BİR AHMET ALTAN PORTRESİ

BİR AHMET ALTAN PORTRESİ
Ahmet Altan, Taraf Gazetesindeki köşesinde, bir portreyi çizmek için fırça (kalem) sallıyor. Öncesini hatırlamıyorum ama Taraf Gazetesi çıkmaya başladığından beri aslında aynı portreyi çizmeye çalışıyor. Bu portreyi tanımaya ihtiyacımız var. Portreyi tanımadığımız için, değiştiğini zannediyoruz, oysa Altan değişmedi, portrenin yekununu görmeyenler değiştiğini zannediyor.
Önce portrenin ideolojik arka planına bakalım.
Ahmet Altan (aslında tüm Altan ailesi), her şeyin en iyisinin batıda olduğuna iman etmişlerdir. Bu o kadar sağlam bir imandır ki, batının hukuk, siyaset, iktisat ve hatta sanat metinlerini tercüme etmek onlar için kafidir. Aynıyla almakta bir mahzur yok aksine azami fayda vardır. Ferd, cemiyet, devlet, hayat, siyaset ve daha sayısız konuda hiçbir fikir sahibi olmamak, fikir sahibi olmaya ihtiyaç duymamak, bir yerde (batıda) stok halinde bulunduğunu düşünmek, kurtuluşun, onların birebir nakliyle mümkün olacağına iman etmek… Bu tespitler için delile ihtiyacı olanlar, Taraf gazetesindeki köşesini, geriye ve ileriye doğru okuyabilirler, geçmiş sayılarda mebzul miktar olduğu gibi, gelecek sayılarda da mebzul miktar bulacaklarından şüpheniz olmasın. Geçmiş sayılar neyse de, gelecek sayılarda olacağını nasıl biliyoruz, kahinlik mi yapıyoruz? Hayır, sadece bir insanın inandığını söyleyeme devam edeceğini kayda geçiyoruz.
Batının olduğu gibi kopyalanması gerektiğini düşünen Altan familyası, ne hazindir ki Kemalist olduğunun farkına varmamaktadır. Batının değerlerini olduğu gibi kopyalayanlar Kemalistlerdir ve cumhuriyetin kuruluşunda başlayan bu süreç, onlarca yıldır, “tercüme hatalarını” bile kutsayan bir ruh hastalığına yakalanmış haldedir. Ahmet Altan, her köşe yazısında batıya referans veren fakat batıyı asla tenkit etmeyen bir adamdır. İlginçtir ki, tek bir yazısında bile orijinal bir “fikir” üretmemiş, herhangi bir konuda, batıyı referans vermeksizin ve kendine ait bir fikir sahibi olmamış birisidir. Yani Ahmet Altan, fikir adamı değil, muharrirdir. Ne var ki bu durum, ne kendisi tarafından bilinir, ne de kamuoyu tarafından farkedilir. Kıvrak ve etkili bir üslubu var, üslup, fikir sığlığını perdeliyor. Efkar-ı Umumiye, adamımızın fikir ürettiğini, dahası fikir adamı olduğunu zannediyor. Hem efkar-ı umumiyeye hem de bizzat Ahmet Altan’ın kendisine bir hatırlatma yapalım, fikir adamının orijinal fikirleri olur, Ahmet Altan’ın batıyı referans göstermenin dışında herhangi bir konuda orijinal bir fikri olduğunu (kendisi de dahil) gören, duyan, okuyan, bilen varsa söylesin.
Kemalistler ile Altanlar arasında nasıl bir fark var? İkisi de batıyı kaynak olarak alıyor ve olduğu gibi tercüme edilmesini istiyor, aradaki fark sadece Kemalistlerin yirminci asrın başlarındaki tercümelere takılıp kalmalarıdır. Altanlar ise o tercümelerin güncelleştirilmesi gerektiğini söylemekten başka bir farklılığa sahip değiller. Ülkedeki anlayış sığlığı o kadar yaygın ve yoğun ki, piyasada fikir adamı diye gezinenlerde bile diz boyu… Ahmet Altan, kemalizmin baş düşmanı zannediliyor, kendisi de kendini öyle zannediyor. Biraz deşelediğinizde, aynı kaynaktan aynı usulle beslendikleri ortaya çıkıyor ne var ki bunu farkeden yok.
Hiçbir konuda hiçbir orijinal fikri olmayanların fikir adamı kabul edildiği ülkedir burası. Kemalistlere ve orduya karşı yazı yazmış (ve yazıyor) olması, Ahmet Altan’ı Kemalistlerin karşısında mevzilendirmeye kafi geliyor. Kimse işin kaynağına inmiyor, kaynağına inildiğinde ise görülüyor ki, iki taraf da aynı kaynaktan aynı şekilde (tercüme yoluyla) besleniyor.
Buraya kadar ki kısım yani Ahmet Altan’ın profilindeki ideolojik arkaplan, tenkit mevzusu mu, tercih mevzusu mu? Altan için tercih mevzuu. Herkes istediği fikre mensup olabilir, mensup olmak için fikir üretmek ve fikir adamı olmak gerekmez. Ahmet Altan da, batının, “doğru”, “güzel”, “iyi” olduğuna iman etmiştir ve bu kendi tercihidir. Tercihine ne denilebilir ki?
Şimdi ideolojik arkaplanına biraz daha yoğunlaşalım.
Batı, son birkaç asırdır, tüm insanlığın, insani değerlerin, insani hayatın tek kaynağı, tek mecrası, tek havzası olduğu iddiasında. Bu iddiasını o kadar ileriye götürdü ki, kendi tarihini, insanlık tarihi olarak dünyaya sundu ve dünyadaki entelektüel zafiyetten dolayı da hakim anlayış haline geldi. Herkesin bildiği (artık ezberlediği) gibi, “insanlık tarihi” batının seyrettiği safhalar, süreçler boyunca ilerlemiş gibi gösterildi. Batının tarihi seyrine uymayan diğer milletler, kültürler, medeniyetler, batının en ilkel hali olan sıfır noktasına mahkum edildi. On dört asır önce veda hutbesindeki “beyanname”, bu beyannamedeki “Arab’ın Aceme, Acemin Arab’a üstünlüğü yoktur” şiarı ırkçılığa karşı en güçlü prensibi ve iradeyi temsil etmesine rağmen umursanmadı, buna mukabil, daha altmışlı yıllara kadar devam eden ırkçı kanunların Amerika’sı, benzer durumdaki Avrupa’sı insanlık tarihinin mikyası kabul edildi. Bu hesaba göre, dünya, “insanlaşma sürecini” bundan kırk-elli yıl önce tamamlayabildi. On dört asır önce tamamlanmış olan “insanlaşma süreci”, batı tarihinde yer almadığı için umursanmadı.
Batı, kendi medeniyetini öncelemek, önemsemek, değerli kılmak için bunları yaptı. En büyük mahareti ve başarısı da, kendi tarihini, “insanlık tarihi” olarak sunabilmesiydi. Dünyanın batı dışında kalan kültür coğrafyalarındaki “aydın” tiplerini de kendisi yetiştirmekle, yirminci asırdan itibaren ileri karakollarını, mahalli aydın taburlarıyla oluşturdu. Batının, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sindeki savunma hattı, İstanbul’un “aydın mahfilleri”ydi.
Ahmet Altan ve familyası, batının değerlerine dair hiçbir “kritik” yapmadılar. Enfusi dünyalarında yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz, yazılarında herhangi bir kritik izine rastlamadık. Batıya teslim olmuş, ona iman etmiş, onunla bu halka sürekli “akıl” vermeyi misyon edinmiş bir portre ile karşı karşıyayız. Batının müthiş bir manevrayla, kendi değerlerini “evrensel değerler” şeklinde dünyaya pompaladığı bir vasatta Ahmet Altan, yabancı değerleri benimserken ve kendi halkını onlarla hakir görürken, “evrensel değerler” zırhına bürünerek psikolojisini düzenliyor. Kendi halkına yabancılaşmanın iç dünyasında oluşturacağı duygu fırtınalarını, “evrensel değerlere” inandığı vehmiyle dengeliyor. İşte müstemleke aydınlarının prototipi… Bu prototipin psikolojik organizasyonu… “Evrensel değerler” hikayesi, bu portrelerin en derin ve en sağlam psikolojik savunma kalkanı. Bu kalkanı asla parçalayamaz, asla yok edemezsiniz çünkü o kalkan parçalandığında bu adamlar çıldırır.
İnsanların ideolojik tercihlerini ve mensubiyetlerini anlamak mümkün… Fakat yabancı kültür değerlerine mensup olmaları, onu, “evrensel değerler” olarak kabul etmelerini açıklamaz. Yabancı kültürü evrensel değerler yekunu olarak kabul edip, her nefes alışında kendi halkını tahkir etmeyi meşru göstermez. Ya da insan bu kadar sığ olamaz. Farklı iki kültürün mevcut olması, farklı hassasiyet ve farklı değerler manzumesini tabii ve zaruri kılar, insan en azından bu kadarını anlamaz mı?
İnsanların farklı düşünce ve hayat tarzına sahip olabileceğini, bunun çok tabii olduğunu, buna saygı gösterilmesi gerektiğini her vesileyle tekrarlayan Altan kardeşler, farklılığın kültür çapına çıktığı noktada yüz seksen derecelik bir manevra yapıyor ve “tek kültürlülüğe”, evrensel değerler hezeyanıyla karşı çıkıyor. Farklı kültür ve medeniyet formlarının mümkün olmadığını söyledikten sonra, hayatın içindeki küçük farklılıklara saygı gösterilmesi talebi, en hafif tabirle idrak sığlığıdır. “Doğru”nun farklı kültür ve medeniyet ikliminde aranacağını, doğrunun koordinatlarının mensup olduğu medeniyet ikliminde bulunacağını, dolayısıyla farklı medeniyet ikliminin “doğru” kaynağı olduğunu anlamıyor. Anlamıyor çünkü batı medeniyet iklimini, “tek medeniyet” ve “evrensel medeniyet” veya “evrensel doğrular” olarak görüyor. Batı kültür ikliminin “evrensel değeler” havzası olduğuna iman ettiğinizde, farklı kültür ikliminin olabileceğini anlamazsınız, anlayamazsınız.
Türkiye, ne yaparsanız yapın batıdan farklı bir kültür iklimine sahip. Üzerinden Cumhuriyet Devrimleri denen silindir geçmiş olsa da böyle. Bu durumu, yarı Batılılaşmış aydınlar, “geri kalmışlık” olarak kabul etse de böyle. Başbakan da, “yok saydığınız” farklı kültür ikliminin evlatlarından biri, mensubu olduğu kültür iklimini yok saydığınız için onu anlamamanız normal. Sadece başbakanı anlamasaydınız dert etmezdik, siz bu coğrafyada yaşayan halkın tamamına yakınını anlamıyorsunuz, işin ilginç yanı, anlamadığınızı da anlamıyorsunuz. Bu halk başbakana hakaretlerinizi okurken size ayna tutuyor fakat bu halk sizin için “geri kalmış bir topluluk” olduğu için tuttuğu aynaya bakmıyor, halinizi görmüyorsunuz.
Görmediğiniz halinizi görmenize yardımcı olalım. Öncelikle her kültür farklı bir akıl terkibidir, bu sebepledir ki bir kültürde çok akıllı olan kişi, farklı bir kültür iklimine girdiğinde “çocuk aklına” sahip olur. Siz, içinde yaşadığınız, ekmeğini yediğiniz, emeğinden faydalandığınız halkın kültürüne o kadar yabancı haldesiniz ki, sizin sahip olduğunuz kültüre mensup olmayan bu halkı tabii olarak “çocuk akıllı” görüyorsunuz. Buraya kadarını anladık da Ahmet Altan, sende bu halkın kültürüne göre “çocuk akıllı” kalıyorsun. Anlamana yardımcı olalım, manzara şu; kendi kültürüne göre halkı “çocuk akıllı” yerine koyan ve ona göre yüksek perdeden konuşan sen, halkın kültürüne göre, tuhaf el kol hareketleri yapan “çocuk akıllının” birisin.
Bu durum her yazısında ortaya çıkıyor. Mesela 27.07.2012 tarihli yazısına bakalım.
“Bugün dünyanın en büyük “gerilim atlarından” biri Batı ile Şanghay Beşlisi arasındaki amansız çekişmedir. Türkiye gibi bir ülke saf değiştirdiğinde, bunu aklından geçirdiğinde, bunun “latifesini” yaptığında dünyanın bütün başkentlerinde Türkiye ile ilgili planlar bir daha gözden geçirilir. Böyle bir hamle dünyanın bütün dengelerini altüst eder çünkü. O dengelerin bozulmaması için neler yapılabileceğini, Türkiye’nin başına neler gelebileceğini bir düşünün. “Ölümcül” bir şaka bu. Erdoğan ne dediğinin, ne yaptığının farkında değil gibi gözüküyor. Bu akıl dışı güven onu sadece gülünçleştirmiyor, hepimizi de ortak bir tehlikeye atıyor.”
Şu ifadelere dikkat edin. Ahmet Altan, kendine kendi kültüründen baktığında “dev” birini görüyor, başbakana da kendi kültüründen baktığı için onu da “cüce” olarak görüyor. Bu ülkede on yıl başbakanlık yapmış olan Erdoğan’ın dünya dengelerini bilmediğini, anlamadığını söylüyor. Bunu söylerken kendisi o dengeleri o kadar derinden bildiği edasına sahip ki, dehşet bir durum. Öyle bir durum ki, okuma yazma bilmeyen Cengiz Han’ın bile devleti, yöneterek öğrendiği tarihi bir vakıa iken, on yıl başarılı başbakanlık yapan bir insanın bilmediğini, kendisi gazete odasından bildiğini iddia ediyor. Çünkü kendi kültüründe kendisi “dahi”, yine kendi kültürüne göre Erdoğan “çocuk akıllı” görünüyor. Erdoğan’ın kültüründen baksa, kendinin “çocuk akıllı” göründüğünü ise anlamayacak kadar batıya iman etmiş durumda. Batıya iman etmiş durumda çünkü Türkiye’nin hiçbir şartta batıdan ayrılmaması gerektiğini söylüyor. Bu işin bir siyaset, menfaat, denge meselesi olduğunu umursamadan, ülkeyi batıya çiviliyor ve başka tüm ihtimalleri sıfırlıyor. Başbakanın, batı dışında farklı alternatifler arayan bir siyaset yürüttüğü için, batının içine düştüğü 2008 iktisadi krizini teğet atlattığı malumken, bizim “kültürel dahi” ülkeyi, hem de en kötü bir döneminde, çökmeye başladığı bir dönemde, batıya çivilemekten bahsediyor. Bu nasıl bir imandır böyle, batının gemisi batıyor, batarken ülkeyi o gemiye bindirmeyi tek yol olarak görüyor. Allah bu akıl formundan ülkeyi ve milleti korusun.
Farklı kültürü ve farklı akıl formunu aynı ülkede yaşatmak çok ciddi bir meseledir. “Çok kültürlü hayat” bahsini bir çırpıda cümle içinde kullanmaya benzemez bu durum. Yabancı bir kültürü (batı kültürünü) bu ülkeye getirip hakim kültür yapmak, halkın kültürüne vahşi ve geri kalmış muamelesi yapmak, önce “kültürel manyaklıktır” sonra akıl hastalığıdır. Lakin kendine ayna tutulmadığı, kendisi de kendi kültür aynasından başka ayna görmediği için bu insanlar ne kadar “garip”, “hastalıklı” ve “ucube” göründüklerini bilmiyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir