AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3-

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3-
İslam’ın teklif ettiği iman muhteşemdir. Meçhule iman edilmesi teklif edilmiştir çünkü sonsuza iman edilmesi istenmiştir. Sonsuz her zaman meçhuldür, kainattaki keşfedilmiş ve edilmemiş ilimlerin yekunu nazara alındığında da sonsuz meçhuldür. Allah’a, Allah’ın sonsuz kudretine, sonsuz ilmine iman edilmesi istenmiştir. Sonsuza iman, tabiatı gereği meçhule imandır. Sonsuz olana iman teklif edilmiştir ama aynı zamanda sonsuzun “tevhid”ine iman edilmesi emredilmiştir. Ruh bu teklife muhatap olan tek varlıktır zira ruh bu teklife muhatap olabilecek, bu teklife liyakat kesbedecek, bu teklifi taşıyabilecek kainattaki tek varlıktır. Tabiatı gereği de buna mütemayildir.
Alem-i Ervahtaki hitap lisanı, muhtemelen Allah’ın lisanıdır. (En doğrusunu Allah bilir). Öyleyse ruh, Allah’ın lisanına muhatap olmuş, onun sonsuz ilmini ilk defa ve yaratılmış olmayan bir lisan ile tahsil etmiştir. (En doğrusunu Allah bilir). Böyleyse, Allah’ın sonsuz ilmine, O’nun lisanı ile muhatap olan ruh, deryadan bir avuç su alma nispetinde de olsa, dünyadaki (kainattaki) tüm ilimleri (ve mesela tüm lisanları) öğrenmenin istidadına sahip olmuştur. (En doğrusunu Allah bilir). Bidayetin bidayetinde vakıa böyle ise, insanın her lisanı ve ilmi öğrenebilmesi, anlayabilmesi izah edilebilir hale geliyor.
İslam’ın teklif ettiği imanın sınırı yoktur, illa bir sınırdan bahsedilecekse “miraç”tır. Miraç ise ancak ve ancak Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin ihsanı ile kabildir, insanın cehdi ve faaliyeti ile ulaşılabilir bir menzil, kesbedilebilir bir makam değildir. İnsanın o menzile uzaklığı sonsuz mesafe ile ifade edilebilir. Bu sebeplerledir ki İslam, insanın önüne sonsuz bir güzergah koymuştur, bir insan ömrü değil tüm insanlık ömrü bile bu mesafeyi katetmeye kafi gelmez. Tam bu noktadır ki insanın arayış ve ilerleyiş cehdini, hamlesini ve faaliyetini mütemadi kılar. Dünya hayatı ise istikameti muhafaza şartıyla yolculuktan ibarettir. Ufukta görünen her menzil, “nihai menzil” gibi anlaşılır ama ona vasıl olunduğunda uçsuz bucaksız bir mesafeyi ihtiva eden başka ufuklar olduğu farkedilir.
*
Batının hür düşünce, hür akıl gibi kavrayış formları, İslam’ın, insanın önüne serdiği uçsuz bucaksız ufuk ve güzergah karşısında okyanusta bir damla bile değildir. Hür düşünce ve hür meselesini, hiçbir kaynağa bağlı olmaksızın düşünebilme imkanı olarak anlayan batı, aklını inşa eden ve düşünce evrenin oluşturan umumi çerçeve (yani anlayış çerçevesi) bakımından çok dar bir vahaya mahkum olduğunu anlamayacak kadar sığdır. Materyalist felsefi temel, pozitivist akıl formu, bilimsel dedikleri düşünce metodunun toplamıyla ördükleri bir zihni evrene mahkumdurlar, bu evrende aklın ve düşüncenin hür olmasının anlamı nedir ki? Meselenin özü, akla ve düşünceye bahşedilen “saha”dır, bu sahanın hacmidir. Meseleye bu noktadan bakılmadığında, hücreye hapsedilen insan da hürdür, o hücre hacminde akıl ve düşüncesi serbest bırakılmıştır. Aklını nasıl kullanacağı, düşünce faaliyetini nasıl gerçekleştireceği kendine bırakılmış bir kişi, hücrede hür değil midir? Mesele, aklı inşa eden, onun faaliyeti olan düşünceyi mümkün kılan “anlayış hacmi”dir, mukayese de bu noktada yapılır, hangi anlayış (din veya ideoloji) insana daha hacimli bir evren teklif etmekte, sunmaktadır.
Batı, pozitif anlayış evrenine mahkum olmuş, o dar alanın dışına körleşmiş, gözünün önünde cereyan eden metafizik hadiseleri, sahip olduğu anlayış gereği reddetmiştir. Evrenini, pozitif anlayışın manivelası olan akılla üretmiş, çevresini aşılmaz duvarlarla çevirmiş, o sahada aklını ve düşüncesini hür bırakmıştır. İnşa ettiği evreninin dışını pozitivist kaidelerle inşa ettiği aklının anlamadığı, zaten anlamayacağı malumdur, bu akla dayanarak kendi evreninin dışını “akıl dışı” diye tarif ve tavsif etmeye mahkum olmuştur. Oysa mesele gayet basitti, batının “akıl dışı” diye tavsif ettiği saha, sadece “batı aklının” dışındaydı. Dünya, batının bu küçük oyununu anlamamış, batı aklını merkez almış ve onun tarif ve tavsiflerini tekrarlamıştır.
Akl-ı Selimin ne olduğu, nasıl inşa edileceği, pozitif akıldan farkları unutulduğu için Müslümanlar da maalesef batı aklının tesirine girmiş, miraca inanan bir Müslüman pozitif akıl formuna sahip olmaktan imtina etmemiştir. Batı aklına mahkum olanlar, batılı olmasa bile, Müslüman olsa bile akl-ı selim sahibi olamazlar.
*
İman, ufuktur… İnsan inandığını kabul ettiği için varlık telakkisinin temeli imandır, bu manada iman, ontolojinin ta kendisidir. Bakışı gözüne bağlı olanların, aklı pozitif dünyaya mahkumdur, varlık telakkisi pozitif akla bağlı olanların ontolojik ufku üç boyutlu alemden ibarettir. Üç boyutlu kainat ufku akl-ı selimin temrin bahçesidir, oyun alanıdır. Pozitif aklın Müslüman aklına (akl-ı selime) üstün olduğunu, ondan daha hacimli olduğunu iddia edenler, İslam’ın ontolojik ufkunu anlamayan cahillerden başkası değil. Bunların hali, cehlinden üstünlük üreten ahmakların hali gibidir.
Pozitif akıl asla akl-ı selime sıçrayamaz. Batının farkında olarak veya olmayarak tesirinde kalan, pozitif aklı matah bir şeymiş gibi kuşanan Müslümanlar, kendi öz malları olan akl-ı selimi tekmeleye tekmeleye kendilerinden uzaklaştırıyor. Ne kadar hazin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir