AKL-I SELİME OLAN İHTİYAÇ

İslam’ın mana yekununu içine dökeceğimiz “insan hacmi” yani şahsiyet yani İslam’ın talep ettiği insan numunesi, “kalb-i selim”, “zevk-i selim” ve “akl-ı selim” ile inşa edilmiştir, edilmelidir. İslam, tabii ki insan hacmine nüfuz ederken, bunların gerçekleşmiş olmasını ön şart olarak kabul etmez, İslam, insanı bulduğu gibi muhatap alır. Bulduğu gibi muhatap alır ama asla bulduğu noktada bırakmaz, bulduğu noktada bıraksa, kendisine (İslam’a) ihtiyaç kalmaz. İslam’ın, varlığı izah, insanı inşa ve hayatı tanzim etme maksadı var, bunlardan insan bahsi ilkidir, en mühimidir.
İslam’a muhatap olur olmaz, onu tüm mana yekunuyla anladığı zannına sahip olan, anladığı zannına savrulduğu için de ikinci günden itibaren hem de iddialı şekilde anlatmaya başlayan cahil insan çeşidi çoğaldı. İslam’ın kendinde (insanda) neler inşa etmek istediğinden habersiz, İslam adına başkalarıyla kavgaya başlayan idraksizler, İslam’ı nefslerinin tatmin malzemesi ve hava atma vasıtası haline getirdiler. İslam’ın muhatabından talep ettiği hususiyetlerin ve bunların yekunundan meydana gelen şahsiyetin iktisap ve inşası on yıllar alacak çapta, kıymette, derinlikte olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim’in mealini yirmi yaşındaki çocukların eline kılıç olarak veren izansızlar var.
İslam’ın kendinden ne istediğini dert etmeyen ama başkalarından ne istediğini birinci mesele haline getiren idraksizler, İslam’ı anlattıkları iddiasıyla orta yerde salınırken şahsiyet inşası ile ilgili hiçbir çaba ve numune göstermiyorlar. Üç-beş özellikten mürekkep “kişilik” sahipleri, şahsiyet ile kişiliğin, akılla akl-ı selimin (şuurun), nefs ile ruhun arasındaki farkları, münasebetleri bilmiyor, bilmeyi dert etmiyor, zaten anlamıyorlar. Derinliği olmayan bu “kişiliklerin” meydandaki kavgası o kadar gürültülü ki, temel meselelerin ne olduğu, nasıl iktisap ve idrak edileceği gündeme bile gelmiyor. Fikir ve idrakte derinleşemeyenler, bir türlü sükunet bulamıyor, tartışmayı, yüksek sesle bağırma yarışına çeviriyor, bas bas bağıranın, nefisleri olduğunu farketmiyor. Böyle bir vasatta temel meseleler ile ilgilenmek, piyasanın geçerli kaidelerinden değil elbet. Ama mesuliyet, bangır bangır bağırmak değil, temel meseleler üzerinde akıl ve kafa patlatmaktır.
*
Kalb-i Selim ve onun mütemmimi mesafesindeki Zevk-i Selim, ancak tasavvuf mecrasında mümkün, ancak o mecranın üstatları tarafından tedrisatı kabildir. Tasavvuf mecrasına girmek mecburiyet olmadığı, bu sebeple girmeyen çok sayıda Müslüman olduğu için, elimizde bakiye kalan Akl-ı Selim, Müslüman şahsiyetinin merkezi unsurudur. Akl-ı Selim, tasavvuf mecrasındaki Müslümanların şahsiyet tarif ve terkibinde de asıl unsurlardandır ama o mecranın dışındaki Müslümanlar için merkezi unsurdur. Merkezi unsur, tarif edici unsurdur, tayin edici unsurdur.
*
Akl-ı Selim, Müslümanın kendisiyle İslam’a muhatap olacağı idrak merkezidir. Başka bir ifadeyle akl-ı selim, İslam’ı anlamanın, anlayış merkezidir. İslam’ın insanda ilk yapmak (inşa etmek) istediği bahislerden birisi akl-ı selimdir çünkü İslam, insana hitap ederken, insanında kendisine muhatap olabilmesini, kendini anlamasını ister. İslam, insanı bulduğu her hal üzere muhatap alıp ona hitap ederken, onun tabiatındaki kıymete hitap etmektedir. Yoksa bulduğu halden şikayeti olmadığı manasına gelmez.
Akl-ı Selim, insanı İslam’a muhatap kılacak, İslam’ı anlama maharetiyle teçhiz edecek maniveladır. Bu manada “akl-ı selim”, insanın Müslümanlaşma sürecinin ciddi menzillerinden biridir. “Müslümanlaşma süreci” anlaşılmadan, ne İslam, ne de Akl-ı Selim anlaşılabilir. İnsan, iman ettiğinden itibaren tabii ki Müslümandır ama o halde kaldığı müddetçe İslamlaşma sürecini başlatmamıştır. İslamlaşma süreci, kalbi, zihni, bedeni tüm unsurlarını Müslümanlaştırmaktır. Akl-ı Selim, kalbi ve zihni evrenin her ikisinin de mümtaz bir unsurudur, aklın da Müslümanlaşmış halidir.
Materyalist temelli ve pozitif anlayış muhtevalı bir eğitim-öğretimden geçen, bunun neticesi olarak da kısır, hacimsiz, mücerretlere alakasız “pozitif akıl” sahibi olan Müslümanlar, o akılla İslam’ı anlamakta bir beis görmüyorlar. Batının, batı eğitim-öğretiminin (talim ve terbiye değil) inşa ettiği akılla İslam’ı anlayacaklarını zannediyorlar, bu durumunun, tam olarak müsteşriklerin (oryantalist) bakış açısı olduğunu ise farketmiyorlar. Batının (müsteşriklerin) aklı ile İslam’a muhatap olmak, İslam’ı entelektüel meşgale haline getirmektir.
*
Akl-ı Selimin inşası ve oluşması için farklı ihtimaller var. Bunlardan biri, talim ve terbiye yoluyla akl-ı selim inşasıdır ki, sıfırdan başlama ihtimalini ihtiva eder. Çağımızda İslam maarif anlayışı oluşturulamadığı, ona bağlı tedrisat numunesi geliştirilemediği, ona bağlı talim ve terbiye süreçleri bilinmediği ve tabii ki bunların müesseseleri kurulmadığı için, elan bu ihtimalden bahsetmek mümkün değil. Buna rağmen, nazari çerçevede olmak üzere, bu ihtimali gündeme almak gerekir
Akl-ı Selimin oluşmasında ikinci ihtimal, sonradan akl-ı selim inşa etmektir. İçinde bulunduğumuz şartlar bu ihtimali nazara vermektedir. Müslümanlar, kendileriyle hesaplaşmalı, akıllarını gözden geçirmeli ve akl-ı selimlerini inşa etmelidirler.
*
Akl-ı Selimin çok sayıda terkip bütünlüğü var. İnsandaki mizaç çeşitliliği, tek bir akl-ı selim terkibini mümkün kılmamaktadır. Yükse zeka ve dehaların akl-ı selimi ile normal zekaların akl-ı selimi aynı terkip seviyesine ve kıvamına sahip değil. Bunun gibi, muhtelif mizaç hususiyetleri ve özellikle de istidatlar, farklı akl-ı selim kıvamını mümkün kılar. Her Müslümanın aynı akl-ı selim terkip ve kıvamına sahip olmaya çalışması, muhalin peşine gitmekle muadildir ve zihni ve akli hastalıkları davet eder.

AKL-I SELİME OLAN İHTİYAÇ” hakkında 1 yorum

  1. Öncelikle bu ufuk açıcı yazıyı bize sunduğunuz için teşekkürü bir borç biliyor ve temerrüde düşmeden ödüyorum.
    “Batının (müsteşriklerin) aklı ile İslam’a muhatap olmak, İslam’ı entelektüel meşgale haline getirmektir.” İşte bu da harikulade tesbitlerden biri…
    Takıldığım nokta şu; insan kendisine dikte ettirilen, dolaylı ya da dolaysız, bir biçimde inşa ettiği o aklı hangi yolla terkedebilir?
    Çünkü bu sahip olduğu akıl idrakinin intiharı anlamına gelmelidir.
    Sufilerin ifadesiyle aklı akılla terk etmek…
    Bunun yolları nelerdir?
    Yolu bilmek başka, yolda yürümek başka…
    Bunun tercihini yapacak “akl-ı selime” nasıl sahip olunur?

    Not: Sayın yazar, elbette böyle bir sorunun bir cümlelik izahı olmaz.
    Ama, ne demişler; bir yerden başlamak lazım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir