BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ

BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ
Fikir ve ilim adamının temayüz etmiş vasfı, hakikat arayıcılığıdır. Her nerde bulur, görür, karşılaşırsa, ona gerekli kıymeti vermekle, gerekli ihtimamı göstermekle memurdur. Kimin şahsında tecelli ederse, kimin kaleminden süzülürse, kimin ağzından dökülürse, hürmet ve itina ile alıp başına taç etmelidir. Aksi herhangi bir ihtimal, hem fikir ve ilim adamlığı vasfını imha eder hem de o şahsın ahlakını… Ahlak yoksa fikir de, ilim de yoktur, çünkü ahlak, mananın en hacimli mahfazasıdır.
Türkiye’de fikir ve ilim adamı iddiası taşıyanlarda hakikat kaygısı ve arayışı, istisnaları tenzihen söyleyelim, yoktur. Hakikat kaygısı ve arayışının olmamasının birinci sebebi, zeka seviyesi ve akıl hacmi, hassasiyet keskinliği ve idrak derinliği ne olursa olsun, hakikatin kendi avuçlarında olduğundan emin olmalarıdır. Hakikati bulmuş, en derin şekilde idrak etmiş, en güzel şekilde de kendileri izah ve ifade etmişlerdir. Bu türden bir psikiyatrik maraz, şahsiyetlerinin merkezine yerleşmiş halde tavır ve edalarından taşmış, hayatlarını bu merkezde (yani kendi merkezlerinde) yaşamayı itiyat edinmişlerdir.
Kendinde merkezleşen, hakikatin tek sahibi olan, hiç kimseyle eşitlerarası münasebet kurma ahlakına sahip olamayan hastalıklı tipler, tabii olarak ülkede fikir ve ilim adamı olup olmadığını bile merak etmiyor. Yalnız başına her şeyi yapabilecekmiş marazi hissine malik olan bu adamlar, çok zaman farkına varmadan, tüm hücreleriyle nefsin tecessüm etmiş halidirler ve bunu da farketmenin kalbi ve zihni altyapısını kaybetmişlerdir.
Misal bu ya, bir insan, ana rahminden çıktıktan sonra yazmaya başlasa, günde yirmi dört saat yazsa, başka hiçbir işle meşgul olmasa, seksen yaşına kadar da yaşasa, ortaya koyabileceği eser sayısı en fazla beş yüz adettir. Bu miktar eser, bir kişi için muhakkak ki muhteşem bir müktesebat oluşturur ama İslam’ın mana haznesini ifade ve izhar etmek bakımından okyanusta bir damla nispetinde bile değildir. Bunu bile anlamayan birinin, fikir veya ilim adamı olma iddiası, cıvatanın nasıl yapıldığını öğrenen birinin uçak mühendisliği iddiasına benzer bir klinik emsal oluşturur.
Bunların bir kısmı, başkalarını okumamayı maharet sayar, okumadığı için de memleketteki “kıymetleri” görmez. Kıymetleri görmediği için de kendisinde bulunan tenekeyi altın zanneder veya tek altının kendisi olduğunu vehmeder. Bir şekilde okur da “kıymeti” görürse, tecessüm etmiş nefs haline gelen bedeni, zihni ve kalbiyle ilk yapacağı manevra, “görmezden” gelmektir. Bir anlık olsun zihnine üşüşen ruhi kaygı ve endişeleri ancak görmeyerek, okumayarak, yok sayarak kovar. Oysa nefsinin katılığından kalbinin letafetine giden koridoru açacak olan o “ruhi kaygılardır”.
*
Bunlarla münasebet kuramazsınız. Münasebet kurma teşebbüsünüz herhangi bir şekilde akim kalır. Nefsin tecessüm etmiş hali olan bu adamlarla tek münasebet kurma yolu, onları övmektir. “Marifetin iltifata tabi olduğu” kadim kaidesince iltifat ettiğinizde ise, kadim kaideye riayet etmiş olmazsınız, sadece nefsini beslemiş, biraz daha semirtmiş ve düştükleri psikolojik girdaba mahkum etmiş olursunuz. Ama bütün bunlara rağmen bir şeyi elde edersiniz, münasebet kurarsınız. Ne var ki aranızdaki münasebetin bağı, ona iltifat etmektir, başka bir tavır sergilediğinizde münasebeti yıkarsınız.
Meselenin en zor tarafı; istisna da olsa bunların içinde gerçekten “kıymet” sahibi insanlar olmasıdır. Belli bir fikri ve ilmi kıymete sahip olan misallerde mevzuu daha da giriftleşir. Bir taraftan gördüğünüz kıymeti göstermek gibi bir mesuliyetiniz vardır, çünkü hakikat kaygısı çekiyorsunuzdur. Zaten bu kıymetleri arıyorsunuz, bulduğunuzda da mesuliyetinizin tabii neticesi olarak ilan ediyor, gösteriyor, iltifat ediyorsunuz. Ne var ki, değersizler pazarında biraz kıymet sahibi olanlar, kendilerini bulunmaz Hint kumaşı zannediyor. Bir bakıma haksız da değiller, “değersizler pazarında” üç kuruş değeri olan bile mühimdir. Tam bu noktada, yani basacak sağlam bir yer bulmuş bunun gibi kişiler, belli bir gerçekten hareket ederek, kendilerini öyle bir uçurumdan aşağı atıyorlar ki, hiç kurtuluş şansları yok.
*
Bir şekilde kurduğunuz münasebet asla sıhhatli ilerlemiyor. Mutlaka küçük manevralar (ayak oyunları) ile karşılaşıyorsunuz, isim sıralaması gibi ufak tefek işlerle başlıyor ayak oyunları, küçük olduğu için itiraz payı bırakmıyor. İtiraz etseniz, “bu kadar küçük şeyi dert ediyor” türünden, hakikaten hafifmeşrep tavır içinde görüneceksiniz, tabii olarak itiraz etmiyorsunuz fakat adamımız zeki ya, o küçük manevraları sürekli hale getiriyor ve statüleştiriyor. İlk bakışta zekice bir manevra gibi görünüyor, muhtemelen bunu yaparken de çok zekice bir manevra yaptığını düşünüp psikolojik istimna ile meşgul oluyordur. Bunlara tevessül ettiğine göre zevk de alıyor olmalı.
Meselenin dikkat çekici yanı şu ki; zekice yaptığını zannettiği ahmaklığı sizin anlamadığınızı zannediyor. Küçük meseleleri dert etmeme tavrınızı ise kurduğu kapanı anlamadığınız veya o kapana sıkıştığınız şeklinde düşünüyor, oysa o arada, kendine açmış olduğunuz ivazsız krediyi tükettiğini anlamıyor. Ahmaklığın kırk çeşidi var, en fenası da fikir hasisliğidir.
*
Nasıl olacak? Böyle bir insan kalitesiyle yaşamanın yolu nasıl bulunacak? Zeka, muhatabın küçük ve hasis manevralarındaki ahmaklığı anında yakalıyor ama hayatı zeka ile değil ahlakla yaşamaya karar vermişseniz, nasıl yapacaksınız? Tevazu asalettir ama fahişeyle asil şekilde yaşayamazsınız ki… Hasis insanların tevazu kadar istismar ettiği başka bir kıymet var mıdır? Bir cemiyetin başına gelecek en büyük belalardan biri, tevazuun şartlarının kalmamasıdır. Tevazuun şartları yoksa vakar, asıl sütunlarından birini kaybetmiştir, terkibinde tevazuu olmayan vakar, kibirden nasıl tefrik edilir?
Şartları olsa da olmasa da tevazuun devamı gerekmez mi? İşte günümüzün sorusu… Şartları olmayan bir kıymet tatbik edilebilir mi, tezahürü mümkün mü? Her şeye rağmen ısrar ederseniz tevazuda, şahsiyetinizi ayaklar altına alıyor ve çiğniyorlar, şahsiyetinizin çiğnenmesini, bir derviş edasıyla dert etmeyebilirsiniz belki ama şahsiyetinizle birlikte fikri de tepeliyor alçaklar. Fikrin mahfazası vakar, vakarın mahfazası şahsiyet değil midir? Bu silsileyi muhafaza edemezseniz, fikri de muhafaza edemiyorsunuz. Öyleyse, elveda tevazuu…
Ne var ki meseleyi halletmiş olmazsınız. Tevazu terk ettiğinizde hızlı şekilde (farkına varsanız da varmasanız da) kibre doğru savruluyorsunuz, kibrin zuhuru ile vakarı kaybediyorsunuz, vakarı kaybettiğinizde şahsiyetinizi… Tevazuu terk etme sebebiniz vakarınızı ve ona bağlı şahsiyetinizi ve ona bağlı fikrinizi muhafaza etme çabasıydı ama tevazuu terk ettiğinizde bunların hepsini kaybetmiş oldunuz.
Neticede; ruh dünyanızın girift labirentleriyle münasebet ağının girift mecralarında kayboluyorsunuz. “Tedbir nedir?” sorusuna verebileceğiniz tek cevap, “halvet-i sahiha” hükmüne iltica etmektir, yani bu hallerden uzak durmak… Bu münasebetlere girmemek… Bu güzergahtan devam ettiğinizde ise yolunuz inzivaya çıkıyor. Münzevi bir hayat… Olacak şey mi? Dünyanın bir yarısı yıkılıyor, bir yarısı canhıraş hegemonya kurmaya çalışıyor, ümmet iki kutup arasında hesaplaşma arenası olmuş… Bu şartlarda bir insana “münzevi” demek, en ağır hakaretlerden biri değil midir?
Çözüm mü? Çözüm yok…
Cenab-ı Allah Azze ve Celle, idraksizlerin, fikir hasislerinin şerrinden muhafaza etsin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir