ALİ BULAÇ-1-UYUYAN GÜZEL

ALİ BULAÇ-1-UYUYAN GÜZEL
Ali Bulaç enteresan bir kişilik. Bir şahsiyet terkibine sahip olamayan, sadece kişilik seviyesinde kalan bir adam… Derinleşemeyen fakat derin meselelere girmekten imtina etmeyen biri… Anlayışta derinleşemeyenlerin derin konuları kendi seviyelerine (yüzeye) çektikleri vaka… Bu durum psikolojik zarurettir. Bir insan, bir konuyu anladığı vehmiyle hareket ediyorsa, anlamadığı hususunda hiçbir tereddüt taşımıyorsa, o konuyu mutlaka kendi seviyene indiriyor. Ali Bulaç, “saf fikir” sahibi olmayan bir yazar (fikir adamı değil) olduğu için temel meselelerin dışında durmasında azami fayda var. Fakat anlamadığını anlamak, akl-ı selimin mahareti olduğu için, Ali Bulaç’tan bunu beklemek zor. Bu sebeple temel meselelerde Ali Bulaç’ın takip edilmemesi gerektiğini okuyuculara söylemiş olalım.
“Saf fikir” ve “temel meseleler” konusunda çalışanlar var. Biz köşe yazısı üzerinde birkaç kelam etmek istedik. Yazarımızın 19.01.2012 tarihli, “Ne oldu da 10 yıl öncesine döndük?” başlıklı yazısındaki tespitler. Makaleye şöyle başlıyor; “Türkiye’nin son 10 yılda takip ettiği komşular ve bölge politikası “gayet iyi, ümit verici bir seyir takip ederken” ne oldu da bir sene içinde “çökme noktası”na geldi?”
Dikkat çekici bir soru değil mi? Aslında hiçbir şey olmadı, sadece Suriye’deki zalim haftada yüzlerce insan katlediyor, binlercesini zindanlara atıp işkence ediyor, elindeki silahlı güçlerle ülkeyi tamamen işgal ediyor, müstemleke valilerinin bile tepkilerden korkup yapamadıkları zulmü yapıyor. Bir şey olmadı Ali Bulaç, sen uyumaya devam et güzelim. Bir yılda Suriye’de binlerce insan öldürülmüş, on binlercesi işkence edilmiş, sayısı bilinmeyen miktarda kayıplar olmuş, senin için bir şey değil galiba. Sakın uykunu bozma sen “vicdanlı” adam…
Yazıyı okuyunca zannedersiniz ki Ali Bulaç geçen sene uykuya dalmış, uyumaya başladığında Türkiye ile Suriye arasındaki münasebetler çok ileri, bir yıllık uykudan uyanıp da Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerine bakınca birden hayret edalarıyla ortaya çıkıyor ve “ne oldu da böyle oldu?” diye feryat ediyor. Uykudayken daha yakışıklı duruyordun be, neden tekrar uyumuyorsun?
Nasıl bir akıl formudur bu? Zihni ve kalbi evrenleri nasıl çalışıyor bu adamların? Tefekkür faaliyeti bu kadar tersine işler mi bir insanda? Nasıl anlamak gerek, nasıl değerlendirmek gerek… Bu adamlar bizimle aynı ülkede yaşıyor ve aynı gazeteleri okumuyor mu? Aynı haberleri görmüyor, takip etmiyor mu? Bütün bunlara rağmen nasıl oluyor da, bir yıldır uyuyormuş intibaı bırakıyor?
Hadiseleri okuma biçimleri çok dikkat çekici. Şu ifadeye ve teşhise bakın.
“Belli bir zamandır Türkiye’nin bir “İran sorunu” olduğu kimsenin meçhulü değil. Üstelik İran sorunu yönetimle, mesela Ahmedinejad’la ilgili de değil, yönetime Musavi ve ekibi de gelse, sorun devam edecek. Zira sorunun temelinde NATO’nun İran’a karşı Malatya’da füze radar sistemini yerleştirmiş olması var. Kasım 2011’de İran Devrim Muhafızları komutanlarından Emir Ali Hacızade, “İran’a yönelik bir tehdit olduğu takdirde, ilk hedeflerinin Malatya’daki füze radarı olacağını” açıkladı. Ekim ayında da İran İslam Devrimi Yüksek Danışmanı Tümgeneral Rahim Safevi de, “radar sisteminin kendilerine yönelik tehdit olduğunu” söyledi.”
Türkiye’nin bir müddetten beri İran sorunu olduğu doğru da, bunun sebebi İran’ın, Suriye’deki zalim, alçak, insanlık dışı varlığı sonuna kadar desteklemesi olmasın. Yazarın bahsini ettiği radar meselesinden önce İran sorunu başlamadı mı? İran, Suriye’deki Müslüman katliamına tam destek verdiği için artık İran ile Türkiye (Akparti hükümeti) arasında kapanmaz bir uçurum oluşmadı mı? Radar meselesi bu gelişmelerden sonra ortaya çıkmadı mı? Gerçekten bazılarının uykusu, uyanıklıklarından daha hayırlı…
Suriye’deki isyan ateşi İran için turnusol kağıdı oldu. İran’ın hiçbir şekilde ümmet kaygısı taşımadığı, ümmet hedefi gütmediği belli oldu. İran’ın durumu ise Türkiye’de başka bir konunun turnusol kağıdı oldu. Türkiye’deki İran sempatizanlarının düşünce dünyasını deşifre etti. Açıkça görüldü ve anlaşıldı ki, İran sempatizanlarının ciddi bir kısmı, İran ve Şia hassasiyetini ümmet sevgisinden ve hedefinden çok daha derinlere yerleştirmişler.
Ali Bulaç ve benzerlerinin zihni evrenlerini İran zehirliyor. İran sevgisi zehirliyor. Sağlıklı düşünemiyor, doğru karar veremiyorlar. Hastalıklı zihni evrenlerinden ortaya dökülenler, ümmetin faydasına değil zararına oluyor. Ali Bulaç’taki İran sevgisinin derinliğini bilmiyorum ama bu tür yazılarına ve değerlendirmelere bakınca, bu kadar saçmalamak için İran sevgisinin çok derinlerde ve ümmetin önünde olması gerekiyor.
CHP ve benzeri yeminli muhaliflerin bu türden saçmalıkları muhalefet diye piyasaya sürmelerini anlıyoruz. Ali Bulaç’ın bu çapta saçmalaması için derin bir İran sevgisinin olması gerekiyor. Başka şekilde Suriye’deki Müslüman katliamına seyirci kalmasını ve Türkiye hükümetinin bu katliama tepki göstermesine muhalefet etmesini anlamak kabil değil. Tamam Ali Bulaç’ın derin fikir ve saf fikir ile ilgisinin olmadığını biliyoruz da, hadiseleri böyle okumak için onlara gerek yok ki. Hadiseleri bu kadar saçma bir merkeze çekebilmek için insanın zihni ve kalbi evreninin bir “sevgi” ile vakumlanması gerekir.
Bu hadiselerden sonra konuya bakınca, Türkiye’nin gerçekten bir İran sorunu olmalıdır. Çünkü İran ümmet için ciddi bir sorun haline geldi.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir