
Fikir yekunu, varlık tasavvuru (ontoloji), bilgi tasavvuru (epistemoloji), hayat tasavvuru (ahlak) ve insan tasavvurunun tamamını ve her şubesi ve her ihtimaliyle ihata, ifade ve izah etmelidir. Bunlardan birkaçını alıp diğerlerini reddederek veya hepsini alsa da her birinin şubelerinde eksiklik bırakarak fikir yekununa ulaşılamaz. Marksizm’in ulaştığı fikir bütünlüğü, proletarya üzerine kuruludur. Cemiyetteki diğer insanlar ve insani gerçeklikleri reddetmiştir. Marksizm’in sahip olduğu tabii ki “bütün fikir”dir ama “fikir yekunu” değildir. Cemiyette bulunan insan çeşitliliğinden sadece işçileri esas (merkez) alması ve diğerlerinin tamamını reddetmesi, tamamlanmamış bir felsefi faaliyettir. Akl-ı Selim, fikir yekununa ulaşma imkanına sahiptir. Fikir yekununa ulaşacak, insanlığın sahip olduğu tek idrak merkezidir, akl-ı selim…
(…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir