AŞKA DAİR-1-

AŞKA DAİR -1-

Ucuz teşbihlerle anlatılmaya çalışılan aşk bir anda kayboluveriyor. Aşka dair kurulan hiçbir cümle, aşkın mehabetine muadil bir ağırlığa ulaşamıyor. Aşka dair her ne denilse, aşkı ifade edemiyor. Her nasıl oluyorsa aşk, edebi şaheserlerin ciltlerinden taşıyor, dehaların zekalarını aşıyor, akil insanların akıllarını patlatıyor, alimlerin ilmini savuruyor, sanatkarların sanatını kavuruyor. Bir türlü ele geçmiyor, bir türlü zapt edilemiyor, bir türlü izaha gelmiyor, bir türlü sahip olunamıyor. Ancak ait olunabiliyor. İnsandan doğuyor ama insana sahip oluyor. Kaynağı insanda olan bir mecra ki, insanı akıntısında sürüklüyor. İnsandan doğup da insanı taşıyacak kadar büyük bir mecra nasıl olabilir? Nasıl olabileceğini bilmek zor ama “olduğunu” müşahede ediyoruz. Öyleyse muamma olan insan mı yoksa aşk mı? Veya hangisi daha girift bir muamma?
Bir girdap oluşur aniden insanın derinliklerinde… Ne kadar derinliğinde olduğunu ne dışarıdan bakan bilir ne de bizzat kişinin kendisi… İçindedir ya girdap, önce neyinin ve neresinin çekildiğini anlamaz insan. Aklı mı cezbeye kapılmıştır yoksa başka bir şeyleri mi? Cezbeyi fark eden de akıl olduğu için insan, önce aklının cezbeye kapıldığını zanneder. Ne büyük yanlış… Sel, akla gelene kadar neleri götürmüştür de, idrak merkezi akıl olduğu için akla ulaşana kadar fark edilmez diğer kayıplar. İnsan, aklının cezbeye tutulmasıyla panikler ama selin akıldan önce götürdükleri aklın kaynaklarıdır. Aklın kaynakları ve mesnetleri gittikten sonra aklın mukavemeti kabil midir? Böyle bir soru ne kadar komik.
Bir tebessümün insanı tamamen değiştirebilmesindeki kudretin adıdır aşk. İnsanı bir anda veya uzun bir sürede baştan sona değiştirebilen bir amil tasavvur edilebilir mi? İnsandaki küçücük bir “fikri sabit”i değiştirmenin ne kadar zor olduğunu bilenler, bir nazarla insandaki en radikal değişimin gerçekleşmesini açıklayabilirler mi? Hoş bir edanın insanı kainatın bir ucundan diğerine savurabilmesindeki kudreti maşukta arayanlar, aşkı yanlış yerde arıyor olmasınlar?
Aşkın erkek ile kadın arasındaki münasebet çeşitlerinden biri olduğu vehmi, aşka ulaşamayan fakat aşktan da vazgeçemeyen insanların garip hallerindendir. Aşka ait olmayan ama aşkın kokusunu mahiyetinde taşıyan bazı hallerin (duyguların) aşk sanılmasındaki vahim hata, aşık olma istidadına sahip olan insan tabiatının mütemadiyen aşkı aramasından kaynaklanır. İnsan mizacında (mizacın da kaynağı olan ruhta) bulunan herhangi bir istidat, zuhur etmek için fevkalade çabaya sahiptir. Aşk ise insan tabiatındaki en büyük istidatlardandır ki, zuhur etmesi halinde devasa bir mecra açmaktadır. Böyle bir istidadın tezahür etmek için insanı taştan taşa çalmasını beklemek gerekmez mi? İnsan ise istidadına sahip olduğu aşkı bulmak için namütenahi bir arayış içine girmekten nasıl kurtulur?
En küçük duygu tezahürlerini aşka dair hallerden kabul etme temayülü, mütemadi aşk arayışından kaynaklanır. Aşk, yeryüzünde insanın yaşayabileceği en yüksek zevk halidir. Bir çok duygu, aşkın gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesinin yaşatabileceği zevki sunabildiği için insan, aklını hafiften tedirgin edebilecek kuvvetteki duyguları da aşka dair saymaktadır. Doğrusu aşkın mahiyeti “duygu” olduğu için diğer duygularla aşkın karıştırılması, küçük akıllar için mazerettir. Lakin aşk, duyguların şahıdır ve kendinden sonraki ikinci kuvvetli duyguyla bile mukayese edilemeyecek kadar bambaşka bir şeydir.
İnsanda ve hayatta her şeyin gölgesi, benzeri, sahtesi, yansıması vardır ya… Aşkın da benzerleri veya gölgesi veya sahtesi bulunur. Aşka kıymet biçilemediği için sahtesi de kıymetli olmuştur, yansıması da kıymetli olmuştur, gölgesi de kıymetli olmuştur. Aşk o kadar kıymetli bir haldir ki, “kıymet”i kendinden taşmış ve civarındaki benzerlerine veya muhitindeki gölgesine bile nüfuz etmiştir. Kıymet taşması, aşkın başka haller ve duygularla karıştırılmasına vesile olmakta ve aşkın aslına musallat olmaktadır. Fizikteki karşılıklı aynalar arasına konulan eşyanın görüntüsünün sınırsız sayıda gerçekleşmesi gibi aşkın yansımasındaki çokluk aşka ulaşmaya en büyük manidir. Bunu fark etmek ne büyük ıstıraptır?
Yansımasının veya sahtesinin hayata bedel bir kıymeti olan aşk, hakikatine ulaşıldığında nasıl bir “insani oluş” ifade etmektedir? Lakin hakiki aşktan önce meselemiz sahteleri değil midir? Hakiki aşka ulaşmaktaki zorluk, sahtelerinden kurtulmayı mukaddem kılmaz mı? Ne var ki, sahtesinin sayısı bellisizdir ve sahtelerini keşfetme ve onlardan uzak durma çabası hayatı tüketir. Aynı tehlike sahtesine kapılan insanın başına da gelir ve aşkın sahtelerinden birisine yuvarlanan kişi hayatı boyunca ondan kurtulamayabilir. Öyleyse mukaddem olan hangisidir? Sahtesine tutularak hayatı tüketmek veya sahtelerinden kaçınarak hayatı tüketmek…
Bu kadar kıymetli olan aşk, kendini ele vermemekteki “nazlı” halini sanki namütenahi sürdürmek ister gibidir. Sanki insanların kendine ulaşmasını değil de mütemadiyen peşinde koşmasını istemektedir. Böyle midir bilinmez ama eğer böyleyse vefasızlık değil midir yaptığı? Vefasızlık olsa ne gerekir ki? Bu kadar kıymetli bir hal için naz çekmekten imtina mı edilir?
Aşk insanın dışında olmadığına göre aşka ulaşmak mı yoksa aşkı üretmek mi gerekir? Fakat biliriz ki aşkın insanı aşan bir boyutu vardır. Tek insandan bahsettiğimizde aşktan bahsetmekteki zafiyetimiz ya aşkı anlamadığımızdan veya aşka yalnız ulaşamadığımızdan mıdır? Aşkın en bariz hususiyetinin, istikamet olduğunu fark ediyoruz. Zira aşkın hareki özelliği açıktır ve hareket ise istikameti şart kılar. Bir mecradan ve bu mecradaki akıştan bahsediyorsak, tek insanı aştığını ve bir yerlere doğru mesafe kat ettiğini müşahede ediyoruzdur.
Aşk insani oluşlardan biridir ve aşka ulaşmak zor ise insanın zafiyetinden başka bahse değecek ne vardır? Zafiyet, aşkın neticelerinden biri gibi görünür genellikle… Fakat aşk, sınırsız bir kudret ister kendini ele vermek için ve sahip olunduğunda da sınırsız bir kudret bahşeder sahibine. Öyleyse nedir zafiyet gibi görünen aşkta? Akıl zafiyeti… Tam da burasıdır işin püf noktası. Aşkın mahiyeti akılla idrak edilemediğinden olsa gerek, aşktaki kudret de akılla anlaşılabilir cinsten değil. Aklın haricinde kalan bir kudretten bahsediyorsak, aklın kudretinin aşka kafi gelmediğini de anlamış olmalıyız.
Aşkın akılla ilgili olmadığı hususunda umumi bir ittifak olduğu vakadır. Lakin akılsız aşk, ya zurnacıya ya da davulcuya varır. Aşkın en büyük handikaplarından birisi budur. Bidayetinde akıl olmayan aşkın, nereye varacağı bilinmeyeceği için insana mahsus bir aşktan mı yoksa hayvana mahsus bir tutkudan mı bahsettiğimiz birbirine karışır.
İnsan tabiatında bulunan duygunun başıboş bırakılması manasına gelen akılsız aşk, “sevk-i tabi” mertebesindeki hissi savrulmalardan başka bir mana ifade etmez. Duyguların ilk döküldüğü mecra olan erkek-kadın parantezindeki yönelişler, erkekteki kadın, kadındaki erkek ihtiyacının vakumlamasıyla oluşan ve cinselliği de ihtiva eden en basit duygu oluşumlarına ulaşır. Duygunun zevk kaynağı olması ve hayatın zevksiz yaşanamaması, hissi akışları, ilk menzil olan kadın-erkek münasebetlerine yöneltmekte ve orada da hacimli zevklerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Kadın-erkek parantezinde yaşanabilen zevkin hayat için kafi gelebildiği misallerin çokluğu, hissi savrulmaları bu paranteze hapsetmektedir. Daha yüksek, daha derin ve daha kaliteli zevkin, kadın-erkek parantezi dışında yaşanabileceği fikrine ulaşmak için lazım olan “yüksek akıl” ve “ince idrak”tir. Bu durum, duyguların tabi akışına müdahale etmeyi ve hissi akışı yönetmeyi gerektirir. Aklın lazım olduğu nokta da tam burasıdır.
Aşk için aklın lüzumu, hissi akışların mecrasını oluşturma noktasındadır. Kadın-erkek münasebetlerindeki tabi mecraya doğru akan duygu, yüksek bir akıl (hatta normal bir akıl) gerektirmemekte ve duygunun kendi haline bırakılması halinde bile belli bir zevk katsayısına ulaşılmaktadır. Aşk ile akıl arasındaki münasebetin anlaşılmasına mani olan husus, aşkın idrakten müstağni olduğu noktasıdır. Aşkın akıldan müstağni olduğu gerçeği, aşkın idrakten de müstağni olduğu şeklinde anlaşılmakta ve büyük bir yanlışa düşülmektedir. Keskin idrak sahiplerinin (ki bunlar aynı zamanda yüksek akıl sahipleridir) aşkı, kadın-erkek parantezine sıkışmaktan kurtulmaktadır.
Akıllı aşktan bahsetmediğimiz anlaşılmalıdır. Aşk başladığında aklın fonksiyonu biter. Anlatmaya çalıştığımız, aşkın başlamasından önceki son durakta, aklın ve idrakin aşkın içine döküleceği uygun mecrayı, doğru istikameti ve kaliteli güzergahı tespit etmesidir.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir