AŞKA DAİR-3-

AŞKA DAİR-3-
ASIL OLAN ARAMAK, BULMAK MI YA NASİB
“Bulamıyorsan bari utanda aramaya koyul. Eşek gibi ne vakte kadar başıboş, yularsız dolaşıp duracaksın.”. (Mantık Al-Tayr, Ferideddin-i Attar Hz.)
Aramak ile bulmak arasında anlaşılmaz bir münasebet tesis edilmiş. Bazen anlamsız görünen bir münasebet, bazen hayatın tüm manasını yüklenmiş bir münasebet… Zannedersiniz ki, İslam İrfanı tüm maharetini bu hususta göstermiş, göstermek istemiş. “Aramakla bulunmaz fakat bulanlar arayanlardır” gibi kelamın şahikasını, bu bahiste söylemişlerdir. “Aramakla bulunmaz ise…” aramaktan vazgeçmek gerekmiyor mu? İlk bakışta insanın zihnini tıka basa dolduran bu ifade başka bir şeye ihtiyaç duyulmayacak bir ruh haline sokuyor insanı. Fakat cümle bitmiyor. “Bulanlar arayanlar” ise aramaktan başka bir yol yok. Tamam ama “aramakla bulunmaz ki”. Korku ile ümit arasında bulunmak, dünyanın ne zor dengesidir. Bu denge, bazen insan kudretinin çok üstündeymiş gibi görünüyor bazen de hikmet sahibi ariflerin kelam-ı kibarlarında “ne yapılacağını, nasıl yapılacağını” ifade eden veciz sözlerle ifadesini buluyor ve kolaylaşıyor. Korku ile ümit arasındaki denge, ancak “bulanlar arayanlar olduğu için aramakta daim ol” düsturu ile ifade edilebilirdi.
“Bulamıyorsan bari utanda aramaya koyul.”. Aramakla bulamayabilirsin ama aramayı bıraktığında asla bulamayacaksın. Bulamadığımız belli. Sahip olduğumuz bu kafayla bulamayacağımız da belli. Öyleyse… İnsan bulamayacağını neden arasın ki? Bulamayacağını aramak, akılla nasıl telif edilir? Akıl abesle iştigal etmekten imtina etmez mi? Aklı abes işe sürmek, onun iptalini ilzam etmez mi? İptal olmasa bile, abesle iştigal edene akıl mı denir? “Aramakla bulunmaz” ise aramak beyhude değil mi? Bulamayan, neden aramaya koyulsun ki? Bulamıyor işte… Aklın başka meşgalesi mi yok?
“Ne akılla olur, ne de akılsız…” ifadesi, arama-bulma denkleminin başka bir düsturu. Aramak akılla olur, bulmak değil… Kapıyı tıklatırsın hafifçe, evdeyse ses gelir. “Kim o?” diye cevap gelirse bilirsin ki evdedir. Ama sükut hakimse hale, anlarsın ki evde yok. İşte aklın çapı bu… Oysa evde olabilir ama ses vermeyebilir. Akla düşen o kapıyı sürekli çalmak. Cevap verip vermemek (nasip) ona kalmış. Eğer çalmazsan kapıyı, açmaz kimse sana kapı. Çaldığında açmayabilir ama kime açtıysa bil ki o, kapıyı çalanlardandır.
İşin sırrı, nereye kadar akılla, nerden sonra akılsız (imanla) devam etmek gerektiğini fark edebilmekte… Hangi kapıyı çalacağını akılla bulacak ve aklı orada bırakacaksın. Kapıyı bulduktan sonra ısrarla çalmak, aklın tahammül edeceği bir iş değil. Orada aklı bırakmazsan çalmaya devam edemezsin.
“Kapısına varmışsan zaten bulmuşsun” deme. O cümle kapısıdır. Kapı içinde kapı var. Perde sayısı sonsuz… Cümle kapısını açarlarsa buldum sanma, daha çok kapı var. Hem aramak devam eder ömür boyunca, hem bulmak… Ama asla bulamazsın. Çünkü son kapıya ulaşamazsın. Sakın kapının birinde “buldum” yani “oldum” deme. O cahillerin ve hamların işidir. Cahillik yapma, pişmeye devam et. Her girdiğin oda öncekine göre cennettir. Unutma ama bir sonraki odaya göre cehennem. Cennete razı olduğunu düşünürken, cehennemde kalmaya mahkum olursun. Cahillik bu zaten, cehennemi cennet zannetmek… Üç beş bilginin eksik veya fazla olmasının ne önemi var, cahillik, ariflik için. Cennet ile cehennemi birbirinden ayıramayan dünya dolusu bilgi, insanı cahillikten kurtarmaz. Üstelik o kadar bilginin hamallığını yaparsın ki, başıboş dolaşan kitap yüklü merkep gibi.
Bil ki, açılan kapıdan, kapısız bir yere girdinse, orası çıkmaz sokak. Yanlış kapı çalmışsın. Rehavete kapılma, hemen çık oradan. Doğru kapıyı bul, bulmak için gerekirse tüm kapıları çal. Ama nasipsizsen hiçbir kapı açılmaz. Açılan kapılarda, kapısız mekanlara çağırır seni. İlacı yok nasipsizliğin… Ama asla bilemezsin nasipsiz olduğunu. Muhal-farz bilseydin nasipsiz olduğunu, bırakır mıydın aramayı? “Bırakırdım” diyorsan, işte o zaman nasipsiz olduğun tescillenir. İnsan nasipsiz olmaz ama kendi nasibini kapatır böylece. Yani akılla. Değil mi ki akıl, “nasipsizsen aramak neden?” diye sorar. Bunun için imanın öz kardeşidir aşk. Âşık, kavuşmayı ümit eder ama kavuşamadığında, kavuşamayacağını anladığında yine de bırakmaz peşini maşukun. Bunun için dememişler miydi, “aslolan aşktı, vuslat değil”. Bunun için demişlerdi, yanlış anlama. Yoksa aslolan vuslattır. Bunu da yanlış anlama, aslolan aşktır.
Alolan aşk, vuslata kadar. Bulana kadar aslolan aramak. İşte her adem oğlunu yola çıkaracak düstur bu. Geride kimsenin kalmasına razı değiller. Herkesi yola çıkarmak için aslolanın aramak (aşk) olduğunu söylemişler ki doğru. Çünkü mükellefiyet bu… Doğru olan mükellefiyet… Mükellefiyeti yerine getirmek mesuliyetten kurtarır insanı. Mükellefiyet, emirdir. Emri yerine getirmek şart. Neticenin ne olduğundan sana ne.
Ama aslolan vuslat. Çünkü aramaktan murad, bulmaktır. Aşık olmaktan murad, vuslattır. Yola çıkmış olanlara söylenmiş sözdür bu, yola çıkmamış olanlara değil. Yola çıkmamış, çıkmakta mütereddit veya yol hazırlığı yapanlara, “asıl olan aramaktır” denmiştir. El-Hak doğrudur. Yola çıkanlara ve ısrarlı olanlara ise “aramaktan maksat bulmaktır, bulamazsan bu nice aramaktır” demişler. El-Hak doğru söylemişler. İlk açılan kapıdan girilen cennetin keyfine gark olanlar, gözleri kamaşıp da cehenneme razı olan gafillerdir. Bunlara söylenecek söz, “aramaktan maksat bulmaktır, bulamazsan bu nice aramaktır” denmeli değil mi?
Aramada gaflete düşer insan. Bu gaflet aklın gafleti umumiyetle… Fakat bulduğunu zannedenler, daha ağır bir gaflete düşerler ki, dertlerinin dermanı yok. Bunun için çok sert tenkit ve tehditler var onlar için. Gaflet perdesinin kalınlığı nispetinde…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir