AKLIN TEŞEKKÜL SÜRECİNDE İMAN TEDRİSATI

AKLIN TEŞEKKÜL SÜRECİNDE İMAN TEDRİSATI

(Terkip ve İnşa dergisi 19. sayı)

*Zihni evren için iman şart
Çocukta zihni evrenin oluşması için “kabuller” gerekir. Küçük yaşta her şeyi anlaması beklenmez. Büyüklerin bile anlamadığı ve “kabul” ettiği konuları çocukların anlamasını beklemek boş çabadır. “Çocuklara dini eğitim vermeyelim, onlar büyüdüğünde dinlerini seçsin” diyenler, ya insanın zihni evreninin nasıl meydana geldiğini anlamayan ahmaklardır veya anlıyorlar ama nesli dinden uzaklaştırmak için özel program yürütüyorlar.
Zihni evrenin zemini, “kabuller” ile örülür. Tüm zemin “kabuller” ile örülene kadar zihni evren kendini tamamlamaz. Yani bütünlüğü olan bir yapı haline gelmez. Neyin girip neyin çıkacağı belli olmayan, herkesin girip herkesin çıkabildiği bir kahvehaneye döner. Bütünlüğü olan bir evren haline gelebilmesi için zihni dünyanın zemininin “kabuller” ile döşenmesi gerekir.

Böyle mi oluyor? Hayır… Maalesef hayır… Dolayısıyla zihni evrenler başı sonu belli olmayan, bütünlüğü bulunmayan, süzgeci oluşmayan bir keşmekeşe dönüyor. Ömür boyu süren bu keşmekeş, neye inanacağını bilemeyen, neye güveneceğini kestiremeyen, neyi anlaması gerektiğini bilmeyen bir kişilik türü meydana getiriyor. Bu kişilik türlerinin en bariz özelliği ise, çelişkiyi fark etmiyor ve umursamıyor olmasıdır. Çelişkiyi görmemek, gördüğünde umursamamak, toplum hayatını ortadan kaldırıyor. Çünkü çelişki düzenin zıddıdır. Düzen kalktığında hayat da kaosa dönüyor.
Kabullere mutlaka ihtiyacımız var. Çocukların silsile halinde sordukları soruları bir yerde durduruyor ve “o öyledir” diyoruz. Eğer kabuller olmazsa, soru silsilesi sınırsızca devam eder. Bırakın çocukları, soru silsilesinin sınırsızca devam etmesine yetişkinler bile cevap veremezler. Her insan soru silsilesini bir yerde keser, silsileyi kestiği yer, “kabullerin” başladığı yerdir.
Büyüklerde bile bu kadar ihtiyaç duyduğumuz “kabuller”, çocuklar için şiddetli ihtiyaçtır. Kabulleri kaldırdığımızda (kabulleri kabul etmediğimizde), eğitim konusunda hiçbir mesafe alamayız. Çocukların kabulleri ile yetişkinlerin kabullerinin farklı derinlikte olduğu doğrudur. Zaten eğitim dediğimiz olay, her safhada “kabulleri” derinleştirmektir.
Çocukların eğitiminde kullanılacak “kabuller”, zihni süreçlerine paralel olarak sürekli derinleştirilmelidir. Eğitimin en önemli konusu, kabullerdir. Kabullerin eğitimdeki en önemli noktası ise, sabit bırakılmaması ve eğitim safhaları ilerledikçe kabullerin de derinleştirilmesidir.
Çocukların eğitiminde “kabuller” konusu doğru anlaşılmadığı, doğru tatbik edilmediği için çok sayıda problem meydana geliyor. Kabullerden uzak durmak mümkün olmadığı için her çocuğun zihni evreninde mutlaka bir takım kabuller oluşuyor. Kontrollü yerleştirilmeyen kabuller, basit ve sığ oluyor ve sabitleşiyor. Yüzeyde meydana gelen ve sabitleşen kabuller, derinleşmeyi önlüyor. Bu zihni özellik ise düşünce faaliyetini engelliyor.
Çocuğun zihni evreni, basit ve yüzeyde gerçekleşen kabullerle örülürse, aklın gelişmesi ve güçlenmesi imkansız olur. Kabuller konusunu bilmeyenler, farkında olmadan bu tür kabullerin yerleşmesine sebep oluyor.
Kabuller, imanın basit halidir. İman, kabullere göre daha derin ve kapsamlı bir yöneliştir. Bu sebeple dini eğitim (ve iman eğitimi) verilmese de çocukların zihni evreni zaten kabullerle oluşturulduğu için, bir “din” sahibi oluyor. Dini eğitim vermeyenler, “saçmalıkları” din haline getirdiklerini anlamıyorlar.
İman, kabullerin çok kapsamlı hali olduğuna göre, hacimli iman eğitimi vermek gerekir. İman eğitimini de basit kabuller gibi verenler, farkına varmadan çocuklarını imanlı değil, dar kafalı olarak yetiştiriyorlar.

*Akıl inşasında iman
Zihni evreni derli toplu tutacak olan imandır. Özellikle çocuğun zihni evreni, yeni oluşmaya başladığı için çok dağınıktır. Zihni evrenin düzenli şekilde oluşması ise çok zordur. Hiçbir şey olmayan ve sıfırdan başlanan zihni evrenin düzenli şekilde örülmesi, en zor işlerdendir. Zihni evrenin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu, nasıl geliştiğini, nasıl sistemleştiğini bilmeyen bir insanlık ile karşı karşıyayız. Mevcut bilim literatürü zihni evrenin nasıl oluştuğunu bilmediği için ne yapacağını anlamakta zorlanıyor.
Zihni evreni başından itibaren düzenli olarak oluşturmak, geliştirmek ve zenginleştirmenin iki yolu var. Birincisi duygu, ikincisi iman… Zaten iman da özel bir duygudur. İnsan zihninin en belirgin özelliği, duygu akışına sahip olmasıdır. Zihni evren sıfır noktasındayken de duygu akışı vardır, daha doğrusu zihni evrende ilk başlayan hareketlilik duygu akışıdır. Bilgilenme sürecinin duygu akışına uygun ve paralel olması gerekir.
(Bu nokta bir konuyu hatırlatalım, anne ve babasız büyüyen çocukların zihni evrenindeki bilgilenme, duyguya paralel gerçekleşmez. Anneleri çalışan çocukların zihni evrenlerinin gelişmesi mutlaka kaotiktir. Bir insanın meydana getirebileceği en büyük eser, yine bir insandır. Böyle büyük bir eseri elinin tersiyle itip, kariyer peşinde koşan kadınlar ve onları destekleyen erkekler, insan ile ilgili hiçbir şey anlamamışlardır.)
Duygu akışını kontrol altına almak, zihni evreni düzenli şekilde örmeyi mümkün kılar. En büyük duygu imandır veya duyguları kontrol altına alabilen yöneliş imandır. İman yoluyla duygu akışı büyük oranda kontrol altına alınır. Kontrol altına alınan duygu akışına paralel bilgilenme süreci gerçekleştirilir.
İman bir taraftan duygu akışını kontrol altına alarak zihni evreni kaostan kurtarır, diğer taraftan bilgilenme sürecini de kontrol altına alır. Duygu akışı ve bilgilenme süreci kontrol altına alındığında, zihni evrenin oluşumu ve gelişimi düzenli şekilde meydana gelir.
Düzenli zihni evren akıl inşası için neden gereklidir? Çünkü akıl kaostan meydana gelmez. Aklın inşa edilebilmesi için düzenli bir ortam (yani zihni evren) gerekir.
Tüm çocukların zihni evrenleri düzenli şekilde oluşuyor mu ki hepsinde akıl meydana geliyor? İşte can alıcı soru aslında bu… Zihni evrenin nasıl oluştuğu bilinmediği gibi, bu konuda neler yapılması gerektiğini de bilen yok. Bu durumda çocukların zihni evrenleri düzensiz (kaotik) şekilde meydana geliyor. Buna rağmen nasıl oluyor da akıl oluşuyor? Akıl aslında oluşmuyor. Aklın oluştuğu zannı, çok derin bir yanılma… Herkesin aklı aynı şekilde olduğu için insanlar kendilerini akıllı zannediyorlar. Küçücük testler yapın, göreceksiniz ki, insanlardaki akıl değil, akıl benzeri bir şeydir.
Eğer zihni evren kaotik bir şekilde gelişiyorsa, meydana gelen akıl da kaotik özellikler gösteriyor. Ülkemizdeki insanların neredeyse tamamının akılları kaotiktir. Mesele sayısız çelişkiyi kabul eder ve onlarla yaşar. Oysa akıl, çelişkiyi çabuk fark ede ve onu ortadan kaldırır, çünkü aklın vazifesi zaten çelişkiyi yok etmektir.
Diğer taraftan kaotik zihni gelişme, aklın oluşmasını da geciktiriyor. On yaşındaki çocuklarda gerçekleşmesi gereken akıl hacmi, otuz yaşında bile zor meydana geliyor. Ülkemizde “akıl yaşı” testi olmadığı için insanlar bunu fark etmiyorlar. Oysa ülkenin akıl yaşı ortalaması sekiz ile on arasında dolaşıyor. Maalesef kimsenin haberi yok.
İnanmayanlar Haki Demir’in akıl ile ilgili kitaplarını etüt etsinler. Aklın oluşması sürecinin ikinci safhası, “kuralların oluşması” safhasıdır. Kurallara kayıtsız şartsız uymak, sekiz yaşındaki çocukların akıl seviyesidir, yani o yaştaki çocukların akıl yaşıdır. Mesele yayalara kırmızı ışık yanarken, yolda hiç araba yokken bekleyen insanlar, o akıl yaşında kalmışlardır. Yayayı, araba olmayan yolda, kırmızı yanıyor diye karşıya geçirmeyen trafik polisinin de akıl yaşı sekizdir. Bunlar, kuralları “gerekçesinden” bağımsızlaştırarak uyguluyorlar. Kırmızı ışıkta geçmeme kuralı, araç ve yaya trafiğini birlikte düzenlemek içindir, eğer yolda araç yoksa o kuralın gerekçesi ortadan kalkar. Kırmızı ışıkta geçilmez kuralına 5-8 yaş aralığındaki çocuğa, kuralın gerekçesini anlama yaşına gelmediği için mutlaka (kayıtsız şartsız) uyması gerektiğini söylemek, güvenliklerini korumak için bir tedbirdir. Otuz-kırk yaşındaki “büyük çocuklar” da güvenlikleri düşünülmesi gereken akıl yaşı 5-8 aralığında olan bir ülkede yaşıyoruz.

*İman aklın hiyerarşisini oluşturur
İman, kabuller sistemidir. Kabuller sistemi, kendi içinde bir hiyerarşi oluşturur. Hiyerarşi düzendir. Akıl, oluşmak için düzene ihtiyaç duyar. İman, en güçlü duygu olduğu için, kurduğu düzen en sağlam olanıdır. Akıl, imanın meydana getirdiği düzende daha rahat ve kolay şekilde oluşumunu sağlar.
İman piramidinin zirvesi hayattan çok uzaktadır ve ulaşılamaz. Piramidin etekleri ise hayatın teorik altyapısını oluşturur. Piramidin zirvesi, insan zihnin ufkudur. Bu sebeple piramidin zirvesi ne kadar yüksekte olursa, zihni evrenin ufku o kadar geniş olur. Zihni evrenin ufkunun geniş olması, aklın gelişmesinde fevkalade faydalıdır. Eğer piramidin zirvesi yakındaysa meydana gelecek olan ufuk dar olacağı için akıl yaşı ilerlemez ve düşük kalır.
Piramidin zirvesini bir insanın oluşturması (diktatörlüklerde bunu yapmaya çalışırlar) çok dar bir zihni ufuk ve çok küçük yaşlarda kalan akıl yaşı demektir. Bir kişiye “en büyük komutan, en büyük siyasetçi, en büyük insan” vesaire dendiğinde, o insan, zihni evrenin ufkunu oluşturmaya başlıyor. Zihni evrenin ufku (yani iman piramidinin zirvesi) insan olursa, o zihni evrende meydana gelece akıl, “çocuk aklı”dır, çünkü o aklın yaşı, çocuk yaşını geçmez.
İman piramidi hem yüksek hem de geniş yani hacmi büyük olmalıdır. Genişliğinin kafi derecede büyük olmaması, hayat alanını daraltır, yüksekliğinin kafi derecede olmaması ufku daraltır. Bu sebeple iman sisteminin (piramidinin) zirvesinin bu dünyada olmaması şarttır. Çünkü bu dünya (en azından günümüzde) çok küçüktür.
Bazı iman piramitleri var ki, fevkalade sığ ve dardır. Mesela materyalizme iman etmek (maddeci bir dünya görüşüne inanmak), madde kadar basit bir hedef oluşturur. Aklın bünyesini madde doldurursa, asla “iyilik” ve “kötülük” diye bir şey olmaz. Madde sadece faydalanmak ve kullanmak içindir. Bunu tanrı edinenler (materyalistler), malzeme olarak kullanılan bir varlığa tapınırlar. Aynı eski tarihlerde, helvadan put yapıp taptıkları ve acıktıklarında da yedikleri gibi… Böyle bir iman sistemi, insanın göbeği ile ayağı arasında bir hayat alanı oluşturur.
Eğer çocuğun zihni evrenine bir iman sistemi yerleştirilmezse ne olur? Kaotik şekilde oluşan ve bir türlü bütünlüğe kavuşamayan zihni evren, doğal olarak menfaate doğru akar. Menfaat ve zevkten başka bir değer kabul etmez olur. Menfaatin günümüzde somutlaşmış hali ise paradır. Zihni evren kendiliğinden parayı ufkuna yerleştirir ve iman piramidinin zirvesine oturtur. Ne kadar tanıdık bir kişilik türü ve akıl formu değil mi? Çevremizde o kadar çok var ki, en iyi tanıdığımız akıl formu bu…
İnsan iman etmekten kurtulamaz. Hiçbir şeye iman etmediğinde de menfaatine iman etmektedir. Menfaati en değerli varlığı haline geldiğinde, kişisel menfaati için her şeyi mubah görmeye başlıyor. O kadar ki, beyaz kadın ticaretinden tutunda uyuşturucu ticaretine kadar, silah ticaretinden tutunda çürük apartman yapmaya kadar… imanı olmayan zihni evrenin yaptığı işte bunlardır.
Zihni evren düzenli şekilde gerçekleşirse, akıl da zihni evrenin özelliklerini kazanıyor. Zihni evrenin düzenli gelişmesini iman gerçekleştirirse, aklın bünyesini dolduran da iman oluyor. Böylece imandaki hiyerarşik yapı, aklın hiyerarşisine dönüşüyor.

*İman benliğin muhtevasını doldurur
İnsan benliği çekirdek halindeyken kendini bilmez ve fark etmez. Benlik iki şeyle doldurulur, bilgi ve duygu… Bilgi ve duygu harmanlanmaya başladığı andan itibaren benlik kendini fark etmeye başlar. Duygu, insanın iç dünyasından doğar ve dışarıya doğru akar. Bilgi ise dış dünyadan içeriye doğru akar. Bu iki akış, ilk önce benlikte birleşir, karışır, kaynaşır. Benliğin ortaya çıkmasından önceki duygu, katıksız olarak insanın kendine ait olan duygudur. Yine benlik ortaya çıkmadan önce dışarıdan alınan bilgi ise katıksız olarak yabancı unsurdur. Objenin ilk işaretleri olan o yaştaki bilgiler ile süjenin ham maddesi olan o yaştaki duygular, benlik tarafından vakumlanır, kendine çekilir ve orada harmanlanır.
İnsan (çocuk) benliği, ilk olarak dışarıdan gelen bilgi ile kendi derinliklerinden gelen duygunun birleşmesiyle, kaynaşması, harmanlanması, sentezlenmesi ile kendini fark etmeye başlar. Kendin fark etmeye başladıktan sonra da hızlı şekilde bünyeleşmeye, merkezleşmeye başlar. İşte bu aşamada çocuğa verilen bilgiler ile sevgi uygulamaları çok önemlidir. Çünkü sıfır ile beş yaş arasındaki bilgilenme ve sevilme hali, benliğin bünyesini doldurur.
Önemli ve etkili bilgiler, “kabuller” olduğu için, duygu ile sentezlenecek bilgiler öncelikle bunlardır. Kabuller (yani iman prensipleri) çocuğu iç dünyasından akıp gelen duygu ile ilk sentezlenecek bilgilerdir.
Çocuğun benlik havuzuna ne doldurulursa, çocuk ondan ibaret hale gelir. Mesela sadece kendini düşünmesi istenir ve böyle yetiştirilirse, bencil birisi olur ve kimseye faydası olmaz. Benlik havuzuna sadece ailesi yerleştirilirse, ailesi için başka insanların haklarını gaspetmekten kaçınmaz. Benlik havuzuna kavmi yerleştirilirse, sadece kendi kavmini düşünür ve başka kavimlerin haklarını ellerinden alır.
Çocuğun zihni evrenine iman sistemi yerleştirilmezse, o zihni evrende ortaya çıkacak olan benlik, menfaat ile dolar. Menfaatten başka bir “değer” yoksa, kişinin kendinden başka insan yok demektir. Diğer insanları obje olarak, malzeme olarak, faydalanılacak bir varlık (hatta madde) olarak görmeye başlar. Kişinin insan tarifi, benliğinin muhtevası ile yapılır. Benliği ne ile doldurulmuşsa onlarla insan tarifi yapar. Benliğinde kendinden başka kimse yoksa, dünyadaki tek insan kendisidir ve diğer tüm insanlar kullanılacak bir malzemedir.
Liberalizm, bireysellik dinidir. Liberalizm çocuğun (veya büyüklerin) benliğine yerleştirilirse, o benlikte insan olarak sadece kişinin kendisi vardır. Milliyetçilik, kendi kavmini din edinmektir. Çocuğun benliğine milliyetçilik yerleştirilirse, başka kavimleri “insan” olarak görmez. Bu tür misallerden de anlaşılacağı üzere, çocuğun benliğine, tüm insanları “insan” olarak görmesini sağlayacak bir iman sistemi yerleştirmek gerekir. Tüm insanları “insan” olarak görmeyi mümkün kılan iman, tüm insanlara açık bir imandır. Milliyetçilik, belli bir ana ve babadan doğmakla olur bu sebeple tüm insanlığa açık değildir. En sağlıklı iman, İslam’ın teklif ettiği imandır.
Benliğin muhtevası neyle doldurulursa, aklın muhtevası da onunla doldurulur. Zihni evrenin ve benliğin inşasında kullanılan öz, aklın inşasında da kullanılır. Çünkü akıl, zihni evren ile benlik merkezinde gerçekleşir. Bunların hammaddesi neyse aklınki de o olur.

*İman aklın hedefini belirler
İman bir taraftan insani değerleri oluşturur diğer taraftan bu değerler merkezinde aklın hedeflerini meydana getirir. Değerler sistemi, hayatın nasıl yaşanacağını gösterdiği için, aklın dönmesi gereken yöne işaret eder. Akıl, iman projektörünün altında, değerlerin oluşturduğu menzillere doğru akar.
Değerler sistemi, hayatın nasıl, ne için ve hangi çerçevede yaşanacağını gösterir. Bir ahlak üretir ve insana giydirir. Akıl ise bu ahlak çerçevesinde faaliyet gösterir. Ahlak (değerler sistemi) olmazsa akıl ne yapacağını bilemez. Ne yapacağını bilemez hale gelen akıl, her şeyi yapabilir. Doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü, faydalı-zararlı ayrımı yapmadan her şeyi yapar. Bu ayırımları yapmazsa akla ihtiyacımız kalmaz. Çünkü bu durumda aynı hayvanlar gibi ihtiyacını elde etmek için başkalarını öldürmek de dahil her şeyi yapar. Hayvanlar gibi yaşayan insanın akla neden ihtiyacı olsun ki?
İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun düzenini ve huzurunu bozar. Hayatın altyapısını yok eder. Yalan söylememesi için bir sebep kalmaz, insanları dolandırmamasının bir açıklaması olmaz, diğer insanların değerlerini istismar etmemek için bir gerekçe kalmaz. İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun içine salınmış serseri mayın gibidir. Kime çarpar, kim ona çarpar, ne zaman çarpar belli olmaz. Fakat mutlaka ya kendisi başka birine çarpar ve patlar veya başka birisi kendine çarpar ve patlatır.
Toplum hayatının altyapısı, iman ve değerler sistemidir. Bunlar ortadan kaldırıldığında, insanlar vahşi hayvanlara döner ve toplum hayatı biter. Geriye kala kala bir sürü psikolojisi kalır ve sürünün en güçlüsü (haklısı değil) kimse o sürüye hakim olur. Hem de acıktığında birini yiyerek bu hakimiyetini devam ettirir.
İman ve değerler sistemi, ferdin ve toplumun hayatı nasıl yaşayacağını tespit ederken, aynı zamanda hedefini de belirlemektedir. Yardımseverlik gibi bir erdem, hayatın kısa menzilleri ve hedefidir. Zorda kalan, ihtiyacı olan kişilere yardım etmek, günlük, haftalık veya aylık hedefler halinde insanın önüne gelir. Bu tür yakın menzilleri aklın hedefi haline getiren imandır.
İman etmiş akıl, ne yapacağını, nasıl yapacağını, hangi hedefe ulaşması gerektiğini bilir. Böylece şaşkınlıktan kurtulur ve tembellik yapmaz. Şaşkınlık ve kararsızlık, aklın faaliyetini engeller. Akıl çalıştığı müddetçe gelişir, güçlenir ve sağlıklı bir yapıya kavuşur. Sürekli endişe, şaşkınlık, kararsızlık, aklın bünyesine zarar verir. Bu durum uzun müddet sürerse akıl kendini lüzumsuz hissetmeye başlar ve hayattan geriye çekilir. Aklın hayattan geri çekilmesi, derin bir ümitsizlik, büyük bir beceriksizlik, aşırı bir zayıflık olarak sahibine döner.
İman ve değerler sistemi aynı zamanda iradenin kaynağıdır. İmansız ve değersiz insanlar ve akılları irade sahibi olamazlar. İrade üretemeyen akıl, gevezelikten başka bir şey yapmaz. Genellikle şikayet eder, mazeret üretir ve işten kaçar. Böyle bir akıl, sahibine yüktür. Çünkü işe yaramaz ve iş yaptırmaz fakat sürekli şikayet ederek çevresini de kendinden uzaklaştırır.
Hedefsiz akıl durgun su gibidir. Kendini yenileyemez ve pislik biriktirir. Hedefi olan akıl ise akarsu gibidir, kendini sürekli yeniler ve pislik barındırmaz. Akıl bir hedefe doğru akıyorsa, sahibini de taşıyor demektir. Akıl olduğu yerde duruyorsa sahibini de yerinden kımıldatmaz.
İman ve değerler sistemi olmayan akıl da karar verir ama bu kararlar kısa ömürlüdür. Uzun ömürlü kararlar veremez, verdiği kararların arkasında duramaz. Dolayısıyla bu tür akla sahip insanlar, itibarlı kişiler değildir ve sözlerine güvenilmez.

*İman aklın seviyesini belirler
İman sistemi ne kadar derin olursa, aklın seviyesi de o kadar yüksek olur. İman aklın bünyesine yerleştiği için, onun ufkunu belirler. Akıl, iman sistemi içinde düşünür, o ufkun dışına çıkamaz. Akıl, kendini oluşturan temel kabulleri sorgulayamaz. Aklın kendini oluşturan temel kabulleri sorgulaması, kendini inkar etmesidir. Bu mümkün müdür? Evet… Fakat kabullerini sorgulamaya başladığında başka bir kabuller demetine teslim olur. Netice olarak bir kabuller sisteminin içinde kalır.
Aklın hiçbir ön kabule sahip olmaması mümkün değil midir? Mümkündür. Fakat “kabul” aynı zamanda “değer”dir. Aklın “kabullerinin” olmaması, “değerlerinin” olmaması demektir. Değerleri olmayan akıl, menfaatten başka hiçbir şey düşünmez. Netice olarak menfaati tek değer haline getirir. Menfaati tek değer haline getirmek, tüm değerleri imha etmektir. Öyleyse akıl, hiçbir “kabule” sahip olmama imkanına sahip bulunsa da bu imkanı kullanmamalıdır.
Aklın kabullerini değiştirmesi mümkündür. Özellikle yanlış kabuller ile inşa edilmişse bunu yapması şarttır. Ömür boyunca yanlış kabullerle yaşaması beklenmez veya tavsiye edilmez. Fakat aklın kabullerini sorgulaması çok sarsıcı olur. Genellikle de kriz şeklinde meydana gelir. Krizin sonunda sağlını muhafaza etmesi mümkün olduğu gibi sağlığını (dengesini) kaybetmesi ihtimali de vardır ve bu ihtimal yüksektir. Gerçekten kabullerini sorgulayan akılların krizi zor atlattığı görülmüştür.
Öyleyse aklın kabullerini baştan doğru tespit etmek gerekir. Bu sorumluluk aileye düşer. Doğru kabullerle zihni evren, benlik ve akıl inşa etmelidir. Ki bu kabuller sorgulanmasın…
İman sisteminin hacmi aklın hacmini belirler. Mesela milliyetçiliği benliğine yerleştirdiğimiz bir çocuk, ömür boyu mensup olduğu kavim çapında düşünür. Özellikle de mensup olduğu kavim nüfus, coğrafya, insani üretim bakımından küçükse, aklın hacmi çok küçük kalır. Başka kavimler için hiçbir şey düşünmez, onların faydasına olacak hiçbir şey yapmaz. Ne kadar seviyesiz bir akıl…
Mesela materyalizme inandırılan ve öyle yetiştirilen bir çocuk, ömür boyu madde ile sınırlı bir hayat yaşar. Aklı maddeyi aşamayacağı için “gerçek” ve “hakikat” arayışına girmez. Bunlar olmadığında “doğru”, “güzel”, “iyi” arayışı da olmaz. Çevresinden etkilenip bu arayışlara girse bile, “doğru”, “güzel”, “iyi” gibi değerleri maddede bulmaya çalışır. Oysa maddede bulacağı tek şey, “fayda”dır. Sadece faydanın peşine düşen bir insan ise menfaatçi olur.
İman ne kadar derinse akıl o kadar derine iner. İslam’ın özelliği ve güzelliği burada da görülür. İslam imanının derinliği, maddenin çok çok ötesindedir ve tüm insanlığı kapsar.
Materyalist kabuller, Allah’ı ve ahreti reddeder. Bu durumda hayat bu dünyadan ibaret hale gelir. Hayat sadece bu dünyadan ibaretse, menfaatten başka bir değer yoktur. Çünkü ahiretteki mükafat ve cezaya inanmayınca, “iyilik” yapmak tüm anlamını yitirir. Materyalistlerin iyilik yapıyormuş gibi görünmesi, toplumda bulunan kültürün İslam tarafından oluşturulmasından kaynaklanır. “İyi insan” imajı oluşturarak kredi kazanmaya çalışırlar. Aslında iyi insan olmak değil, iyi insan görünerek daha fazla menfaat elde etmektir.
Allah ve ahrete inanmayan kişiler, “iyi insan” olmak isteseler de olamazlar. İyi insan gibi görünmek için çaba harcarlar ama yalnız kaldıklarında veya insanları aldatabilecekleri durumlarda iyi insan olamazlar. Çünkü iyi insan olmanın gerekçesi yoktur. Ahiret ve oradaki ceza yoksa kötülük yapmaktan uzak duramazlar. Akıl, onları, menfaatlerinin peşinden koşmaları için sürekli teşvik eder. Ahiretteki mükafata inanmayan akıl, karşılıksız iyilik yapmayı izah edemez, izah edemediğini de tavsiye etmez.
OSMAN GAZNELİ osmangazneli@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir