BİLGİ-FİKİR-BÜYÜK DOĞU

BİLGİ-FİKİR-BÜYÜK DOĞU
Yazıya dökülmüş her metin, ağızdan çıkan her hitap, bilgidir. Mana, kelimeyle zarflandığı andan itibaren bilgi haline gelir. Yazılı veya sözlü her ifade bilgiden ibarettir. Bu durum, bilgi-fikir bahsinin en çetin meselesi ve fikir bahsinin de en büyük paradoksudur.
Tefekkür faaliyeti ile fikir elde edilir. Fakat fikir, müellifine münhasırdır. Zira tefekkür süreçlerine malik olan odur. Fikri, metne veya söze döktüğü andan itibaren bilgi haline gelir. Bu çeşit bilgi ile diğer bilgileri tefrik etme lüzumu açıktır. Fakat öncelikle her ikisinin de bilgi olduğunu tespit etmek zarurettir.
Zarflanmış olan mananın bilgi haline gelmesi, idrak faaliyetini gerektirir. Fikir zarflandığında bilgi haline gelmese ve fikir olarak devam etse, idrak etmek gerekmez ve öğrenmek kafi gelirdi. Oysa “fikri bilgiyi” idrak etmemiz gerekiyor. Bilgiyi ise umumiyetle öğrenmek kafi geliyor.
Bilgi ile fikir arasındaki münasebet, öğrenmek ile idrak etmek arasındaki münasebettir. Bilgiyi öğrenerek kullanabilme imkanı var. Bu imkan, insan zihninde, “fikri bilgiyi” de öğrenerek tatbik edebileceği zannı oluşturuyor.
Öğrenmenin kafi geleceği zannı, üretmek için ecel terleri dökülen “fikri bilgiyi” ezberleyerek veya öğrenerek tekrar etmeye sebep oluyor.
*
Fikrin nakli mümkün değil. Fikir de bilgi olarak nakledilebiliyor. Fikrin, münhasıran müellifine ait olması ve ancak bilgi olarak zarflanması, naklinin önündeki iki engel… Fikri nakledememek, fikre muhatap olmayı da imkansız kılıyor.
Ne yaparsak yapalım, bilgiye muhatap olmak mecburiyetinde kalıyoruz. Bilgiye muhatap olma mecburiyeti, meseleyi “akıl” merkezine taşıyor. Çünkü “dil” aklın alanı… Kaçınılmaz olarak aklın alanına sıkışıyoruz.
Fikir şuurun meşgalesi… Fikir nakledilemediği için, şuur, dışarıdan fikir alamıyor. Bu sebeple muhatap olunan bilgiyi dış dünyadan akıl alıyor ve iç aleme taşıyor. Aklın elde ettiği malzemeleri şuur işliyor. Aklın elde ettiği bilgide fikir unsuru veya boyutu varsa şuur hususen ilgileniyor. Dış dünyadan elde edilen bilgide fikir unsuru veya derinliği yoksa, aklın merkezinden dışarı çıkmıyor. Çünkü şuur onunla ilgilenmiyor.
Dış dünyadan alınan bilgi, sadece akıl tarafından değerlendirilirse, aklın sınırları içinde kalıyor. Bilgi hangi mahiyette veya çeşitte olursa olsun, sadece aklın faaliyetine konu olmuşsa, akıl ufkunda kalıyor. Aklın idrak faaliyetini gerçekleştirdiği doğru… Bu sebeple “fikir”, akıl tarafından da üretilebiliyor. Fakat aklın ürettiği fikir de aklın ufku ile mahdut… Aklın ufku ise müşahhas dünyadır.
Varlık, insan ve hayat bahisleri, fizik gerçekliklerden ibaret olsaydı, şuura ihtiyacımız olmazdı. Şuurdan fizik alemde de faydalandığımız doğru… Fakat esas ihtiyacımız fizik ötesi manalar içindir.
Meselenin özü burası…
Ne var ki fizik ötesi manaları “dil” ile zarflayamıyoruz. Dil havzası, fizik ötesi manaları taşıyacak kudrette değil. Hiçbir metin, fizik ötesi manaların zarflanmış hali değildir. Bu sebeple şuur, hakikati dışarıda bulamıyor.
(Bu noktada hemen bir parantez açalım. Kur’an-ı Kerim, hakikatin yeryüzündeki tek ifadesidir. Allah, beyanını, hakikati ifade etme kudreti olmayan “dil” ile yapmıştır. Kur’an-ı Kerim’de hakikat en mütekamil haliyle ifade edilmiştir. Akıl, burada bir paradoks görür. Dil, hakikati ifadeye kafi bir vasıta değilse, (haşa) Kur’an-ı Kerim de hakikati ifade etmiyor. Kur’an-ı Kerim hakikatin beyanı olduğuna göre, dil hakikati ifadeye kafidir. Burada görünen paradoks, aklın paradoksudur. Aklı aşmadan bu paradoksun üstüne çıkmak kabil değil. Bu (ve başka sebeplerle) Kur’an-ı Kerim akılla okunmaz ve akılla anlaşılamaz. Akıl, Kur’an-ı Kerim’i bile “bilgi” olarak muhatap alır. Bunu yaptığı içindir ki O’na “öğreti” gibi isimler verebilmektedir.)
Şuur hakikati dışarıda değil içeride bulur. Kalb ve ruhta… Fakat insanın iç alemindeki giriftlik kainattaki giriftlikten daha fazladır. Bu sebeple dış dünyadan ölçüler edinmesi gerekir. Dış dünyaya gözünü (idrakini) kapatmış olan insan iç aleminde bir adım yol alamaz.
Fizik ötesi manaları zarflayamadığımıza ve fikri de nakledemediğimize göre, şuur dış dünyada neye muhatap olacak? Bilgi ve “fikri bilgi” tasnifinin ehemmiyet kazandığı nokta burası… Fikri bilgi, fizik ötesi manalara dair “ipuçları” ihtiva eder. İpuçlarının büyük bir kısmı “ölçü”dür. Meselenin sınırlarını tespit eden ve içinde kalınması gereken çerçeveyi oluşturan ölçüler. O ölçüler içinde “mana” veya “hakikat” iç alemde, kalb ve ruhta aranır. Bu arayışın adı ise şuurun idrak faaliyetidir. İpuçlarından hareketle başlayan şuur merkezli tefekkür faaliyeti, kalb havzasında ruhu arar.
Şuurun idrak faaliyetinde sözkonusu olan meseleler, elde ettiği neticeleri zarflamak bahsinde de mevcuttur. Şuur, hakikate ne kadar yaklaşmış olursa olsun, onu ifade etmek istediğinde, lisan hapishanesiyle karşılaşır. Anlamasına anlar fakat ifade edemez. Bu sebeple hakikatin lisan dışında başka dilleri de vardır. O dil veya diller tasavvuf mecrasında kullanılır. Bahsimiz tasavvuf mecrası değil, tefekkür mecrasıdır.
Akıl gerçeği anlar fakat hakikati anlamaz. Şuur, gerçeği anlar ve hakikati fark eder. Ruh, gerçekle ilgilenmez ve hakikati müşahede eder. Anlaşılacağı üzere hakikatin idraki kabil değildir. Hakikatin idrak güzergahında ruha kadar anlama imkanı yoktur. Ruh ise idrak etmez, müşahede eder.
Silsileyi şöyle ifade edebiliriz. Önce bilmek (öğrenmek) sonra idrak etmek ve daha sonra tekrar bilmek vardır. Fakat son bilmek, ruhun bilmesidir ki buna müşahede diyoruz. İdrak, kendinden önceki bilmekten mukayesesiz kıymetli kendinden sonraki bilmekten ise mukayesesiz kıymetsizdir.
*
Büyük Doğu, büyük dahinin İslam’dan elde ettiği FİKİRDİR. Bu fikrin nakli (her fikir gibi) mümkün değildir.
Büyük Doğu, İslam’dan deha çapında mana ve hikmet istihsalidir. Fakat bu mana yekunu, münhasıran müellifine aittir.
Büyük Doğu’ya gömülmüş halde bulunan fakat nakli kabil olmayan mana yekunu, yukarıda izahını yaptığımız sebeplerle perdelenmiştir. Fakat esas perde, Necip Fazıl’ın dehası ile mütenasip olan üslubudur. Üstadın üslubu, insanın aklını başından alıyor. Akıl hayranlık içinde meftun olmaktan başka bir şey yapamıyor. Akıl atıl hale gelince, şuur da oluşmuyor. Şuurun teşekkülü, aklın teşekkülünden sonradır ve “akıl patlaması” ile gerçekleşir. Akıl, Üstadın üslubu tarafından zapt altına alınınca, kendini aşması gereken noktaya (patlama noktasına) gelemiyor. Akıl patlamazsa, şuura geçit vermiyor.
Bu büyük bir handikap. Büyük Doğu gibi bir tefekkür mecrasının başına gelebilecek en büyük felaket. Büyük Doğu, özü itibariyle şuuru teklif eder ve anlaşılması için de şart görür. Fakat büyük dahinin üslubuna sıkışan akıllar, şuura sıçrayamadan etkisizleşiyor. Olacak iş değil…
Karşılaştığım Büyük Doğucuların tamamına yakını, Büyük Doğuyu ezberlemiş ve tekrar eder halde. Hepsinin gayreti, Üstadın üslubuna benzemek… Anlayış ile üslubun aynı şey olmadığı bile fark edilmemiş durumda. Kuşanılacak olan “anlayış” fakat kuşanılmaya çalışılan “üslub…
Anlayışın bir üsluba sahip olması gerektiği doğru… Fakat bahsettiğimiz Üstadın üslubu… Üstadın üslubu ile anlayışın üslubunun birbirine geçişmiş halde bulunması ise birbirinden tefrik etmeyi fevkalade zorlaştırıyor.
Üslup mengenesinde sıkışan akıl, Büyük Doğu’daki terkipleri tekrar etmekten başka bir şey yapamıyor. O terkipleri tekrar etmenin entelektüel bir havası var. Bu da ayrıca etkiliyor. Ama mesele anlamak, ezberlemek değil…
Artık Büyük Doğucuların da “ezberlerini bozma” vakti geldi.
Büyük Doğu, İslam Tefekkür Mecrasının mahsulüdür. Şuurla anlaşılmalıdır. Bundan ötesine gitmek isteyenler Meşayıhtan birine intisap etmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir