ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR

ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR
Ali Bulaç, 24.01.2013 tarihinden başlamak üzere üç adet seri yazı yazdı, numara vermese de aynı serinin dördüncüsünü 31.01.2013 tarihinde yayınladı. Yazı serisinin adı, “Demokrasinin İslam’la sınavı”… Son yazısının başlığı ise “Demokratik sınav ne olacak?”.
Mühim meseleleri gündeme getirmek, tartışılmasını temin etmek, fikir imali için vesile olmak güzel şey. Bu tür teşebbüsleri takdir etmek, desteklemek gerekir. Ali Bulaç’ın, İslamcılık tartışmasını başlatması bu meyandadır ve meseleye dair ciddi ipuçları elde etmemize sebep oldu. Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslamcılık bahsinin neresinde olduğunu, meseleye nasıl yaklaştıklarını, muhtevaya dair bir fikirleri olup olmadığını gördük. Tartışmayı başlatan Ali Bulaç da dahil olmak üzere Müslüman fikir adamlarının, İslamcılık bahsinin muhtevasına dair hiçbir fikirleri olmadığını, bir ayı aşan tartışma boyunca, isimlendirme, tarihi süreçleri, temsilcileri gibi fer’i konulara takıldıklarını farkettik. Ali Bulaç, kendinin de seviyesini, hacmini, ufkunu ele veren o tartışmayı başlatmakla faydalı bir iş yapmıştı. Kendisi her ne kadar İslamcılık tartışmasını yeniden başlatmak istemediğini ifade etse de, “demokrasi” meselesi o tartışmanın bir mütemmimidir. İslamcılık bahsinin muhtevasından olan “siyasi nizam” fikri ve anlayışı, bu yazı serisi ile gündeme getirilmeye çalışılmış gibiydi.
İslamcılık tartışmasında, meselenin ehemmiyetinden dolayı dikkatimizden kaçan bir husus, demokrasi tartışmasında fazlaca sırıtır halde gözümüze çarptı. Bu hususun dikkatimize çarpmasında bir dostun verdiği bilgi de mühimdi, o bilgiyle birlikte baktığımızda, meselenin “görünür” hale gelmesi daha kolay oldu. Ali Bulaç, aslında tefekkür faaliyetinde bulunan, imal ettiği fikirleri de kamuoyu ile paylaşan ve tartışmaya açan birisi değil, gündem oluşturmak, gündemde kalmak, isminden bahsettirmek isteyen birisi gibi geliyor. Bu kanaatimizin iki sebebi var; birincisi, Bulaç’ın tefekkür derinliğinin olmaması, sadece mühim meseleleri, muhtevasından bağımsız şekilde gündeme getirmesi ve polemik iklimi oluşturma çabasıdır. İkincisi ise İslamcı kesimin “hassasiyet yığınağı” olan ve tepki verileceğinden emin olduğu meseleleri seçmesi, o meseleleri tartışılmaya müsait şekilde gündeme getirmesi, bunları yaparken de aslında hiçbir şey söylememesidir. Meselelerin muhtevasına dair hiçbir şey söylememesi kasıtlı bir davranış değil, tabii bir durumdur zira idrak derinliği buna müsaade etmiyor. Bir şeyler söylemeye çalıştığını teslim etmek gerek, ne var ki bunu yapamıyor.
Ali Bulaç’ın hali, “fikir hilesi” bile değil, sadece “muharrir” hilesi… Dikkat çekici bir konuyu seçip gündeme getirmek, gündeme getiren kendisi olduğu için de meselenin kendi ismi etrafından tartışılmasını sağlamak… Ne var ki Ali Bulaç’ın bu defaki (demokrasi bahsindeki) muharrir hilesi tutmadı. İslamcılık bahsinde çok sayıda kalem tartışmaya dahil olmuştu ve Ali Bulaç, ciddi şekilde gündeme gelmişti. Sanki fikir piyasası Ali Bulaç’ın muharrir hilesini bu defa keşfetti ve ipini üzerine bıraktı. Kendisi de meseleyi anlamış olmalı ki, numara vermediği son yazısında, hem meseleyi kapatma temayülü sergiliyor hem de son defa tahrik ediyor, “belki tutar” diye…
Son yazısı olan 31.01.2013 tarih ve “Demokrasi sınavı ne olacak?” başlığı altındaki kıvranışlarını son cümleye yerleştirdiği “tahrip gücü yüksek” patlayıcı ile bitirmiş. Buyurun;
“Söz konusu meşru içtihatlar yelpazesinden farklı demokrasi biçimleri olduğu gibi -mesela halk demokrasisi, sol-sosyalist demokrasi, liberal demokrasi vs.- İslam’ın domine ettiği bir demokratik model çıkabilir mi? Bu satırların yazarı böyle bir model üzerinde imal-i fikr etmenin anlamsız olmadığını düşünenlerdendir.”
Özet olarak söylediği şey şu; “İslami demokrasi modeli mümkün, bu konuda çalışmalıyız”. Dört yazılık bir serinin sonunda söylediği şey bu… Müslüman mütefekkirler (muharrirler değil) İslam’ın temel bahislerinde bir şey söyleyemeyince, söyleyecek derinlikte ve çapta olmayınca, batıdan gelen, batılı değerlerle harmanlanmış olan konuları “İslamileştirmek”ten bahsediyorlar. Meselenin komikliği aslında çok sarih, izaha bile gerek yok. Bir zamanların Milli Eğitiminde “milli fizik”, “milli kimya” ders kitapları hazırlama gayretine girilmişti, onun gibi sığ idrakler de, “İslami kapitalizm”, “İslami sosyalizm”, “İslami demokrasi” gibi dehşetengiz savrulmalar yaşıyorlar. Açmaya çalıştıkları çığırın nereye kadar gideceğini de anlamıyor ve umursamıyorlar, mesela “İslami pornografi” noktasına vardığında ne diyeceklerini merak etmemek mümkün değil. Tabii ki mesele “İslami pornografiye” kadar varmaz, o kadar açık bir hususu İslamileştirme çabasına kimse girmez, cahiller bile… Ne var ki fikir adamlarının farkı, pornografi gibi İslamileştirilmesi sarahaten imkansız olan konuları anlamak değil, “İslami demokrasi” gibi ucubeliklerin de mümkün olmadığını anlamak. İslam İrfanının kadim ve meşhur, “Kem alat ile kemalat olmaz” düsturunu bile anlamayan sığ idrakler, muhteva imaline tabii ki kalkışamaz.
Türkiye’deki İslami tefekkürün bu noktaları aştığını zannediyorduk. Yer yer “Anti-kapitalist Müslümanlar” gibi ucubelikler yaşanıyor olsa da, marjinal gurupların zihni temrinleri sınıfından sayıyorduk. Kendini, tartışma başlatacak, tartışma yönetecek mevkide gören Ali Bulaç, kendi tasnifindeki üçüncü nesil İslamcılar sınıfına sıçrayamamış, 1970’li yılların garip tefekkür savruluşları içinde patinaj yapıp duruyor. İdrak derinliği bakımından patinaj yapması tabiidir de, sadece mevkiini ayakta tutmak için gündeme getirmeye çalıştığı meselelere bakınca ağır bir “fikir suçu” işlediği görülüyor.
Fikir suçu tabiri artık konuşulmalıdır. Tefekkürle iştigal eden, ettiğini zanneden insanlar, “doğru düşünebilme” maharetine sahip olmak zorunda. Tefekkür faaliyeti yanlış olduğunda, elde edilen neticelerin doğru olması ancak tevafuk yoluyladır. İslam medeniyet inşasını başlatmanın eşiğinde olduğumuz günümüzde, işimizi tevafuklara bırakamayız.
Bir dünya görüşünün tefekkür havzası vardır. Umumi çerçeve diyebileceğimiz bu havza, sınırları ihlal etmeksizin hür şekilde tefekkür faaliyetinde bulunabilme imkanı verir. Tefekkür havzasının içinde de yanlış düşünceler imal edilmesi kabildir ama dış sınır ihlal edilmediği müddetçe bunlar “tefekkür hatası” olarak kayda geçer. Havzanın dışına çıkılması, sınırın ihlal edilmesi, merkezden bağımsızlaşılması ise “fikir suçunu” teşkil eder.
“Fikir suçu” tabiri, hukuki (cezai) bir ifade değil. Türk ceza kanunundaki “fikir suçları” ile ilgisi yok, belirli bir sınıra kadar İslam ceza hukuku ile de ilgilendirilmemelidir. Mesele, İslami tefekkür ile, İslami tefekkürün çerçevesi ile, İslami tefekkürün usulü ile ilgilidir. Fikir piyasasının oluşturacağı umumi anlayış çerçevesi, bu tür sapmalara müsaade etmemelidir.
Hala felsefi düşünüş tarzından arınamadığımız, hala batı tesirinden kurtulamadığımız, hala kendi merkezimizde düşünmeyi öğrenemediğimiz bir devirde yaşıyor gibiyiz. İslami İlimlerin her birinin müstakil bir “usul ilmi” var, bu sebeple İslami ilimlerde sapmaları kolaylıkla tespit etmek mümkün. Fakat İslam tefekkür mecrası açılamadığı için “usulü” inşa edilememiş, usulü olmayan bir mecrada (veya havzada) ise herkes hoyrat, dikkatsiz, hassasiyetsiz şekilde at koşturuyor. İslam irfanının, hususen de İslami ilimlerin “usul” bahsinde ve ilimlerinde ne kadar hassasiyet ve dikkat sahibi olduğu bilinmesine rağmen, tefekkür meselesinin bu kadar dağınık olması hazin.
Temel meseleleri hoyrat ve piyasayı tahrik edici şekilde gündeme getiren Ali Bulaç gibi isimlerin, tefekkür usul ve adabına dair, tüm ömrünce bir paragraflık fikir imalinde bulunmamış olması, bir taraftan meselenin ehemmiyetini diğer taraftan piyasanın ucuzluğunu gösteriyor. Dev bir İrfan Müktesebatı olan Müslümanların, bu meseleyi gündeme bile getirmemesi ıstırap verici. Bu mesele gündeme getirilmeyince Müslümanlar şu noktaya kadar savrulabiliyor; “O senin fikrin, ben öyle düşünmüyorum veya o senin İslam anlayışın, ben İslam’ı öyle anlamıyorum”. Farklı fikirlerin zuhur etmesi tabii ki mümkün ve lüzumlu fakat farklı fikirler “farklı İslamları” meydana getirecek kadar “çerçeveyi” aşabilir mi? Hani kitabımız tekti, hani Peygamberimiz tekti? “Temel meselelerdeki farklılıkların teferruatta olabileceği, teferruattaki farklılıkların ise temelde olabileceği” ölçüsünü ne zaman unuttuk? Bir tefekkür havzasının olması gerektiği, her Müslümanın kendini o iklimde yaşamak zorunda hissedeceği, Tevhid’in ise merkezinde bulunacağı ve bütün ihtişamı ile havzayı aydınlatacağı bir çerçeveye ihtiyacımız olduğunu anlamak bu kadar mı zor?
İslam Medeniyet Tasavvuru gibi “kuşatıcı fikriyattan” başlanmadığı zaman, “parça fikirler” hatta “kırıntı fikirler” ile meşgul olmak tabii hale geliyor. Parça fikirlerle meşgul olanlar bir müddet sonra eklektik düşüncelere savrulmaktan kurtulamıyorlar. Böylece, birisi “İslami demokrasi”, diğeri “İslami sosyalizm”, başka birisi “kapitalizmin İslamileştirilmesi” gibi ucube, savruk, hassasiyetsiz, derinliksiz konuları gündeme getiriyor. Birisi de Müslüman ailelerin yalnız başlarına “porno izlemelerinin” mümkün ve mubah olduğunu söylemeye kadar varıyor. Evet… Tabii ki “fikir suçu” diye bir şey var, olmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir