AT ve FELSEFE

AT ve FELSEFE

Pozitif ve rasyonalist düşünme yöntemlerinin ve çıktılarının insanoğlunu tatminden uzak olduğunun pek bir hissedildiği modern çağımızda, manevi tatminsizliklerin bir nevi devası iddiasında, bir takım muteber nam zevat diliyle lafızlar türediğine şahit oluyoruz. Efendim, din ve felsefe, bilim ve felsefe, sanat ve felsefe v.s. ikilemelere sıkça rastlar olduk. “Kavramları, felsefe kelimesiyle birlikte kullanmak suretiyle müşerref(!) kılma çabası” akımı pek bir revaçta. Meseleleri,  doğrudan ya da dolaylı bu başlıkla gündemine alan onlarca televizyon programı, makale ya da kitap bulmak mümkün. Üniversitelerin nadide öğretim üyeleri, bir takım din(!) adamları ve “ben de adamım bakmayın” ifadesi yüzünde çakılı duran bir takım eziklerden müteşekkil zevatın öncülük ettiği bu güruha hemen her gün bir yerlerde rastlamamak imkan dahilinde değil.

Mevcut insani ve islami meselelerin, rasyonalist pozitif anlayışla çözüme kavuşamayacağının bir şekilde farkedilmesi elbette sevindirici, fakat mevcut meselelerdeki esas mesele; meseleyi tespit için elzem olanın, meselelerin farkedilmesi değil de, esasen idrak edilmesi lüzumunun idraki noktasına yaklaşan, cemiyete nüfuz edebilecek akl-ı selimin uzaktan seyrinin bile emaresinin görülmemesidir. Medeniyet çapında ve ufkunda fikir adamlarımız mevcut olsa da, fikirlerin cemiyete sirayeti konusundaki durum feci.

Bizim derdimiz ne mütefekkirlerimizle, ne cemiyetle. Meselemiz; cemiyetin idrak eşigi önünde kaya gibi dikilmiş, hoca nam sirk cambazlarıyla. Zira cemiyetin gözü ve aklı ziyadesiyle bu zevatın oyunlarıyla işgal edilmiş ve adeta bir hipnoz hali cemiyeti teslim almış durumda.

… ve felsefe şeklinde yapılan ikilemelerden, bizi en çok ilgilendiren ve esasında en mühim olanı da din ve felsefe konusu. Bu ikilemenin, bizim, yani müslümanların alakasını çekmekte en mühim konu olmasının nedeni de, meselenin imanımıza çarpıyor olması, ve kemiğe kadar dayanan bir bıçağın, nihayet bir sinir ucuna dokunması suretiyle verdiği ızdırapdan kat be kat daha fazla acı verici olmasıdır. Narkozlu haldekilerin acı duymuyor olması, onların meselenin acı katsayısını değerlendirmelerini imkansız, verdikleri hükmü geçersiz kılar.

“Din ve Felsefe” ibaresindeki garabetin mantıksal örgüsünü kurmadan önce küçük bir “dil bilgisi” konusu olan “ve bağlacı” nın işlevini hatırlatmakta fayda var. Şöyle tarif ediliyor muhtelif kaynaklarda; “Cümleleri, anlam ve görev bakımından benzer veya aynı olan kelimeleri, sözleri ve öğeleri birbirine bağlar”. Yani aynı seviyede değerlendirilebilen, aynı kıymet ölçülerine muhatap olan, aynı merkeze bağlı olan, aynı muhtevaya ulaşan/ulaşabilen iki kıymet mevzu bahis olduğunda, bu iki kıymet, aralarına “ve” konmak suretiyle ifadelendirilebilir ya da bir başlık teşkil ettirilebilir. At ve eşek, koltuk ve kanepe, çatal ve bıçak gibi.

Bu halde, “Felsefe ve Din(İslam)” bahsi, Felsefe ve İslam’ın aynı seviyede bulunan, aynı kaynağa ulaşabilen ya da aynı kaynakla taalluk edebilen iki kıymet olduğu iddiasından başka bir muhtevaya sahip olamaz.

Bir muhtevaya verilen başlık, “Din ve Felsefe” olduğunda, mevzu-u bahis iki kıymet, aynı noktaya ulaşmaya vasıta iki farklı yöntem olarak ifadelendiriliyorsa, felsefe, din(ki biz bundan islam’ı anlıyoruz)’in bize sağladıklarını farklı yöntemlerle sağlayabilir iddiası ortaya atılıyor demektir. Yani her iki yöntem de birbirinin alternatifi olarak ve müstakil halde, hakikate ulaşmaya vasıtadır denilmiş olur.

Yok eğer “Din ve Felsefe” ikilisi bir araya gelip bir bütün oluşturabilir şeklinde bir mantıkla yaklaşılıyorsa da, bu kez daha feci bir durum oluşmakla beraber, bu yaklaşım da iki cihetle yanlıştır. Birincisinde ortaya çıkan, eksik görülen dine bir tamamlayıcı ilave edilmesi şeklinde bir garabetin doğuyor olmasıdır. İslam tam olarak indirilmiştir, bu halde, ona herhangi bir tamamlayıcı ihdas edenler, onu eksik görmek suretiyle, onu tümüyle inkar edenlerle aynı safta durmuyorlar mı? Bunların durduğu temel referans noktası, islam olmadığından, farkında olarak ya da olmayarak kendi referans noktalarının eksiğini islam ile giderme amacındalar esas itibariyle. Bunların, tebliğlerine konu olan islam değil, felsefedir. Felsefenin namusunu da, islamı şaşkın akıllarına malzeme yapmak suretiyle kurtarma çabasındalar. İşin daha vahim olanı ise, bu zihinlerin, nev-i şahsına münhasır haldeki felsefeyi anlama noktasına yaklaşabildiklerinin bile bahsi edilemez iken, islamı anlamış oldukları iddiasında olmalarıyla içine düştükleri gülünç hali tüm yalınlığıyla ortaya dökmektedir.

İkincisi ise; “ve” bağlacıyla işlenen iki unsurun birleştirilmesi suretiyle doğru üretmesini sağlama amacı gütmektir. Fakat, “ve” işlemine tabi tutulan iki unsurun doğru netice vermesi için her iki unsurun da doğru olması gerekir. Yani ancak “1 ve 1 = 1” dir, bir diğer ifadeyle “doğru ve doğru = doğru” sonucu elde edilebilir. Bunun dışında kalanlar ihtimaller “0(sıfır)”, yani yanlış sonuç üretir.

Yani, bir “doğru” sonuç elde edilecekse, her iki unsurunda doğru olması gerektiğinden, ancak “islam ve islam = islam” sonucunu üretebilir, gayrisi “gayri islam” dan başkasını üretmez. İslamı anlatmak için yanına koyduğunuz her hangi bir başka kökenli unsur ancak, elde edilecek sonucun yanlış bir sonuç olmasıyla neticelenir. İlla ki bu mantıkla gidilecekse islama denk bir din daha bulunması icab eder. İslama denk başka bir din olduğu iddiası ise bizzat gayr-i islami olacağından, bu kez yanlış ve yanlış = yanlış sonucu oluşur ki, bu yolla islama ulaşmaya çalışanlar garabetin büyük atasının bizzat tecessüm etmiş halidir. Bir takım “dinler arası diyalogcu” münafıklar da bu sınıfa girer, ki konumuz şu anda bu olmadığından detayına inmiyoruz.

Temelde kendi ruhi daralmalarından kaçmaktan başka bir çabaları olmayan bu mantık yoksunu, iman nasipsizi idraksizler, bir takım zavallı kitleleri de arkalarından sürüklemekte, güya birlikte, birbirine destek iki unsur olarak ifadelendirdikleri din ve felsefe bahsi ile, insani meseleleri çözüme kavuşturmaktadırlar.

Müslümanlar, islami meselelerin, ancak ve yalnızca islami usul ve ilimlerle çözülebileceği noktasında ittifak müddetçe, en temel meseleler bile cemiyet nezdinde çözümsüz kalmaya devam edecektir.

Felsefe; en ileri batı aklının ürettiği akil giyimli cinnet. Batı; insan tasavvurunu “gelişmiş hayvan” olarak neticelendiren büyük cinnet. Dolayısıyla felsefe; “gelişmiş havyan”ın düşünce biçimi. Bize göre en müşerref hayvan at. Ülkelerin fethine vesile, gelinlere taht, kimisinin ekmek teknesi, kimi zaman oyun meydanlarının deli küheylanı, at. At ve Felsefe koyduk yazımızın başlığını ama, “at”a ettiğimiz bu haksızlık kadar gafil olma hakkımız saklıydı.

Oradan, “ben iman etmiyorum, etmedim” diye bağıranın halini bile anlayabiliyoruz da, be hey sen müslümanım diyen alim kisveli hokkabaz, arif kisveli illizyonist alçak, insan kisveli yılan; sen zihninde dolaşan zehirleri, süzmeden, ölçmeden bir tarafından çıkan yellenmelerin gibi, nasıl müslümanların zihinlerine zerkedersin. Yoksa yellenmelerinle zihni çıktıların aynı kıymete muhatap da, biz seni fazla mı ciddiye alıyoruz?

Not: Caner Taslaman’ın, bu yazıda bahsi geçen bir takım tasvir ve betimlemelerle tanımlama gayretine girdiğimiz zevat arasında olmadığı zannedilmemelidir.

Gereğinin zannını, arzederim.

Sinan Demir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir