NEDEN SİYASİ BİR DERGİ?

NEDEN SİYASİ BİR DERGİ?

NOT: “Ahlak ve İstikamet” dergisi 1. sayıda yayınlanan yazı

Siyaset, hayatın tamamına şamildir; bazı hayat alanlarındaki yoğunluğu fazla, bazılarında daha seyrek olsa da her saha ile ilgilidir. Siyasetin hayat ile irtibatını tespit ederken, hangi hayat alanlarına amir, hangilerine tabi olduğunu da teşhis etmek şarttır. Siyasetin iktidar ve muhalefet figürlerinden ibaret olduğu vehmi yaygınlık kazandığı için meselelerin eksik anlaşılması ihtimaline karşı ifade edelim, siyaset; ferd, cemiyet ve devlet arasındaki irtibat ve münasebet trafiğidir. Bu manada siyaset nazariyesi (fikriyatı); ferd, cemiyet ve devletin varoluş süreçlerinin, birbiriyle irtibat halinde ve adil şekilde yürütülmesini sağlayan fikir örgüsüdür.
Siyasetin hangi alanlarda amir, hangi alanlarda tabi olduğu meselesi dünya görüşlerine göre farklılıklar arz eder. Mesela İslam; ilim, irfan ve tefekkür sahasını siyasetin üstünde tutar ve siyaseti ona tabi kılar. Birçok felsefe ekolü (ve ideoloji) ise siyaseti en tepeye yerleştirmiştir. İslam’da siyaset, ilmin ve alimin, irfanın ve arifin, tefekkürün ve mütefekkirin emrindedir. Zira siyaset tatbikat sahasıdır, tatbikat ise nazariyata tabidir.
Siyaset, bir cihetiyle iktidarla meşgul olmaktır, ülkemizdeki fiili durum ise sadece iktidarla meşgul olmaktan ibarettir. Ya iktidarsınızdır veya iktidarı hedeflemektesinizdir, iki ihtimalde de iktidarla ilgilisinizdir. İnsan, zaten nefs sahibidir ve gayrimüslimler onun (nefsin) ihtiraslarıyla kuşatılmıştır. İktidar ise hayatın nefsidir; insanın nefsi ile hayatın nefsi birleştiğinde ortaya, karşı konulmaz bir felaket çıkar. Bundan dolayı olsa gerektir ki İslam; siyaseti, nazariyatın emrine vermiş, insanın nefsini zapt altında tutabilmek için hayatın nefsini de zapt altına almıştır.
*
Gayrimüslimlerde nefsi zapt edecek fikir ve ilim, usul ve çerçeve yoktur, onlar hayatlarını nefs merkezinde ve nefsin şehvet ve ihtiraslarıyla yaşar. Asırlar süren çatışmalardan yorularak üretilen kültürel kodlarla insan ihtiraslarının sınırlandırıldığı misaller vardır ama kafi değildir. İnsanda nefs, hayatta iktidar, hassas ölçüler ve müessir müesseselerle ihata edilmelidir. Aksi halde ümmi bir siyasetçi bile iktidar sahibi olduğunda, kendini (haşa) “yeryüzü tanrısı” zannedebilmektedir.
Batı kültür işgaline maruz kalan Müslüman ülkelerde ve Türkiye’de, “Batılılaşmış Müslüman” zihinler, İslam’ın ilahi ölçülerindeki fevkalbeşer muvazeneyi anlayamaz hale geldi. Cumhuriyet kurulduğundan beri iktidar olamamanın doğurduğu “iktidar açlığı” ile zehirlenen zihin ve akılları, iktidarın ifsat edici tesiriyle birleşince, İslam’ı umursamayacak kadar savruldular. İbadetlerini yapmayı (mesela namazlarını kılmayı) kafi gören Müslüman siyasetçiler; devlet, cemiyet ve şahsiyet meselelerini izah ve inşa eden İslami ölçüleri lügatlerinden çıkardılar. Hatta Ayasofya İmamının bunları hatırlatmasına bile tahammül edemeyecek kadar mihenklerini ve mihverlerini kaybettiler.
Siyasetin bu tür insanlar tarafından işgal edilmesi ve iktidarın imkanlarının bir takım müfsit insanlar tarafından kullanılması, siyaseti, her sahaya şamil bir ifsat şebekesi haline getirdi. Bu hastalık yukarıdan aşağıya doğru dalga dalga halka yayıldı. Halk, taraftarı olduğu siyasi partinin tüm pisliklerini görmezden gelecek kadar kirlendi. Siyaset, önce kendini sonra da halkı kirletti. Mesele hiçbir zaman sadece siyaset değildi, aynı zamanda içtimaiyat boyutu da vardı ama bugün siyasetin içtimaiyatı zehirlemesi ileri boyutlara ulaştı.
Siyaset, halka misal olmak ve halkın manevi-ahlaki hassasiyetlerini artırmakla mesuldür. Siyaset aynı zamanda kuvveti (iktidarı) temsil eder, bu temsiliyet fikirden ve ahlaktan mahrum olduğunda halkın cahilleşme (fikirsizleşme) ve ahlaksızlaşma süreci hızlanır. CHP iktidarlarında fikirsizlik ve ahlaksızlığın halka sirayeti sınırlıydı, zira halk CHP’nin kendinden olmadığını hatta kendine düşman olduğunu derin irfanıyla biliyor ve ona karşı ruhi bariyerler kuruyordu. Bugün mütedeyyin insanlar, kendilerinden bildikleri siyasetçilerin fikirsizlik ve ahlaksızlıklarıyla muhatap olmakta ve buna karşı ruhi ve içtimai bariyerler kuramamaktadır. Tehlike büyüktür ve halka sirayeti önlenemez noktaya doğru hızla ilerlemektedir.
*
Müslüman münevverlerin Ak Parti iktidarı tarafından tehdit ve tasfiye edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kamuoyunda Ayet-i Kerime ve Sünnet-i Seniyye’yi paylaşan ve halkı bunlara davet eden Müslüman münevverler, CHP’den önce Ak Parti çevrelerince baskıya uğruyor ve kamu görevlisi olanlar hükumet tarafından tasfiye ediliyor. Ak Partinin CHP’lileştiği ve artık CHP’ye ihtiyaç kalmadığı bir vasata doğru hızla gidiyoruz. CHP’nin ideallerinin, biraz İslamlaştırılmış haliyle Ak Parti tarafından gerçekleştirilmesi, bizzat siyasi mücadeleyi zaruri hale getiriyor.
İsminin CHP olmaması, CHP’ye benzediği gerçeğini perdeliyor. Milyonlarca Müslümanın bu kadar kolay aldatılabilmesine tahammül etmek zor. Üstelik binlerce Müslüman münevverin bu kadar kolaylıkla aldatılabileceğini düşünmeleri çok tahkir edici… Makyajdaki farklılıklarıyla özdeki benzerliklerini perdelemeye çalışmaları karşısında dirayetli bir tavır şart…
*
İslami ölçüleri ifade eden ve İslami talepte bulunan münevverlere karşı Ak Parti cephesindeki çirkin tavır, özünde İslam ile hayatın (ve siyasetin) birbirinden ayrı olduğu fikrine dayanıyor. Malum olduğu üzere bu fikrin adı laikliktir. İhtiyaç duyduklarında (halkı aldatmak için) İslam’ı kullanan iktidar çevrelerinin, İslam’ın hayatı tanzim eden ölçülerine sıra geldiğinde CHP’den önce barikatlara koşup Müslüman münevverlere ateş etmesi, İslam’ın laikleştirilmesi operasyonundan başka bir şey değil.
Bazı Müslümanlar, İslam için iktidarı feda eden ulvi anlayıştan, iktidar için İslam’ı feda eden süfli bir anlayış derekesine düştü. Bu derekeye düşen siyasetçiler, Kemalistleri ve Batıcıları kendilerine daha yakın görmeye ve hissetmeye başladılar. Çünkü o dereke, Kemalistlerin ve Batıcıların ikametgahıydı, kendileri de oraya düşünce onlarla daha kolay anlaşmaya başladılar. Ne var ki samimi Müslümanlarla aralarındaki mesafenin kapatılamayacak kadar açıldığını fark edemediler. Düştükleri çukurda iktidarın keyfini sürmek için halkı da oraya çekmeye çalışıyorlar, vicdanlarını rahatlatmak için Müslüman münevverlerden de, yaptıkları yanlışı tasdik edecek noter arıyorlar.
*
İlim, irfan ve tefekkürle meşgul olan, bu sahalarda telif çalışmaları yürüten bir kadronun siyasi neşriyatla meşgul olması gerekli ve doğru mudur? Normal şartlarda ilim ve tefekkür kadrolarının günlük siyasi neşriyatla meşgul olmasına lüzum yoktur, zaten nazari sahalardaki meşguliyet had safhadadır. Ülkenin ve milletin sayısız sahada fikre ihtiyacı var, bunlardan günlük siyasete sıra gelmez. Bu sebeple yıllardır siyasi neşriyata meyletmedik. Siyasi neşriyata meyletmememiz siyasetle ilgilenmediğimiz ve onu anlamadığımızdan değildir. İlim ve tefekkür sahasındaki çalışmalarımızın yoğunluğu siyasi neşriyata meyletmemize mani oldu. Elimizdeki mevcut çalışmalar dikkate alındığında hala siyasete sıra gelmezdi fakat şartlar bunu zaruri hale getirdi.
Şartlar siyasi neşriyatı zaruri kıldı. Neden siyasi dergi çıkarmak durumunda kaldığımızın en özet cevabı bu… Ne var ki bu cevabın tafsilatlı şekilde izahı lazım.
*
Bir müddettir siyaset, hayatın tüm alanlarını işgal etti. Bu işgal, hem haddini aşan bir mahiyet taşıyor hem de marazi bir mahiyet taşıyor. Siyasetin tüm hayata şamil olduğu doğrudur ama amir olduğu hayat alanları ile tabi olduğu hayat alanları arasındaki ölçü ve sınırı umursamaksızın hayatı işgal etmesi hastalıklı bir durumdur.
Siyasetin hayatı hastalıklı şekilde işgal etmesi, siyasete (iktidara) meyletmeden hiçbir sahada hizmet etme imkanını bırakmadı. Ak Partinin iktidar hasisliği ve görgüsüzlüğü, siyasetin amir olduğu değil, siyasete amir olan alanları da kendine bağladı. Siyaset üstü sahalardaki kadroların, mesela münevver camianın kendi alanlarında hizmet etmesi imkansızlaştı.
Erdoğan ve Ak Parti, sadece kendilerine muhalif olanlara karşı değil, aynı zamanda kendine karşı soytarılaşmayanlara da hasım oldu. En kötüsü, Erdoğan’a soytarılık yapmayanlara hayat hakkı tanınmamasıdır. Soytarılaşmayan, yani şahsiyet sahibi insanlar Erdoğan veya partiye muhalefet etmese de hiçbir proje yürütemiyor ve hiçbir çalışma yapamıyor.
İktidar hasisliği, cahillikten kaynaklanır. Münevver camianın telif ettiği fikir ve ilimden faydalanmak yerine onları kendine bağlı birer soytarı haline getirmek ve yaptıkları yanlışlar da dahil olmak üzere her işlerini şartsız tasdik eden notere çevirmek, bu hasisliğin neticesi olan bir felakettir. Münevver camia bu felakete dur diyecek tek kadrodur. Açık şekilde felakete doğru giden siyasi ve içtimai süreçlerin durdurulması ve tersine çevrilmesi, münevver camia için aynı zamanda bir mesuliyettir.

İBRAHİM SANCAK

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

Faruk Beşer, yazı serisinin üçüncüsünü, 22.08.2014 tarihinde, “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlıklı yazısıyla yayınladı. Bu yazıda, yer yer doğru tespitler yaptığı, doğru nispetler kurduğu görülüyor. Fakat tasavvuf ve marifet mevzuu ile arasındaki mesafe zihnini zehirliyor olmalı ki, meseleyi kendi “merkezinde” görme kemalini sıhhatli şekilde yapamıyor.

Yazısının ilk paragrafına şu türden bir iyi niyet alameti taşımayan bir giriş yapıyor;

“İslam’ın temel kaynaklarında ilim en üst düzey bir bilgiyi ifade eder ama sufilere göre marifet dini tecrübe ile ve sezgi ile elde edilen ve onlarca doğruluğunda artık şüphe kalmayan en sağlam bilgidir dedik. Buna karşılık günümüzün İbn Rüşt’ü sayılan Cabirî marifeti, ya da kendi ifadesiyle irfanî bilgi’yi İslam kaynaklı görmez, onu sınırları belli olmayan, her an batıniliğe kayması mukadder, gizemli, kısaca hermetik bir bilgi olarak anlatır.”
Okumaya devam et

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

Faruk Beşer, 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını taşıyan ikinci yazısında, bu bahisleri tetkik ve aralarındaki farkı tefrik etmeye çalışıyor. Böylece bir kıymet ve mertebe tertibine gidiyor ve oradan tasavvuf ile ilgili zehrini okuyucuya zerkediyor.

Mesele mühim, hafifmeşreplik yapmaya lüzum yok. İlim bahsi de, irfan (marifet) bahsi de, aralarındaki mertebe silsilesi de fevkalade mühim.

Faruk Beşer, ilim ve marifet bahsine, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’den ilhamla giriyor;
Okumaya devam et

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı Faruk Beşer, birbirini takip eden üç yazı yazdı. Birincisi 15.08.2014 tarihli “İlim, bilgi ve bilim” başlığını, arkasından 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını, üçüncüsü de 22.08.2014 tarihli “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlığını taşıyor. Bizim anladığımız şekliyle özetlemek gerekirse üç yazının mevzuu, bilgi, ilim, irfan bahislerini ihtiva ve cem etme arayışından ibaret.

Türkiye’deki temel meselelerden ve zafiyetlerden biri olan “çerçevesizlik” bahsi Faruk Beşer’de de açıkça görülüyor. Herhangi bir meselenin çerçevesine vakıf olmadan veya bir çerçeve oluşturmadan o bahsin veya bahislerin anlaşılabileceği iddiası tüm komikliğine rağmen ülkemizde genel kabul gören bir savruk anlayıştır. Çerçeve meselesine girmeden önce Faruk Beşer’in meseleye nasıl baktığında dair bazı misalleri zikredelim.

Faruk Beşer, yazı serisinin birincisi olan “İlim, bilgi ve bilim” başlıklı yazısında, başlıktaki kelimeleri tarif etmeye çalışıyor. Son dönemlerde çok yaygın olan kelimelerin kökleriyle ilgili bilgi vererek giriyor meseleye;
Okumaya devam et

LİDERLİK, VEFA, SADAKAT, DAVA…

LİDERLİK, VEFA, SADAKAT, DAVA…

Liderlik zor iş… En problemli tarafı da, tek adamlık, diktatörlük gibi meselelerle komşu kavramlar olması, bunlara kayma ihtimalinin büyüklüğü, kendini bunlardan muhafaza ettiği takdirde de bunlarla karıştırılmasıdır. Liderlik, güçlü şahsiyet terkiplerinden biridir, bu cihetiyle diktatörlüğe mütemayildir, ne var ki diktatörleşmemiş liderlerin diktatörlerle karıştırılması da aynı derecede yaygın ve tehlikelidir.

Güçlü şahsiyetler, çevrelerinde dalga dalga yayılan bir “hayat alanı” oluşturur. Mütefekkir ve alim gibi şahsiyet terkipleri nispeten idrak seviyesi yüksek insanlara hitap ettiği için, kendi merkezinde oluşan ve muhitini oluşturan hayat alanı, derinliğinin aksine dardır. Buna mukabil liderlerin oluşturduğu hayat alanı, halka hitap eder, genişliğine büyür, derinliğini ise fikri manada değil, hissi manada gerçekleştirir.
Okumaya devam et

NİYE SEVDİK UZUN ADAMI?

NİYE SEVDİK UZUN ADAMI?

Niye sevdik bu adamı? Tanışıyor muyuz, hususi bir münasebetimiz mi var, yoksa bir menfaatimiz mi var? Hayır. Akparti üyesi bile değiliz, hükümetle herhangi bir ihale pazarlığımız yok, hiçbir menfaat bağımız (hamdolsun) bulunmuyor. Kendi maişetimizi kazanıyoruz, makarna ve kömür ihtiyacımız da olmuyor çok şükür. Öyleyse niye sevdik?

İşin sırrı bu soruda… Bu ülkede, menfaati olmayanların Erdoğan’ı sevmeyeceğini düşünenler, menfaatlerinden başka hiçbir şeyi sevmeyenlerdir. Menfaati olmayan birine selam bile vermeyenler, herkesi kendileri gibi gördükleri için, Erdoğan sevgisini muhakkak bir menfaat ile açıklamak hafifmeşrepliğine yakalandılar.
Okumaya devam et

YAPMA ALİ ÜNAL, KENDİNİ KAYBEDİYORSUN

YAPMA ALİ ÜNAL, KENDİNİ KAYBEDİYORSUN

Ali Ünal bu gün (04.08.2014) çok ağır bir yazı yazmış, ağırlığı ölçü ihlalinden kaynaklanıyor. Ali Ünal’ın son zamanlardaki yazılarında bir muhteva ve merkez kayması yaşanıyor, yazılardan böyle anlaşılıyor, önceden beri mi böyledir son sarsıntılar mı bu hale getirdi, onu bilmiyorum. Ruh halindeki kayma, doğru istikamette değil, yani inkişaf etmiyor, savruluyor ve dağılıyor.

Yazısının başlığı, “Zevk zemzemesi ve gaşy içindeyim”… Bu başlık, yazının muhtevasını anlatmak için atılmış, yani son yıllarda ihanet örgütünün başına gelen hadiselerden dolayı “zevk-i ruhani” yaşadığını söylüyor. Allah muhafaza…

Ali Ünal, yazısına, ihanet örgütüne ve başındaki adama övgüler düzerek başlıyor ve meseleye şöyle giriyor;
Okumaya devam et

ALİ ÜNAL, MÜNAFIK OLARAK FETHULLAH GÜLEN’İ TARİF ETMİŞ

ALİ ÜNAL, MÜNAFIK OLARAK FETHULLAH GÜLEN’İ TARİF ETMİŞ

Ali Ünal, bayramın ikinci günü (29.07.2014), “Nifak ve münafık” başlıklı bir yazı yazmış. Münafık olarak Erdoğan ve Akparti kadrolarının adını anmamış ama bulunduğu mevzi itibariyle onu kastetmiş. “Onu kastetmiş” derken, isimlerini vermediği için bu tespitimizi inkar etme imkanı var tabii ki, gerçekten de onları kastetmemişse eğer hata bize ait olsun.

Son zamanlarda moda olduğu üzere, önce kelimenin sarf ve nahvini (modern dille etimolojisini) yazmış, böylece Arapça bildiğini de göstermiş. Neyse, burada fazla durmayalım, kelimenin kökü ve müştakları tabii ki mühim…

Ali Ünal, bir müddetten beri (belki de baştan beri) feraset, basiret ve idrakini kaybettiği için, isim vermeden nazari çerçevede yazdığı nifak ve münafık mevzulu yazısında Fethullah Gülen’i tarif etmiş. Kendinin maksadı Erdoğan ve arkadaşları olabilir ama yazıdaki tarif, Erdoğan’a yüzde on uyuyorsa, Fethullah Gülen’e yüzde doksan uyuyor.
Okumaya devam et

FETHULLAH GÜLEN, ŞİİLER VE YENİ HAÇLI İTTİFAKI

FETHULLAH GÜLEN, ŞİİLER VE YENİ HAÇLI İTTİFAKI

İhanet örgütü, Erdoğan ve Akparti hükümetini, sürekli Avrupa ve ABD üzerinden tenkit ediyor. Avrupa ve ABD’deki Erdoğan karşıtlığını esas alan tenkitler, üstelik de demokrasi-otoriterleşme üzerinden yürütülüyor. Her vesileyle Erdoğan’ın otoriterleştiğini, diktatoryal tavırlar sergilediğini, demokrasiden uzaklaştığını iddia eden ihanet örgütü medyası, bunları ya Avrupalı veya ABD’li bir siyasetçinin dilinden naklediyor.

Bu cürmünü o kadar aşikar ve cüretle işliyor ki, ABD ve Avrupa’nın Mısır’da darbeye darbe bile demediğini, darbe yönetimini açıktan desteklediğini umursamıyor. Yine Avrupa ve ABD’nin, İsrail’in Gazze’deki soykırımına açıkça destek vermesini hiç umursamıyor ama onların beyanlarıyla Erdoğan’ı dövmek için fırsat arıyor ve bulduğu her fırsatı da değerlendirmekten geri durmuyor.
Okumaya devam et

FETHULLAH GÜLEN’İN TİPOLOJİSİ MAALESEF ÇOK YAYGIN

FETHULLAH GÜLEN TİPOLOJİSİ MAALESEF ÇOK YAYGIN

Fethullah Gülen tipolojisi nedir? Sitemizde birçok yazarımız Fethullah Gülen’in kişilik (şahsiyet değil) tipolojisine dair dolaylı birçok yazı yazdı. Dolaylı yazılan yazılardaki muhtevadan, farklı bir başlığın kompozisyonunu çıkarmak biraz zor bir iştir, bu sebeple doğrudan meseleye temas etmekte fayda var. Fethullah Gülen’in kişilik tipolojisi çıkarıldığında görülecektir ki, Müslümanların lider olarak bağlandıkları insanların kahir ekseriyeti aynı tipolojiye sahiptir. Böylece meselenin ne kadar yaygın bir problem olduğu da görülebilir.

Fethullah Gülen’in, örgüt içinde inşa ettiği mistik kişilik tipolojisi, ölçüleri ve emirleri “kitap”tan değil, bizzat kitabın kaynağından aldığını söyleyecek kadar haddini aşan, kendini mevcut insanların hepsinin üstüne koyduğu gibi tarihteki insanların da üzerinde bir makama oturtan, aslında ise klinik vaka bir psikopattır. Zaten herhangi bir “ölçü” tanımıyor ve sadece “emir”leri kitabın kaynağından aldığını söylüyor. Emirleri kitabın kaynağından aldığına örgütünü inandırdığı için, kitapta bulunmayan ölçüler koyabilen veya kitaptaki ölçüleri kendi indi görüşlerine göre tahrif ve tağyir eden bir “mit” haline gelmiştir. Şehadet kelimesini kaldıran, böylece Müslüman olmanın gerekmediğini söyleyebilen, yerine ise sadece tevhid kelimesini ikame eden Fethullah Gülen, bu işi yapabilmek için ihtiyaç duyduğu yetkiyi, kitaptan alamayacağı için kitabın kaynağından aldığını çevresine söylüyor. Öyle ya, kitabı tağyir etmek için kitabın kaynağından yani Allah’tan emir almak, O’nunla konuşmak gibi bir “makam” gerekiyor.
Okumaya devam et

FETHULLAH GÜLEN “HİZMETÇİLERİNİ” ZOR TUTUYOR

FETHULLAH GÜLEN “HİZMETÇİLERİNİ” ZOR TUTUYOR

Bir örgüt, bir cemaat, bir devlet (halk) yönetmenin yüzde ellisinden fazlası, insanların psikolojik dünyalarını yönetebilmektir. İnsanların ümitlerini yönetebilmelisiniz, korkularını yönetebilmelisiniz, cesaretlerini yönetebilmelisiniz ila ahir… Liderlerin en büyük özellikleri, insanların psikolojilerini yönetebilmesidir, insanların psikolojik süreçlerini yönetebilen, o süreçlere ümit ve cesaret pompalayabilen, ümitsizlik ve korkunun kök salmasına müsaade etmeyen liderler, insanlar üzerinde tasarrufta bulunabilmekte, onları yönetebilmekte, onları ayakta tutabilmekte ve merkeze bağlı halde hayatlarına devam etmelerini sağlayabilmektedirler. Bir insana ne kadar para (mesela maaş, avans, prim) verirseniz verin, ümit ve cesaret aşılayamıyorsanız, ayakta tutamıyor, sadakatlerini sabit kılamıyorsunuz. Paranın fazla önemsendiği bir çağda yaşadığımız için onu misal veriyoruz, mali kaynakları zayıf olan bir yapının ayakta kalması zordur ama ne kadar paranız olursa olsun, ümit ve cesaret aşılayamıyorsanız meseleyi halledemiyorsunuz.

Cesaret mevcut durumla ilgili bir duygudur, direnmeyi mümkün kılan ruhi kaynaktır. Ümit ise gelecekle ilgili bir duygudur ve elan zor durumda olsanız bile ümit aşılayabiliyorsanız, istikbalin sahibi olduğunuza dair bir projeksiyon sunabiliyorsunuz ve insanlar mevcut şartlarda zor durumda olsa bile dayanıyorlar.
Okumaya devam et

İHANET ÖRGÜTÜNÜN PSİKOLOJİK SÜREÇLERİ

İHANET ÖRGÜTÜNÜN PSİKOLOJİK SÜREÇLERİ
İhanet örgütünün deşifre olmasından ve kendisine karşı şiddetli bir mücadelenin başlatılmasından sonra en dış halka olan sempatizan gurubunun ayrıldığı ama örgütün bünyesinden kopmaların yaşanmadığı meselesi konuşuluyor. Örgütün bünyesinden kopmaların olmadığı meselesi tabii ki yanlış, ciddi kopmalar olduğu vaka… Bununla birlikte örgüt bünyesinin beklenenden daha dayanıklı çıktığını ve direndiğini söylemek de yanlış olmaz.

Öyleyse sorumuz belli, örgüt bünyesi neden direnebiliyor, ne kadar direnecek, nasıl çözülecek, ne tür hadiseler çözülmeyi hızlandıracak?
Okumaya devam et

EKREM DUMANLI İTİRAF ETMİŞ

EKREM DUMANLI İTİRAF ETMİŞ!

İhanet örgütü önce ferasetini, sonra basiretini sonra da aklını kaybetti. Çok tuhaf hale geldiler, itham ederken itiraf ediyorlar, tenkit ederken ifşa ediyorlar. Ali Ünal bunların başında geliyordu, Ekrem Dumanlı da onu taklit etmeye başladı, belki de Ali Ünal Ekrem Dumanlı’yı taklit ediyordur, kim bilir.

Ekrem Dumanlı, 21.07.2014 tarihinde, “Ey zalim!” başlıklı bir yazı yazmış, aklını tamamen kaybettiği için, yazıda Akparti ve Erdoğan’ı tenkit ettiğini zannediyor, oysa yazı tamamen ihanet örgütünü anlatıyor. Gerçekten çok ilginç, yazının teorik kısmını alın, muhatap olarak da ihanet örgütünü koyun, ancak o kadar uyar.

Şimdi Ekrem Dumanlı’nın yazısını paragraf paragraf değerlendirelim, kendilerine ne kadar uyduğunu tek tek görelim;
Okumaya devam et

ERDOĞAN’IN PARALEL ÖRGÜT STRATEJİSİ

ERDOĞAN’IN PARALEL ÖRGÜT STRATEJİSİ

İhanet örgütüyle savaş tüm şiddetiyle sürüyor. Bu savaşı yürüten ise Erdoğan… İhanet örgütü yayın organlarından her gün, “belde nerede, delil yok” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor, delil olmadığını, hükümetin iftira ettiğini söylüyor. Başbakan ise her fırsatta paralel örgütün ihanetini anlatıyor ve onlara karşı acımasız bir mücadelenin sürdürüleceğini tekrarlıyor.

Meselenin delil-bilgi noktasında düğümlendiği anlaşılıyor. Dışarıdan bakanlar için delil-belge meselesi tabii ki önem arzediyor ama içeriden bakanlar (mesela başbakan) için bilgi kafi geliyor. Öyleyse belge-bilgi meselesi üzerine birkaç cümlelik de olsa kelam etmemiz lazım.
Okumaya devam et

SELAHATTİN DEMİRTAŞ MİSALİNDE SİYASET VE GERÇEKLİK

SELAHATTİN DEMİRTAŞ MİSALİNDE SİYASET VE GERÇEKLİK

Cumhurbaşkanlığı seçimi, ne milletvekili seçimine ne de mahalli seçime benzer. Seçilmek için yüzde elli artı bir oy gerekiyor. Milletvekilliği seçimindeki yüzde on barajı, seçime bağımsız olarak girmek şeklinde aşan adaylar var, mahalli seçimlerde ise zaten baraj yok. Özellikle mahalli seçimlerde, yüzde on beş oyla bile belediye başkanlığını kazanmak mümkün olabilir, seçime giren parti ve adayların oyları dengeli dağılır ve birinci gelen parti oyların toplamının yüzde on beşini alırsa belediye başkanlığını kazanır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise baraj yüzde ellidir, birinci turda yüzde elli artı bir oyu alan olmazsa, en çok oyu alan iki aday ikinci tura katılır ve yine baraj yüzde elli artı bir oydur. Hal böyle olunca, küçük partilere ancak ittifak etmek, büyük partilerin yedeğinde seçime girmek gibi bir ihtimal ve yol kalıyor.

Selehattin Demirtaş işte bu şartlarda cumhurbaşkanı adayı oldu. Kendisini aday yapan milletvekillerinin mensup olduğu partinin aldığı/alacağı oy, ancak yüzde 6-7 civarındadır. Bu durumda ortaya çıkan manzara nedir? Tavuğun kendini darı ambarında görmesi gibi bir şey…
Okumaya devam et

ALİ ÜNAL BİR KONUDA HAKLI

ALİ ÜNAL BİR KONUDA HAKLI

Ali Ünal, bir müddetten beri kıvranıyor. Fethullah Gülen’in aleyhine tek kelime etmeyen, ihanet örgütünün tek yanlış yaptığına kanaat getirmeyen, sanki “doğruluk teminatını” Allah ve Resulünden almış gibi hareket eden Ali Ünal, aynaya hiç bakmaksızın başkaları ile ilgili ithamları yazılarının ana teması haline getirmiş durumda. İhanet örgütü mensuplarının, “kesin doğruluk” teminatına sahip ruhi ve zihni altyapıları, kendilerini helak etmek için yalnız başına kafi olsa gerek.

Ali Ünal, 14.07.2014 tarihli, “Parti müftüleri’nin onulmaz cehaleti” başlıklı yazısında, ihanet örgütü karşıtlarının açığını arayan bir çaba içinde görünüyor. Çabasının neticesini de almış, mühim bir nokta bulmuş. Hayrettin Karaman’ın, “recm cezası” ile ilgili hezeyanı takılmış oltasına… Yazıda başka mevzular da var ama isabet ettiği nokta Hayrettin Karaman ile ilgili mesele… Daha doğrusu Hayrettin Karaman’ın recm cezası ile ilgili savruk düşünceleri.
Okumaya devam et

“ALLAH SENİ ÇATI ADAYI YAPSIN”

“ALLAH SENİ ÇATI ADAYI YAPSIN!”

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun haline baktıkça, kızdıklarıma, “Allah seni çatı aday yapsın” diye beddua edesim geliyor. Bu nasıl beddua, adam iki artı üç partinin cumhurbaşkanlığı çatı adayı, böyle beddua mı olur demeyin. Yavuz Sultan Selim Han zamanında da, “Allah seni Yavuz’a vezir yapsın” diye bir beddua icat olmuş, üstelik günün en ağır bedduaları arasında da mümtaz bir yer edinmiş.

Ekmeleddin İhsanoğlu o kadar zor durumda ki, içinde bulunduğu şartlar manzumesi (yani çatı adaylığı) her haline, tavrına, edasına, konuşmasına ve hatta ses tonuna bile yansıyor. Herhangi bir konuda görüşü sorulduğunda, vereceği cevabın hem CHP hem de MHP yönetimini ve tabanını ikna edici olması gerekiyor. Bu iki partinin taban ve tavanlarının, siyasi görüşlerinin, ülke meseleleriyle ilgili yaklaşımlarının tek ortak noktası, Erdoğan düşmanlığıdır. Erdoğan düşmanlığı dışında herhangi bir konuda müşterek dünya görüşü ve siyasi yaklaşım sahibi değiller. Hal böyle olunca, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun her hangi bir konuda söyleyeceği söz, ya CHP veya MHP yönetimini ve tabanını rahatsız edecektir. Mutlu olacakları tek beyan, Erdoğan aleyhine söylenecek sözdür, her ne hikmetse İhsanoğlu da o konuda görüş belirtmiyor.
Okumaya devam et

YANDAŞ MIYIZ?

YANDAŞ MIYIZ?

İhanet örgütü hükümeti destekleyen Müslümanları “yandaşlıkla” suçluyor. Bunu yaparken de CHP ve laik kesimin ucuzluğu ve ahlaksızlığına denk bir iğrençlikle yapıyor. Kendi ihanetlerinden hiç bahsetmeden teorik bazı doğruları alıyor, onları eğip büküyor, istismarın zirvesine kadar çıkıyor ve Müslümanları tenkit ve tehdit ediyor. Kendileri, Fethullah Gülen isimli “başhaini” kutsal bir varlık olarak görüp, her dediğini dinin hükümlerinden daha kıymetli görmek gibi bir zihni bataklığa saplandıkları için, Müslümanların hükümete ve Erdoğan’a verdiği desteği de şartsız ve mikyassız zannediyor. Kendi psikolojik dünyaları öyle organize olduğu için, başka bir ihtimal olduğuna kanaat getiremiyor, başka bir ihtimalin varlığına asla inanmıyorlar.
Okumaya devam et

FETHULLAH GÜLEN, ALEMİ AHMAK YERİNE KOYMA

FETHULLAH GÜLEN, ALEMİ AHMAK YERİNE KOYMA

Zaman gazetesi, Fethullah Gülen’in, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfına gönderdiği mesajı, 04.07.2014 tarihli nüshasında (biz internet sitesinde gördük) yayınlamış. Fehmi Koru’nun bu mesaj ile ilgili tenkitleri, gazetenin mesajın tamamını yayınlamasında etkili olmuşa benziyor. O mesajı gazete yayınlamamıştı, Fehmi Koru başta olmak üzere, geniş bir çevre tarafından mesajın sansürlendiği iddia ve tenkidi menzilini bulmuş olmalı ki gazete yayınlamak durumunda kalmış.

Ne diyor Fethullah Gülen o mesajında?

Özet olarak arınmaktan bahsediyor, ramazan vesilesiyle de muhteva ile zamanlama birbirine uyuyor. Her ne kadar gazetenin yayını ve köşe yazarlarının yazıları, ramazanın geldiğine işaret etmiyorsa da, Fethullah Gülen’in mesajı, ramazan ile mütenasip bir muhteva taşıyor. Kullandığı dil ise ilginç, genel olarak birinci çoğul (biz) zamiri ile başlayan cümleler kuruyor. Hal böyle olunca “nefs muhasebesi” yaptığı zannını uyandırıyor. Ama yazının (mesajın) sonuna vardığınızda, biz zamiriyle başlayan cümlelerin aslında kendileri dışındakilere hitap eden birer tenkit cümlesine dönüştüğü görülüyor. Böylece Fethullah Gülen ve kurşun askerlerinin “samimi” beyanlarda bulunmadıkları, bulunmayacakları, çünkü takiyye yaptıkları kanaatimiz kökleşiyor.
Okumaya devam et

BAŞKAN ERDOĞAN, MİLLETE HAYIRLI OLSUN

BAŞKAN ERDOĞAN, MİLLETE HAYIRLI OLSUN

Başbakan Erdoğan, beklendiği gibi Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı. Türkiye’deki siyasi manzarayı doğru okuyanlar, cumhurbaşkanlığı seçiminin Akparti tarafından yapıldığını/yapılacağını, seçimlerin ise bu durumu resmi/hukuki manada tescil etmekten ibaret olduğunu görüyorlar. Şu an itibariyle Akparti (aslında Erdoğan) ülkenin cumhurbaşkanının kim olacağına karar verdi, yaklaşık kırk günlük seçim süreci ise Akparti kararının tescili için devam eden bir demokratik gösteriden ibarettir. Erdoğan’ın birinci turda seçileceğine dair kehanet şovuna gerek yok, zira kamuoyu araştırmaları ittifakla neticenin öyle olacağını söylüyor, kamuoyu araştırmalarının neticeleri ortadayken, Erdoğan’ın seçileceğine veya seçilmeyeceğine dair kehanette bulunmaya çalışanlar gevezelik yapıyor.

Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanının kim olacağı belli olduğuna göre, artık konuşmamız gereken meseleler, seçim değil, başka mevzulardır. Bu mevzuların en önemlisi de, Erdoğan’ın nasıl bir cumhurbaşkanı olacağı meselesidir.
Okumaya devam et