BİLİM KİSVESİYLE İSLAM DÜŞMANLIĞI YAPAN ADAM, İLBER ORTAYLI

BİLİM KİSVESİYLE İSLAM DÜŞMANLIĞI YAPAN ADAM İLBER ORTAYLI
Bir bilim adamının “bilim namusu” nasıl anlaşılır? Bu soru aynı zamanda, bir adamın “bilim adamı” olduğu nasıl anlaşılır sorusudur. Fikir adamı olabilirsiniz, fikir adamı olduğunuz için taraf olabilirsiniz, bu tabiidir. Fakat bilim adamı edalarıyla ortaya çıkanlar başka kurallara tabidir.
Bilim adamı kisvesiyle ortaya çıkanlar, aynı zamanda şunu deklare etmiş olmuyorlar mı? “Ben bilim adamıyım, ben sadece bilimi önemserim, bu sebeple doğruya doğru, yanlışa yanlış derim”. Böyle bir ön beyan, bilim adamının kuşandığı “kisvesinde” mevcut değil midir? Buna rağmen, ideolojik propaganda yapmanın adı nedir? İdeolojik propagandayı, “bilim” kisvesine sokması nasıl anlamlandırılmalıdır? Bu bilimsel bir “hile” değil midir?
Konumuz İlber ORTAYLI… Büyük tarihçi zannedilen, kendini de büyük tarihçi zanneden İlber ORTAYLI… “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” isimli kitabında, tarihçi edalarıyla İslam düşmanlığı yapıyor. Düşmanlığını, tarihin içine gömmüş bir şekilde ve sinsice yapıyor. İslam düşmanlığının malzemesini de Osmanlıdan devşiriyor. Bu arada, Osmanlıyı da tahkir ediyor.
Bunu da doğrudan yapmıyor, iktibas marifetiyle yapıyor. Yani sorumluluğu da doğrudan üzerine almıyor. Hile içinde hile… Bilim adamlığı, hileyi gergef gibi işlemek ve kendi ismini gizlemekten ibaret… Pes…
Şu ifadeye bakın…
“Sadık Rıfat Paşa, Osmanlı siyasal edebiyatında, Prof. E. Kuran’ın da ifade ettiği gibi, ilk defa olarak “hükümdar’ın” da hukuk-ı millet’e tabi olmasından söz etmektedir. İslam nazariyesinde böyle bir prensibe rastlanamaz, hükümdar klasik dönemde ancak “şeriat-i garra”ya tabi olacaktır.” (sahife 109)
Hükümdarın hukuka tabi olmadığını söylüyor ve gerekçesini ekliyor, “İslam nazariyesinde böyle bir prensibe rastlanmaz”. Bunu da başka bir profesörün tespitini iktibas ederek yapıyor. İlginçtir hemen devamında ise “hükümdar klasik dönemde ancak “şeriat-i garra”ya tabi olacaktır” ifadesini ekliyor. Hükümdar Şeriat’a tabidir ama adam Şeriat’ı hukuk saymadığı için, İslam nazariyesinde böyle bir prensibin olmadığı hükmünü devam ettiriyor.
Nasıl değerlendirmeli? Şeriat’ı hukuk saymamasına ne demeli? Hukuk olarak sadece “batı hukukunu” gören bir kafa yapısına söylenebilecek bir şey var mıdır? Yeryüzünde tek hukuk var o ada “batı hukukudur” hükmüne ve anlayışına yürekten inanmış birisine ne denebilir? Adam tarihçi, Türk tarihinin bilinen kısmının kahir ekseriyeti de İslam tarihi, bütün bunlara rağmen Şeriat ve İslam hakkında bir bilgi sahibi değil. İslam’ı, İslam hukukunu, İslam’ın bir hukuku olduğunu bilmiyor. Veya bunları biliyor ama Şeriat’ı, yani İslam hukukunu “hukuk” saymıyor. Roma imparatorluğundaki hukuku “hukuk” sayıyorlar ama İslam hukukunu, “hukuk” saymıyorlar.
İslam düşmanlığını sergilerken, Osmanlıyı da tahkir ediyor. Osmanlıda hükümdarın “hukuka” tabi olmadığını söylüyor. Osmanlının hukuka tabi olmamasının sebebini de “İslam nazariyesinde böyle bir prensibin olmadığına” bağlıyor. Bu ne melun bir yaklaşım, bu ne melun bir taraftarlık, bu ne melun bir batı hayranlığıdır.
Memleketin sayılı tarihçilerinden biri kabul ediliyor ve bu vasıfla gerine gerine geziyor. İslam hukukunda “imtiyazlı sınıf” olmadığını, yargıdan muaf hiç kimsenin bulunmadığını, değil hükümdar, Halifenin bile yargıdan muaf tutulmadığını bilmiyor. Bilmiyor mu, umursamıyor mu? Bilmiyorsa bu kadar derin bir cahillikle bilim adamı olması sadece Türkiye’ye mahsus olmalı. Biliyorsa, bilmesine rağmen İslam düşmanlığı aklını, vicdanını, gözünü kör etmiş olmalı, bu ihtimalde de bu adamın “bilim adamı” olabilmesi sadece Türkiye’de sözkonusu olabilir.
Tutarlılık kaygısı da çekmiyor. Zaten kin ve nefretin aklı esir alması halinde tutarlılık imkansızdır. Aynı kitabın dört sahife sonrasında (113. Sahifesinde) tamamen aksi manaya gelecek bir tespit yapıyor. Bu tespiti de “bilim adamı” edalarıyla yapıyor ve çelişkiyi de hiç farketmiyor.
“Aslında Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun, üslubu ve dayandığı gelenek açısından, Osmanlı devlet hayatında özgün bir belge sayılmaması gerekir. Her hükümdar tahta çıkdığında ve zaman zaman da ülkede yaygınlaşan adaletsiz uygulamalar ve kötü yönetimi önlemek amacıyla bu gibi adaletnameler çıkarmaktaydı. Ferman, içeriğindeki yeniliklere rağmen geleneksel özellikleri taşıyan bir belgedir.” (sahife-113)
Her padişahın tahta çıktığında veya gerektiğinde “adaletnameler” yayınladığını tespit eden İlber ORTAYLI, Osmanlı hükümdarlarındaki hukuk ve adalet hassasiyetinin kaynağını umursamıyor. Bu hassasiyetin kaynağının İslam olduğunu tespit etmekten imtina ediyor. Osmanlı hükümdarlarının adalet konusundaki bu hassasiyetlerine rağmen hukuka bağlı olmadığını söylemekten “ar” etmiyor. Nasıl bir duygu dünyası bu? Okuma yazma bilmeyen bir insanın bile duygu dünyası bu kadar “kötü”, bu kadar “iğrenç” olamaz.
Ne denebilir ki bu adama?
NURETTİN SARAYLI

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir