ALİ BULAÇ-3-ALİ BULAÇ VE İSLAMCILIK

ALİ BULAÇ-3-ALİ BULAÇ VE İSLAMCILIK
Ali Bulaç, 21.07.2012 tarihli yazısında İslamcılık bahsini işlemiş. Meseleye vakıf bir yaklaşımı var fakat eksikleri de… Bir fikrin yanlış olmasıyla eksik olması birbirinden çok farklı iki durum… “Eksik fikre” yanlış muamelesi yapılması yaygınlaştı. Eksik fikrin, tamamlanması gerekir tenkit edilmesi değil. Eksik fikri tenkit etmek gerekirse, “itmam edici tenkit” usulünün kullanılması şarttır. Ne var ki, “eksik fikre”, “tam fikir” muamelesi yapıldığına da şahit olmuyor değiliz. Eksik fikre tam fikir muamelesi yapılması, tehlikeli bir meseledir. Tehlikesi, “yanlıştan” hareket etmemesidir, “doğru”dan hareket ettiği için tenkidi zordur. Fikir adamlarının yaygın olarak düştüğü bu hata, hem eksik fikre tam fikir muamelesi yapılmasında hem de eksik fikri tam fikir kabul edenlerin tenkit edilmesinde ortaya çıkıyor.
Eksik fikir, bir meselenin bir boyutunu ele alıp, tamamının o olduğunu iddia etmektir. Bir meselenin bir boyutunu ele almak değil problem, meselenin tamamının ondan ibaret olduğunu iddia etmektir. Başka biri de çıkıyor meselenin diğer bir boyutunu ele alıyor ve o da kendi fikrine “tam fikir” muamelesi yapıyor. Farklı boyutlar tetkik edildiği için birbiriyle çatışan fikirler ortaya çıkıyor. Aslında aynı meselenin farklı boyutları tetkik edilmiştir ve toplamı (başka boyutlarıyla beraber) meselenin yekununu teşkil eder. Konuya böyle bakılmayınca, iki taraf, kendi fikrinin doğru olduğunu iddia ederek tartışmaya başlıyor. Her ikisi de “doğru” söylediği için, iddiasından vazgeçmiyor ve birbirini ikna edemiyor. Manzaraya dışarıdan bakan terkip maharetine sahip birisi, iki doğrunun çatıştığını görüyor. Dehşete düşmemek kabil değil…
Problemin özü, “terkip mahareti”dir. Terkip maharetine sahip olmayan insanlar, el attıkları her meselede, “eksik fikir” sahibi oluyor. Konunun tüm boyutlarını farkedecek, tetkik edecek, anlayacak çapta fikir adamları olmadığı için, terkip etmek de mümkün olmuyor.
Ali Bulaç’ın da sık sık düştüğünü gördüğümüz benzeri hatalar, konumuz olan yazısında tekrarlanmamış. İslamcılık ile ilgili tarif gayreti, maksadı doğru ifade etmiş görünüyor. Her ne kadar “dil” konusu hala Türkiye’de Müslüman fikir ve ilim adamlarının temel meselesi ve patinaj konusu olmaya devam etse de, maksada ayarlı bakış gösteriyor ki, doğru bir tarif üzeredir.
“İslamcılık, İslam’ın ana referans kaynaklarından hareketle “yeni” bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı yeni bir sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliği’ni hedefleyen entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletler arası harekettir. Başka bir deyişle İslam’ın hayat bulması, hükümlerinin uygulanması, dünyanın her tarihsel ve toplumsal durumunda İslam’a göre yeniden kurulması ideali ve çabasıdır.”
Bu tarif, kuşatıcıdır. Kullandığı dilden kaynaklanan eksiklik hissi, fikri anlamda doğru değil. Fikrin üslup ve tertip bahsi de eksiklik hissi oluşturuyor ama bunlar kuşatıcılığına halel getirmemelidir. Kullandığı dilden dolayı, yapmaya çalıştığı uzunca izahı, kısaca “İslami dünya görüşü” veya bunun inşa çabası şeklinde ifade etmemesi eksiklik olarak kabul edilmemelidir.
Daha önceleri sık sık gördüğümüz “cesaret” zafiyeti de bu yazıda yok. Fikir adamının cesareti, “hakikati” olduğu gibi söylemektir. Hakikat, ne karşısında milyonluk ordu varken eğilip bükülebilir, ne de sosyal baskıyla değiştirilebilir. Özellikle de son birkaç asırdır Müslüman fikir adamlarının “korkaklığı”, batı kültür ve uygarlığının, zihni evrenlerine nüfuz etmesine müsaade etmeleri şeklinde ortaya çıkmıştır. Batının dünyaya her alanda hakim olduğu on dokuzuncu ve yirminci asırlarda, Müslüman münevverler, hakikati, akıl ve şuur derinliklerinde, batıya tasdik ettirecek şekilde ifade etmeye başlamışlardır. İslam’ı tek ve nihai kaynak olarak kabul ettiklerini söylerken, meseleler hakkındaki fikirlerini batıya tasdik ettirme veya en azından batının diliyle ifade etme çabasına sahip oldukları görüldü. Fikir adamının cesareti, mensup olduğu kaynağa, her ne pahasına olursa olsun, saf ve samimi bir sadakat ile bağlı olmasıdır. Şu ifade Ali Bulaç’ın cesaret zafiyeti yaşamadığını gösteriyor.
“Ed Din” olan İslam bakış açısından bu tanımsal çerçeve her Müslüman’ın farz-ı ayn hükmünde daveti, davası ve duasıdır. Bu manada her Müslüman potansiyel, bittabi ve bizzarure İslamcıdır. Değilse bu Müslüman’ın “din algısı”nda sorun var demektir. Gayet açık ve tartışmasız ilahi hükümler hayatta uygulanmak için indirilmiştir; hükümler illetlerine mebni olarak değişebilirler, ama ne maksatlarına aykırı değiştirebilirler ne ebediyen yürürlükten kaldırılabilirler.”
Cümleler arasından cesaretin nasıl tezahür ettiği görülebiliyor. Mırın kırın etmiyor, doğrudan ve açıkça söylüyor; “Bu manada her Müslüman potansiyel, bittabi ve bizzarure İslamcıdır. Değilse bu Müslüman’ın “din algısı”nda sorun var demektir”. Böyle de anlaşılabilir, başka şekilde de anlaşılabilir gibi kaypak, kaçamak ifadeler değil bunlar, gayet açık, net, maksadı doğrudan ortaya koyan ifadeler. Fikir adamı cesareti bu değil mi?
Ali Bulaç’ta ciddi farklılıklar var. Hem vukufiyetinin arttığını hem de isabetli teşhislerinin çoğaldığını gösteren gelişmeler. Şu tespitler eski Ali Bulaç’ın fikirlerine benzemiyor.
“19. yüzyılın ikinci yarısından önce İslamcılık yoktu. Olmaması doğaldı, çünkü zaten Osmanlı Devleti, kurucu ideolojisi ve iyi-kötü meşruiyet çerçevesi İslam olan bir devletti; zaaflarına rağmen Osmanlı Daru’l İslam’dı. Var olan şey istenmez. Osmanlı’nın Batı karşısında askeri, ekonomik ve politik yenilgilere uğraması, iktidar seçkinlerini yeni arayışlara sevk edince Batıcılığa paralel olarak İslam’ın ana kaynaklarına dönerek yeni düzenleme yapma ihtiyacı ortaya çıkmış oldu. İslamcılığın içinde aktığı mecra da söz konusu tarihsel ve toplumsal durumda ortaya çıktı.”
İki cihetten benzemiyor; birincisi, meseleye nüfuz seviyesi diğeri ise Osmanlı hakkındaki doğru teşhisi… Osmanlıda İslamcılığın olmadığını tespit ederken, bunun sebebini doğru teşhis etmiş. “Varolan şey istenmez”, çünkü Osmanlı zaten bir İslam devletiydi.
İslamcılığın meşru tezahür şekillerini sıralarken şunları sayıyor; “Belli başlı meşru versiyonları ıslah, ihya ve tecdittir.” Neden içlerinde “inşa” yok. Oysa Müslümanlar açısından içinde bulunduğumuz çağın en bariz hususiyeti, inşadır. İslam medeniyeti yıkıldığından beri her şeyi yeniden inşa etmemiz gerekmiyor mu? Yeniden inşa etmek, İslam İrfan Müktesebatını reddetmek gibi bir cinayet işlemeyi gerektirmez. Bu manada, “ıslah”, “ihya” ve “tecdit” alanları ve konuları olduğu, olacağı aşikar. Ne var ki bunlar kadar da “inşa” konuları var. Bu da mı dil ile ilgili bir problemdir? Islah, ihya ve tecditten bahsederken, inşa etmeyi de kastettiğini söyleyebilir miyiz? Belki… Fakat inşa bahsi, başka bir mefhumun içine sıkıştırılacak kadar tali ve küçük bir bahis değil. Bunu eksiklik olarak görmek daha doğru olur kanaatindeyiz. Çağın gerekliliği ve gerçekliği olan “inşa fikri” ise, “küçük” bir eksiklik değil.
*
Bu yazıyı, Ali Bulaç’ın bir husustaki eksikliğini göstermek için kaleme almadık, bilakis, yazısındaki isabetli teşhislere temas etmek için yazdık. Çünkü Ali Bulaç ile ilgili daha önceki yazılarımızda ciddi tenkitlerimiz oldu. Türkiye’deki fikir ve ilim adamlarını sadece tenkit etmek için takip etmiyoruz, sadece yanlışlarını göstermek ama doğrularına hiç temas etmemek gibi bir hassasiyetsizlik yapamayız. Bu sebeple yazının özü, tenkit etmek değil, tebrik etmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir