AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-4-TERKİP UNSURLARI-3-İMAN-2-

İman, hakikati gereği maluma yönelme halidir. İman sahibi olan ruh, alem-i ervahta muhatap olduğuna yönelir, orada muhatap olduğu, “bildiğidir”, hakiki iman da zaten budur. Fakat ruhun yöneldiği “malum”, dünyanın değil maveranın malumudur. Bu malum, dünyadan bakıldığında “meçhul”dür, bu sebepledir ki dünyada meçhule (gayba) iman esastır. Çünkü imtihan sahası bu dünyadır, izahlar bu dünyaya göredir. Dünyanın, insan iç alemindeki karşılığı ise nefs ve akıldır.
Akıl, dünyada yaşanan hadiselerle, o hadiselerden elde edilen bilgilerle teşekkül ettiği için, malumu da meçhulü de bu dünyada arar. Bu arayış, kendi hacmince, kendi derinliğincedir, sınırı ise dünyadır, maddi alemdir.
Ruh bu dünyaya ait değil, maveradan gelen bir misafirdir. Akıl ise bu dünyada doğar, büyür, gelişir ve yaşar. İnsanın derinlerindeki çatışmanın temel sebebi, ruh ile akıl arasındadır. Ruhun maveraya ait bilgisi ile aklın masivaya ait bilgisinin çatışmasıdır.
Ruh maluma, akıl meçhule iman ettiği için gerilim doğar. Ruh olmasa ve akıl tamamen meçhule iman etseydi veya akıl olmasa ve ruh tamamen maluma iman etseydi, gerilim olmazdı. Hem ruhun hem de aklın bulunması, tek varlıkta bir arada yaşamak zorunda bırakılması, ruh için malum olanın akıl için meçhul olması, gerilim için kaçınılmaz bir altyapı oluşturur.
*
İman ile akıl arasındaki gerilimin esas sebebi, imanın meçhule yönelmesine mukabil aklın maluma yönelmesidir. Dünya, “malum alan”dır, insanın bilmemesi, bilinemeyeceği manasına gelmez. İmanın meçhule yönelmesi aklı aşan bir hal ve hamledir, akıl bu işin altından kalkamaz ve mukavemet eder, mukavemet ise gerilim üretir.
Belli bir seviyede hadise böyle görünür ama mesele biraz derinleştiğinde iman ile akıl arasında bir gerilim yoktur. İman bir yöneliştir, istikrar kesbetmiş istikamet halidir. Aklın böyle bir yönelişle çatışması için bir sebep yok, neticede akıl da bir yönelişe sahiptir, istikametsiz şekilde varolamaz ve varlığını devam ettiremez. İmanın gaibe (meçhule) yönelmiş olması, aklı o istikamette ilerlemeye ve çalışmaya sevkeder, böylece iman aklın muharrik kuvveti haline gelir.
Biraz derinlere inildiğinde, çatışmanın, iman ile akıl arasında değil, ruh ile akıl arasında olduğu görülür. Ruh ile akıl arasındaki çatışma çok derindir, hem varlık cihetiyledir (ontolojiktir) hem de bilgi cihetiyledir (epistemolojiktir). Ruh maveradan gelen bir varlık olduğu için, tabiatı, dünyadaki hiçbir varlık ile imtizaç etmez. Zaten dünyaya gelmesi tabiatına muhaliftir, dünyaya gelmesi, “emir” sebebiyledir, emrin muhtevası ise malum olduğu üzere “insanı yeryüzünde Allah’ın halifesi yapmaktır”. Bu kadar büyük bir vazife olmasa, ruhun dünyaya gelmesi izahsızdır. Ne var ki Allah Azze ve Celle, her şeyi yapmaya muktedirdir, her nasıl isterse öyle yapmaya muktedirdir, O’nun kudretine bir sınır yoktur.
Cisim olarak küçücük bir varlık olan insan, “mavera” ile “masiva”nın bir araya getirildiği bir bünyedir. Maveradan da masivadan da temsilciler mevcuttur, bu temsilciler tek bünyede bir araya getirilmiştir, birlikte yaşaması icbar edilmiştir.
Satıhta iman ile akıl arasında olduğunu zannettiğimiz (gördüğümüz) gerilim, ruh ile akıl arasındadır. Varlıkları cihetiyle olduğu gibi sahip oldukları bilgiler cihetiyle de gerilim sebebidirler. Ruh, kendisi maveradan geldiği gibi, maveranın bilgilerine de sahiptir, akıl ise bu dünyada doğduğu için, masivanın bilgilerine sahiptir.
*
Aklın dünyadaki bilinene yönelmesiyle, ruhun dünyadaki bilinmeyene (ama kendi bildiğine) yönelmesi, insan iç dünyasında dehşetengiz bir gerilim meydana gelir. Malum ile meçhul arasında, sonsuz ile sınırlı arasında, mücerret ile müşahhas arasında, mana ile suret arasındaki bu gerilim öncelikle “gerçeklik kavrayışı ile “mana haritası (iman mevzuları) arasında saha ve kaynak çatışmasını ortaya çıkarır. “Beka” ile “fena”nın bir varlıkta cem edilmesi, kainattaki en muhteşem hadisedir, ne var ki bu muhteşem hadise, derin tezatlar, kaotik paradokslar, dayanılmaz gerilimler üretir. İnsan tabiatı bu gerilim ve çatışmayı uzun süre muhafaza ederek hayatını yaşama kudretine sahip değildir.
Bu gerilim birkaç ihtimalle neticelenir. Bu ihtimallerden birisi şuurun (akl-ı selimin) teşekkül sürecini başlatır. Ne var ki bu ihtimal, istisna mesabesindedir. Diğer ihtimaller, imanın müşahhaslaştırılması veya aklın kendini iptal ederek zihni evrenin mistik bir organizasyona savrulmasıyla neticelenir. Unutulmamalıdır ki bu gerilim ciddi bir zeka seviyesi ve güçlü istidatlar ister, zayıf tabiata sahip, tefekkür çabası ve kaygısı olmayan insanlarda gerilim ortaya çıkmaz. Zihni evrende sayısız tezat vücut bulmasına rağmen kişi bunları dert etmemek gibi müthiş bir imkana sahiptir ve öyle yaşamaya devam eder. Yüksek zeka ise mecburen bu gerilime yakalanır.
Akıl ile ruh arasındaki gerilim, hem aklın varlığını ve hem de ruhun tabii temayülü olan imanın lüzumunu ihtiva eden bir çözüme doğru aktığında yeni bir alan ve merkez ihtiyacı ortaya çıkar. İnsan iç dünyası hem imanı hem de aklı muhafaza etmenin kaynakları ve gerekçesiyle doludur ve bu ihtimalin gerçekleşmesi kabildir.
Şuur (akl-ı selim) ruh ile akıl arasında bulunan bir bünyeye ve fonksiyona sahip olduğu için, gerilimi bitirebilecek ve insan iç dünyasında hem ruhu ve hem de aklı tatmin edebilecek tek unsurdur. Diğer şartlarla beraber mezkur gerilim ortaya çıktığı takdirde şuurun teşekkül süreci başlar. Bu durumda şuurun teşekkül süreci başlamazsa, zihni evrenin dağılma süreci başlamış demektir.
Tüm şartların bulunmasına rağmen akıl ile ruh arasında böyle bir gerilim meydana gelmediği takdirde şuurun teşekkül süreci başlamayacaktır. Zira bu gerilim, şuurun oluşması için gerekli olan zemini, irtibat ağını ve patlamayı meydana getirir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir