BEŞERİ İLİMLER MECRASI

BEŞERİ İLİMLER MECRASI

(Terkip ve İnşa dergisi 5. sayı)

Her şey hakikate dairdir, her şey hakikatin farklı tecellilerinden ibarettir. Tüm ilimlerin nihai maksadı hakikatin idrakine matuftur, başka bir maksat edinen her ilim, kendisinden Allah Azze ve Celle’ye iltica edilecek olan “faydasız meşgaledir”.
İnsan, hakikatin kainattaki muhatabıdır. Hakikat ona indirilmiş, ona teslim edilmiştir. Öyle ki hakikati yalçın dağlar bile taşıyamamış, kabul etmemiştir. İnsan, kainatta hakikati bizatihi taşıyacak varlıktır ve bu cihetle olsa gerek “halife” tayin edilmiştir. Hakikatin muhatabı olmak, tabii ki onun hilafetini iktiza ederdi, ihsan da bu istikamette olmuştur.

İnsan aynı zamanda hakikatin en mütekamil tecellisidir. Kainattaki her varlık hakikatin bir çeşit ve farklı seviyelerdeki tecellisidir ama insan, o tecellilerin en kamil olanıdır. Ve mevzuun tamamı, Allah Azze ve Celle ile insan arasındaki münasebetten ibarettir. Geri kalanı, imtihan sırrından olmak üzere çeşit lüzumundan olsa gerek. Muhakkak ki sonsuz kudret sahibi olan Allah Azze ve Celle, insanı, kainatta zerre kadar yer kaplayan dünya mekanında ikametle vazifelendirse bile, şanına layık olan yaratma iradesini, iç içe alemlerle mücehhez muhteşem bir varlık yekunu ile misallendirmiştir. Uçsuz bucaksız varlık cümbüşünü, bir buçuk ile iki metre boyundaki bir varlık (insan) için yaratmış olması, kıymetin cesamette değil başka bir noktada aranması gerektiğini de ihtar eder.
Kıymet, “zübde-i alem” olan insanın derununa gizlenmiş olan kalb alemidir. Sani-i Kainat olan Allah Azze ve Celle, insanın küçücük cisminin içine, kainatın sığacağı bir tabiri caizse mekan, yani kalb yerleştirmiş, orada ikamet edecek olan varlığın en muhteşem numunesi olan ruhu nefyetmiştir. Kıymet, insandaki kalb ve insanı halife yapan ruhtur.
*
Kainattaki en kıymetli varlık ruh olduğuna, o da insanın derununa yerleştirildiğine göre, beşeri ilimler mecrasının merkezi mevzuu insandaki kalb ve ruhtur. İnsanı insan yapan ruhtur, ruh olmadığında veya bedenden ayrıldığında geriye kadavra kalmaktadır. Keza insanı insan yapan kalbdir, o masiva ile dolduğunda ruh tecelli edememekte, insanın hayvani ciheti ortaya çıkmaktadır.
Bunları biliyoruz fakat nasıl bir bilme ki, batının işgal ettiği bilgi sahası, materyalist ve evrimci olduğu için, insanı bedeni-hayvani cihetine mahkum etti. Dünya böyle kabul ettiği gibi Müslümanlar da ruha inanmasına rağmen beşeri ilimlerde onun mevkiini ve kıymetini unuttu. Belki milyonlarca sayfalık insana dair bilgi birikimi içinde ruhun olmamasını dert edinmeden batılı bilim telakkisine ve insan anlayışına farkında olmadan teslim olundu.
Kadim müktesebatımızda, insan, kalb, ruh bahislerine dair uçsuz bucaksız bilgi ve ilim olmasına rağmen, ulaşılması kolay olan batı bilgi birikimine rağbet etmek affedilir cinsten bir hata değil. İnsanın her şeyi kalbde yoğrulmasına, orada yoğrulan her şeye ya ruhun ya da nefsin vaziyet etmesine rağmen, beşeri ilimler mecrası, batının sosyal bilimler ve hatta davranış bilimleri çerçevesine hapsedildi. Ne kadar ağır ve derin bir işgal…
*
Beşeri ilimler mecramız, kadimden beri ahlak çerçevesinde tekke ve medrese tarafından, ruhiyat cihetiyle de tekke tarafından temsil edilmiştir. Tevhid ilimleri mecrası olan tasavvuf tarafından tetkik ve temsil edilen ruhiyat ve ahlak bahsi, tevhide açılan yolun insanın derununda, kalb ve ruhunda olmasındandır. Tevhid güzergahı, kainatta cem olmuş kesret aleminden geçmez, insanın derunundan, kalb ve ruhtan geçer. Bu sebeple ilmin birinci mevzuu, insandır. Çünkü insan, hakikatin muhatabı kılınmış, hakikate geçit veren yol onun derununa gizlenmiştir.
İnsan bahsi, bir taraftan hakikatin ne mütekamil tecelligahı olmak bakımından tevhid (ve hakikat) ilminin birinci mevzuudur, diğer taraftan varlık telakkisinin zirvesini teşkil etmesi cihetiyle müspet ilimler mecrasının şahikasıdır. Toparlayıcı olarak meseleye bakmak gerekirse; insan bahsi, Kur’an ilimlerinin muhatabı olmak bakımından onun, tevhid güzergahının kalb ve ruhtan geçmesi bakımından tevhid ilimleri mecrasının, varlık telakkisinin zirvesi olmak bakımından müspet ilimler mecrasının ana mevzusudur. Zaten beşeri ilimler mevzuu, insan bahsinin ta kendisidir. Hal böyle olunca insan bahsi, dört ilim mecrasının merkezidir ve mevzu olarak dört ilim mecrasını kendinde cem etmiştir.
Kadimden beri insan bahsinin tevhid ilimleri mecrasının, yani tasavvufun ana mevzuu olması tesadüf değildir. Tevhid, Allah Azze ve Celle ile Hz. İnsan arasında kurulan mütekamil münasebettir. Hz. İnsan, Allah Azze ve Celle’nin, kainatta yarattığı en mütekamil varlıktır ve zaten kainatı onun için yaratmıştır. Demek ki mesele, Allah Azze ve Celle ile Hz. İnsan arasında kurulacak münasebetten ibarettir. Bu münasebetin adı muhakkak ki kulluktur, kulluk ise tevhid üzere olmalıdır.
*
İslam ilim telakkisi her mecrası ve ölçüsüyle insana dair bir hikmeti muhtevidir. Her hüküm, sarahaten veya zımnen insana aittir ve onu muhatap alır. Bu noktada anlamamız gerekir ki, ilim insanda cem olmuştur. İnsandan müstakil herhangi bir ilim dalı, herhangi bir bilgi vahidi yoktur.
Her bilgi insanda cem olur, insanın kıymet ve merkezi de kalb ve ruh olduğuna göre, ilim, ruhiyattan ibarettir. Bu sebeple ilim, tasavvufta, kalb ve ruha ait bir hususiyet olarak irfana inkılap eder. İrfan; ilmin, tevhid muhtevasıyla yoğrulup tecrit, tenzih, tevhid güzergahının marifeti haline gelir. Kuru bilgi ve ilme ruh katılarak marifete kalbetmenin, mahareti tasavvuf nam müessesenin tasarruf ve temsiliyetinde temayüz etmiştir. İrfan yoksa bilgiyi yoğuran kuru akıl ve felsefedir. Kuru akıl, felsefe yoluyla tevhid güzergahını bulamaz, o güzergahta karar kılamaz.
*
Beşeri ilimler mecrası, zarureten ve doğrudan tevhid ilimleri mecrasının tasarrufu altındadır. Aksi her ihtimalde insanı hayvandan tefrik etmenin ruhi ciheti ve marifeti kaybedilir. İnsan ve hayvan arasındaki fark olarak sadece aklı öne sürmek; aklın, toplu katliam silahları yaparak hayvandan daha aşağı bir seviyeye inmenin aleti olduğu gerçeği karşısında söylenecek söz kalmaz. Batının meseleye böyle bakması, Müslümanların aldanmasına sebep olmamalıdır.
ALİHAN HAYDAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir