AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-
İman ruhun tabi temayülü ve en büyük (en güçlü) faaliyetidir. Ruh, “alem-i ervah”dan geldiği için, “baki” olana aşinadır. Bu sebeple imanın hakikatine yabancı değildir. Doğru usul tatbik edilmek şartıyla ruhun bedenle birleştiği ana rahminden itibaren iman talimine başlanabilir. Zaten o dönemde (doğum öncesi dönemde) iman talimi başladığında, nefs de olmadığı için, hitap doğrudan ruhadır. Bu şartlarda yapılan talim, en kalıcı olanıdır.
Hamile kadınların bizzat kendileri veya onların bulunduğu mahalde başkaları tarafından Kur’an-ı Kerim (meali değil ama) okunması, en iyi talimdir. Bunun, doğumdan sonra da (en az çocuğun konuşmaya başlamasına kadar) devam etmesinde fayda var. Zaten ölüme kadar Kur’an-ı Kerim tilaveti, iman taliminin bir parçasıdır. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’in üslup hususiyetlerinden biri (belki de birincisi) hitaptır. Allah, kitabında insanlara hitap eder. Ruh, Allah’ın hitabını tanır. Çünkü daha önce (alem-i ervahta) Allah, ruhlara hitap etmiştir. Ruh, yabancı olduğu bu dünyaya geldiğinde, Allah’ın hitabını duyarsa, önceki hitabı hatırlar ve aynı olduğunu bilir. Önceki hitap ile bu dünyadaki hitabın birleşmesi, ruhta mevcut olan imanın zuhurunu tetikler.
Ruhun bu dünyaya geldiğinde (ana rahminde) ilk duyduğu kelamın, Allah Kelamı olması, ruh ile beden arasındaki çatışmanın kısa sürmesini ve en az hasarla atlatılmasını temin eder. Özellikle doğumun kolay olmasına katkıda bulunur. Çünkü ruh, bu dünyaya gelmeden önce aşina olduğu ve yöneldiği Allah’ın hitabını duyduğunda, bu dünyaya olan yabancılığı ve nefreti azalır. Yabancılığın azalması ve aşinalığın artması, hem dünyaya gelme konusunda (doğumda) hem de beden ile imtizaç konusunda kolaylıklar sağlar.
Ana rahminde beden ile birleşen ruh, daha önceden aşina olduğu hitabı duyduğunda derinden etkilenir. Bu tesir, ruhun ömür boyunca unutmayacağı, üzeri, nefs ve akıl tarafından ne kadar örtülürse örtülsün, zaman zaman insana hatırlatacağı kıymette ve kuvvettedir. Mezkur tesir, akıl, zeka ve şuurun teşekkül ve zuhurundan önce gerçekleştiği için, insanın derinliklerinde (tabi ki ruhta) yerleşik haldedir ve zaman zaman insanın iç dünyasını zorlar, bu meselelere vakıf olmayan insanlar, ruhi hamleleri ve o hamlelerin zihni evrendeki tesirlerini anlayamaz. (Bu mevzuu, “Talim ve Terbiye Süreçleri” isimli kitabımızda izah edildi)
Akl-ı Selimin teşekkül edebilmesi için, akıl maveraya (madde ötesine) uzanabilmelidir. Akıl, kendi tabiatı gereği maveraya uzanma istidadına sahip değildir, aklı, tabiat sınırının dışına taşıyabilecek, maveranın yolunu gösterebilecek bir varlık (merkez) lazımdır ki o, ruhtur. Mavera batı felsefesinin bahsini ettiği metafizik değil, nihai menzili Cenab-ı Allah Azze ve Celle’ye çıkan tevhid güzergahıdır, bu sebeple aklı maveraya taşıyacak olan ruh, “hakiki imana” sahip olmalıdır. Aksi takdirde aklın, akl-ı selime sıçraması muhaldir.
*
Ruh bu dünyada huzura ancak iman ile ulaşır. Esas huzura ise hakiki iman ile ulaşır. Hakiki iman, İslam’ın teklif ettiği, yolunu gösterdiği imandır.
Ruhun bu dünyada yaşayacağı hayat, iman ve imanın tezahürleridir. Zaten ruhun bu dünyada bulunması, “emir” cihetiyledir, emredildiği için buradadır. İnsan, ruhtaki hakiki imanı aklında da gerçekleştirirse, ruh bu dünyada daha kolay yaşar. Meselenin sır noktalarından birisi burasıdır, insan iman etmediğinde, ruh, kendi imanını insanda görmediğinde huzur bulamaz, dünyayı ve onun içindeki hayatı fazla umursamaz ve insanı, nefsine bırakır. Bu noktadan sonra insan kendi ruhuna ulaşamaz.
Ruhun, “alem-i ervah”taki imanı (ve tabii ki bilgisi) ile dünyadaki imanı birleştiğinde, dünyaya ve hayata tasarruf eder. Dolayısıyla insana tasarruf eder. Ruh, insana tasarruf etmeye erken dönemde başlar ve tasarruf etmeyi bırakmazsa, nefs, istiklalini kazanamaz. Nefs mütemadiyen ruha (ve tabi ki kalbe) doğrudan ve her faaliyetinde bağlı kalır. Bu durum devam ettiği müddetçe de istiklalini tam manasıyla kazanamaz, azmanlaşamaz.
Ruhun zaptı altında olan nefs, kendinde merkezleşemez ve insanın da merkezi haline gelemez. Ölmeyeceği, yok olmayacağı, tesirinin sıfırlanmayacağı doğrudur. Fakat kendinde merkezleşen ve insanın da merkezi haline gelen nefs, azmanlaşmanın zirvesine çıkmış demektir. Böyle bir nefs ile ne sahibi ne de diğer insanlar mücadele edemez.
İman eden ve insana tasarruf eden ruh, aklı da tasarrufu altına alır. Nefsin merkezleşmesine müsaade etmeyen ruh, aklı da kendi eksenine yerleştirir. Aklın kendinde merkezleşmesi ve müstakil olarak varlığını ve faaliyetlerini sürdürmesi nerdeyse imkansızdır. Akıl, idrak ve idare meselesinde merkezleşebilir ama idrak ve idarenin muhtevasını tayin hususunda nefs veya ruhtan bağımsızlaşamaz. Akıl ya nefse veya ruha (kalbe) bağlı olarak varlığını koruyabilir ve faaliyette bulunabilir. Ruhun insanın iç dünyasına doğrudan tasarruf etmesi, aklın da ruha bağlı bir keyfiyet halinde teşekkülünü mümkün kılar ve varlığını bu şekilde devam ettirir.
Ruha bağlı hale gelen aklın kazandığı ilk istidat, ruhun (imanın) tesirine doğrudan açık olmasıdır. Akl-ı Selimin mühim şartlarından biri de budur, akıl bu hususiye sahip olduğunda, akl-ı selime doğru yönelme imkanı kazanır.
Nefs, ruh tarafından zapt edildiğinde bile (terbiye edilmemişse) yok olmayacağı için bu durumda akıl, hem ruha hem de nefse bağlı hale gelir. Aklın mutlak manada ruha bağlı hale gelmesi ancak özel şartlarda mümkündür, bu durumda bile mutlak bağlılık mütemadi değildir. Netice olarak akıl, ruha bağlı hale geldiği durumlarda bile aynı zamanda nefse de bağlıdır. Akıl, hem nefse hem de ruha bağlı hale geldiğinde, ikisi arasında gidip gelir. Aklın nefsin tesirinden tamamen kurtulmuş olması haline zaten akl-ı selim diyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir