ALİ HIŞIROĞLU İLE MÜLAKAT

Konu: İslam Tefekkür Mecrası ve Necip Fazıl

Mülakat: Metin ACIPAYAM

Mülakat: 

Metin Acıpayam: İslam Tefekkür mecrasına şiddetle ihtiyacımızın olduğu aşikar. Tefekkür mecrası yoksa tefekkürün olmayacağı bedahet çapında hakikat. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mecrasının akibeti vahimdir. Necip Fazıl bu gerçeği 30’lu yıllarda görerek tefekkür mecrasını tetiklemeye çalışmıştır. Bugün batıya mahkum oluşumuzun sebebi ilim telakkimizi oluşturmamızla alakalıdır. Üstadın o zamanlarda söylediği “felsefenin krize girdiği” gerçeğiyle beraber Batı’nın çöküşü başlamıştır. Batı’nın tek terkip maniverasını felsefe oluşturmaktadır. O halde felsefe çöktüğüne göre, Batı’da çöküyor demektir. O halde bu hengamede bize düşen ne olmalıdır? Batı’nın enkazı altında kalmak mı? Yoksa yeniden ayağa kalkabilecek medeniyet hamlesini başlatmak mı?

Ali Hışıroğlu: Bilinen bir gerçeği sözün başında söylemek durumundayım ki; söyleyeceğim her cümle, her nokta ve hatta virgüller bile şahsımı bağlar. Yine söylediklerimde var olabilecek “doğrular” mensubu olmakla onur ve şeref duyduğum Büyük Doğu-İbda’ya; yanlış, kusur ve eksikler de şahsıma aittir. Ben, Büyük Doğu-İbda bağlısı ve mensubu olmaya çalışan ve faaliyetlerimde o fikri ve ruhu tüttürmeye gayret eden bir insanım. Her türlü makam, mevki ve derece edası ve imasından Allah’a sığınmak makamındayım. Doğu ve Batı muhasebesini güncellemeye çalışırken, Üstad Necip Fazıl’ın şu kadar yıl öncesinden haber verdiği tezlerinin doğrulandığını görmek asla tatmin etmemeli bizleri. Büyük Doğu’ya muhatap idrakler olarak o tezlerin takipçisi ve ispatçısı olmak zorundayız. Batı’nın çöküşe girdiğini, Doğu’nun da yeniden doğmak için anne karnındaki ‘cenin’ misali yavaş yavaş organlarını kıpırdatmaya ve gıdalanmaya başladığını bedahet halinde görüyoruz. “Tayin edilmiş zaman” bir kader sırrı içinde şöyle fısıldar gibi: “Doğu’nun ayağa kalkması, kalkınması Batı’nın çöküşüyle doğru orantılı mıdır? Tarihte hemen hemen böyle olmuş. Adeta karşılıklı yumak gibi; biri sarılırken diğeri çözülmüş.”

Şu kadar mesafeden gelen ışığın bile bir parça zamana ihtiyacı var. Batı, kurduğu fikir ve bilim laboratuarları aşamasındayken Doğunun “kör” ve “aldırışsız” tavrı devam ediyordu.  Osmanlı, Batı’nın üstün hale geldiğini savaş meydanlarında aldığı yenilgilerle anlamaya başladı. O zaman dönüp baktı: “Ne oluyor orada?” Fakat geç kalmıştı. Geç kaldığını bile geç anladı. Sonrası malum süreç. Tombi’nin ifadesiyle yeryüzünde otuzun üzerinde medeniyeti eritip yutan Batı uygarlığı! Artık ezilen ve sömürülen zavallı halkların iç çamaşırlarının modelini ve hatta rengini belirleyen sömürgeci bir uygarlık! Cumhuriyet döneminde bu vahşi ve gaddar uygarlık karşısında yapılan hamleler, Osmanlı dönemindeki layihalardan ve ıslahatlardan bile çok geri ve gerici! Bu süreçler boyu yani yüzyıllar boyu Doğu hep “kurtarıcı” hayaliyle yaşadı. Islahatlar yapıldı, darbeler yapıldı… Fakat bir türlü kurtuluşunu gerçekleştiremedi. İlacını bulamadı. Bu başarısızlığa Batı’nın yerli işbirlikçileri ile gerçekleştirdiği kumpasları, göz boyamaları cidden katkı sağladı. Doğu, bir zamanların dünya çapında büyük medeniyet yoğuran tefekkür mecrasını yeniden tesis etme ve müesseseleştirme yerine, köksüz, ithal tefekkür yemişlerinin peşine düşünce olanlar oldu. Ortaya garabet bir manzara çıktı. Ne Doğulu kalabildi ve ne de Batı medeniyetine geçebildi. Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle “donup kalma” ve “teslim olma” hengamesi başladı. Batı uygarlığının dümen suyuna kapılmış biçare kayık misali yön tayin etme irademiz de felce uğrayınca sürüklenip gittik. Daha da vahimi gemimiz su almaya başladı. Şimdilerde batma tehlikesi ile yüz yüze! Kurtarıcı beklemek hata değildi ama bu kurtarıcının nasıl bir şey olduğu, olması gerektiği belirlenmeliydi. Yani teşhis önemliydi. Hep parça doğrularla donatılmış kurtuluş reçeteleri maalesef “derinlik” ve “bütünlük” arz etmediğinden kurtuluşumuzu sağlayamadı. Batı’yı dış yüzünden tanıyan ve onun iç yüzüne bir türlü nüfus edemeyen Batı hayranları iş başında oldu. Ucu, ötelerde, gerilerde bir yerlerde kalan tefekkür damarları tıkanmış ve kan deveranı dumura uğramıştı. Tüm mesele ve sorun bu damar uçları bulunup yeniden güncellemekten ve yeniden “kan deveranını” sağlamaktan ibaretti. Eşya ve hadiselere nüfus etmek ve onları kendi zeminimiz üzerinde yeniden müeyyideleştirmek ancak bu kan deveranı ile mümkün olacaktı. Olmadı, hala da olmuyor. Koyu ve korkunç bir taklitçilik ve kopyacılık (kolayına kaçmacılık) hükümran oldu. Aydınlık için evinin çatısını tahrip eden ahmak adam misali. Sel sularına kapılmış birinin panik psikolojisine benziyordu bu bir bakıma. Büyük Doğu böyle bir geçmiş ve hengâmede yeniden doğrulmanın ve toparlanmanın “temel şifreleri” ni veriyordu. Bu kaos ortamında meselelerin hep dışında kalınıyor, sloganlarla kurtuluş şarkıları söyleniyordu. Büyük Doğu fikir teknesinden ve hamurundan habersiz Büyük Doğuculuk şarkıları! Büyük Doğu bir sistemse (ki tartışma götürmez bir sistemdir) onun, sütun araları doldurulmalı ve dolayısıyla zenginleştirilmeliydi. Ayrıca bu fikir sisteminin tatbik fikrinden, “nasıl” ve “niçin”ine kadar ortaya konulması gereken yeni bir fikir mimarlığı gerekiyordu. Üstad Necip Fazıl vefatına yakın demlerde “Şükür gencimi buldum!” dediği Salih Mirzabeyoğlu ve İbda zuhuru gerçekleşti. İbda “Yürüyen Büyük Doğu!”

Bir türlü “olamayışımızın” olurluğunu Büyük Doğu’dan hareketle oluşumuzu destanlaştıran İbda, yetmişe yakın eserle Büyük Doğu kütüphanesini ve fikriyatını meydan yerine dikti. Ayrıca fikrin hayata yürüyüşünü başlatmış oldu.

Metin Acıpayam: Yirminci asrın büyük hamlesi Büyük Doğu, İslami tefekkürü ana mihrakına bağlayan, İslami tefekkürün çerçevesini belirleyen, İslami tefekkürün ana sütunlarını diken teşebbüs olarak hususi yerini korumaktadır. İdrak kanallarını açan ve açacak mecra olması açısından ve Büyük Doğu’nun Akl-ı selimi yeniden terkip edecek fikriyat olması bakımından Büyük Doğu’yu nereye oturtmamız gerekmektedir?

Ali Hışıroğlu: Zaten sorunuzun içinde cevabını da vermişsiniz.

Büyük Doğu hem varılası menzil ve hem de kendisiyle (yol göstericiliği ile) yürünecek olandır. Yine karşımıza yukarıda altını çizdiğimiz “tatbik fikri” çıkmaktadır. Tatbik fikri olmadan tatbik olmaz. Bu tatbik fikrinin de ana sisteme yani Büyük Doğu’ya mutabık, uyumlu ve olumlu olması kaçınılmazdır. Bu mealde Necip Fazıl’ı yazar ve şairlerden biri, Büyük Doğu’yu da fikir kulüplerinden bir kulüpmüş gibi görmek ve göstermek ne kadar yanlış; oysa o; topyekûn ümmetin kurtuluşunu hedefleyen, üzerine tonlarca betonun döküldüğü kendi medeniyetimize yeniden dönüşümü planlayan fikir ve aksiyon ideolocyasıdır. Batı’nın fikri ve ‘fikir yemişleri’ karşısında bozguna uğrayan, dağılan ve bozulan medeniyet ve ‘medeniyet fikri’ni yeniden nizama ve intizama kavuşturup hayatiyet kazandırılmasının adıdır Büyük Doğu-İbda!

Metin Acıpayam: Büyük Doğu mefkuresinin uzanmadığı mesele yoktur. Talihsizliği şurasıdır ki, zuhur yılları İslam tarihinin en ağır dönemidir. Bu ağır zaman diliminde (20. Asır kastedilmektedir) Müslümanların durumu, ne yapacağını bilemeyen ve nasıl anlayacağını kestiremeyen bir hal etrafında şekillenmektedir. Büyük Doğu’yu kaostan çıkışın samimi arayışı olarak görebilir miyiz?

Ali Hışıroğlu: Büyük Doğu, ümmet adına, hatta insanlık adına kaostan çıkmanın diğer ve gerçek adıdır. Tabii ki; doğru anlamak ve doğru tatbik fikrine sahip olmak kaydıyla. Diğer yandan “beylik” laf üretmek yerine bu iddia ve tezin altı doldurulmalı. Büyük Doğu şudur budur diye hüküm vermek yerine “neden ve nasıl o?” olduğunu kitaplık çapta ortaya konulması gerekiyor. Bunun için de bu işin meşakkat ve çilesine gönüllü idrak sahipleri lazım. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “bahçıvanlığını” yaptığı bu gencecik İbda fidanlığı Büyük Doğu idealinin tatbik fikrinin açılımını kol kol branşlaşarak tarihi bir misyonu ifa etmektedirler. Allah bu kıvılcım topluluğunu muhafaza eylesin ve onlara maddi ve manevi imkanlar sunsun, selamet versin!

Metin Acıpayam: Geri kalışın sebebini batıcıların dine bağlaması, buna paralel olarak da bazı safdirik müslümanların (!) hedefi Ehl-i Sünnet olarak göstermeleri o günkü anlayış keşmekeşliğini göstermesi açısından muhim yer teşkil ediyor. Büyük Doğu fikriyatının zuhur yıllarında Necip Fazıl, bir yandan batıcı kemalistler ile uğraşmakta, diğer taraftan tefekkürü zehirleyen şia, vehhabilik ve mutezile zehirlerinin panzehirini oluşturmanın derdindedir. Oryantalist propoganda malzemelerinin “sahih din” olarak sunulması karşısında üstad, “dosdoğru yol” olarak gösterdiği Ehl-i Sünnet itikadının hayata tatbikatını göstermişti. Necip Fazıl ve karşı cenah (Ehl-i Sünnet dışı camialar) hakkında ne söylemek istersiniz?

Ali Hışıroğlu: Ehli Sünnet anlayışı Büyük Doğu – İbda idealinin olmazsa olmazıdır. Bu anlayıştan zerre taviz vermemek borcundadır. Bunun mücadelesini daha o vakitler yani itikadi sapıklıkların tam olarak neşet etmediği zamanlarda Üstad bu tehlikeyi sezmiş ve Sünnet Ehli cephesini inşa ederek son derece önemli ve verimli çalışmalar koymuştur ortaya. Bugün bu sapık taifesi belirli hudutlar içinde tutularak tesirlerinin nispeten engelleniyor olması, söz konusu çalışmaların sayesindedir. Ateş bacayı sarmaya yüz tuttuğunda bu konuda bir takım girişimlerde bulunan çevreleri küçümsemiyor olsak da; “neden geç kaldınız?” sualini sormadan da kendimizi alıkoyamıyoruz.

Metin Acıpayam: Kemalist Cumhuriyetin, diğer adı; bizce savrulmadır. Savruluşumuzun zirvesini Cumhuriyet ve ekabir kadrosu şekillendirmiştir. Bu savruluş üç başlık halinde gösterilebilir. Bunlar;

  • Usulsüzlükten kaynaklanan savrulmalar
  • Müktesebatın (kadim islam kaynaklarının) inkarından kaynaklanan savrulmalar
  • İslami tedrisatın olmamasından kaynaklanan savrulmalar

Bu savruluşlar karşısında Necip Fazıl ve Büyük Doğu nereye konulabilir?

 

Ali Hışıroğlu: Cumhuriyet Dönemi yapılanmalarını bir “savrulma” olarak nitelendirmenizi tasvip etmekle birlikte, savrulmanın da ötesinde ağır ve derin tahribatların gerçekleştirildiğini ifade etmeliyim. Osmanlı’nın son dönemlerinde iyice zayıflayan ve pörsüyen “hayati damarlarının” kesilip atıldığını görmekteyiz. Dil, tarih, kültür, ahlak, iktisat ve diğer alanlarda gerçekleştirilen keskin ve ağır değişiklikler deri altına nüfus ettiğinden doksan şu kadar yıldır doğrulamadık. Batılı emperyalist güçlerin oyuncağı olmaktan kurtulamadık. Büyük Doğu böylesine bir ihanet ortamından tamamen Allah’ın bir lutfu olarak zuhur etti. Ne olduğumuzu, ne olmamız gerektiğini, nasıl olmamız gerektiğini kitaplık çapta ortaya koymuş takdir edilesi bir toplumsal sistem!

Metin Acıpayam: İslama muhatap anlayış külli anlayışın ihyasıyla mümkündür. Parça fikir belasının köküne ayran suyu döken Necip Fazıl Kısakürek’tir. Zihni ve ruhi dünyamızı “bütün fikir” etrafında şekillendiren yine O’dur. Burada soracağım sorular üç alt başlık halindedir. Bu sorular;

  • Büyük Doğu, bilgiyi toparlamanın yolunu göstermesi bakımından nereye konulmalıdır?
  • Büyük Doğu, fikri terkip etmenin usulünü geliştirmesi bakımından nereye konul malıdır?
  • Büyük Doğu, külli anlayışın nizami altyapısını keşfetmesi bakımından nereye konulmalıdır?

 

Ali Hışıroğlu: Batı’nın açmazlarından biri de; ‘branşlaşarak’ bütünü yitirmesi, yitiriyor olması gösterilir. Buna katılmamak mümkün değil. Doğu ise güya bütüne hakim ve sahip, lakin o sahip olduğunu sandığı bütünün bırakın parçalarını tamamını yitirmiş. İşin vahim tarafı da burada zaten. “Hastanın şifa bulabilmesi için önce hasta olduğunun farkına-şuuruna varması gerekir” Sonra çare ve tedavi arayışları… Tefekkür damarları büsbütün kurutulan ve kesilip atılan Cumhuriyet döneminde, suyu bulan, arındıran, kanallarla merkeze sevk edendir Büyük Doğu. Takipçilerine düşen de bu suyu kol kol boru hatları ile hanelere ulaştırmak.

 

Metin Acıpayam: Kıskaca alınan ümmetin evvela zihni dünyası dağınıklaştırıldı. Daha sonra fikri savruklukla beraber bilgi kaosuna düştük. Böylece pozitif akla mahkum olarak mağlubiyet piskolocyasına kapıldık. Büyük Doğu ümmetin bu halini görerek evvela, zihni evrenimizi yeniden inşâ etti. Sonra, tefekkür dünyamızı temizledi, sonra pozitif akla savaş açtı, sonra pozitif akla karşı akl-ı selimin hususiyetlerini gösterdi, ve daha sonra akl-ı selimi yeniden inşâ etti. Buradan hareketle ne söylemek isterseniz?

Ali Hışıroğlu: Bizim nerden düşüp de bu hale nasıl geldiğimizi ve batının da nerelerden dolanarak, neler yaparak “önümüze” geçtiğini artık herkes az çok biliyor. Böylesine bir süreçte dinden sonra gelen en önemli faktörün lisan olduğu da biliniyor. Tanzimat, aslında iflasın açık ilanıdır. Çok uzun yıllardır bizi biz yapan değerler ve dinamikler devre dışı bırakılır. Adeta Cumhuriyet dönemindeki “maymunlaşma” ve “soysuzlaşma” hamlelerini andıran ciddi bir ilk adımdır Tanzimat. Devamı belli. Demek istediğim Cumhuriyetten önce kültür, fikir ve haliyle medeniyet kıyısından köşesinden darbeler alıyor. Sebep, batı karşısında geri kalmışlığın bedeli. Cezalandırılıyor. Yani Cumhuriyet devrimlerini yargılarken daha gerilere, meşrutiyet, Tanzimat ve hatta Kanuni dönemine kadar gitmemiz gerekiyor. Cumhuriyet düzenlemelerini gerçekleştiren zihniyet gökten sepetle inmedi! Bakın bir örnek vereyim, sanırım bu her şeyi özetliyor: Kurtuluş Savaşı’nın beş paşası var. Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele… İsmet ve Fevzi Çakmak harekete sonradan katılıyor. Her neyse! Bu paşalar şeriatın hükmettiği Osmanlı İmparatorluğunun askeri okullarında okumuş ve yetişmişler. Normalde hadi biri şeriatçı değil; yani diğer dördü en kötü ihtimalle şeriatçı olmalı değil mi? Hayır değil. Hiç biri şeriatçı değil. Mustafa Kemal’in topluma canlı canlı tüyleri yolunan tavuğa çeviren devrimleri yapılırken, o dindar diye sevip beğendiğimiz Fevzi Çakmak Genel Kurmay başkanı. Bunlar neyin göstergesi? Osmanlı bitmiş. Motor stop.. Eskinin hızıyla devam ediyor. E ne olacak, yollar hep bayır değil ki motoru duran araç bir yerde duracak! Buraya nasıl gelindi? Şu oldu bu oldu. Üstadın deyimiyle “aşkını yitirdi”. Sonuç Osmanlı tarih sahnesinden çekildi.

Yazılan reçeteler, layihalar da yetmedi. Yani aydın tabakanın da işin künhüne gerektiği gibi vakıf olamadıklarını görüyoruz. Bu demektir ki sözünü ettiğiniz zihni dünya ta o zamanlarda kurumuş. Damarlar tıkalı. Büyük Doğu İbda sadece Cumhuriyet döneminin kökten imha hamlesine ve yapılanmasına karşı değil, ta o zamanların sapkın, öksüz ve köksüz yapılanmalarına da karşı. Büyük Doğu bu yüzdendir ki Allah’ın mucize çapında bir lütfu. Toplumun bir sürü olmadığını, sadece biyolojik yaratıklar olmadığını, madde ötesi değerlere sahip olduğunu ve bu madde ötesi değerlerin gün yüzüne çıkartılması gerektiğini, yine bu değerlerin potansiyel halden kurtarılıp kuvveye dönüştürülmesi gerektiğini ortaya koydu. Muazzam yeniden yapılanmanın ve yeniden ayağa kalkmanın destansı haritasını çizdi. Ne var ki güya İsamcı entellektüel kesim dün bunun gerekliliğini fark edemedi. Bu gün bile hala yeterince anlayabilmiş değil. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu olmasaydı Büyük Doğu geçmişin hatıralarından biri olarak kalacaktı!
Metin Acıpayam: Teşekkür ederiz.

 

Ali Hışıroğlu: Rica ederim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir