AKLIN BÜNYESİNDEN KAYNAKLANAN SINIRLAR

AKLIN BÜNYESİNDEN KAYNAKLANAN SINIRLARI

(NOT:Bu yazı, “Aklın sınırları” isimli eserimizden nakledilmiştir)

Aklın sınırları önemlidir. Aklın sınırları olduğu bilinmediğinde ve sınırları idrak edilmediğinde, hayatın tamamen akılla yaşanabileceği zannı oluşmaktadır. Hayatın sadece akılla yaşandığı veya yaşanabildiği zannı, insanda akıl dışında var olan birçok unsurun, kaynağın ve mekanizmanın imkânlarından faydalanmayı zorlaştırmaktadır. İnsanın kendi imkânlarını reddetmesi gibi bir durum ortaya çıkmakta ve ilginç olan nokta bunu akılla yapmaktadır.
Aklın sınırları içinde en önemli olanı, bünyesinden kaynaklanan sınırlarıdır. Zira bünyeden kaynaklanan sınırları aklın teşhis etmesi veya böyle sınırları olduğunu fark etmesi genellikle kabil olmaz. Akıl, bünyesinden kaynaklanan sınırların ötesini genellikle “imkansız” diye vasıflandırmakta ve bunların aslında bir sınır olduğunu ve sınırın aşılması halinde imkan alanına girdiğini anlamamaktadır.
*Aklın muvazeneyi muhafaza çabasından kaynaklanan sınırı

Aklın kendi varlığını insan yekûnu olarak görme temayülü var. Akıl kendi dışındaki iç âlem unsurlarını zorlanmadan kabule yanaşmaz. Zaman içinde kendi dışındaki kaynakları ve unsurları kabul etmek mecburiyetinden dolayı itiyatlar oluşturduğu ve geliştirdiği vakadır. Mecburiyetler süreklilik arz etmese akıl bu türden itiyatlar geliştirmez.
Akıl, insan iç dünyası ile dış dünya arasında muvazene kurmanın manivelasıdır. Her iki dünya arasında muvazene kurma ve muvazeneyi muhafaza etme temayülü, başlı başına bir sınır ifade eder. Özellikle muvazenenin kurulmuş olması ve bunun muhafaza çabası, aklı ciddi manada sınırlamaktadır.
İnsan iç dünyası ile dış dünya arasında muvazene kurma çabası aklın temel arayışlarından biridir. Hatta aklın varoluş sebebidir. Zira hayat bu muvazenede meydana gelir ve devam etme imkânını bulur. İki dünya arasındaki muvazene insan denen meçhul için en bariz ölçülerden biri ve birçok konunun izahı için başlangıç noktasıdır. Hakikaten insan ile ilgili izahlarda başlangıç noktası (sabit bir değer) bulmak fevkalade zordur. Muvazenenin başlangıç noktası olma özelliği hem insan için ve hem de hayat içindir. Bu zaviyeden bakıldığında iki dünya arasındaki muvazene hem insana dönük izahlarda ve hem de hayata dönük izahlarda ciddi bir merkez nokta hüviyetini kazanmaktadır.
Akıl, insanı temsil etmekten daha çok hayatı temsil eder. Hayatı temsil ederken dış dünyadan içe doğru (insana doğru) bakmaz aksine iç dünyadan (insandan) dış dünyaya doğru bakar. Bu sebeple de insanı temsil ettiği zannedilir. Oysaki bir hayat alanı oluşturmamış bir insanı temsil etmesi mümkün değildir. Bu manada insanın hayat alanı ne kadar küçükse aklın gelişmişlik seviyesi o kadar geri ve bünyesinin hacmi o nispette küçüktür.
İnsanı, ben hassası daha fazla temsil eder. Ben hassası insanın iptidai halidir. Ben hassasından sonra akıl teşekkül ettiğinde ferdi çerçeveden içtimai çerçeveye geçilmekte ve hayat kurulmaktadır. Hayat ile beraber kişi kendini cemiyetin bir parçası olarak görmeye başlamakta ve ferdi temsilden ziyade hayatı temsil edecek bir merkeze kavuşmaktadır. Zihni gelişme seyri bu noktadan sonra devam eder de şuur (akl-ı selim) oluşursa tekrar ferdi temsil noktasına gelmektedir. Şuur insanın en gelişmiş seviyesiyle ferdi (insanı) temsil edebilen merkezdir.
Akıl, ben hassası ile şuur arasında bulunan ve insanı temsil ettiği kadar ve hatta daha çok hayatı temsil etmektedir. Şuur da hayatı temsil eder ama aklın insanı temsil ettiği kadar hayatı temsil etmektedir.
Muvazene arayışı aklın bünyesini “açık” tutarken, muvazeneyi muhafaza çabası aklın bünyesini “kapalı” hale getirebilir. Muvazenenin muhafazası için birçok değerin sabitlenmesi lüzumu aklın bünyesini kapatmayı gerektirebilir. Kurulmuş olan muvazenenin değerlerini muhafaza etmekle muvazenenin muhafaza edilmesi farklı durumlardır. Muvazenenin muhafaza edilmesi çok zaman muvazene değerlerinin değiştirilmesini gerektirebilir. Hayatın giriftliği değişmeyi ve gelişmeyi şart kılar. Hayattaki gelişme karşısında aklın muvazene değerlerine sarılması kabildir. Bu durum muvazenenin değil muvazene değerlerinin muhafazasıdır ve bir müddet sonra muvazeneyi bozar. Bozulan muvazenenin tekrar kurulması için arayış başlar.
Aklın muvazeneyi muhafaza çabasının muvazene değerlerinde kesifleşmesinin sebebi, muvazenenin mücerret olmasına mukabil muvazene değerlerinin daha müşahhas olmasıdır. İlginçtir ki aklın muvazeneyi muhafaza çabası (muvazene değerlerini muhafazaya yönelmesi halinde) muvazeneyi bozmaktadır. Muvazene değerlerini muhafaza çabasındaki ısrar, aklın kendi kendini sınırlandırmasıdır.
Muvazenenin muhafaza çabası, muvazene değerlerine takılmadan meydana geldiği takdirde aklın gelişmesine mani olmayacaktır. Muvazenenin muhafaza çabası en azından hayatın gelişme hızına uygun olarak aklın gelişmesini temin edecek ve kendini sınırlandırmasına mani olacaktır. Ne var ki unutulmaması gereken nokta, muvazenenin muhafaza çabası da aklı sınırlandırmaktadır. Zira muvazene insan iç dünyasını ulaştığı seviyede kurulur. Seviyenin yükselmesi mevcut muvazenenin yıkılmasını gerektirir. Mevcut muvazene yıkılmadan seviyenin yükselmesini temin etmek fevkalade zordur. Bu zor işi gerçekleştirmek için muvazeneyi mütemadiyen yenileyerek yola devam etmek gerekir. Oysa akıl muvazeneye muhtaçtır ve istediği muvazenenin bir özelliği de sabitlerinin bulunmasıdır. Sıfır sabitli muvazeneyi kurabilme kudreti şuurdadır ki şuur dahi kaynaklarını (değerlerini olmasa dahi) sabitlemektedir.
*Aklın ataletinden kaynaklanan sınırları
Aklın idrak faaliyetinde bulunma kudreti sınırlıdır. Akıl mütemadiyen idrak (tefekkür) faaliyetinde bulunmamakta ve mevcut hayat alanında ve mevcut seviyesinde yaşamaya meyletmektedir. İnsanın her hareket ve davranışını idrak ederek gerçekleştirmeye teşebbüs etmesi çok ağır bir durumdur ve bunu akıl taşıyamaz.
Akıl, idrak ettiği ve hatta bildiği (öğrendiği) alanlarda tefekkürü gerektirmeksizin yaşayabileceği davranış şekillerini geliştirmek temayülündedir. Özellikle idrak ettiği (veya idrak ettiğini zannettiği) konuları çerçeveleyerek yaşanabilir hale getirir ve bunları tekrarlayarak itiyatları oluşturur. İdrak ve izah ettiği bir davranışı her tekrarında idrak etmesinin (tefekkür faaliyetinde bulunmasının) gerekmediği anlaşılabilir bir durumdur. Böylece hayatı yaşanabilir hale getirmektedir.
Tekrarlanabilir davranışlar geliştirilebildiğini gören ve bunun işe yaradığını anlayan akıl, tefekkür faaliyetinin hayatı yaşamak için şart olmadığını veya kesintisiz tefekkür faaliyetinin lüzumlu olmadığını kabul etmeye meyleder. Tekrarlanabilir davranışların, idrak etmeden sadece bilmek (öğrenmek) yoluyla geliştirilebildiğini de fark eden akıl tefekkür faaliyetinden uzaklaşmaya başlayabilmektedir. Hayatın tekrarlanabilir hareketlerle yaşanabildiğini gördüğü müddetçe idrak faaliyetinden uzaklaşma çabasını devam ettirmeye meyletmektedir.
*
Akıl genellikle insanda bulunan enerji kaynaklarını kullanır. Kendinin enerji üretme imkânı fevkalade sınırlıdır. Kendi bünyesi dışındaki enerji kaynaklarını harekete geçirebilme ve ortaya çıkan enerjiyi kullanabilme mahareti dahi sınırlıdır. Gelişmiş akıllar insandaki enerji kaynaklarından azami derecede faydalanma imkânına sahip olabilmektedir. İnsanların kahir ekseriyetinin aklının bünyesi enerji kaynaklarını harekete geçirme ve enerjiyi kullanabilme maharetine sahip olamamaktadır.
Aklın ataletinin sebeplerinden biri enerji ihtiyacının karşılanmasıyla ilgilidir. Aklın kullanımına hazır halde sınırsız enerji bulunmaz. Zaten insanda enerji depolamak genellikle sözkonusu olamamakta ihtiyaç hâsıl olduğunda enerjinin üretilmesi gerekmektedir. Hazır enerjinin bulunmaması aklın idrak faaliyetinde bulunmasını zorlaştırmaktadır. İdrak faaliyeti zannedildiğinden fazla enerji kullanmayı gerektirir. Aklın bildiklerini tatbik etmesi (özellikle de tekrarlanabilir davranışları sergilemesi) idrak etmeye nispetle çok daha kolaydır. Yaşanması gereken bir hayat varken yaşamadan önce idrak etme çabasına girmek akıl için zahmetli bir yoldur. Yaşanacak olan hayatın idrak etmeyi gerektirmemesi (mutat davranışlar da durum böyledir) aklı atalete sevkeder.
Hayatı anlamak ile yaşamak arasındaki tercih, akıl için genellikle yaşamak cihetinde yoğunlaşır. Zira akıl hayatı temsil etmek noktasında ağırlıklı bir bünyeye sahiptir. Mevcut bünyesiyle yaşayabileceği bir hayat varken onu yaşamaktan imtina etmediği ve daha zahmetli olan hayatı idrak etme çabasını kolayca tercih etmediği vakidir. Bu durum aklın idrak ataletidir.
*
Aklın idrak ataleti ile fiil ataleti birbirine karıştırılmamalıdır. Aklın idrak ataletine sahip olması fiil ataletine sahip olduğu manasına gelmez. Her iki atalet arasında sebep netice münasebeti yoktur. Hatta idrak ataleti bulunan akılda fiil ataleti genellikle bulunmaz. İdrak ataleti ile fiil ataleti arasında zaman zaman ters münasebet olduğu müşahede edilebilmektedir. Bu durumun garip göründüğü doğrudur. İdrak (bir manada fikir) olmadan hareketin gerçekleşmeyeceği istikametindeki genel yaklaşım aslında doğrudur. Fakat aklın idrak ataletine düşmesi, fiil cevvaliyetiyle de mümkün olabilmektedir. Hayatı mevcut zihni imkanlarla yaşamak noktasında ısrarlı olan akıl idrak ataletine düşmesine rağmen fiil cevvaliyetine sahip olabilmektedir. Zaten fiil cevvaliyeti idrak ataletine sebep olabilmektedir.
*Aklın kapalı olmasından kaynaklanan sınırları
Aklın başına gelebilecek en vahim hadiselerden birisi bünyesini kapatmasıdır. “Kapalı akıl” olarak isimlendirdiğimiz bu özellik aklın kendini geliştirmeye karşı kapatmasıdır. Mevcut halinden memnun olması ve daha ileri bir seviyeye doğru hamle yapma sebeplerini ve maharetini yok etmesidir.
Kapalı akıl, sahip olduğu bünye özellikleri ve bu özelliklerin oluşturduğu hacme paralel bir hayat alanları oluşturmaktadır. Ferdi evren olarak vasıflandırılabilecek olan bu durum, akıl ile hayat arasındaki paralelliğin (muvazenenin) mecburiyetinden kaynaklanmaktadır.
Akıl kendini kapattığında artık insanın zihni gelişmesi durmuş, donmuş, tutulmuş ve sabitlenmiştir. Bundan sonraki zihni faaliyetlerin en fazlası bilgilenme istikametinde cereyan eder ki, bilgilenme yalnız başına gelişme değildir. Bilgi malzemedir ve malzeme ne kadar fazla veya kıymetli olursa olsun usta mahir değilse netice şaheser olmayacaktır. Usta akıldır ve akıl gelişmediği takdirde malzemenin artması bir kıymet ifade etmez.
Aklın bünyesini kapatmasıyla beraber hayat, çerçevesi ve sınırları belirlenmiş hale gelir ve sabitlenir. Aklın oluşturduğu hayat alanı hem aklın ve hem de insanın sınırları haline gelir ve o sınırların dışına çıkma iştiyakı kalmadığı gibi sınırların ötesi korku kaynağı haline de gelir. Oluşturulan hayat ise tekrarlanabilen davranışlarla yaşanabilen bir hayattır ve idrak faaliyetini gerektirmeyeceği gibi aklın gelişmesi için hiçbir teşvik ve tahrik edici özelliğe de sahip değildir.
Hayatın tekrarlanabilir davranışlar ve itiyatlarla yaşanabilir hale gelmesi, rahat bir hayata sahip olunduğunu gösterir. Rahat hayat, arzulanan hayattır. Hakikaten insan tabiatında rahat ve huzura doğru bir akış olduğu reddedilebilir değildir. Hayatın belirli bir seviyeye ve çerçeveye kavuşması halinde birçok korkunun kaybolduğu “emniyet hissi” oluşmaktadır. Hayata karşı emniyet hissine sahip olabilmek insan ruhunun ehemmiyet verdiği bir durumdur. Emniyet hissini üretilebilen hayat, muhafaza edilmesi gereken bir hayat olarak aklın en derin noktalarına kadar sirayet eder.
Emniyet hissi (özellikle de gelecek korkusundan arındırılmış olarak) insan iç dünyasının tamamını kaplayacak kadar tesir sahibidir. Tesiri sadece akılla sınırlı kalsa başka unsurlar (mesela zeka) bu sınırı aşabilirler. Fakat insan iç dünyasının tamamına tesir ettiği için diğer unsurları da etkilemektedir. Etkileyemediği unsurların ise faaliyetlerinden elde edilen neticeleri fonksiyonsuzlaştırmaktadır. Mesela zekada durum budur. Zekanın faaliyetlerini engelleme imkanı yoktur ama zekanın faaliyetlerinden elde ettiği verimleri aklın değerlendirmeye almamasına katkıda bulunarak onları manasız ve fonksiyonsuz hale getirmektedir.
*
Kapalı akıl, ya bünyesini kapatmadan itiyatlarını geliştirmiştir veya bünyesini kapattıktan sonra itiyatlarını geliştirmeye başlar. Neticede kapalı akıl, itiyatlarla ayakta kalmakta ve itiyatlarına dayanarak kendinden şüphe etmeyebilmektedir. İtiyatlar hayatı rahat yaşamayı mümkün kılan insan davranışlarıdır. İtiyatlarla yaşanabilen hayat, tefekkür (ve idrak) faaliyetini gerektirmez. İtiyatların hayattaki yeri ne kadar artarsa insan tefekkürden o nispette uzaklaşmaktadır.
İtiyatlar mı tefekkürü öldürmekte yoksa tefekkür zafiyeti mi itiyatların oluşmasını şart kılmaktadır? Bu sorunun cevaplanması kolay değildir. İnsanın hayatı yaşamak konusunda itiyatlara ihtiyacı olduğunu reddetmek imkansızdır. Hakikaten hayattaki en küçük davranış veya hareketi dahi yapmak için idrak etme çabasına girmek, dehaların dahi altından kalkabileceği bir ağırlık değildir.
İtiyatların lüzumlu olduğu noktada yukarıdaki sorunun cevabı zorlaşmaktadır. Fakat müşahedesi mümkün olan bir tespit bu sorunun cevabını aramakta önümüzü aydınlatmaktadır. İdrak kudreti yüksek olan insanlarda itiyatlar azalmakta ve idrak kudreti düşük olan insanlarda ise itiyatlar artmaktadır. Hakikaten yüksek zeka sahibi insanların “yeni” olana karşı duydukları yüksek tecessüs aklın ve hayatın gelişmesine ve tabiatıyla değişmesine sebep olmaktadır. Bu insanların da itiyatları olduğu doğrudur ama aklın gelişmesine paralel olarak yeni itiyatlar edinebilmekte ve eskilerinden vazgeçebilmektedirler. İtiyatlarını ömür boyu devam ettirmemek ve idrak seviyesinin her yükselmesinde yeni itiyatlar edinmek, itiyatları idrak faaliyetinin önünde engel olmaktan çıkarmaktadır.
Bu açıklamalarla soruya yeniden bakıldığında görülür ki, idrak zafiyeti arttıkça itiyat sayısında ve her itiyadın devam süresinde artış bulunmaktadır.
İtiyatlar insanın sınırları değil, idrak faaliyetinin önündeki engellerdir. Özellikle itiyatların oluştuğu konularda (alanlarda) insan itiyatlarının kaynağını, sebeplerini, gerekçelerini ve neticelerini idrak ettiği vehmine sahip olmaktadır. İdrak vehmi, idrak faaliyetini engelleyen en büyük engellerden biridir. İnsan idrak ettiğini vehmettiği bir konuyu idrak etme çabası içine girmemektedir.
İdrak vehminin idrak faaliyetini engellemesinin altındaki sebep, insandaki yapabilme maharetinin idrak etmekten başka kaynaklarının da bulunmasıdır. İnsan idrak etmediği bir alanda davranışlar geliştirebilmekte ve hayatı yaşayabilmektedir. “Yapabilmek” idrak edildiği vehmini üretmekte ve o konuyu idrak mevzu olmaktan çıkarmaktadır. İtiyatlar ise sürekli tekrarlanabilen davranışlar olarak test edildiği ve hayatı da kolaylaştırdığı için itiyat konularının idrak edilmediğini kabul etmek kabil olmamaktadır. Kaldı ki, idrak edilmediği kabul edilse de mesela hallolmamakta zira yapılabilen bir işin idrak edilmesi lüzumu açıklanabilir olmaktan uzaklaşmaktadır.
*
Aklın sınırlarının büyük çoğunluğu idrak ile ilgili sınırlardır. İdrak dışındaki sınırlar “yapabilme” mahareti ile ilgili sınırlardır. Yapabilme (fiil) sınırları istidatlardan kaynaklanan sınırlar başlığında tetkik edilmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir