ASİL OLMAK VE BİR ÖMÜR BOYU ASİL KALMAK

ASİL OLMAK VE BİR ÖMÜR BOYU ASİL KALMAK
Asalet, hakikatin peşine düşmek, kesintisiz olarak onu aramak, bulduğunda hatta tezahürüne rastladığında hatta alametini gördüğünde hazır ola geçmek, tüm hassasiyet ve dikkatiyle kulak vermek, duyduklarına kendi kalbi ve zihni dünyasında destek vermek hatta ona katsayı olmaktır. Hakikatin farklı suretlerde tezahürü olan “doğru”, “iyi”, “güzel” ile iştigal etmek, tefekkürünü onlara hasretmek, asaletin anlaşılır hale gelmesidir. Hakikatin ve hakikate ait her tezahürün kıymetini bilmek, o kıymetin çamura düşmesine mani olmak, düşmüşse oradan kurtarmak ve hakettiği yüksekliğe kaldırmak, asaletin ahlak halidir.
Bir insanın asil olması mümkün ama aynı zamanda çamura düşmesi de mümkün. Özellikle bu günün dünyasının çamur tarafından işgal edildiği hatırlanırsa, asalet, çamura bulaşmamak değil, altının çamura düşmesiyle kıymetinden bir şey eksilmemesi gibi çamurun içinde de asil kalmaktır. Tabii ki çamurdan çıkmak, kurtulmak, atlas kumaşlar içinde vakur tavrını kuşanmak gerekir. Ne var ki çamurun ruhlara kadar sindiği bir dünyada, asaletin çamurdan çıkması mümkün olmuyor. Özellikle de çamurdan çıkmak çabası, başkalarına çamur sıçratmak gibi bir netice veriyorsa, asalet, çamurun içinde kalmaktır. Başkalarını da çamura çekmektense kendini çamura layık gören bir anlayış ve tavırdır ki asaletin ta kendisidir. Bir de çamurdaki asaletin üstüne basan, çıkmasına mani olanlar var ki, soysuzluk abidesi…
*
Zalimin karşısında susana, hakikati söylemeyene “dilsiz şeytan” dendiğini bilenlerin bir kısmı, hakikati söyleyenin sözünü tasdik etmemenin ne manaya geldiğini anlamayacak kadar idrak fakiridir. Bir de hakikati duyan, anlayan ama susanlar var, sükûtları hikmet muhtevalı teyit tavrı değil, muhtevasında hınca hınç nefs ve şeytan dolu inkar edasıdır. Bunlar, zalimin zulmünden korkan korkakların mazeretine de sahip değiller, kalpleri ve bedenleri soysuzluk kumkuması haline gelmiş şahsiyetsizlerin ta kendileridir.
Soysuzluğun sayısız çeşidinin zuhur ettiği, her çeşidinin müzeyyen bir şekilde piyasaya sunulduğu bir vasatta, önce asaletin kazanılması, sonra onun ömür boyu muhafaza edilmesi gerekiyor. Mümkün mü? Asalet, talepte bulunmaz, oysa soysuzluk bas bas bağırıyor, o kadar ki şerrinden emin olmak için talepleri karşılanıyor. Nasıl olacak bu iş? Tarihte hangi devir vardır ki, asaleti kazanmanın ve muhafaza etmenin, sadece çile çekmek olduğu bu devirden daha ağır şartları cem etmiş olsun.
Asalet, soysuzluğa alışık olan gözlere kendini nasıl sunar? Asıl tavrı tevazu olan asalet, soysuzlar arasında seçim yapmakla meşgul olan gözün dikkatini, bağırmadan, nara atmadan, kibirlenmeden, kendini hoyratça ortalığa savurmadan nasıl çeker? Fikrin mahfazası olan vakarı libas gibi giyen asalet, soysuzlar kadrosundan hangi tavırla hangi talepte bulunabilir?
Asalet, kazanılması bir çile, muhafazası başka bir çile… Son birkaç asırdır soysuzluğun işgaline uğrayan coğrafyada, kaç tane asil sessiz sedasız yaşadı, sessiz sedasız öldü. Hiçbir soysuzun bunlardan haberi yok. Asil yaşayan, asil ölen şahsiyetlerden haberi olmayan soysuzlar kadrosu köşebaşlarını tutmuş keyiflerine bakıyorlar. Bir ülke asillerini tanımadan yaşasın, olacak iş değil.
*
Asil olmak, asil kalmak, asil ölmek, ne kavurucu bir ıstırap… Soysuzların tasarrufuna terkedilmiş bir ülkede asil yaşamak ne yakıcı bir çile. Düşünün ki asalet hakkında karar veren, asilleri teşhis eden, asalet dağıtan kadro, soysuzlar çetesinde müteşekkil. Fahişelerden oluşan bir heyete, “iffet beyannamesi” hazırlama vazifesi vermek gibi bir şey… Akl-ı Selimin bile dayanamayacağı bir fecaat.
Ne demişti mütefekkir, “Siz bizi ne zannediyorsunuz, biz, çöplükte gül yetiştirmeye çalışıyoruz”. Çöplükte gül yetiştirmeye mahkum edilen mütefekkir, gülün gübresini de yan taraftaki hayvan çiftliğinin sahibinden yalvar yakar istiyor. Maksat, çöplüğe dönmüş dünyada hiç değilse bir adet gül yetiştirmek. Soysuzlar kadrosu, kendini maksadına (davasına) köle yapan, maksadı için nefsini tepeleyen remz şahsiyetin asaletinden şüphe ediyor. İffetin ölçülerini fahişeler, asaletin ölçülerini soysuzlar, insanlığın ölçüsünü, sureta insan olan hayvanlar, hayvandan gelenler tayin ediyor.
Ne demişti büyük insan, “hayvanlar arasında geziyor gibiyim”. İdrak edemeyenler için kibir kokan bu ifade, idrak edenler için hakikatin ta kendisi değil midir? İdrak, kibir ve tevazudan önce gelmez mi? İdrak yoksa Ağrı dağı ile bir tepe arasında mukayese yapılabilir mi? Ağrı dağına kibirli diyen cüce, tevazu ile değersizliği birbirine karıştırmıyor mu? Ağrı dağının, eteklerinde bulunan tepelere yukarıdan bakması, kibir değil, tabii bir haldir ve tevazuun ta kendisidir. Kendileri çukurda olan soysuzlar, tevazuu, kıymetini izhar etmemek ve kendileri kadar değersiz görünmek şeklinde anlıyorlar, oysa kendiler, tevazu gösterecek kadar kıymetli değiller. Tevazu, kıymetin izhar edilmesine mani ise vakar nedir? Vakarsız tevazu mu olur? Vakarsız tevazu, silik, sinik, olmayan kıymetin tevazuunu göstermek gibi şişik nefslerin işidir.
*
Ömür boyu asil kalmak… Hem de bugünün dünyasında… Yok canım, daha neler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir